Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1974 Olayları ve Birinci Türk Kıbrıs Barış Harekâtı

Ayrıntılı Bilgiler

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:40

Akdeniz'de

16.43... Uçaklar yeniden taarruza geçtiler. Denizdekilere ateş etmiyorlardı. Ancak, uçakların gelişini gören öteki saUar iplerini kesmeye başladılar. Panik de baş gösterince ayrılan salların bir bölümü alabora olmaya, bir bölümü de gemiden uzaklaşmaya başladı.
Uçaklar, Kocatepe'ye roket atıyorlar, makinelilerle mermi yağdırıyorlar, ateş kusuyorlardı.
Kısa bir süre sonra taarruz durdu. Yaralı Kocatepe dumanlar içinde hareketsiz duruyor, yavaş yavaş kabaran denize batıp çıkıyordu, öte yandan deniz de kabarmaya başlamıştı. Ortada hiçbir gemi görünmüyordu. Terk edilmişlik duygusu kapladı her yanlarını. Kimsenin ağzım bıçak açmıyordu. Bir tek, umut, kalmıştı geriye... İşte o ölmemişti.

16.52... Komodor İrfan Tınaz, Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bir mesaj çekiyordu:

"1. Adatepe'nin tek kazanı devrede olduğu hâlde tek makine ile 8 mil yapabilmektedir. Mevkii ARNAVUT BURNU kuzeyi rotası 0.60 sürati 8 mildir]
2. M. F. ÇAKMAK ile KOCATEPE'ye yardım etmek üzere ARNAVUT BURNU kuzeybatısı 10 milde kalıyorum."

Komodor, muhriplerin yerlerini ve durumlarım her an bildirerek yeni bir hava saldırısında hedef olmayı engellemeye çalışıyordu.

17.20... M. F. Çakmak, Kocatepe'yi gördüğünü Ankara'ya bildiriyordu: "Baf batısı 10 milde TCG Kocatepe tespit edildi. Üzerine gidiliyor, (hareketten sakıt vaziyette) -Durumu muntazam köprü üstü boş, baca bölgesinden yükselen siyah ve sarı renkli dumanlar yükseliyor"

17.40... General Nejdet Volkan, koordinatör olarak kalktı.

17.44... M.F. Çakmak'tan (Komodor Kur. Alb. İrfan Tınaz) Ankara'ya son durum bildiriliyordu:

"Kocatepe hareket edememektedir, bütün muhabere irtibatı kesiktir. M.F. ÇAKMAK ile yanına gidiyorum, durumu bildireceğim."
M.F. Çakmak'ın makine hasarı yoktur.
M.F. Çakmak ve Adatepe'de mermi yaraları bulunmaktadır. Telsiz antenleri ve topçu radarları isabet almıştır. Çalışmamaktadır.
Adatepe'rfe yaralı yoktur. M.F. Çakmak'ta iki yaralı vardır. Kocatepe'nin durumu halen bilinmiyor.
M.F. Çakmak'ın mevkii 270 ARNAVUT BURNU 10 mildir.
Rotası 170 sürati 18 mil Kocatepe'nüı yardımına gitmektedir."

17.45... Kocatepe'den denize dökülenler uzaktan bir geminin geldiğini gördüler. Bir anda heyecan dalgası yayıldı. Gelen M.F. Çakmak'tı. Demek ki, terk edilmemişlerdi.
Kocatepe'ye yardım için dönen M.F. Çakmak onu radarında görüyordu.
Can salları içinde Kocatepe personeli de büyük bir umut ve sevinçle M.F. Çakmak'ın gelişini izliyorlardı. Kurtuluş umudu doğmuştu. Aralarında 8-10 mil uzaklık kalmıştı.
M.F. Çakmak gittikçe yaklaştı. Aralarında 1.5-2 mil kalmıştı. Kocatepe'nin her yerinden dumanlar çıktığı için kesin bir hükme varamıyorlardı. Geminin iskele tarafında hiçbir hasar göze çarpmıyordu. Muhabere subayı, iskele kırlangıçta haberleşme aygıtlarıyla Kocatepe'yle bağlantı kurmaya çalışıyordu. Daha önce birinci saldırıyı atlattıktan sonra Arnavutburnu'nu dönüp, İskenderun ve Anamur'a bilgi aktarıp hava desteği istemişlerdi. Kendilerine bu desteğin verildiği iletilmişti. Hücuma uğradıkları bilindiğine göre gönderdikleri bütün haberler de alınmış demekti...

17.50... 191. Filo kalktı. 112. Filo'dan bir uçak kalkacakken bari-yere girdiği için bu filo planlanandan geç kalktı. Bu filonun kalkışı saat 18.45'i buldu.

18.20... Kocatepe'ye çok yaklaşan M.F. Çakmak'ta bulunan Komodor (İrfan Tınaz) Ankara'ya bir mesaj çekerek bulunduğu mevkii bildiriyordu:
"Hiçbir muhabere irtibatım olmayan Kocatepe hareketten sakıttır. Yardım için Kocatepe'ye doğru geri gitmekteyim. Mevkiim 215 ARNAVUT BURNU 10 mildir. Kocatepe'nin mevkii ARNAVUT BURNU 17 mildir."

18.20... İlk kolun taarruzunun hemen ardından, Hava Kuvvetleri Komutanlığının gönderdiği «Türk gemilerinin yeniden taarruza uğradığı» emri, Adana Harekât Merkezince alındı.
Adana Müşterek Harekât Merkezindeki Deniz Şubesine gemilerin yeri soruldu: «Arnavut burnunun güneyinde Türk gemileri yoktur, gemiler Arnavut burnu 8 milde, yönleri kuzeyedir» yanıtı alındı.

18.22... Hava Kuvvetleri Komutanlığından Adana'ya «yine Türk gemilerine taarruz edildiği ve*taarruzun derhal durdurularak, uçaklarımızın Baf liman ve tesislerini bombalaması» emredildi.
Adana Harekât Merkezi, bu emir üzerine hemen harekete geçti; İskenderun ve Anamur kanalından havadaki uçaklarımıza duyuru yapılmaya çalışıldı. Ayrıca iki tane F-5 (hava savunma uçağı) kaldırılarak, gard kanalından, yayınla, Türk gemilerine taarruzun devamı önlendi.
AMHM, bu sırada TCG M.F. Çakmak'tan verilen mevkii raporunu aldı; (E. Korgeneral Hulusi Kaymaklı'nın arşivinde bu rapor şöyle geçiyor: "Anamur Burnu 270° kerterizi 10 kts olduğu ve Kocatepe'nin yardımına gidiliyor")

18.25... Uçaktan AMHM'ne verilen raporda «Baf batısında 4 ile 6 mil açıkta bir muhrip yanıyor, mürettebatın botlarla denize indirildiği» bildiriliyordu.

18.40... Kocatepe'ye yaklaşırken uçak sesine benzer bir ses duyuldu. Biraz ürküldü. Fakat, uçak desteği istemiş oldukları için kendi uçaklarımız geliyor diye düşündüler. İkinci komutan, "Birinci hücumdan tesir altında kaldınız... Sürekli olarak uçak sesi duyuyorsunuz... Bacadaki tomar277 sesi bu..." dedi. Bacadan bu tür ses çıktığı için hak verdiler. Bu konuşmalar henüz bitmişti ki uçağı ve bıraktığı bombayı gördüler.
Can sallarında bulunan Kocatepe personeli de bu uçağı büyük bir şaşkınlık ve dehşetle izliyordu.
Göz açılıp kapanıncaya dek bırakılan bomba, havada daireler çiziyor, uzunca bir yayın halkalarını oluştururca sına yatay bir yörünge çizerek gemiye doğru geliyordu. Uçak çoktan kaybolmuştu bile. Yerini arkadan gelene bırakmıştı.
Bomba pruvaya düştü. "Hava hücumu!" diye bağırdılar. Bombanın etkisiyle karina yükseldi, su kesimi dışarı çıktı, yeniden direğin tepesine dek sulara gömüldü.
Saldırıya geçen uçaklara baraj atışma başladılar. Uçaklar sürekli olarak ateş ediyor; M.F. Çakmak da olanca gücüyle karşılık veriyordu. Can salındakiler ise korku ve heyecanla olayı izliyorlardı. Gemidekiler canlarım kurtarabilecekler miydi? Artık kendilerini unutmuşlar, M.F. Çakmak'ı düşünüyorlardı. Demek kendileri de bu korkunç boğuşmanın içinden kurtulmuşlardı.

İki gemi arasında bulunan sallar, fazla uzaklaşmamak için birbirlerine bağlı duruyorlardı. Bu saldırıda toplu hedef göstermemek için salların bağlantılarını kestiler ve başı boş kalan sallarda can kaybı hızla artmaya başladı. Burada, ne komutanın sesi duyulabiliyor; ne de başkalarının çabaları sonuç veriyordu. Yani emir-komu-ta ve disiplin kaybolmuştu.
Bu anlarda tüyler ürpertici nice olaylar yaşandı. Bilincini yitirip denize atlayanlar, serap görüp suların karanlığına kendilerini bıra-kanlar... En korkuncu da M.F. Çakmak'a yapılan bu saldırıyı izlemekti.

Tomar: Gemi bacasında kurum birikir, Çarkçıbaşı, gemi komutanından izin isteyerek "tomar yapacağım" der; gemi komutanı da uygun rüzgâra göre yön vererek "tomar izni verir"; yapılan işlem sonucunda uğultuyla baca temizlenir.
TCG. M.F. Çakmak ise cansiperane bir uğraş vardı. Ellerine hangi mermi geliyorsa kullanıyorlar, baraj atışını sürdürmeye çalışıyorlardı.

Bazı konuşmalar duyuyorlardı. Ancak o zaman da, bugün de yalın ve net olarak anımsanmayan konuşmalardı bunlar...
"Talim yaptığımız gemiler Türk gemileri... Ateş etmeyin altımızdakiler Türk gemileri..", "Ateşi kesin, atış yaptığımız gemiler Türk gemileridir..." ve bir ara "Talim bitti..." diye konuşma duyulduğu anımsanıyor.
M. F. Çakmak'la uçak arasında haberleşme kurulmaya çalışılıyor, bunun Türk gemisi olduğu anlatılmaya uğraşılıyordu. Ne yapsalar sonuç vermiyordu. Bir gün önce denizden kurtarılan uçağımızın pilotu devreye sokularak "uçak-uçak" Özel kanalından geminin Türk olduğu anlatılmaya çalışıldıysa da, uçakları inandıramadılar. Karşılıklı küfürleşmelerle geçen zaman boşa harcanmıştı.
Hareketsiz kalan Kocatepe, uçaklar için bulunmaz bir av olmuştu. Can sahndakiler, içleri burkularak, yürekleri sıkışarak, atış hedefine döndürülen gemilerini seyrediyorlardı. Bu gemiyi, çocuğu, evi gibi sevenler için ne dayanılmaz dakikalardı bunlar... Kocatepe iyiden iyiye yanıyordu.

18-42... M.F. Çakmak, Kocatepe'ye yaklaştığı sırada hava hücumuna uğrayınca durumu hemen Ankara'ya bildirdi:
"TCG Kocatepe'ye 4-5000 yarda mesafeye gelindiğinde denizde sarı turuncu sallar görüldü aynı anda İkinci hava hücumu başladı. Uçaklar TCG M. F. Çakmak ve TCG Kocatepe'ye hücuma başladılar. Denizde 2-3 can salı görüldü. TCG Kocatepe'nin bulunduğu mevkii 270 Baf şehri 10 mü."
Bu mesajın hemen ardından Harekât Merkezleri arasında telefon konuşmaları hızlandı.

Amiral: Gemilerimiz hâlâ Hava taarruzuna maruz... gemilerimiz hâlâ hava taarruzuna maruz...

General:- Biz Türk gemilerine taarruz etmiyoruz. Yunan gemilerine taarruz ediyoruz. Düşman muhabere aldatması yapabilir.

Amiral: Öbür telefonda İrfan (Komodor) var... Ben İrfan'ın sesini iyi tanırım. Şu anda kendisiyle konuşuyorum.
Bu sırada Komodor Kurmay Albay İrfan Tınaz'ın sicil numarası, doğum yeri, doğum tarihi soruldu. Hepsi doğruydu. Düşmanın aldatma yapabileceği kuşkusu nedeniyle özel sorular sorulmaya başlandı. Kaç çocuğu olduğu, çocuklarının adı, Deniz Harp

Okulundaki takma adı, hepsi doğruydu. Yine de aldatmaca yapılabilir, bütün bu bilgileri düşman istihbaratı elde etmiş olabilir, sakın yanlışlık yapmayalım dediler. Bunun üzerine Amiral başka sorular sormaya başladı. Gemideki subaylar içinde sicil numarası en küçük olan subayın adını sordular... Parolaya da doğru yanıt alındı.
Bütün bu bilgiler Komodor'dan alınıp Hava Harekât Merkezine aktarılırken, Komodor, "Biz burada ateş altında inlerken sizler orada nelerle uğraşıyorsunuz?" diyordu.
Hava Harekât Merkezi ile Deniz Harekât Merkezi arasında ki telefon konuşması sürüyordu:

Amiral: Generalim, siz Yunanlılara hücum ediyoruz diyorsunuz, bizim gemiler ateş altında. Hiç değilse bir anlık hücumu durdurunuz. Parola sorduk cevap aldık. Komodorun sicil numarasını sorduk cevap aldık... Atışı durdurunuz.

General: Biz Türk gemilerine ateş etmiyoruz.

Amiral: Gemilerden sürekli rapor alıyoruz... Ateş altındalar. Ne olursunuz ateşi bir anlık durdurun. Yunan gemisi de olsa atışı durdurun. Sizden hiçbir gemi batırmanızı istemiyoruz.

General: Biz Yunan gemilerine ateş ediyoruz.

18.51... M.F. Çakmak, olanca hızıyla kuzeye çıkarken toplarıyla da baraj atışma devam ediyordu. Bu anda uçakların ateşi kesildi.
M. F. Çakmak'ın kuzeye çıkışı salda bulunanlar için umutların bitişiydi. Son umut kırıntılarının da yitip gidişiydi.
Artık saldırılar bitti diye düşünülüyordu... Ama yanıldıklarını bir süre soma anlayacaklardı. Çok geçmeden uçaklar yeniden gelmeye başladılar.

19.10... M.F. Çakmak'ın radarlarından bir görüntü alıyorlardı. Bu TCG Tınaztepe olabilirdi. Uçaklar onun üstünden geliyordu.
Saldırıya uğrayan muhriplerin yardımına koşan Tınaztepe, Mersin'e rota veren Adatepe'yi görüyor ve öteki iki muhribin yardımına tam yolla geliyordu. Ancak yine uçaklarımız tepesine üşüştü.
Uçaklarla Tınaztepe aynı parolayı kullanıyordu. Bu nedenle anlaşamadılar.
Gemiden hiddetle bağırıyorlardı: "Allah cezanızı versin. Sizden kim yardım istedi? Gidin üstümüzden. Gemilerimizi vurdunuz." Geminin açık olan haberleşme devresinden, bütün gemiye yayılan sözler herkesin kanını dondurdu. "Yahu, bunlar Türk galiba?"
En son çözüm olarak Genelkurmay'ın özel parolasını kullanarak uçakları durdurdular.
Az sonra, uçaklar Tınaztepe'nin üstünden çekildiler ve M. F. Çakmak'a yollandılar.
Bu kez gelen uçaklar bomba yüklü değillerdi. Makineliyle ateş ediyorlardı. Gemi de (M. F. Çakmak) baraj ateşiyle karşılık veriyordu. Aynı zamanda da 26 mille kuzeye çıkıyordu.

19.26... Komodor Ankara'ya bir durumu raporu veriyordu: "İkinci defa hava hücumuna maruz kaldım. Kocatepe yanıyor. Personel kısmen gemiyi terk etti. M.F. Çakmak kuzeye doğru sakınmalar yaparak seyretmektedir."
Akdeniz'de gemilerimiz sürekli olarak uçaklarımızın saldırısına uğrarken, Ankara'da Deniz ve Hava Kuvvetleri Harekât Merkezleri arasında telefon konuşmaları da olanca hızıyla ve yoğunluğuyla sürdürülüyordu. Bu kez Amiral'in karşısında hava subayı bir yarbay bulunmaktadır.

Amiral: Baf'ın batısında 8-10 mil mesafedeki hareketten sakıt gemimiz devamlı ateş altında. Personel gemiyi terk etmeye hazırlanıyor. Buyurun geminin ve gemidekilerin sesini dinleyin, feryat ediyorlar.

Yarbay: Siz bize o mevkiîde geminiz olduğunu bildirmediniz.

Amiral: Bildirdik güzel kardeşim. Fakat şimdilik biz bunun münakaşasını yapmayalım. Sizden tek ricam, Yunan da olsa hiçbir gemiye ateş açmayın.
Saat 19.26'da Komodor Albay İrfan Tınaz, telsiz başına çağrılarak doğum yeri, doğum tarihi ve sitil numarası soruldu. Parola verildi.

19.45... Uçak hücumları durmayıp devam ediyordu. Gemilerden de devamlı olarak taarruz altındayız haberleri geliyordu. Amiral yeniden Hava Kuvvetlerini aradı.
E. Koramiral Işık BİREN'den alman bilgi - Bu kitap için E. Oramiral Nejat Tümer ile yapılan görüşme (13 Ekim 1989)

Amiral: Baf'ın batısında her iki gemiye taarruz devam ediyor. Lütfen ateşi durdurunuz. Sizden hiç kimse gemi batırmanızı istemiyor. Kocatepe gemi personeli gemilerini terk ediyorlar. Atışı durdurun.

Yarbay: Amiral'im çok büyük üzüntü içersindeyim. Kendi gemilerimize bizim hücum ettiğimiz kat'i...

Amiral: Sevgili kardeşim, hiç üzülmeyin bizim gemiler hâlâ ateş altında. Ateşi durdurun.

Yarbay: Ateş durduruldu...

19.51... Uçaklar hücumu kestiler. Esasen biraz sonra da alaca karanlık başladı.
Can sallarında bulunanlar ikinci saldırıya kadar kendilerini bombalayan uçakların Türk uçakları olabileceğini hiç düşünmediler, ikinci saldırıdan sonra uçakların gemileri bombalayıp Kıbrıs'a doğru yönelmeleri üzerine soru işaretleri doğmaya başladı. Bu nasıl iştir? Yunanistan'dan kalkan uçaklar bu kadar süre havada kalamazlardı. Halbuki bu uçaklar rahatlıkla hareket ediyorlardı. Üstelik gemilerden sonra kara hedeflerine gidiyorlardı. Yunan uçağı kara hedeflerine yönelir miydi? Ancak, bunların Türk uçağı olabileceğine olasılık tanımıyorlardı; yine de...
Üçüncü saldırıdan sonra, Türk uçakları mı? "Hayır olamaz" diyerek, kabullenmek istemediler.
Uçak saldırısının kesilmesinin hemen ardından M. F. Çakmak 26 mille kuzeye çıkarken, Kocatepe yazgısıyla baş başa kaldı.
Komutanın bulunduğu saldakiler, komutan hariç olmak üzere aralarında vardiya yaparak kürek çekmeye başladılar. Kuzeye çıkmak istiyorlardı. Güneyemip Rumların eline düşmek istemiyorlardı.
Öteki sallarda bulunanlar da aynı düşünce içindeydiler. Ancak, bir süre sonra kürek çekmenin eziyetten başka bir şey olmadığına karar verdiler ve bir bölümü kürek çekmeyi bıraktı.

20.00... Komutanın sah, Kocatepe'den 1.5-2 mil uzaklaşmış durumdaydı. Dumanlar çok yoğunlaştı, alevler her yandan fışkırmaya başladı. Yangın gittikçe büyüyordu.

20.05... Birinci Kuvvet 112. Filo'dan Antalya'ya inen bir pilot gördüklerim Adana Müşterek Harekât Merkezine rapor ediyordu:

21 Temmuz 1974 günü, harekât bölgesinde üç gemimiz bulunmaktaydı. Verilen raporda toplam dört gemiden söz ediliyor. Bu dördüncü gemi bir Yunan savaş gemisi miydi? Pilot da yanılmış olabilir mi? (e.m.)
«BAF 1 mil açıkta iki gemi tahrip edilmiş yanıyor, 5 mil açıkta ise bir başkası yanıyor. 10 mil'de de bir muhrip Arnavut Burnu'na doğru hareket ediyor.»

22.10... Kocatepe'de şiddetli patlamalar başladı. Alevden diller gökyüzüne çıkıyordu. "Artık bitti/' diye düşünüyorlardı. Göz yaşlarını herkes birbirinden saklamaya çalışıyordu.
Tınaztepe de tam yolla gelmeye çalışıyordu. Radarlarında tek bir görüntü alıyorlardı. Soma bu ikiye üçe çıkıyordu.

22.22... Kocatepe'de ikinci büyük patlama duyuldu. Ana cephanelik ateş almıştı. Bir anda gökyüzüne metrelerce ateş yumağı fırladı; orada açıldı, dağılarak çevreye yayıldı, Akdeniz'in karanlığı aydınlığa dönmüştü. Kıpkızıl bir aydınlık...
Gemiyi terk edemiyorlardı. Son patlamayla geminin battığı an arasında çok şey düşündüler. Düşünceler, duygular karmakarışıktı. Kimisi kıymetli bir varlığını yitirmiş gibiydi; kimisi ne yitirdiğinin farkında değildi; kimisi de şimdi kayboldu fakat yerine daha iyisi gelir diye düşünüyordu.
Gemilerini, subay-astsubay birlikte boyamışlardı. Yurtdışına gittiklerinde liman ziyaretinde ceplerindeki paralarım birleştirerek davet vermişlerdi. Bir aile gibiydi buranın personeli. Çağrı tatbikatına iki kez katılmışlar, Deniz Kurdunda başarılı tatbikat yapmışlardı. Bu kadar iyi eğitimli gemi nasıl oluyor da şimdi batmakla yüz yüze geliyordu...
Bu durumda bile neler anımsanmıyordu ki... 18-19 Temmuz akşamı gemiden çok az personel çıkmıştı. Nöbetler dört saate inmişti. Yakıt ikmali yapılmaya başlanmıştı. 19 Temmuz öğleden sonra, bir hava hücumu senaryosuna göre savaş talimi yapmışlardı. O sırada ikinci komutan Mersin'de bulunuyordu.
Komutan, savaş talim planını üsteğmen SHM subayına yaptırmıştı. İlginçti komutanın planı. Sanki başlarına geleceği bilmişti. Bu plana göre gemi, bir hava hücumunda yara alacaktı, personel de saptanacak yerlere gidip yerleşecekti. Bu senaryo uygulanmıştı. Personel gemi terk yerlerine gitti. Tamirci parti de (yara savunma ile ilgili işlerle eğitilmiş elemanlardır. Bunların aygıtları başta, vasatta ve kıçta bulunur) yapılması gerekenleri yaptı ve tatbikat bitti. Şimdi, denizin ortasındaydılar ve bazılarının belleğine bunlar geliyordu.

Kimisinin belleğine de başka yaşanmış olaylar geliyordu. 19 Temmuz akşamı Mersin limanı karartılacak denmişti. Gerçekten de her yer karanlığa büründü, ATAŞ yanık kaldı. Denizdeki bütün gemiler de sönmüştü, yalnız iki gemide ışıklar yanıyordu. Albay Hakkı Burak gemisinden yakıt almakta olan TCG Kocatepe ışıl ışıl-dı o gece. Belki de iki gün sonra ışıkları sonsuza dek sönük kalacağı için, o gece ışıkları sönmemişti... O gece sular açıldı ve bütün personel yıkandı, temizlik yapıldı.
Karşılarında gemileri yanarken, cephanelikler patlarken NATO tatbikatında yaptıkları atışlar gözlerinin önüne geldi, dikildi... Önce İngiliz Plymouth, ABD Samson, TCG Kocatepe, İtalyan İnterpido, Yunan Temistokles sıralanmıştı; İtalyanlar uzaktan kumandalı uçak kaldırmışlardı. İngiliz ve ABD'li boş attı. Kocatepe ise İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma Mark 25 atış kontrol radarı ile yakaladığı uçağı 5.38'lik topu ile düşürdü. Bu büyük başarı dediler. Bugün ise karşılaştıkları olaya bir türlü inanamıyorlar, bu başarılı atışları yapan gemilim, hava hücumunda gafil avlanmış olmasını akılları almıyordu.
Anlaşılmaz, ürküntü verici bir sessizlik vardı. Her yandan sesler duyuyorlardı... Belki de bu sesler hiçbir zaman olmadı. Fakat onlar duydular. Kimin sesiydi bunlar? Belki gemide kalan ağır yaralıların, belki de boğulmak üzere olanların son çırpınışlarıydı... Geride kalanlar bunları yaşıyordu.
Acaba savaş gemilerimizi vuran pilotlarımız ne düşünmüştü? Duyguları neydi?
Bu soruların yanıtını gazeteci Emin Çölaşan'ın çok ses getiren röportajında, Kıbrıs Harekâtına filosuyla katılan jet pilotu Zeki Kılıç verdi.

Bu uzun söyleşiden bazı bölümleri okuyalım:

Emin Çölaşan, Milliyet ve Hürriyet gazetelerinde Kıbrıs Barış Harekâtı ile ilgili çok önemli bir dizi röportaj yapmıştır. Bunları daha sonra (2000 yılında) kitaplaştırmıştır. Emin Çölaşan, "Unutulmayan Söyleşiler Tarihe Düşülen Notlar", (1- baskı Ümit Yayıncılık, 2000-8, Baskı Doğan Kitap 2006)

- Herhalde o sırada bilmeden Türk gemilerini bombalıyorsunuz. Peki bunların bayrağına falan bakmıyor musunuz hiç?
- Sayın Çölaşan, siz birisiyle kıran kırana bir kavgaya girmişsiniz. Bütün amacınız o adamı nakavt etmek. Bu yüzden de sürekli olarak onun yüzünü, midesini ve diğer hassas noktalarını hedef alıyorsunuz. Bu durumda onun gömleğinin etiketine veya göğsündeki bir işarete bakabilir misiniz? Siz orada can pazarındasınız. Biz de o sırada öyleyiz ve aldığımız emri yerine getiriyoruz. Bizim uçaklardan top atışları alçaktan yapılır. Biz top atışlarına geçtiğimizde, kavga ettiğimiz bu rakiplerimize göre üstün olduğumuzu anlamış olduk. O yüzden de, "Aaa, bunun gömleğinde yazı varmış" deme olanağını bulduk. Dayak yeseydik, tabii ki yine göremezdik... Ve biz üstün duruma geçtiğimiz için, saldırdığımız gemilerdeki Türk bayrağını ve Türk panosunu (güverteye serilen özel tanıtma işareti) gördük. Biz bunu son anda gördük ve çektik (yükseldik). Orada üç muhrip, bir de bot şeklinde küçük bir yüzen cisim vardı. Hiç kimse bize, "Bunlar Türk gemisidir, ateş etmeyin," diye anons etmedi. Etse bile, bize parolayı vermesi gerekir. Ancak istasyonun birinden, "Efendim Baf açıklarında Türk gemileri hücuma uğramıştır. Bütün havadaki Türk uçakları yardıma gitsinler," diye bir anons duydum. Arkadaşlar da duymuşlar bunu... Ancak bu Rum Türkçesi değildi... Rum şivesiyle değil, çok güzel bir Türkçe'yle konuşuyordu. Ben kendisine, "Yayın yapan istasyon, parolayı söyle," dedim. Fakat her saat değişen parolayı adam bilmiyor... Parolayı veremedi... "Ben size komutanın emrini iletiyorum," dedi. Ben de bunun üzerine, bu çok güzel Türkçe konuşan adamı Yunanlıların kullandığını düşündüm... Yani bu bizi şaşırtmak isteyen düşmanın bir oyunu olabilirdi. Aksi halde parolayı vermesi gerekirdi. Bu adamın, çok güzel Türkçe konuşan, ama Yunanlılara hizmet eden bir Türk olduğunu düşündüm ve telsizden ona çok özür dilerim, "Birkaç saat sonra senin de anam ...ceğiz orospu çocuğu," diye küfrettim. .. Çünkü bu adamı ben satılmış bir Türk olarak kabul ettim. Bana, "Komutanın emri," diyor, parolayı bilmiyor... Bu sırada biz zaten dönüyorduk. Yakıtımız azalmıştı. Yani istasyon bize parolayı verse bile, oralarda daha fazla kalamazdık. Cephanemiz bitmişti, yakıtımız azalıyordu.

- Evet, ikinci saldırıyı da yaptınız ve yeniden Mürted'e döndünüz. Nasıl öğrendiniz durumu?
- Biz yine alarmdayız, uyumuyoruz. Sadece biraz dinleniyoruz. Ertesi sabah da, bir kara görevine gideceğiz Kıbrıs'a... Kara desteğine gideceğiz. O sabah erken saatlerde, onların bizim gemilerimiz olduğunu kesinlikle öğrendik ve çok büyük üzüntü yaşadık. Sabah saat 9'da, o zamanki Hava Kuvvetleri komutam, nur içinde yatsın Orgeneral Emin Alpkaya, o zamanki genel sekreteri Kurmay Albay Necdet HızeıTe birlikte bizim 141. Filo'ya geldiler. Bizim filonun gazinosunda oturduk. Rahmetli Alpkaya, "Bakın çocuklar, harekât başladığı andan beri bütün telefon konuşmalarını teybe kaydettim. Şimdi size bu konuyla ilgili konuşmaları dinleteceğim," dedi. Emir subayı teybi açtı. Bu teyp bandı mutlaka bir yerlerde arşivlerde vardır. O gün dinlediğim bandı, bugün bile o kadar iyi hatırlıyorum ki... Bizim komutanı arayan Deniz Kuvvetleri Komutam Oramiral Kemal Kayacan şöyle diyor: "Sayın Generalim, bu konvoy Baf'a yaklaşıyor ve siz hâlâ kuvvet göndermediniz. Aman geç kalmayın." Alpkaya da diyor ki, "Sayın Amiralim, biz bunların Baf önüne ne zaman geleceğini biliyoruz. Bunun hesabını yaptık. Biz mecbur kalmadıkça açık denizdeki harp gemilerine taarruz etmeyiz, çünkü hareket eden gemi kıvrak olur ve kaçar. O zaman isabet ettirmek zorlaşır. Siz hiç endişe etmeyin. Bunlar Baf Limanı'nda durdukları anda, biz bunları vuracağız. Saat tam 14.10'da bunların tepesindeyiz. Amiralim sizden bir de ricamız olacak... Müşterek hareket merkezine verdiğimiz albayınız pek yetenekli değil. Bir hata yapabilir. Bunu lütfen en kısa zamanda değiştiriniz..." Deniz Kuvvetleri Komutam Kemal Kayacan da, "Anlaşıldı generalim... Albayı da en kısa zamanda değiştireceğim," diyor ve teyp kapanıyor. Bu teyp konuşmasına o günkü bütün 141. Filo personeli şahittir... Sonra rahmetli Emin Alpkaya orada bize dedi ki: "Ben kendilerine yirmi defa sordum ve ilk taarruz sırasında bu gemilerde pilotlarımızın Türk bayrağı ve panosu gördüklerini söyledim. O bölgede kesinlikle Türk gemisi olmadığını ve bunun bir Yunan aldatmacası olduğunu söylediler. Ayrıca bu cevabı bize vermeleri de tam üç saat sürdü. Bu süre içerisinde de, zaten olan oldu..." Komutanımız bize aynen bunları söyledi... Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvyetleri'ne böyle söyleyince, yani orada bizim gemilerimiz olmadığını söyleyince, uçak filolarımız da gemilere gidip habire saldırıyorlar.

- Bunların bizim gemilerimiz olduğunu kesin olarak öğrendiğiniz zaman çok üzüldünüz mü?
- Üzülmek ne demek? Mahvolduk Emin Bey... İlk taarruzdan sonra, size anlattığım gibi sevinçten şapkalarımızı havaya atmıştık... "Düşman gemilerim mahvettik!" diye bağırıp birbirimize sarılmıştık. Ama kendi gemilerimize saldırdığımızı öğrenince, o büyük sevinç elbette ki bir anda yok olup gitti. Ama bu hata bizim değildir. Bize, "Baf Limanı'ndaki bütün yüzen cisimleri batırın," diye emir verilmiş. Diyelim ki ben orada gemilerde Türk bayrağını gördüm ve uçaklarıma ateşi kestirdim. Meğer o gemiler de düşman gemileriymiş ve bizi aldatmak için Türk bayrağı çekmişler. Bu durumda bir pilot üstlerine nasıl hesap verir?
- Sayın Kılıç, olaydan sonra haklı veya haksız da olsanız, hiç vicdan azabı çektiniz mi onları bombalayan pilotlardan biri olarak? Orada çok sayıda subay, astsubay ve erimiz şehit düştü... Hiç vicdan azabı çektiniz mi?..
- Vicdan azabım, hatayı yapanlar çeksin. Vicdan azabı şöyle çekilir. .. Diyelim ki evde çocuğunuz, salona bırakılan bir bardağı kırdı ve elini kesti. Burada çocuğunuza kızamazsınız, çünkü bir kaza olmuştur. Ama çocuk o bardağı bilerek kırmışsa, onu döversiniz. Bilerek yaparsa, o bir suçtur. Biz de o durumdaydık. Elimiz masaya çarptı ve bardak kırıldı. Ama o bardağı bizim elimiz çarpacak şekilde masaya kim bıraktı? Bardak rafta olur, mutfakta olur. Getirip de herkesin geçtiği bir yere bardak bırakılmaz. İşte bardağı oraya kim koymuşsa o suçludur. Bizim elimiz çarptı ve bir kaza sonucunda bardak kırıldı. Bir kaza oldu Emin Bey... Dolayısıyla bunun suçluları, gemileri oralara gönderenler ve kendi gemilerinin nerede olduğunu bilmeyenlerdir. Biz kendimizde suç görmüyoruz ve vicdan azabı da çekmiyoruz.

22 Temmuz Pazartesi

01.20... Son ateş kalıntıları da sulara gömüldü. Artık ne Kocatepe vardı; ne de olaylar. Sanki Akdeniz'in bu köşesinde hiçbir şey olmamıştı. Deniz, yaşayanların üstüne koyu lacivert Örtüsünü çekiverdi. Kocatepe "bayrağıyla" birlikte sulara gömülmüştü.
Denizde bir dizel motor sesi duydular. Komutan, "El fenerini söndürün, şu sesi dinleyelim," dedi. Duyulmaz oluncaya değin sesin geldiği yeri bulmaya çalıştılar ancak bulamadılar.

54 şehit (3 subay, 14 astsubay, 37 er) şimdi Akdeniz'in derinliklerindeydiler.
Saldaki insanların yaşamla mücadeleleri başlıyordu. Hemen hemen hiç kimse konuşmuyordu. Yalnızca kürek çekiliyordu. Sabaha değin kuzeye kürek çektiler.
Hava aydınlanmıştı. Kıbrıs gözüküyordu. Acaba neredeydiler?
Soruya yanıt bulmaya çalışıyorlardı.
Su durumuna baktılar. Sigara bile içtiler. Şekerli vitamin tabletlerini aldılar.
Denizin ortasındaydılar. Öğlene doğru denizi yalayarak geçen deniz-karakol uçağım gördüler. Pilot onları görmedi. Bir umut hemen söndü.
Uzaklara baktılar. Belli bir seyir düzeninde, aralıklarla giden üç tanker gördüler. Yine umutsuzluk... Acaba biz neredeyiz, diye düşündüler.
Yoksa savaş bitti mi?
Rumların eline düşmesinler de, ne olursa olsun. Saat 17.30 civarında bir küçük balıkçı teknesi gördüler. Teknenin sereninde dolanmış mavi-beyaz bayrak vardı. Hemen akıllara Yunan bayrağı geldi.
Adamakıllı ürperdiler. Buraya kadarmış, diye düşündüler. Komutan, "Herkes rütbelerini söksün atsın. Kimin ne olduğu anlaşılmasın... " dedi. Elleriyle kendi rütbelerini sökmek çok ağır geldi. Bazıları yarı çıplaktı. Bunlar çok şanslı sayıldılar. Topçu subayı silahları hazırladı." Hiç olmazsa çarpışarak ölelim," dedi.
Tekne iyice yaklaştı, içindekiler bir şeyler söylediler. Rumca konuştuğunu sandılar. Komutan İngilizce konuştu. Onlar da İngilizce yanıt verdiler. Bu bir İsrail teknesiydi. Çok rahatladılar.
Aralarında kısa bir konuşma geçti.

Kaptan: "Nereye gideceksiniz?"

Komutan: "Siz nereye?"

Kaptan: "Hayfa... Sizi gemiye alalım?"

Komutan: "Almayın... Bizi kuzeye çıkarın."

Kaptan: "Nerede olduğunuzu biliyor musunuz? Baf'ın güneyindesiniz. Gerçi yukarı çıkamam, orası yasak bölge. Buna olanak yok. İsterseniz sizi gemiye alırım. Sizi İsrail'e götürürüz."

Komutan: "Gemiye çıkmayacağız. Halat verin, size bağlanalım. Bizi çekin."

Uzatılan halatla sah tekneye bağladılar. Fakat deniz kaba dalgalı olduğu için bot şekil değiştirmeye başladı. Yassı oldu. Hemen halat fora edildi. Tekneye çıkmak istediklerini söylediler. İsrailli kaptan da kabul etti, ama silahsız gelmelerini söyledi.
Komutan da, kısa bir süre düşündükten soma, "Arkadaşlar, eğer ben geminin komutanıysam, şimdi buranın da komutanıyım demektir. O halde emrediyorum; silahlarınızı teslim edin. Tekneye çıkıyoruz" dedi. Personeldeki tereddüt kayboldu. İsrail teknesine çıktılar.
Su isteyenlere hemen su vermediler, limonlu şeker verdiler. İsrailliler çok iyi davranıyorlardı.
Komutan, kaptandan çevrede biraz daha arama yapmasını istedi. Kaptan da geniş bir daire çizerek çevreyi taradı. İki sal daha buldular. Şimdi kurtulanların sayısı 42 kişi olmuştu.
İsrailli kaptan içten davranıyordu. Ne olup bittiğini hiç sormadı. Olayla ilgili olarak tek bir soru yöneltmedi. Önce, limonlu çay ikram ettiler. Soma muhallebi verdiler. Tıraş olmak isteyenlere takım vererek tıraş olmalarını sağladı. Çıplak olanlara giysi verdi. Battaniye dağıttı. Kaptanın davranışları ve ilgisi, insanlık adına unutulmaz bir örnekti ve hiçbir zaman unutulmayacaktı.

Radyo dinlemelerini sağlamak için BBC'yi açtı. Türk-Yunan savaşı başlamamıştı. İşte o zaman Türk uçakları tarafından bombalandıklarını anladılar. Hepsi yıkıldı.
Bu, tesadüfen oradan geçen bir balıkçı eğitim teknesiydi. İçinde üç yaşlı, sekiz genç balıkçı vardı. Savaş başladığında yasak sularda oldukları için İsrail yetkililerince geri çağrılmışlardı. Bu tesadüfle geçen tekne hayatlarını kurtarıyordu.
Biraz dinlendiler. Akşam yemeği, haşlanmış tavuk, mısır, karpuz, peynir ve çeşitli konserveden oluşuyordu.
Kaptan moral kazandırmak için başka konulardan söz açıyordu. Akdeniz'deki balık türlerini tanıtmaya başladı. Bir dönemler İskenderun kıyılarında da avlanırmış, sonra bir gün Türk jandarmaları onları kovmuşlar; onlar da bir daha Türk sularına gelmemişler. Bütün bunları neşe içinde anlatıyordu. İsrailli kaptan oldukça düzgün Türkçe konuşuyordu.
Kaptan, "Ayakkabı numaralarınızı ve giyecek türlerinizi söylerseniz, İsrail yetkililerine bildiririm, bunları elçiliğinize iletirler," dedi. Hemen liste hazırlandı, kaptan da gerekli her yere bildirdi.

Hayfa'ya geldiler. İsrail hücumbotu onları karşıladı. Limanda bulunan Rum teknelerinin çevresi güvenlik güçlerince sarılmıştı. Rumlar aleyhte tezahüratta bulunuyorlardı. Doktorlar, hemşireler, tüm sağlık ekibi geldi. Doktorlar hemen muayeneye başladılar. Hiç kimseye rahatsızlık duyuyor musunuz diye sormadan, tepeden tırnağa muayene ediyorlardı. Yatıştırıcı iğneler yaptılar. Geçici pasaport verdiler. İsrail'den geçici pasaport almanız için toprağı çiğnemeniz gerekir. Bu nedenle, tekneden çıkarılarak barakaya kadar yürüdüler. Biraz ürktüler, sonra ilk gidenlerin geri döndüğünü görünce ürkeklikleri kayboldu. Toprağı çiğnedikleri için de geçici pasaport alabildiler. Bunlar olurken hava ataşemiz geldi. "Kusura bakmayın, geliş saatinizi yanlış söylediler, biraz geç kaldım; istediğiniz her şeyi temin etmek mümkün olmadı," dedi ve iki paket sigara uzattı. Yalnızca iki paket! Ataşemizin parası yok herhalde, diye düşündüler.

Hayfa'da herkese tavuk etli sandviç ve portakal verdiler. İsrailliler, otobüsle Tel-Aviv'e getirdiler. Boğaziçi uçağı geldi, havalandılar. Radyodan ateşkesi Öğrendiler. Pilot hamasi konuşmalar yapıyordu. Bu konuşma çok da iyi oldu. Biraz rahatladılar. Çikolatalar, sigaralar, sinir yatıştırıcı haplar verdiler.
Saat 18.40'ta Esenboğa'ya indiklerinde önce doktor geldi. "Şikayeti olan var mı?" diye sordu. Kimse şikâyet etmedi; İsrail'deki doktorları anımsadılar!
Daha sonra suçlu ya da kaçak gibi Ankara'nın arka yollarından Deniz Kuvvetleri Komutanlığına götürüldüler. Misafirhanenin üst katma çıkarıldılar, alelacele yerleri hazırlandı. Önce Kuvvet komutam geldi; ardından da Öteki amiraller geldi. Sarıldılar öpüştüler, ağlaştılar. "Sizin için her şey yapılacak, sakın merak etmeyin," dediler.
Gelenler ayrıldıktan sonra akşam yemeği verdiler. Kazan dibinde kalmış hissi uyandıran taze fasulye, karpuz, makarnadan oluşan akşam yemeğini yiyecek istekleri kalmamıştı. Zar zor yıkandılar, köpek balıklarına karşı kullandıkları boyalarını çıkardılar, ne düşündüklerini bile bilemeden uyudular.
Gece yarısı uyandırıldılar. Açtırılan Beymen mağazasına götürüldüler ve ne isterlerse almaları söylendi. Başlarındaki Amiral, "Size her şey fedadır. Bütün ihtiyaçlarınız giderilecek, maddi manevi kayıplarınız karşılanacaktır," diyordu. Tepeden tırnağa giyindiler.
Daha sonra Lübnan'dan gelenlerle birlikte Gülhane'ye (asker hastanesi) götürülüp muayene ettirildiler.
İki gün sonra evlerindeydiler. Her şey göz açıp kapayıncaya değin olup bitmişti.
Savaş uçaklarımızın, kendi savaş gemilerimizi batırma olayına ve Akdeniz'deki öteki bahriye personelimizin akıbetine geri dönmek üzere, araya bir röportajdan alıntı yapıyorum.

İsrailli Kaptan Anlatıyor

22 Mart 1998 tarihli Hürriyet'te Gila Benmayor imzasıyla bir haber röportaj yayınlandı. Başlığı: İsrailli Kaptan Hürriyet'e konuştu- 24 Yıllık Suskunluk...
Kaptan Reuven, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'ndan bir gün sonra yanlışlıkla batırılan Kocatepe kazazedelerinin yardımına koşan İsrailli kaptan...
Adı ilk kez Emin Çölaşan'ın eski Deniz Kuvvetleri Komutanı, emekli Oramiral Güven Erkaya ile yaptığı bir sohbeti aktarmasıyla gün ışığına çıkıyor.
Kocatepe olayının adsız kahramanlarından. Kaptan Reuven kim?
Ona telefonla ulaşmak zor olmuyor. Kendisiyle görüşmek istediğimi söyleyince şaşırıyor. Türkçesi temiz ama kelimeleri bulmakta zorluk çektiği kesik kesik konuşmasından belli oluyor. Kocatepe'nin batmasından sonra Akdeniz'in ortasında yaşananları anlatmasını istiyorum. "Bırakınız bunları," diyor. "Aradan 24 yıl geçti. Artık kimse ilgilenmez. Ben görevimi yaptım. Benim durumumda olan herkes aynı şeyi yapardı."
Konuşmak istemediğini anlıyorum ancak üsteliyorum. "Konuşamam. Bu benim dışımda bir olay. Kimsenin başının ağrımasını istemiyorum. Lütfen bu işin üzerine gitmeyiniz," diyor. O zaman Güven Erkaya'nın, Kocatepe'nin batmasından sonra başından geçenleri Emin Çölaşan'a zaten anlattığını ve bunun gazetede yayınlandığını söylüyorum. "Güven tamam derse konuşurum," diyor. Emekli Oramiral Güven Erkaya'nın sadece ilk ismini kullanması, ondan "Güven" diye söz etmesi dikkatimi çekiyor.

Kaptan Reuven, ancak Güven Erkaya'nın kendisini telefonla aramasından soma konuşmaya razı oluyor. Emin Çölaşan, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekân'nın bir gün sonrasında olanları yazmamış olsa, 24 yıldan beri kimseye anlatmadığı anılarını birlikte götürecek.

Hayatı Roman

Telefonla görüşmemden tam 24 saat sonra, yağmurlu bir havada Kaptan Reuven'ın portakal bahçelerinin ortasındaki küçük evinin kapısını çalıyorum. Kaptan Türkçe konuşmakta fazla zorlanmasın diye yanımda İbranice tercüme yapacak olan Tel Aviv Büyükelçiliğimizden Tuna Dinar var. Kaptan Reuven Pinhasi ufak tefek. Saçları bembeyaz. Masmavi gözlerinde deniz adamlarının görmüş geçirmiş bakışını yakalıyorum. Daha sonra onunla sohbeti ilerlettikçe, bir deniz adamının bildik özelliklerine sahip olduğunu fark edeceğim: Açık sözlülük, içine kapanıklılık, bilgelik. Bizi kapıda geniş bir gülümsemeyle karşılıyor. Eşi Roma'da tatilde. Evi, kendisi gibi mütevazı, hemen girişteki yemek masasının üzerinde bize ikram edeceği kahve için fincanları dizmiş. Bana vereceği belgeler, resimler zarfların içinde duruyor. Belli, sabahın erken saatlerinde kalkmış, Türkiye'den gelecek konuğu için hazırlanmış.
Kocatepe olayına geçmeden önce Türkiye'den nasıl koptuğunu anlatmasını istiyorum. Kaptan Reuven'ın hayatı roman gibi.
Kendisi Rus Musevileri'nden. Rus Devriminden sonra ailesi birkaç kez Karadeniz. üzerinde Türkiye'ye kaçmaya teşebbüs etmiş. Her seferinde aksilikler olmuş. Nihayet 1930 yılında babası, kendi annesi, karısı ve iki çocuğuyla kapağı İstanbul'a atmayı başarmış. Reuven Pinhasi o sırada üç yaşında. Aile, o dönemlerde azınlıkların tercihi olan Beyoğlu'nda Amerikan Konsolosluğu'nun karşısında bir apartmana yerleşiyor. Ve Reuven'ın babası İstanbul'da Türkiye'nin ilk ipek çorabı fabrikası Triumpheu'u kuruyor. Reuven Avusturya Lisesi'nde okuyor. Avusturya Lisesi'nde okuduğu yıllardan resimlerini hâlâ saklıyor. Baba Öldükten sonra 1943 yılında, 16 yaşında iken Filistin'e göç ediyor. Önce toprakla uğraşmayı, çiftçiliği öğreniyor, ardından denize merak sarıyor, "Babam fabrikatördü, ben denizci oldum," diyor gülerek.
Kocatepe'nin batışıyla ilgili anılarına gelince ciddileşiyor. Ondan en ince ayrıntısına kadar hatırlamasını ve anlatmasını rica ediyorum.

İşte, Kaptan Reuven'in ağzından Kocatepe komutanı Güven Erkaya, subay, astsubay ve erlerinin nasıl kurtarıldıklarının ilginç hikâyesi:

Denizde Turuncu Bir Nokta

«Şimdi oturduğum bu küçük kentte Mevuot Yam adında bir Denizcilik Okulu var. Öğrencilere kaptanlıktan balıkçılığa kadar denizle ilgili her şey öğretilir burada. Okulun aynı adı taşıyan gemisiyle 1974 yılının Temmuz ayında, 13 öğrenciyle Ege'de tatbikat turuna çıkmıştık. Santorini Adası 90 mil açıklarında seyrederken telsiz Türkiye ile Yunanistan arasında sıcak saatlerin yaşandığını, Kıbrıs'ta her bir an savaş çıkabileceğini bildiriyor, bize dön talimatım veriyorlar. Bizi sürekli haberleri izlememiz konusunda uyarıyorlar. Yunan sularından çıkarken Rodos'tan izin almamız gerekiyor. Ancak olağanüstü bir durum yaşandığı için İsrail'den konsolosluk aracılığıyla formaliteler hallediliyor. Böylelikle Kıbrıs krizi yüzünden güzergâhımız değişiyor, Rodos'a hiç uğramadan dümeni Girit'ten Kıbrıs'ın güneybatısındaki Paphos'a kırıyoruz. Genellikle Paphos'un 10 mil uzağından geçeriz. Ancak bu kez 20 mil açığından geçmeye karar veriyorum. Bu arada kulağımız sürekli telsizde. Ayrıca gözden bir şey kaçmasın diye bir yerine iki nöbetçi dikiyorum. Öğleden sonra 16:30 sularında ansızın sol tarafta, nöbetçi, "İleride turuncu bir nokta!" diye bağırıyor. Hemen o noktaya doğru dümeni kırıyoruz ve yaklaştıkça lastik bir bot olduğunu görüyoruz.»

Kaptan Reuven, küçük gemisindeki tüm öğrencilerin o anda heyecanla o tarafa yöneldiklerini, bir tanesinin fotoğraf makinesine davranarak lastik botun resmini çekmeye başladığını anlatıyor ve şöyle devam ediyor:

«Lastik bot bize doğru yaklaştı ve bize doğru bir kafanın uzandığını gördüm. İngilizce, "Kimsiniz?" diye sordum. Bana, "Siz kimsiniz" diye sordu. Soruma soruyla karşılık verenin Güven Erkaya olduğunu o sırada bilemezdim. İsrailli olduğumuzu söyledim. İlk anda bana pek inanmadı Kaptan.» Burada İsrail bayrağıyla Yunan bayrağının aynı renklerde olduğunu hatırlatıyor ve Güven Erkaya'nın ilk anda kendilerini Yunanlı sanmasının doğal olduğunu söylüyor. "Siz Türk müsünüz?" diye sorunca Güven Erkaya oldukça şaşırmış. Kaptan Reuven'e bottakilerin Türk olduğunu nasıl anladığını soruyorum. Muzipçe gülüyor. "Üniformalarının renginden ve Güven'in aksanından," diyor.
Güven Erkaya, aralarında İngilizce olarak geçen birkaç cümleden sonra Mevuot Yam Gemisi'ne binip binemeyeceklerini soruyor. Kaptan Reuven, "Tabii binebilirsiniz," diyor. Ardından saldaki 20 kişi tekneye tırmanıyor. Üniformalarındaki apoletlerin sökülmüş olduğuna dikkat ediyorlar. Kaptan, "Subay olduklarını bu yüzden anlamadım," diyor. Bu arada Güven Erkaya, kaptan ile konuşmaya başlar başlamaz teknedeki genç İsrailli öğrencilerden fotoğraf çekmemelerini rica ediyor. Kendi botlarının dışında iki botun daha yakınlarda olduğunu söylüyor. Diğer iki bot da bulunuyor. 42 kişinin kurtarılması yaklaşık bir buçuk saat içerisinde tamamlanıyor.

Güven Erkaya'nın Listesi

Peki o sırada, bu üç lastik botun dışında bölgede Kocatepe'den sağ kurtulan başkaları da olamaz mıydı? Soruma kaptan, "Evet vardı. Güven bölgede 10 salın daha olduğunu söyledi. 150 kişi sağ olabilir diyordu. Ancak, 20 metrelik teknemize kapasitemizin üzerinde adam almıştık. Teknedeki 13 genç öğrencimin sorumluluğu da bana aitti. Üstelik telsizle bölgeden hemen uzaklaşmamız konusunda talimat yağıyordu. Yapacak başka şey yoktu. Üzerimize ateş de açılabilirdi. Pozisyonumuzu gerekli yerlere bildirip, yardım anonsları yaptık. Bir İskandinavya gemisinden süvyal aldık. Birkaç saat zarfında bölgede olacağını bildiriyordu. Oradan uzaklaştığımızda İngiliz helikopterlerinin de yaklaştığını gördük," diye cevap veriyor.

24 yıl sonra, Kıbrıs açıklarında yaşananları en ince ayrıntısına kadar hatırlayan Kaptan Reuven hikâyesine şöyle devam ediyor: "Kazazedeler tekneye bindiklerinde bitkindiler. Hemen hemen 24 saatten beri denizin ortasında, aç, susuzdular. Üzerlerine köpekbalıklarına karşı sarımtrak bir sıvı sürmüşlerdi. Kötü kokuyordu ama sıvı belki de hayatlarını kurtarmıştı çünkü denizde köpekbalığından geçilmiyordu. Bazıları da botun üzerinde değildiler, denizde botun iplerine tutunmuşlardı. Tekneye çıktıklarında soru yönelttiğim bir iki kişinin cevap vermeyerek bakışlarını Güven'e çevirdiklerini fark ettim. O zaman Güven'in komutan olduğunu anladım. Diyaloğumu Güven ile sürdürmeye karar verdim."
Kocatepe'nin komutanı Güven Erkaya, 41 personeliyle Mevout Yam teknesine bindikten sonra bir süre sıkıntısını üzerinden atamıyor. Bunun üzerine Kaptan Reuven, kendisini rahatlatmak, güvenini sağlamak için Türkiye'deki günlerinden söz etmeye başlıyor. Beyoğlu'nun arkasına düşen Meşrutiyet Caddesi üzerindeki evinden, Pera Palas'tan, aynı caddede basket oynadığı halkevinden konuşuyor. Avusturya Lisesi'ndeki arkadaşlarını, özellikle Karaca soyadını taşıyan yakın arkadaşını anlatıyor, birlikte Heybeliada'ya yaptıkları doyumsuz gezilerinden dem vuruyor. Niyeti Güven Erkaya'nın kafasındaki tüm kuşkuları dağıtmak. "Tekne senin teknen sayılır, istediğin zaman dümenin başına geçebilirsin," diyor. Güven Erkaya sonunda ona güveniyor ve Kocatepe muhribinin komutanı olduğunu söylüyor. Ardından nereye gittiklerini soruyor.
Kaptan Reuven, "Hayfa limanına. Merak etmeyin her şey yolunda," diye cevap veriyor.
Güven Erkaya'nın yaptığı ilk iş kendisiyle birlikte kurtulan 42 kişinin adını yazmak oluyor.
Teknedekilerden bir kâğıt istiyor ve hemen oracıkta kendisi dahil 42 kişinin ismini teker teker yazıyor. Kaptan Reuven, arkasında İbranice matbu harflerin olduğu sararmış kâğıdı, diğer belgelerle birlikte bugüne kadar özenle saklamış, bana veriyor.

Botu da Tekneye Aldık

"Hem bizim, hem Türkler'in şansı vardı," diye devam ediyor kaptan, "Teknemiz, balıkçılıkta kullanılan bir trol teknesiydi yani alçaktı. Bu yüzden bitkin oldukları halde gemiye kolaylıkla çıktılar Botlarım da tekneye aldık. Allah korusun Mevout Yam'a da bir şey olduğu takdirde botların olması garantiydi. Teknede istemediğiniz kadar battaniye vardı. O sırada onların tek İhtiyaç duydukları şeydi battaniyeler. Aralarında yaralı yoktu. Bu çok Önemli. Aslında 24 saat denizde kaldıktan sonra yine iyi durumdaydılar. Bitkin olmalarına rağmen, hiçbir yardım almadan tekneye çıktılar. Suyumuz yıkanmaları için yeterli değildi. O iğrenç sıvıyı sürdükleri gömleklerini çıkardılar. Güven Erkaya'ya, subaylarım alıp yemek salonunda karnını doyurabileceğini söyledim. Peynirli, salamlı sandviçlerimiz, kahvemiz, şarabımız, bol miktarda meyvemiz vardı. Üzüm filan. Öğrencilerimiz servisi yaptı. Ancak o kadar yorgundular ki fazla bir şey yiyemediler."

Kaptan Reuven, Kocatepe'nin komutanıyla aralarında hemen sıcak bir bağın kurulduğunu söylüyor. Misafirin fazla soru sorulmasını pek istemediğini .de anlıyor. "Onlar için yaşadıkları acı bir deneyimdi. Anlıyordum. Hava Kuvvetleri'yle Deniz Kuvvetleri arasında bazen koordinasyonsuzluk olabilir. Biliyorsunuz Körfez Savaşı'nda yaşandı bunlar. İsrail'in de öyle tatsız deneyimleri var," diyor.

Silahlar Ambara

Bu arada Güven Erkaya silahlarının olduğunu ve bunları temizlemeleri gerektiğini söylüyor.
"24 saat denizde kalan bir insanın yapacağı ilk şey silahını temizlemekti. Güven de öyle yaptı. Yağ ve diğer gerekli malzemeyi verdik. Temizlenen silahları daha sonra bizimkilerin yanma ambara kaldırdık. Ben, ertesi sabah varacağımız Hayfa limanında zor saatler geçireceği ve güç toplaması gerektiği gerekçesiyle yatağımı Güven'e verdim. Söylediklerimde haklıydım çünkü ertesi sabah Hayfâ limanı ana baba günü gibiydi."
Kaptan Reuven, burada, "Ah siz gazeteciler yok musunuz?" diyor.
"Güven Erkaya Hafya'da en fazla gazetecilerden çekti. Tekne kiralayıp bizi abluka altına alan gazeteciler bile vardı. Limanda İsrail Donanması mıydı, yoksa İsrail Dışişleri Bakanlığı mı şimdi tam olarak bilmiyorum birileri karşılama töreni hazırlamıştı. Türkiye ile ilişkiler o sırada alt düzeylerde. Şimdi adını hatırlamadığım Türk konsolosu da kazazedeleri karşılayanlar arasındaydı.

Kocatepe'den kurtulanlara yiyecek, içecek ikram edildi. Güven Erkaya fotoğrafçıların resim çekmelerini hiç istemedi ama kim dinler!"
Kocatepe'nin komutanı 41 personeliyle birlikte Mevuot Yam gemisinden ayrılırken lastik botlarım İsrailli öğrencilere bırakıyorlar. "Uzun süre kullandık onları," diyor Kaptan Reuven. Hayfa'ya ayak basar basmaz bir otobüsle Tel-Aviv'e gidiyor ve orada kendilerini Ben Gurion Havalimanı'nda bekleyen THY uçağıyla Türkiye'ye dönüyorlar.
İki gün sonra Türk Konsolosluğu'ndan kaptanın Mihmoret'teki küçük evine muhteşem bir buket geliyor. Kısa bir süre sonra da Güven Erkaya'nın teşekkür mektubu Kocatepe'nin komutanı, mektubuna batan muhribin ve kendisinin bir resmini de iliştirmiş.
Aradan yıllar geçiyor. Kaptan Reuven, Güven Erkaya'nın Deniz Kuvvetleri Komutanı olduğundan habersiz. Yıl 1996. Erkaya, günün birinde İsrail'i ziyaret ediyor.

Gerisini Tel-Aviv Büyükelçimiz Barlas Özenenden dinleyelim:

"Güven Paşa'yı havalimanında karşıladık. VİP salonunda valizleri beklerken, "Biliyor musunuz; Kocatepe'nin batmasından sonra bizi Türk asılh bir İsrailli kurtardı. 42 kişi canımızı ona borçluyuz. Onu bulabilir misiniz" diye sordu. "Elbette Buradaki Türk derneklerine sorarız." Ancak Türk derneklerinden bir şey çıkmadı. Sonunda İsrail Deniz Kuvvetleri'ne rica ettik. Geminin adı aynı zamanda Denizcilik Okulu'nun da adıydı. Birkaç saat içerisinde Kaptan Reuven'in hayatta olduğunu öğrendik. Adresini aldık. Güven Erkaya'nın şerefine Büyükelçilik'te resepsiyon vardı. Kaptanı davet ettik. Çok şaşırdı. Önce, "Gelemem, çok yaşlıyım," filan dedi. Makam arabasını göndereceğimi söyledim!' Razı oldu. Onu kapıda karşıladım. "Gel bak, kimi göreceksin," dedim. Sonrası son derece duygusal. Güven Paşa'yı görünce ağlamaya başladı."

Hayatımın En Güzel Hediyesi

Güven Erkaya Türkiye'ye döner dönmez Kaptan Reuven ve eşini bir hafta İstanbul'a davet ediyor. "Bu hayatımda aldığım en güzel hediyeydi/' diyor kaptan. Dile kolay tam 53 yıl sonra İstanbul'a dönmek. "Antalya, Fethiye, İzmir'i ziyaret etmiştim. Ama İstanbul'a gitmek hiç nasip olmamıştı. Krallar gibi ağırlandık. Karım sevinçten deliriyordu. Her şeyi görmek istiyordu. Evimizin olduğu Meşrutiyet Caddesi'nden geçtik. Her şey rüya gibiydi. Ama Heybeliada beni müthiş hayal kırıklığına uğrattı. Orasım cennet gibi bırakmıştım. Döndüğümde insanlar denize giremiyordu."
Üç çocuk, sekiz torun sahibi Kaptan Reuven, portakal bahçeleri arasındaki minik evinde sakin yaşamını sürdürürken işte böyle bir anda kendini göklerde buluyor. Ayrılırken, "Biliyordum Güven'in yükseleceğini. Üzerimde son derece iyi bir izlenim bırakmıştı. Sağlam karakterli, ilkeleri olan biriydi. Karıma, göreceksin günün birinde başbakan bile olabilir demiştim," diyor.

İstanbul 18 Ağustos 1974

Sevgili dostum...
İnsanların birbirleri ile tanışmaları daima tesadüflere bağlıdır. Kader, seni benim karşıma hayatımın ve 41 personelimin kurtarıcısı olarak çıkardı. 20 saatlik bir beraberlikten sonra da belki de birbirimizi hiç görmemek üzere ayrıldık. 22 Temmuz günü denizden kurtardığınız 42 kişi Kocatepe gemisinin personelinin bir kısmı idi ve ben de o geminin komutanı idim.
Bu mektubu size, size olan şükran duygularımı ve hayranlığımı belirtmek ve iletmek için yazıyorum. Denizde bulunan kazazedeye her denizci yardım etmek ister. Ancak, sizin ve bizim içinde bulunduğumuz şartlar içinde bu yardımı yapabilmek hem büyük bir insanlık, hem de büyük bir cesaret işiydi. İşte sizde bu iki unsur vardı. Ve size olan hayranlığım buradadır.
Çok kısıtlı imkânlarınızla geminizde gösterdiğiniz alaka ve yardım her denizcinin örnek almasını gerektirecek kadar mükemmeldi. Geminizde geçirdiğim 20 saat bende daima tatlı bir hatıra olarak kalacak. Sizin ve ufak geminizin bir resmine sahip olmayı ve bunu albümümde saklamayı çok arzu ederim.
Size ve personelinize, şahsım ve 41 personelim adına çok teşekkür eder, en derin minnet ve şükranlarımızı iletirim.
Güven Erkaya Dz. Kur. Yb. Kocatepe Gemisi Komutanı

İsrailli Kaptan'ın Kurtardığı Kocatepe Personeli

1. Güven Erkaya
2. Ercan Dinçol
3. Ersan Atasoy
4. Özhan Bakkalbaşıoğlu
5. Kıvanç Erkal
6. Zühtü Gümüşçağlıyan
7. Muhsin Kırlı
8. Ali Akdoğan
9. Yılmaz Ünsal
10. Ahmet Pekin
11. Ali Kocacan
12. Zeki Buzkan
13. Mehmet Güleç
14. Sabri Çevik
15. Türker Bingöl
16. Ali Suseven
17. Hasan Genç
18. Süleyman Avcı
19. Nevzat Amasyalıoğlu
20. Fahri Ertürk
21. Ali Marangoz
22. Ahmet Ay
23. Mustafa Ersoy
24. Necip Kansoy
25. Turhan Bozkurtlar
26. Ali Ünver
27. İsmail Sodacı
28. Faruk Tosun
29. E. Sacit Kemancı
30. Hamza Karataş
31. Erol Gök
32. İsmail Kaya
33. Mustafa Artut
34. Gökhan Kural
35. Ali Aksu
36. İhsan Haşlaman
38. Erol Kurtuluş
39. Hasbi Atakol
40. Süreyya Hatipoğlu
41. Ali Öner
42. Mehmet Göz
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:41

Akdeniz'e Gömülen Umutlar

Akdeniz'in bir başka köşesinde, İngiliz silahlı kuvvetlerine ait bir helikopter saldaki Türk denizcilerini alıyordu.
Bu grubun denizde üçüncü günleriydi. İlk gece ne kadar da sakindiler. Yanlarındaki suyun kaç gün yeteceğini hesapladılar. Sala, iki kutu su, konserve, jöleler ve yön uçurtması almışlardı.
Gece boyunca, kendilerini hangi uçakların batırdığını düşünüp durdular. Ancak, Türk olabileceği hiç akıllarına gelmiyordu. Ya da geldi de, olamaz dediler.
Bütün gece kürek çektiler, hiçbir işe yaramadı. Salın üstündeki korumalığı kapatamamışlardı. Bu nedenle çok üşüdüler. Sabahı dört gözle beklediler. Yiyecek paketini yirmi dört saat açmamaya karar verdiler. Jöleler nemden bayatlamıştı. Yenmedi.
Sabah oldu. Devrilen sallar vardı çevrelerinde. Deniz kabarmıştı. İmdat bağrışları duyuluyordu. Devrilen sala tutunanlar sekiz saat denizde kalmışlardı. Zar zor salı düzelterek üstüne çıktılar. Can salındakiler birer yudum su içtiler; bir sigarayı dört kişi paylaştı.
Salın üstünü açamadıkları için, bu kez de gündüz kavruluyorlardı. Doğa koşulları onları yıpratmaya başladı. Ne kadar dayanabiliriz diye düşünmeye başladılar. Bir gece önce salın en kıdemlisi olan subay serap görmüştü. Bir yanda cami, Öte yanda yemyeşil orman. Çabuk toparladı kendini ve atlattı.
Şimdi de öteki arkadaşlarına destek olmaya çalışıyordu. Birinci gün doğa ve kendileriyle mücadeleyle geçti. İkinci gün, deniz-karakol uçağı denizi yalarcasma geçti, ama salı göremedi. Umutlan kayboldu. Gece üşüyor, gündüz kavruluyorlardı. Doğayla mücadele edecek durumda değillerdi. Yıpranmaya başladılar. Gece gemiler gördüler. Onlar da bunlan gördüler fakat gelip almadılar.
Üçüncü gün, gündüz yine gemiler gördüler. Bu gemiler de salı görmelerine karşın gelip kurtarmadılar. İyice yıpranıyorlardı. Sinirleri iyice bozulmuştu, ancak dengesiz davranışlar görülmüyordu. Yalnız bir er sürekli olarak denize atlıyor, yüzüp geri geliyordu. Bir türlü engel olamadılar. Erin bünyesi dayanıyordu. Nihayet deniz-karakol uçağı yerlerini saptadı. Bir İngiliz savaş gemisi geldi; havalanan helikopter onları denizden topluyordu.

Kollarının altından taktıkları taşıyıcılarla yukarı çekilen Türk denizcileri tekneye götürüldüler. Birer sigara içebildiler. Onları yeniden bir helikopter alarak Limasol'a görürdü. Götürüldükleri hastanede 3-4 saat kaldılar. Bardakta çorba içerek açlıklarını bastırdılar. Güneş ve soğuk onlarda direnç bırakmamıştı. Burada kendilerine giyecek verdiler.
Akşam Kızılhaç gemisine helikopterle nakledildiler. O gece orada yattılar. Hepsi hastalanmıştı. Kızılhaç gemisi TCG Berk muhribiyle buluştu. Yeniden aktarma oldular. Bir astsubay (Ayhan İnce-kara) bu yorgunluğa dayanamayıp Berk'te yaşamım yitirdi. Saldan kurtulanlar üç gün içinde on kilogram zayıflamışlardı. Berk'te elbise verdiler. Mersin'de sahra hastanesine yatırıldılar. Daha sonra Ankara'ya götürüldüler ve orada daha önce gelenlere yapıldığı gibi, Beymen'den giydirildiler. Gereksinimlerinin karşılanacağı söylenerek, evlerine uğurlandılar.
Denizde sekiz gün kalan vardı; Libya kıyılarına giden vardı; yabancı gemiler tarafından kurtarılanlar vardı.
Sonuçta savaş kendi kurallarını işletmiş, olması gerekenler olmuştur.

Gemide şehit olduğu tahmin edilen personel:

İşaret köprü üstü 4 vardabanda 2 serdümen
52 top 9 top personeli
Kazan/makine dairesi 13 çark/kazan/makine personeli
Shm 2 shm personeli
Denizde kaldığı süre içinde veya terk sırasında 10 veya 15 personelin şehit olduğu tahmin ediliyor.
Şehit olan personelin bir bölümü de geminin geri kalan bölümlerinde yaşamlarını yitirmiştir. Bu bölümler;
Tamirci partiler içinde
Y/s santralı içinde/civarında
Cep haneliklerde
Ağır yaralananlar
Bu olay süresince 54 denizci şehit olmuştur.

Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında batan Türk Deniz Kuvvetlerine ait Kocatepe muhribi 3410 tonluk, 119 metre boyunda, 12.5 metre eninde bir savaş gemisiydi. 280 kişilik mürettebatı bulunan Kocatepe muhribi, Deniz Kuvvetlerinde "D-354 Kocatepe" adı ile kayıtlı bulunmaktaydı. Kocatepe muhribi 1944 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde yapılmış ve büyük yenilikler taşıyarak Aralık 1971'de Türk Deniz Kuvvetlerine katılmıştır. Saatte 33 mil hızı olan Kocatepe 4 tane 5.38'lik namlu, Homing atabilen altı kovanlı torpidoya, denizaltılara karşı kullanılan iki grup Hacok'a ve onlu su bombalarına sahip bulunuyordu. Kocatepe'nin makine gücü ise 60 bin beygir idi.
21 Temmuz 1974 günü saat 15.05'te başlayan ilk hücumda devreden çıkan bataryalar:
+ SHM (Hava radarı, ana rıpıter-Hava durum levhası-ECM
+ Komutan seyir kamarası
+ Yeke dairesi
+ 52 top
+ y/s santralı
+ Kıç tamirci parti istasyonu + Baş makine dairesi/kıç kazan + Vasıta motoru
+ Can sallarının pek çoğu makineli tüfek atışı ile delindi Geminin devreden çıkmasıyla + Telsiz
Emercensy dizel devreye alınarak + 51 top ve harp hastanesine elektrik verildi + Kıç cephanelik sel bastılar devresi tahrip oldu. + Fleyşırlar devreden çıktı
+ Y/S santralı elden çıkarak yangınla mücadele merkeziyeti kayboldu.
Gemi terke hazırlanırken çalışır durumdaki bataryalar: 51 Top (Top başında ve topçu subayı taret içinde) Harp Hastanesi (Doktor ağır yaralıların başında) Telsiz (İrtibat kurma çalışmalarının devam etmesi için içinde kalan personelle birlikte) Emergency dizel Baş makine

TCG Kocatepe'nin Batışından Sorumlu Kim?


1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'nın üstünden 32 yıl geçti. Arhk tarihteki yerine yerleşti bile. Harekâtın bütününü ele alıp ayrıntılamak askeri tarihçilerin yapacağı bir çalışmadır. Bugün, harekâtı gerçekleştirenlerin yaşayanları o günleri daha soğukkanlı, duygusallıktan uzak olarak değerlendiriyorlar. Kocatepe'nin batışını savaşa kab-lanların yorumlarını bir araya toplayarak veriyorum.
Barış Harekâtı bir takım eksikliklerine, aksaklıklarına ve hatalarına karşın son derece başarılı olmuş bir harekâttır.
Dünya savaş tarihine baktığımız zaman hatasız yapılmış, aksaklıkların olmadığı bir savaşı göstermek hemen hemen olanaksızdır.
Uzağa gitmeden, yakın dönemden birkaç örnek verirsek Kocatepe'nin uçaklarımız tarafından batırılış nedenini daha kolay anlayabiliriz.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, ne zaman üs'se döneceği sorulan bir İngiliz denizaltı komutanının yanıtı dünya savaş tarihine geçmiştir. Komutan yanıtında, "Eğer Atlantik'i tarayan İngiliz savaş uçaklarından kurtulabilirsem, yarın akşam üs'se dönebilirim," diyordu.
Yine aynı savaşta 10 Alman muhribi, Alman uçakları tarafından Norveç'te denizin dibine gönderilmiştir.
ikinci Dünya Savaşından örnekler vermeye devam ediyorum. Japon savaş uçakları Amerikan uçak gemisine, Amerikan savaş uçakları ise Japon uçak gemisine inmişlerdir.
Daha yakın dönemde ise, ABD'nin Vietnam'da onlarca kez kendi birliklerine ateş etmiş olması; İngiltere'nin Falkland adalarındaki hataları; Sovyetler Birliği savaş uçaklarının Afganistan'da kendi birlikleri üstüne ateş açması dünya kamuoyunca bilinen olaylardır.
En son Körfez Savaşı sırasında yaşanan olaylar bellektedir. Son derece gelişmiş teknik aygıtlarla donatılmış ABD savaş gemisi yolcu uçağını düşürmüştür. Başka bir savaş uçağı da gemiye ateş açmıştır.
Bu örnekler de göstermektedir ki, bir harekât sırasında bu tür yanlışlıklar olağandır. Kocatepe'nin batması da savaşan her ülke ordularının başına gelebilecek türden bir olaydır.

Hepimizi, özellikle de o dönemde Deniz ve Hava Kuvvetlerimizde komuta kademesinde olanları üzen ve hırpalayan bir gerçek ortada durmaktadır. "TCG Kocatepe muhribimiz Türk uçakları tarafından bombalanmış ve batırılmıştır. Hem de beş saat gibi oldukça uzun süren bir taarruz sonucunda."
Barış Harekâtı sırasında o kadar çok titizlenilmiş, ayrıntılar üzerinde o kadar çok durulmuş, önemli bir hata yapılmamaya çalışılmıştır ki, bu titizliğin sonucunda Kocatepe batırılmıştır...

Kısacası, Kocatepe hata yapmamak uğruna batırılmıştır. Bu olayın ters yüzüne de bakmak gerekir. Eğer konvoy gerçek olsaydı ve Bafa yükünü çıkarsaydı da, Türk Hava Kuvvetleri, "Biz bunları Türk sandık, o nedenle ateş etmedik," deseler ne olacaktı?
Sözü edilen, Yunan konvoyu yükünü boşalttıktan sonra savaş dengesi bozulacak, Kıbrıs'taki birliklerimiz çok zor durumda kalacaktı. Bunu göz Önünde bulunduran Türk Genelkurmayı da, gelen istihbaratların tutarsızlığına ve çelişkisine karşın hücum emrini vermiştir.
Burada hava kuvvetleri ya da deniz kuvvetleri suçludur denemez. Her iki kuvvet de bu olaydan kendileri için gerekli olan dersleri çıkarmıştır. Çok pahalı bir bedel ödemişlerdir. Bu nedenle "sansasyon haber" olarak işlemeye çalışmak hiç kimseye yarar sağlamayacaktır.
Hiçbir zaman arzu etmiyoruz ancak, koşullar zorlar da yeni bir savaş gündeme gelirse, bütün bu yaşanan olaylara karşın yeni bir Kocatepe olayınm yaşanmayacağını hiç kimse garanti edemez. Bu boyutlarda olmasa bile yine de bazı olaylar daima yaşanabilir...
Kocatepe olayında ne olmuştur? Kuvvetlerin Savaş Komuta merkezleri arasında devamlı bir iletişim kurulamamıştır. Bugün de üstünde durulan elektronik karıştırma nedeniyle bazı mesajlar yerine ulaşamamış olabilir.

Her yıl 20 Temmuz'un yıl dönümünde basında çıkan yazı ya da anılarda üstünde durulan iki konuyu görürüz: Birisi, gemilerin bulundukları yer, ikincisi de parola. Alman mesajlara göre, adı geçen konvoydaki taşıyıcı gemiler uçaklar tarafından vurulacak, ondan sonra muhriplerimiz devreye girecekti. Emir bu kadar açıkken muhripler, belirlendiği söylenen alana girebilirler mi? Kaldı ki, muhripler hava kuvvetlerinin hücumunu beklemek için Drepana Burnu çevresinde oyalanmışlar Baf ağzına bile inmemişlerdir. Bu durum, Harp Filosuna saat 14.30'da mesajla bildirilerek, uçak hücumlarının bitmesinin beklendiği, uçak hücumlarının bitişinin de ivedi bildirilmesi talep edilmiş, bildirileceği yanıtı alınmıştır.
Deniz-Karakol uçağı keşifleri ve radar tespitleri değerlendirilerek 50-60 mil çevresinde hiçbir konvoy olmadığı anlaşılmıştır. Tüm bu değerlendirmeler Komodor (Kurmay Albay İrfan Tınaz) tarafından mesajla bildirilmiştir.

Saat 14.50'de karakol uçağından Baf'ın 50 mil batısı Baf'ın 50 mil doğusu ve Baf'ı birleştiren hatlar arasındaki alanda arama ve keşif yapılması istenmiştir.
Baf tan geçen enlemin kuzeyinde kıyıdan 10 mil uzaklıkta oyalanılırken saat 15.05'te hücuma uğramışlardır.
Her üç gemideki devrelerle aranda Ankara'ya, Harp Filosuna, Adana'ya kısacası her yere, mulıriplerimize hava hücumu yapılmakta olduğu sürekli olarak bildirilmiştir. Nitekim saat 15.07'de Adana'ya Ankara'dan gemilerimizin saldırıya uğradığı bildirilmiştir.
Olay günü sabahı M.F. Çakmak tarafından Girne önünde denizden kurtarılan Hv. Pilot Usteğmen'in verdiği uçak-uçak frekansları bile kullanılmıştır.
Uçak kontrol gemisi Kocatepe Adana Müşterek Harekât Merkezine saat 14.07'deki mevkii (201 Arnavut Burnu 16 mil olarak) verdiği gibi M.F. Çakmak telsiz devresinden saat 13.50'de ve saat 16.42'de (Durum raporu 1, durum raporu 3) sürekli olarak bildirmekteydi. Parola konusu ise çok karmaşık ve teknik bir konudur. Bundan dolayı olay tek başına ele alınamaz.
Denizdeki Birlik komutanına su üstü muharebesi için hazır olması emredilmişti. Bu durumda muhriplerin Baf ın 10 mil açığında olması da çok doğaldır. Asıl hedefi konvoy olan uçaklar tahsisli sahaların dışında bulunan (10 mil uzakta) muhriplere taarruz etmişlerdir. Eğer söylendiği gibi bir konvoy olsaydı, bu taarruzun sonunda çoktan Baf a varmış olurdu. Taşıdığı cephane ve silahları da yerine ulaştırmış olacaktı.

Pilotlarımız bu harekâtın bütününde ve Kocatepe olayında son derece başarılı olmuşlardır28'. Kocatepe olayında ise, aradan 14 yıl geçtikten soma yaptıkları değerlendirme ile, olay anmda yaptıkları değerlendirme arasında bir çelişki olmamıştır. Çünkü verilen emirde, "Belirlenen bölgede yüzen bütün deniz araçlarına ateş açacaksınız, Türk bayrağı da taşısalar, Türkçe de konuşsalar ateş açacaksınız," denmiştir. Bu harekâta katılan pilotlardan bazıları 1967 Kıbrıs olaylarım yaşamış kişilerdir ve orada yapılan aldatmacaları da unutmamışlardır.
Kocatepe saldırısında Türkçe uyarılara ve denize düştükten sonra kurtarılan pilotumuzun da araya girmesine karşın, hücumu durduramamalardır. Gerçekten de bunlar Yunan gemisi olsaydı ve oyuna gelselerdi bunun sonucuna kim katlanacaktı. Pilotlar gemilere serilmiş olan panoları ve asılı Türk bayraklarını görmüşlerdir ama, saldırıyı kesememişlerdir. Sonuçta pilotlar kendilerine verilen vur emrini başarıyla yerine getirmişlerdir.
Üzerinde durulması gereken esas sorun, aralıklarla yaklaşık beş saat süren hava hücumunun hangi anlaşılmaz nedenlerle durdurulamamasıydı. Eğer ilk saldırıdan sonra durdurulmuş olsaydı Kocatepe elden çıkmayacaktı.

281 Yetkili makamlarda bulunan üst rütbeli hava subaylarımız bu görüşteyken, olayı yaşayan deniz subaylarımız ters görüştedir. "Bombardımanın, baraj ateşi nedeni ile oldukça yüksekten yapılması gemilerin tanınmasına öncelik verilmesini engellemiştir ve pilotlarımızın deniz üzerinde mevkii tayininde (eğitimsizlikten kaynaklanabilir, önce uçağımı kurtarayım düşüncesinden kaynaklanabilir) çok hatalı oldukları görülmüştür."
Muhripleri, İskenderun radarı, Arnavutburnu'na değin izledi, ondan sonra görevi Anamur radarına devretti. Yani Anamur radarı gemilerin Arnavut Burnu'ndan aşağı sarktığım biliyordu. Gemilerden de konumlarını belirten, uçak hücumlarını uyaran mesajlar iletildiğine göre bu bilgiler nasıl oldu da birleştirilip değerlendirilemedi. Bunlara keşif uçağının istenen düzeyde keşif yapıp değerlendirmeleri iletememesi de eklenince hatalar ortaya çıktı. Kişisel bir takım hatalar da vardır; insan olmanın getirdiği bir takım hatalar. Ancak, olay iletişim eksikliği sonucudur. İkinci harekâtta gemilere hava irtibat subayı verilerek, deniz ve hava harekât merkezleri bir araya getirilerek bu giderilmiştir.
Dört yıldan fazla süren çalışmaların sonucunda, deniz ve hava subaylarının hemen tamamının ortak görüşü şu noktada toplanıyor: Burada suçlu aramak belki gereklidir, ama bir suçlu yaratmak yanlıştır. Yalnızca "sansasyon haber" peşinde koşanların işine yaramaktadır. Bir hata olmuştur, bir gemimiz batıp, 54 askerimiz şehit olmuştur. Bu unutulamaz. Unutulmamalıdır. Kuvvetler gereken dersleri de çıkarmıştır. Parola, saha tahsisi gibi konular ikinci planda kalan konulardır. Esas konu iletişim ve birlikte çalışmama eksikliğidir.
Kocatepe olayı Genelkurmay Başkanlığı açısından da soruşturması yapılıp kapanmış bir olaydır.

22 Ocak 1977 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, Kocatepe olayının soruşturmasıyla ilgili sonucu açıklayan bir haber var, hiç değiştirmeden aktarıyorum:

«Kocatepe muhribinin Türk uçaklarınca yanlışlıkla batırıldığı ve olaydan kimsenin sorumlu tutulmadığı açıklandı.
ANKARA (ANKA)- Genelkurmay Askeri Savcılığının Kocatepe muhribinin Türk uçakları tarafından yanlışlıkla batırıldığı, bunun savaşın doğal sonuçları arasında bulunduğu, olayda herhangi bir komutan veya personelin sorumlu tutulamayacağı sonucuna vardığı açıklanmıştır. Kocatepe dosyası, Genelkurmay Savcılığının olayda hiçbir ihmal ve kusur bulunmadığı görüşüne varması, hükümetin de bu görüşe itiraz etmemesi üzerine kapanmış, herhangi bir soruşturma yapılmamasına karar verilmiştir.

Milli Savunma Bakanı Ferit Melen'in CHP Manisa Milletvekili Veli Bakirli'nın bu konudaki sözlü soru önergesine verdiği cevapla şöyle denilmiştir:

21 Temmuz 1974 günü Türk Hava Kuvvetleri uçaklarının taarruzuna maruz kalarak batan Kocatepe muhribinin batırılmasına ilişkin bilgi ve belgeler Genelkurmay Harekâtı Dairesi ve Hava Kuvvetleri Komutanlıklarına celbedilerek bir dosya halinde gerekli aslı tahkikata dayanmak üzere, Genelkurmay Askeri Savcılığına gönderilmiş ve yapılan adli tahkikat sonucunda Kocatepe'nin uçaklarımız tarafından batırılması olayı savaşın doğal bir sonucu olup bu olayda savaşı her kademede yürüten ve savaşa katılan bütün komutan ve personelin herhangi bir surette ihmal ve kusuru olmadığı, olayın savaş psikolojisi içinde vukua gelen, Önlenmesi arzu edilmesine rağmen mümkün olmayan bir olay olduğu, bu itibarla olayda cezaî sorumluluğu gerektirecek bir fiilin mevcut olmaması karşısında Genelkurmay Askerî Savcılığınca 15 Temmuz 1976 gün ve 1976540 sayılı kararla kovuşturmaya yer olmadığı sonucuna varıldığı ve kararın itiraz edilmediğinden kesinleştiği bildirilmiştir.
Öğrenildiğine göre, Genelkurmay Askeri Savcılığı kararları ancak hükümetin itirazı üzerine değişebilmektedir. Kocatepe meselesinde, yasal süre içinde hükümetten herhangi bir itiraz gelmemiş, böylelikle askeri savcılık kararı otomatikman kesinleşmiştir.»

«Bu olay sonucunda bir kurul oluşturulup, gereken titizlik gösterilerek kusurun kimde olduğu belirlenmiştir. Ama isabetli karar verilerek cezalandırma yoluna gidilmemiştir. Cezalandırma yoluna gidilseydi bu çok yanlış olurdu. Çünkü bundan sonra yapılacak herhangi bir harekâtta ya da olayda en küçük bir birliğin komutanı bile sorumluluk yüklenmez; hemen üst makamları arar, ona göre davranır. Halbuki öyle olaylar vardır ki, bunlar çok değişkendir ve anında karar verilmesi gerekir, bir an bile gecikilse tüm planlar alt üst olabilir. Burada verilecek ceza komutanların karar verme yetkisini kullanmayı (inisiyatif kullanma) çok zedelerdi. Üstelik hiç kimse benim gemim batsın, uçağım düşsün demez.
Bu olaydan Silahlı Kuvvetlerimiz çok dersler almıştır. Eksik aksak görülen yanlar tamamlanmıştır; en azından tamamlanmaya çalışılmıştır. Bir savaş olursa, yine uçaklarımız gemimizi batırmaz, ya da gemimiz uçağımızı düşürmez diyemeyiz...»

Uçak-Uçak, Uçak-Gemi Arasındaki Telsiz Konuşmalarının Bant Çözümleri
282 Soruşturma kurulunda görev almış üst rütbeli iki subayımızın, ayrıca Ordu komutanlığı ve kuvvet komutanlığı yapmış orgeneral ve oramirallarımızın görüşüdür.
Barış Harekâtı'nın gerçekleştirildiği 1974 yılından bu yana, basında savaşın çeşitli cepheleri işlenir. Ancak en çok Kocatepe gemisinin batırılışı üzerinde durulur. Genelkurmay belgeleri ve ses bantlarını açıklamadığı sürece de bu sürüp gidecektir.

Daha önce, telsiz konuşmalarını açıklıyoruz ya da ses bantlarım açıklıyoruz, başlığı altında bazı yaymalar yapıldı. Türk basınında ilk kez, hava taarruzu sırasında UHF frekansındaki telsiz konuşmalarının deşifresini 1995 yılı Temmuz ayında Cumhuriyet gazetesinde yayımladık. Bu bilgiler, Tınaztepe tarafından magnetik banda kaydedilmiştir. Elimize gelen belgeyi hiç değiştirmeden, herhangi bir ekleme yapmadan olduğu gibi yayımlıyoruz. Eğer bir açıklama gelirse yayımlamaya hazır olduğumuzu belirtiriz. Aşağıdaki bilgiler, 21 Temmuz günkü Kıbrıs Adası'nda yapılan taarruzi hava harekâtında geçen UHF frekansındaki telsiz telefon konuşmalarından çıkarılmış olup bilgilerin esası, Tınaztepe tarafından magnetik banda alınmıştır.

Teybin birinci Yüzü Konuşmalar:

- Irmak kontrol, Irmak kontrol 4(5)21.
(Noktalı kısımlar anlaşüamamıştır.)
-Irmak devam ediniz
- Milli santral ile temas temin edemiyorum.
- 921 ... şu anda... Koc seni arıyorum.
- Anlaşılmadı.
- şu anda kanalda seni arıyor. Beni duyuyor musun?
-Anlaşıldı... misin?
- Hayır değilim.
- Tamam. 1 numaralı sahaya yaklaşacağız.
- 921 Temas temin edemedi.
- Sahamıza yaklaşmamıza devam ediyoruz.
- Temas kuramadık. Takip ediyor musun 2 numara?
- 3 numara bir de sen ara.

- 2Q ... (kanalda) dinlemede kalın. Dinlemede kalınız.
- Anlaşıldı. 4 numara 10-11.
anladık. Tırmanıyoruz.
- 2 numara... (arafınız) irtifa... 130 kuzey yönünde değişik.
Girne'yi gördün mü? Şu anda Girne üzerindeyim... ve 1 a... kadar Öndeyim.

- var mı?
- Anladım, ama bulamadım.
- santral, santral.... 921....
- 015'e efendim.
- Evet Girne üzerinde bekliyorum. Ben talimatları... anlaşıldı ben dinlemedeyim.
- burası Akın kontrol. Akın kontrolle mi çalışacaksınız?
- Evet 17'yi arayalım.
- Anlaşıldı.
- sesinizi duyamıyorum.
- Tamamdır
- 921 921 burası Irmak devam ediniz.
- Gazi kontrol...... vadi (?) 921 sizi arıyor. Şu anda
Girne üzeri 8000 fit. 245'te dönüyorum. Talimat verin.
- Anlaşıldı. Sizin istikametinizde bir üçlü gidiyor. Doğudan. Tamam.
- Gördünüz mü?
- Sizi görmedim. Başka bir üçlü gidiyor.
- Tamam. Onlarm tamam batısında.
- Ben onlarm doğusundayım.
- Akm, Akın... (vurguyu) tarif edin. Kaç fittir irtifanız? (Parantez içindeki kelime duyulduğu gibi yazılmıştır.)
- 12000
- Akın kontrol... vurguyu (burguyu?) tarif edemeyeceğim. Vurguyu tarif edemeyeceğim.

- Konuşan Irmak 921 tamam çalışıyor.
- gördüm. Tamam.
- ...j
- Burguyu gördünüz mü?....
- Burgu 7 921 sizi duyuyorum. Lütfen talimat verin.

- temas temin edin. Tamam.
- Anlaşılmadı Irmak.

- K temas edin. Tamam.
- 202 bakım saatleri normal. Herhangi bir şey yok.
- Pancar (Konca) 7. Konuşan Mavi 921. Duyuyorsanız cevap verin.
- 921 konuşan Irmak. Gene veriyorum talimat size. Burgu 7 ile temas temin edemezseniz, Burgu 8 ile temas temin ediniz. Tamam.
- Anladım. Burgu 8 bur.... 921
- 921 hedefi tarif ediyorum.
- Mutabıkız.
- Anlaşıldı. Şu anda Akın kontrol üzerinden geçtiniz.
- Anladım
- 921 Burgu 8 ile temas ediniz. 921 Girne batısı 8000 fit.... Buralara sahibiz (?) Tamam.

- Burgu 8, burgu 8 921 hedefiniz 221 (?)
- konuşan Irmak.
- Irmak devam edin.
- Burgu 8, Burgu 8 sizin hedefiniz 221 .... Girne güneyi 1 mil. Saat 0
- Tamam. Girne güneyi 1 milde mutabık mıyız?
- Mutabıkız. Hemen geriye Girne'ye gelelim.
- Anladım geriye dönüyorum. Tam gaz. -Tabii.... Biz nereye kadar gittik. Fakat 921 Irmak.
- Devam edin.
- Yanlış talimat alıyorsunuz. YG (20) YG (20) YG (20).... -.... güneyi 1 mil.
- (Datça/Fatsa) güneyi bir mil anladım.
- Buradan dağa çıkan bir şose var. Anlaşıldı mı?
- Anladım, anladım, anladım.
- Bu şosede tanklar ilerliyor. Tanklar kamuflajlı. Gizleniyorlar ve Burgu 8'i zor duruma sokuyorlar. Burası (albay) sahasına giriyorlar. Burgu 8 tarafından.
- bir şey söyleyecek misin, gösterecek misin?
- Akın kontrol 24
- .... 09 hangi

- Sağ taraf neresi?

- Mutabıkız.
- Akın Irmak.
- Öncü 921
- Akın Irmak, Akın kontrol Irmak
- Burası Irmak
- Ne oldu?
- 10 tane Girne'de burgu 8 temas ediniz. Tamam. Temas ederseniz benim tarifime göre hareket edin ve Burgu 8'e, Burgu 7'nin yeri.... tamam.
- Irmak, Irmak konuşan Akın. Devam edin.
- Akın Irmak
- Anlaşılmadı. Tekrar eder misiniz?

- Anlaşıldı, anlaşıldı.
- Burgu 8 şu anda Lefke'nin güneyinde iki mildeyiz. Lütfen hedef tarif edin.
- Irmak kontrol. Irmak kontrol lütfen devam edin.
- Akın 2 dakika 2 dakika uzak.
- Ayrıca 921 Lefke'nin daha var.
- Anlaşıldı. Bizle temas etmiyorlar onlar. Bizle temas etmiyorlar onlar. Sizle temas için devamlı dinlemede kalıyorum.
- Akm burası Irmak. 921'i burgu ile buluşturun. Burgu 7 ile temas edemiyorlar. Burgu 7'nin bana bir ati vardı. Ona göre dinliyor musunuz?
- Anlaşıldı. Acele ihtiyacımız oldu. Acele ihtiyacımız oldu.
Diğer kanalda temas ediyorum.
- .... Anlaşıldı, anlaşıldı.

- Mutabıkız. Otelin denize olan tarafında iki tane bina var. Bu binanın Heniz kıyısında olan... bir damlı, geride olan ise kırmızı çatılı.
- Mutabıkız. Şu anda üstünden geçtim.
Tank var. Onların imhasını istiyoruz.
- Anlaşıldı. Şimdi üstünden geçtim. Onların imhasını istiyorsunuz.

- Mutabıkız. Tekrar tarif ediyorum. Çıkarma sahasının batısındaki büyük otelin deniz tarafındaki iki ev araşma gizlenmiş, arkasına gizlenmiş 2 veya 4 adet tank olabilir.
- Akın kontrol, Akın kontrol (Naci) 24.
- Uçaksavar olma ihtimali var. Uçaksavar olma ihtimali var. Dikkat edilmesi.
- Anlaşıldı. O iki bina tahrip edilecektir. Akın kontrol malumat verilecek midir?
-..86... tanklar
- 48 daha.
- Anlaşıldı. Şimdi ben o binaların yerlerini biliyorum. Gördüm de biraz önce.
-300.
- Alo devam edin.
- Benim atış yaptığım yere bilahare napalm atışı yapacağız.
- Mutabıkız. Deniz kenarına gizlendiklerini tahmin ediyorum. Anlaşıldı mı?
- Mutabıkız, mutabıkız. Deniz tarafmdaki ev ile büyük otelin yan tarafında önde... kırmızı....
- Anlaşıldı.
- Tamam Akın kontrol tahrip edeceğiz tamam.
- kontrolleri sayıyorum. Kara... atış 225 10 derece zaviyeli olarak
- Görü.... Binbaşım. Şimdi saate, saat 10:25 bir bina.
- Dikkat ediniz. Dalış istikametiniz doğu-batı mı, batı-doğu mu?
- Anlaşıldı. Batı-doğu bah olarak.... A
- Anlaşıldı. Doğu-batı atmanız mümkün olur. Çünkü dost birliklerimiz var. Batı-doğu kat ederseniz bize tesir edebilir.
-Anlaşıldı. Bilahare... gireceğiz.
- Anlaşıldı.
- Anlamadım. Ben Girne üzerinde .... Girne üzerindedir 08 he-li....
- Ne zaman atış edeceksiniz?
- Devam edin 3, numara konuşuyor.

- Anlaşıldı. Bu az önce 28... bu bölgenin ötesindeki hedeflere taarruz edin. Tamam.
- Taarruz etmeyeceğiz. Tamam.
- Anlaşıldı.
- Arkadaşlar.... Türk uçakları kontrol konuşuyor. Hava Kuvvetleri Komutanı'nın emridir. Baf limanındaki hedefler tamamen imha edilecek.
- Anlaşıldı. Tekrar Baf limanı tamamen imha edilecek.
- Yeni görev bu:
- 238 kontrol.
- çok fazla gürültü var.
- Anlamadım. İkinci rakam...
- Akın kontrol ile konuşuyorum. Birlikler taarruz için ilerliyorlar. Bizim taarruz edeceğimiz yönde en önde... daha ilersinde.
- gitmeyelim.
- Arkadaş, ağaçlık yerlere taarruz edelim... parklarında.... Silahlı keşif yapılacak. Tanklar.... vardır. Tamamen tahrip edilecek:
- 3 hulana şamık runuhı
- Şu anda den biraz fazla.
-238.
(üç çevrim birbirine karışmış durumda)
- Anlaşıldı.
- Hedeflere dönerek taarruz edeceğiz. Şimdi kanal iki. Son rakam 5. ikinci rakam 2 3.
- 08 (9)7 konuşuyor. Sahil içersinden binanın yanından ilerle-
yen beni takip edin. Bafa gidiyoruz.
- Akın 238
- 238 devam edin.
- Anlaşıldı mı?
- Bundan önceki sortide bir tesise taarruz ettik. Bu tesisin batısındaki noktalara taarruz edelim. Mutabık mısınız?
- Anlaşıldı. Hali hazırda birliklerimiz taarruz ediyor. Hali hazırda, birliklerimiz taarruz ediyor. Sizin mevkiiniz?
- Girne kuzeyi 3 mil.
- Akın 238'e hedef tarif edebilecek mi?
- 2 3 8 dinlemede kaim. Hedef değiştireceğim.

- Anlaşıldı.
- Akın kontrol
- 2 3 0 konuşan Irmak kontrol... Talimat veriyorum. 2 4....
Irmak. Hedef Baf limanı. Liman ve Irmak. Tamam.
- Akın 28 talimat bekliyoruz.
- Anlaşıldı. Anlaşıldı. Kara Kuvvetleri ile müşterek çalışıyorum. Onlardan emir alıyorum.
- Havada bulunan Türk uçakları. Irmak kontrol konuşuyor. Irmak kontrol konuşuyor. Hava Kuvvetleri Komutanı'nın emri Baf limanı ve tesisleri tanmar edilecek. Baf limanı ve tesislerine taarruz edilecek.

- Kırmız isyan) Galiba orası Baf olsa gerek, kanaatim. (Bu yabana bir ses ve yavaş konuşuyor. Kıbrıs Türkçesi gibi.)
- Kontrol anlaşıldı.
-Şu anda... doğru Baf orası bütün hazırlıklar tamam.
- Havada bulunan Türk uçakları Irmak kontrol konuşuyor. Havada bulunan Türk uçakları Irmak kontrol konuşuyor. Hava Kuvvetleri Komutanı'nın emridir. Hv. K.K. emri Baf limanı ve tesislerine taarruz edilecek. Bir de bu bölgede bir Yunan helikopteri var.
- ....işareti işareti.
- 2 numara tamam.
- 7 2 3 evet sol taraf, -2.
- Bu kanalda konuşan (ihlaller)
- Akın 208
- 208 dinlemede kalın.
- Anlaşıldı.
- Bütün havadaki Türk uçakları? Konuşan Irmak kontrol. Talimat vereceğim. Tamam.
- ...\ Akın kontrol lütfen dinlemede kalın.
- Irmak kontrol. Talimat veriyorum- Baf limanı tamamen tahrip edilecek. Baf limanı kara tesisleri tamamen imha edilecek. Körfezde tespit edilen Yunan gemileri imha edilecek. Tamam.
- 83 designator 238 talimat anlaşıldı mı? Mutabık mıyız?
- Anlaşıldı. Irmak kontrol bildiriyor.

- Hv. K.K.'ınn emriyle Baf limanı tahrip edilecek. Yunan gemilerine taarruz ve imha edilecek.
- Anlaşıldı
- Bu kanaldaki Türk tayyareleri. Konuşan Irmak. Talimat veri-
yorum. Lütfen telsiz sükûtu. Tamam. Bu kanaldaki bütün tayyare-
ler. Hedef Baf limanı. Hedef Baf limanı. Baf limanı ve kara tesisleri
tamamen imha edilecek tespit edilip gemiler batırılacak.
- Tamam.
-8
- Irmak kontrol konuşuyor. Lütfen telsiz sükûtu. Beni dinleyin.
- Akın devam edin.
- Anlaşıldı. Lütfen dinlemede kaim. Verilen talimatlara riayet edeceksiniz. (Taarruz).... 4 geçe yapılacak.
-Anlaşıldı... (Lefkoşe) Girne batısında taarruz edeceğiz.
- Anlaşıldı. Bizim tank ve piyade birliklerimiz taarruz ediyor. Dikkatli olun.
- Anlaşıldı
- Konuşan Irmak, Irmak. Anlaşıldı Akın.
- İki... cevap vermeyin bir talimat vereceğiz.
- Hv. K.K.'ınn emri "ikaz
- Akm, Akın Irmak. Akın kontrol Irmak. Cevap verin. Bu kanaldaki bütün tayyareler. Konuşan Irmak. Dinlemede kaimiz. Akın kontrol Irmak'a cevap ver.

(anlaşılmayan konuşmalar.)
Birinci kanalda sinyal bitmiştir. Aşağıdaki bilgiler 21 Temmuz günü Kıbrıs Adası'nda yapılan taarruzi hava harekâhnda geçen UHF frekansmdaki telsiz telefon konuşmalarmdan çıkarılmış olup bilgilerin esası TCG Tınaztepe tarafından magnetik banda alınmıştır.

Teybin İkinci Yüzü Konuşmalar

- Anlaşıldı tamam.
(Noktalı kısımlar anlaşılamamıştır.)
- Gemiye taarruz edilmeyecek. Çağrı yapacağım. Siz bu kanalda
kaim. Sonra talimatım.... tamam.

- Anlaşıldı anladıklarını bize söylemediler. Bizden parola
istediler.
- Parola
- Mutabıkız. Verdim onlara parolayı. Anlaşıldı. Taarruz., onlara doğru. Tamam.
- Mutabıkız.

- Taarruz eden uçakları ikaz edin. Tamam. (Hava radar istasyonu)
- Anlaşıldı.... İkaz ediliyor.
- Mevki veriyorum. (?)

- Bulunduğunuz mevkii tam tespit edemiyorum. Mevki veriyorum. Arnavut burnu 10 mil açıkları tamam. Arnavut burnu 10 mil batısı bizim gemimiz var. Arnavut burnu batısı 10 mil civarında bizim gemimiz var.
(Hava radarı)
- talimat anlaşıldı mı?
- veriyoruz.
- ben soruyorum
- anlaşıldı.
(Teyp çok bozuk. Anlaşılmıyor.)
- Hazır mıyız şimdi?
- Bizim gemilerimizin üzerine göndereceğim. Tamam. (Zannedersem hava radarı.)
- mevki verir misiniz?
- Anlaşılmadı.
(Hava radarı)
- Şu anda bulunduğumuz mevkiî?
- Bulunduğumuz mevki şu anda... (Bilfin) güney batısı... (ine-mi) (parantez içindeki yazılar duyulduğu gibi yazılmıştır. Harita üzerinde incelenmesi lazım.)
- Anlaşıldı.

- 0800 ismi?

-Anlaşıldı....
- Anlaşıldı.
(teypte çok gürültü var. Anlaşılmıyor.)
-1220 b... 8...
- Nasıldı?
- Anlaşıldı. ..230 230 derece oldu.
- gemiler mi?
(tam anlaşılamadı.)
- Mutabıkız. Saat 2
- anlaşıldı
- bizim gemiler olma ihtimali de var.
- evet
- 2 numaralı gard kontrolünden gemilere taarruz edilmemesi için çağrı yapsın. Siz bu kanalda kalınız. Talimatımı dinleyiniz. Tamam.
- Anlaşıldı. Ağrı (?) yapsınlar mı? Sizi... yoksa anladıklarını bize söylemediler. Bizden parola istediler.
- Yalnız parola Fehmi Galiptir.
- Mutabıkız. Verdim onlara parolayı.
- Anlaşıldı. Taarruz eden gemilere doğru sizi yöneltiyorum. Tamam.
- O ikinci yanlışlık bugün, ikinci yanlışlık oluyor gemilerimize taarruz. Tamam.
- Anlaşıldı.
- Şu anda sol yönümüzde bir tek.... Var.
- 232 bizim gemilerin arasında veyahut arkasında Yunan gemileri olabüir. 8 8 çizerseniz iyi olur tamam.
- Anlaşıldı. ^
- Mutabıkız. Muhribi geçtiniz. Muhribi geçtiniz. Türk muhribi. Mutabık mıyız?
- Mutabıkız. Öyle olması lazım.

- Anladım. Şimdi saat 12 nizde 10 milde, 10 milde gemilerimiz var. Tamam.
- Sayısı?
- 3 3 tamam.
- Mutabıkız
- İyice alçalınız ve teşhis yapınız. Tamam. Teşhis yapınız. Tamam.
- Anlaşıldı.
- ....(günışıkı) saat 12'de. Mesafe şu anda 8. (Parantez içindeki yazı duyulduğu gibi yazılmıştır.)
- Anlaşıldı. Saat 1 veya ll'inize almak için baş değiştiriyorum.
Saat ll'e alacağım. Baş
-12 başı
- Şu anda 210'da uçacağım.
- Mutabıkız. 210.
- 210 saat İTde olacağım.
- Mutabıkız. Mutabıkız.
- konuşan kontrol.
- Devam edin.
- konuşan yine kontrol. Parola Fehmi Galip. Bir, bir karakol ile temas edin. Gemilere taarruz durduruldu. Tamam. (Bir karakol belki Deniz kontrol olabilir)
- Anlaşıldı ses değişikliği var.
- Mutabıkız. Konuşanı dinleyin. Konuşanı dinleyin. Tamam.
- Talimatınızı söyleyin.
- Konuşanı dinleyin Parola Fehmi Galip, Fehmi Galip

- Anlaşıldı.
- Anlaşıldı. Talimatınızı bekliyoruz.
- Anlaşıldı. Sola dönüşe giriniz: Gemilerimiz

- Mutabık mıyız?
- Mutabıkız.
- Güneşi arkana al.

- 2 2'de dönüşe devam ediyorum. Başımız 1 2 0 120 derece. Kıbrıs'a doğru yaklaşacağız. Akın kontrolle, Akın kontrolle temasa geçiniz? Tamam.
- Anlaşıldı.
- Neler gördünüz? Mutabık mıyız?
- Görmedim.
- Anlaşıldı. Saat Tinizde 5 milde olabilir. Tamam.
- Şimdi saat ll'i 2000 fit, İTi mesafesi 2.
- Anlaşıldı. Taarruz irtifa kaybettim.
- yanma geliyorum.
- Rotamız 090 -090
- 090'ında 090'ında azami, azami Tamam.
- Anlaşıldı.
- Saat 2'de (İkaz edin İkaz Edin)
- bu kanalda (gürültüler)
(Parantez içindekiler çok zayıf olarak duyulmakta. Zanntma göre gemi muhabere yapmak istiyor. Gemiden ikaz var. Fakat anlaşılmıyor.)
- 80 yaklaşmaya devam edin.
- Tamam.
- uçaklara ateş kesmelerini söylüyor. Gard kanalında bağırıyor. Durumu bildiriyorum.
(Zannedersem uçaklardan biri lideri ikaz ediyor.)
- Akın isminin çağrı adının esasını biliyor musunuz?
- Esası....
- Mutabıkız, mutabıkız.
- Anlaşıldı. 282'nin görevi başladı zaten. Diğer uçaklara ...t... yapıyorlar.
- Akın 232'nin parolası.
- .sormayın.
- Tamam.
- Talimat bekliyoruz.
- Biz henüz taarruza başlamadık.
- 232 Girne'nin 1.5 km batısında Akın'ın durumu çok
acil Akm'ın mevkii Girne sahili 1.5 km batısı.

- Anlaşıldı. Anlaşıldı. Yalnız..., Parola istiyor. Tayyare cevap vermiyor.
- İsminiz Ah.... Ahy...
-İsmim Al, Al
- Mutabıkız.
- Girne sahili 1.5 km batısı.

- Gazi herhangi bir uçak görüyor musunuz burada?
- Devam edin.
- Anlaşıldı. Ben... sormuyorum da, başka uçak gönderecek misiniz buraya?
- Anlaşılmadı.
- Başka uçak gönderecek misiniz Akın'ı aramaya?
- Mutabıkız, mutabıkız. Başka uçak da yardıma gidiyor. Durumu çok acil. Akın'ın durumu çok acil. (sizi) oraya sevk ediyorum. Talimat tamam.
- Anlaşıldı
- Anlayamadım tekrar edin.

- Frekansında arayın. Tamam.
- Anlaşıldı.
.kanalını biliyor musun?
- .... Gazi kanalını verir misiniz?
- 232 arıyor. Gemi... mutabık mıyız?
- Anlaşıldı. Akının kanalım bilmiyor.
- Mutabıkız. Ben size frekansını vereceğim. Tamam.
- Anlaşıldı. -232
- Şu anda mesafe 20 mil, 20 mü. Tamam.
- Anlaşıldı.

- kaç sıfır mı
(zanmma göre, frekans veriyor.)

- Irmak kontrol Deniz kontrol....
- (Gemi Anamur Radarı'na çağrı yapıyor.)
- Kontroller. Burası Deniz Kontrol. Sizi dinliyorum. (Çağrı yapan gemiye kimse cevap vermiyor. UHF'ler sakin). (Ses Yok)
- Irmak kontrol, Gazi kontrol. Burası Deniz kontrol.
- (Gemi Anamur ve İskenderun radarlarını çağırıyor. Kendisine cevap veren yok. Devreler sakin.)
Teypte sinyal bitmiştir.
İşte Kocatepe'nin batırılışı, Öteki gemilerimizin yara alışı sırasında hücum eden uçakların telsiz görüşme kayıtları bunlar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:41

Generallerin 'Kocatepe' Tartışması...

'Kocatepe'nin batırılışı sonrası, bu olayın tartışması ve karşılıklı suçlama yıllarca sürdü. Hava kuvvetleri mensupları suçu deniz kuvvetleri mensuplarına attılar. Kitapta bu olayı tanıklarından ve arşivlerden dakika dakika ayrıntılarıyla okudunuz.
Bir kez de medyada yapılan tartışmalardan, o günün yetkili komutanlarından 'Kocatepe' için üç görüş aktarıyorum.
Gazeteci Yener Süsoy, Milliyet gazetesinde 14 Haziran 1987'de Hava Korgeneral Faruk Koralp, Hava Korgeneral Hulusi Kaymaklı ve Koramiral Nejat Serim'le gerçekleştirdiği sohbeti yayımladı.

Takdim ederken şöyle deniyor:

"Amacımız, küllenen bir yarayı kaşıyıp, kanatmak değil. Tarihe yeni belgeler bırakmak."

Yener Süsoy'un 'sohbetinde' üç ana konu öne çıkmıştır:

1. Harekâtın ikinci gününde Türk-Yunan uçakları karşılaştı. Çanakkale'deki radarı bozmaya çalışan Yunan F-5'lerinden biri, havadan havaya ahlan füzelerle düşürüldü. 2. Kocatepe, M.F. Çakmak ve Adatepe gemilerine, Hava Kuvvetleri'ne bağlı uçaklar üç ayrı taarruzda bulundular. Kocatepe, akşam 19.20'de yapılan hücumdan sonra battı. 3. Türk gemileri, daha önceden Genelkurmay'ın belirlediği hattın güneyine indiler. Bu nedenle hata ortaya çıktı."
O günün sorumlu komutanlarının açıklamalarını okumak konunun üzerinde bir kez daha durulmasına ışık tutabilir.

Hulusi Kaymaklı anlatıyor

Kısa boylu, hknaz, beyaz saçlı ve hareketliliği gözlerinden fışkıran bir emekli komutanla daha konuşuyoruz. Burası, Türk Hava Kuvvetleri'ni Güçlendirme Vakfı'nın genel merkezi... Gözleri gülen genel müdür ise, emekli Hv. Korg. Hulusi Kaymaklı...
Hulusi Paşa, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Diyarbakır'daki 2. Taktik Hava Kuvvetleri komutanıydı. Aynı zamanda Adana'da kurulan Kıbrıs Harekâtı'nı sevk ve idare eden Müşterek Harekât Merkezi'nin (MHM)'nin Hava Kuvvetleri sorumlusuydu.
Uçak maketleriyle dolu, genel müdürlük makam odasında "Kocatepe"olayını enine, boyuna konuştuk Kaymaklı Paşa'yla...
- Sayın Kaymaklı, 'Kocatepe' olayında Hava ve Deniz Kuvvetleri'nin hataları sizce nelerdir?
- Yener Bey, Amiral Kayacan, açıktan Hava Kuvvetleri'ni suçlamış, sizinle yaptığı konuşmada. Elbette, anayasal hak, insanlarımızın konuşması. Ama bence, bir sınırın ötesine geçmiş. Hava Kuvvetleri'nde, bu konuda bilgi ve hesap verecek üst rütbedekiler vefat etti. Komutan Emin Alpkaya, Kurmay Başkanı Ethem Ayan yoklar... Biz emekli olduk, halen görevdekiler, bu konulara sahip çıksın. Yeniler söylesin. Bütün evraklar, harp cerideleri onlarda. Aradan bunca zaman geçmiş, bunları açık açık konuşmakta hiçbir mahzur yok. Silahlı Kuvvetlerimiz olgundur. Hepsi kardeş kuvvetlerdir.
- Sizin bu olayda tanık olduğunuz, bildiğiniz farklı bir bilgi yok mu Paşam? Sizce hatalı davranışlar hangi kuvvette oldu?
- Efendim, rahmetli Emin Paşa'yla, Kayacan Amiral arasında bir telefon görüşmesi oldu. Bu konuşma, Emin Paşa tarafından banda alındı. Bu konuşmada, Deniz Kuvvetleri Komutanı Kayacan hatalı olduklarını, 3 geminin belirlenen harekât hattının güneyine geçtiklerini kabul ediyor. Dolayısıyla, Kocatepe'nin batırılması olayında hatanın kendilerine ait olduğunu kabul etmişti. Hatta Emin Paşa 'Demek hatanızı kabul ediyorsunuz Amiralim' diye birkaç kez tekrar ettirmişti. Bu bandın halen nerede olduğunu bilmiyorum. Belki de deşifre edilerek, dosyasına kaldırılmıştır.

- Türk gemileri, Yunan gemileri olarak kabul edildi o zaman?
- Yener Bey, her Türk bayrağı açan, her Türkçe konuşulan gemiyi hele bir savaşta mutlaka Türk gemisidir diye kabul edemeyiz. Onun için bu gemiler, bir Yunan oyunu olarak kabul edildi. Zaten Deniz Kuvvetleri de, bizim hedefler içinde herhangi bir Türk gemisinin olmadığını söylüyordu. Adana'daki merkezde bir de denizci albay vardı. Ona tekrar tekrar sordum. 'Hücum ettiğimiz gemilerin, Türk gemileri olduğu iddia ediliyor. Ne dersiniz, böyle bir şey olabilir mi?' dedim. Albay da bana, o noktada Deniz Kuvvetlerimize ait hiçbir geminin olmadığım ısrarla söyledi. Bu gemilerin, bize ait olduğunu nasıl bilebilirdik ki?
- Paşam eğer gerçekten inanılsaydı, siz veya Ankara'dakiler saldırıyı gerçekleştiren uçaklarımızı durdurabilir miydiniz? Yani böyle bir harekât içinde, uçaklarla doğrudan telsiz görüşmesi yapmamız mümkün müdür?
- Hayır... Harekât anında uçaklarla konuşmak mümkün değildir. Daha önceden kendilerine verilen planı Uygulayıp, üslerine dönerler.
- Siz de Kocatepe olayında, Hava Kuvvetlerimizin hatası olmadığını savunuyorsunuz herhalde?
- Elbette... Zaten bu konu, Alpkaya ile Kayacan arasında banda alınan konuşmayla da kapanmıştır. Hatanın Deniz Küvvetleri'nde olduğu, bizzat Kayacan tarafından da kabul edilmiştir.
- Sayın Kaymaklı, 'Kocatepe'nin batırılması olayın'dan, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin çıkarması gereken dersler nelerdir?
- Harekât emirlerine titizlikle uyulmalı... Her üç kuvvet de, bunlara titizlikle itaat etmeli...

Faruk Kor alp anlatıyor

Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Hava Kuvvetleri Kurmay Yar Başkanı E. Korg. Faruk Koralpla konuştuk. Askerlikteki disiplinini sürdürdüğü belli olan Faruk Paşa, Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi Tahsin Şahinkaya'nm sınıf arkadaşı. Hatta orgeneralliğe 'haksız olarak terfi ettirilmediği için mahkemeye bile başvurmuştu. Ama Hava Kuvvetleri Komutanlığı beklerken, 'kadrosuzluk nedeniyle' emekliler ordusuna katıldı.
Faruk Koralp, barış harekâtı sırasında Ankara'da, Hava Kuvvetleri'nde görevli. Hava harekâtını yöneten kişilerden biri. Ünlü Kocatepe olaymı bir de ondan dinlemek gerek.
- 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekâtı'nın hava bölümünü siz mi yönettiniz paşam?
- Bütün harekât bana bağlıydı. Harekâtın başında ben bulunuyordum.
- Kocatepe'nin battığı gün hava harekâtı nasıl oldu?
- Rahmetli Emin Alpkaya gelip, bana 'Faruk, Yunan muhriplerinin varlığı söylendi. Onlara taarruz edeceğiz' dedi. Ben de kendisine, 'Paşam, biz oraya keşif tayyaresi yolladık. Ne Yunan gemisi, ne Yunan muhribi var. Hatta fotoğraflarını bile çektirdim,' deyip, onları gösterdim.
- Fotoğraflarda hiç gemi yok muydu?
- Yük gemileri görülüyordu. Üzerinde vasıtalar filan vardı. Ama tamamiyle ticari gemiler bunlar. Harp gemisi hiç yoktu. Yener Bey, Hava Kuvvetleri'nin bir deniz savaş gemisine taarruz etmesi zordur.
- O neden efendim?
- Gemilerde, havaya karşı büyük silahlar vardır. Biz av bombardıman tayyareleriyle tek tek taarruz edecektik. 'Bizi tek tek düşürürler' dedim...

Paşaya ardından ekledim:

'Ama gerekiyorsa, Hava Kuvvetleri, intihar etmesini de bilir. Ama gemi yok. Onun için böyle bir hava harekâtı yapmayalım paşam' dedim.

- Rahmetli Alpkaya, sizin tavsiyenize uydu mu?
- Bu konuşmadan sonra yine yukarı, odasına çıktı. Belki Genelkurmay Başkam'yla filan görüştü. Sonra bana, 'Faruk, gemilere taarruz edeceğiz' dedi. Ben de kendisine, 'O halde Deniz Kuvvetleri'yle koordineli bir taarruz yapalım. Onlar aşağıdan, biz yukarıdan gidelim' dedim. Bu maksatla Deniz Kuvvetleri Harekât Başkanı Tüma. Nejat Serim'i çağırdım.
- Bu konuşmalar sırasında orada kimler vardı?
- Hava Kuvvetleri'ne ayrılan harekât odasında toplandık. Rahmetli komutanımız Emin Alpkaya, ben, Tümg. Tevfik Alpaslan

(Hava Kuvvetleri Harekât Başkam), Genel Sekreter Kur. Alb. Necdet Hızer vardı. Sonra aramıza Nejat Serim de katıldı. Ben, Serim'e 'Nejat, sizlerle koordineli bir taarruz yapacağız. Gemileriniz neredeyse söyleyin' dedim. Nejat, bana 'Faruk Faşa, bizim gemilerimiz İnceburun civarında' dedi. 'mesafe uzak, yetişmesi mümkün değil' dedi. Ben de 'Denizaltılanmız var, onlarla yapalım' dedim. Nejat, 'mümkün değil. Onlar ya şnorkellerini doldurmak için, ya da bizimle temas kuracakları zaman su üstüne çıkarlar. Bizim irtibatımız yok. Müstakil harekât yapıyorlar/ diye cevap verdi.
- O zaman, Hava Kuvvetleri bu harekâtı tek başına yaptı demek?
- Elbette, başka çaremiz kalmamıştı. Napoli'deki NATO müsabakalarına hazırlanan 14inci filomuz vardı. Bunun yanı sıra, 112'nci filoya da zırh delici bomba yüklemelerini emrettim. Bunlar kalkıp taarruza gittiler.

Nejat Serim Anlatıyor

Nejat Serim'i konuşmaya ikna etmek, doğrusunu isterseniz çok kolay olmadı. Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Deniz Kuvvetleri Harekât başkanı olarak tümamiral rütbesiyle görev yapan Serim, Ankara'da Koralp Paşa'yla yaptığımız konuşmada, adı çok geçtiği için Kocatepe olayını anlatmaya razı oldu. Dört kuşaktan denizci çocuğu olan, Deniz Kuvvetleri'ndeki takma adıyla "Büyük Reis" ilk kez Milliyet'e, o günleri anlatırken, gözleri sık sık buğulandı.
Deniz deyince içi titreyen, askerlik deyince yüreği fırlayan Serim, Kocatepe olayına bir başka boyut daha getirdi. 12 Eylül'den bir yıl sonra Donanma Komutanlığı'ndan emekliye ayrılan E. Koramiral Nejat Serim, hem anlattı, hem üzüldü... Ama, hepimizin ortak amacı 'gerçeği bulmak' değil mi?

- Sayın Serim, Ankara'da Faruk Paşa ile konuşurken, kendi keşif uçaklarının bir Yunan konvoyuna rastlamadıklarını, yalnızca ticari gemiler gördüklerini anlattı. Sizin istihbaratınız farklı mıydı?
- Anamur radarından önemli bilgiler aldık. Biz de, kendi sorumluluğumuzda olmakla, deniz karakol uçaklarımıza keşif görevi verdik. Onlar da, böyle bir gemi topluluğunun Baf rotasında ilerlediğini bize defaten teyit ettiler. Bütün bunların mesajlarının örnekleri, sorumlu makamların kasalarında halen durmaktadır.
- Bu gemilerin askeri amaçlı olmadığı söyleniyor.
- Efendim, konvoy tabir ettiğimiz birlik, çoğunluğuyla zaten sivil gemilerden teşekkül eder. Malzemeyi de, personeli de bunlar taşır. Bunların korunmalarını askeri gemiler yapar. Ama asıl konvoy, sivil gemilerden oluşur,
- Sayın amiral, harekâtın ilk günü için bir hat belirlenmiş. Gemilerimizin bu enlem boylam dışında olmaları istenmiş. Genelkurmay harekât planında böyle olduğu ifade edildi. Bunu Ankara'da görüştüğüm Kaymaklı Faşa da anlattı. Ama bizim üç gemi de, belirlenen o hattın güneyine geçmiş. Karışıklığın buradan kaynaklandığı öne sürülüyor. Siz o zaman harekât başkanı olarak, bunu bilebilecek tek yetkiliydiniz. Doğru mudur paşam?
- Yener Bey, Türk gemilerinin o hattın güneyine geçtiğini kabul ediyoruz. Kişileri suçlamadan, hataları ortaya koyalım. Türk gemileri, bu çizginin altına geçmekle hata etmişlerdir.
- Neden geçmiş olabilirler paşam?
- Nedeni, o günkü komutanlar (gemi komutanları e.m.) bilir. Görevi bir an önce yapmak hevesi olabilir, sonucu kati olarak almak hevesi olabilir, mevkii tespitinde hata yapılmış olabilir. Ama o hat geçilmiş ve hata edilmiştir. Buna mukabil, Hava Kuvvetlerimize bağlı uçaklar da kendilerine verilen hedefin, 30 mil kuzeyindeki bir hedefe taarruz etmişlerdir. Bu da bir hatadır. Enteresandır, Kocatepe başta olmak üzere, Türk gemilerinin taarruza uğradığı zamanki mevkileriyle, hedef olarak verilen mevki arasında 30 mil fark vardır."
- Siz tek değil, birkaç hava hücumu yapıldığını söylüyorsunuz. Faruk Faşa da, tek hücum yapıldığını, sonradan durumun anlaşılarak bombaların denize atıldığını söylüyor.
- Sayın Süsoy, muhabere jurnalleri, mesajlar, harp cerideleri bugünkü sorumluların kasalarında... Türk gemilerinin ilk taarruzu 20 Temmuz günü saat 15.03'tür.... Yaz saati kullanıyorduk.
- Sayın Serim, gemilerin komutanları kimlerdir> oradan başlayalım.

- Kocatepe'nin komutanı halen, tümamiral olan Bnb. Güven Erkaya idi. Mareşal Çakmak gemisinin komutanı halen emekli tuğa. Atilla Erkan idi. Adatepe'nin komutanı ise, halen Genelkurmay Plan-Prensip Başkam olan Kora. Işık Biren'di (doğrusu Rıza Nur Öncü olacak e.m.). Harp Filosu Komutanı da Tüma. Nejat Tümer'di.
- Gemilerden, uçak saldırısı mesajları aldığınızda neler yaptınız?
- Hava Kuvvetleri'yle aynı karargâhta çalışıyorduk, anında bildirdik. Adana'daki Müşterek Harekât Merkezi (MHM) sorumlusu Hv.Korg. Hulusi Kaymaklı'yla irtibatımız vardı. Resmi veya gayri resmi, Hava Kuvvetleri'nden bu işle görevli olduğunu bildiğimiz, zannettiğimiz herkesi alarm ettik. Bu da vesikalarda kayıtlıdır. Taarruz emriyle kalkmış bir hava birliğinin geri döndürülmesinin nasıl yapıldığını bilmem. Onun için hep beraber birinci harekâtın sonunu bekledik.
- İlk harekât ne kadar sürdü?
- 10-12 dakika kadar sürdü. En ağır darbeyi Kocatepe yedi ötekiler de küçük isabetler aldılar. Uçaklara, bizim gemiler de maalesef ateşle mukabele ettiler. Can pazarı, başka çaresi yoktu.
- Peki, ikinci hava hücumunu ne zaman haber aldınız?
- Adatepe gemisi de, bir makinesi arıza yaptığı için, tek makineyle Türk kıyılarına doğru rota vermişti. Mareşal Fevzi Çakmak gemisi de o sırada, Kocatepe'ye yardıma gitti. Saat zannediyorum 18.43'te, biz tekrar 'Hava Kuvvetlerimiz yine taarruz ediyor. Bombalar altındayız, acele yardım edin' diye mesaj almaya başladık.
- Bu, aynı harekâtın devamı olamaz mı?
- Dikkatinizi çekerim... Saat 15.00 gibi bir taarruz, sonra 18.00'in sonlarında bir taarruz... Bunu, bir harekâtın devamı olarak kabul etmek mantıken mümkün değil. Uçaklarımız, bu kadar süre havada kalamazlar ki... Ve maalesef Mareşal Çakmak gemisi, öncelikle kendini kurtarmak zorunda olduğu için, Kocatepe'ye yardım edememiştir. Kocatepe gemimiz, benim değerlendirmeme göre, bu ikinci taarruzda da batmadı..
- Çok ilginç... Bir taarruz daha mı oldu paşam?

- Aynı gün, 19.20'de, biz denizdeki birliklerimizden, gemilerimizden yeniden hava saldırısına uğradıkları hakkında mesajlar almaya başladık. Hepsi taarruzun durdurulmasını, yardım edilmesini istiyorlardı.
- Bütün bunları hava komutanlığı karargâhına bildirmiyor muydunuz?
- Halen emekli olan bir amiral arkadaşımız, hele ilk taarruz devam ederken, heyecanından dayanamayıp havacı arkadaşlarımıza, 'Ayaklarınızın altını öpeyim, şu taarruzu durdurun' diye ricada bulundu.
- Sayın Serim, biraz konuyu değiştirelim isterseniz. Çok heyecanlandığınızı, duygulandığınızı gözlerinizden okuyorum. 1967 Kıbrıs olayları sırasında siz hangi görevdeydiniz?
- Ben Güney'de komodordum, Bülend Ulusu, Harp filosu Komutanı'ydı. Yine o zaman Mersin'e birlikler geldi. Yine koordinasyon çalışmalarımızı yaptık, planlarımızı gözden geçirdik. Harekâta hazır olduk, ama uygulamak mümkün olamadı.
- Çıkarma gemilerimiz yoktu, Türk askeri, adaya hangi araçlarla çıkacaktı paşam?
- Türk askerlerini, Türk şilepleri taşıyacaktı. Denizyolları'nm Victoria sınıfı gemileri vardı, şilepleri vardı. O devirde, Deniz Nakliyat'tan en muteber, hürmet ettiğimiz ağabeylerimiz kaptanlar, Prens Abbas'lar süvariydi. Çıkarmayı mutlaka yapardık. Belki gemi sahil harekâhnda biraz daha fazla zayiat verebilirdik. Ama dünyanın en modern amfibik harekâtları böyle yapılıyor.

BORA ÖZEL GÖREV KUVVETİ

21 Temmuz 13.30

Akdeniz'in bir köşesinde Kocatepe muhribimiz inanılmaz biçimde batarken Kıbrıs'ta da savaş devam ediyordu. İlk gün olanaklarımızın kısıtlılığı nedeniyle tankları çıkaramamıştık. Asıl ağır vurucu gücümüz ancak bugün yola çıkabilecekti.
Adadaki ordumuz kendilerini koruyup savaşı sürdürebilirlerdi ama Türk sancakları ivedi yardıma gereksinme duyuyordu, ilk gün Lefke ve Limasol sancakları düşmüştü. Daha önceki bölümlerde anlatıldığı gibi Mücahitler, kendilerinden sayı ve silah üstünlüğü çok fazla olan Yunan ve RMM (Rum Milli Muhafızları) saldırıları karşısında ağır kayıplar vermişlerdi. Bu iki sancağın dışındaki sancaklar her ne kadar dayanabildilerse de direnişleri daha ne kadar sürecekti. Bu arada, Rumların tutsak aldıkları Türkleri toplu olarak öldürdükleri haberleri de Ankara'da kaygı uyandırıyordu.
İlk gün çıkan birliklerimiz daracık bir alanda sıkışmıştı. Denizden çıkanlarla havadan inenler birleşememişti. Ankara, ateşkes baskılarının yoğunluğuyla bunalıyordu. Ecevit, Kıbrıs'taki Türklerin can güvenliğine ve birliklerimizin güvenli hedeflere ulaşıncaya değin ateşkes'i kabul etmeyeceğimizi belirtiyordu.
Bu arada Atina'nın savaş ilan edip etmeyeceği endişesi de havada dolanıyordu. Açmaz içindeki Cunta ne yapacaktı?

20 Temmuz sabahı Yunan cuntası lideri Ioannides, Türk çıkarmasının haberini aldığı zaman, fevkalade sinirlenmiş ve ne demekse, Türkiye'nin kendisini aldattığını söyleyerek, Türkiye'ye Kıbrıs'ta ve "belki de başka yerlerde" mukabele ermek üzere, genel seferberlik ilanım emretmiştir.283 Fakat seferberlik emri tam bir kaosa neden oldu. Açıkça görüldü ki, Yunanistan'ın savaş planlarında ciddi bir karışıklık ve hazırlıksızlık vardı. Gregorios Bananos, Andreas Galatsanos, Aleksandros Papanicalaöu ve Petros Arapakis gibi yüksek rütbeli generaller, Kıbrıs yüzünden Türkiye ile bütün cephelerde sınırsız bir savaş ihtimali karşısında durakladılar. Şu neticeye vardılar ki, Yunanistan savaşa çok kötü hazırlanmışta. Böyle bir savaş Türkiye kıyılarına çok yakın olan ve savunmasız bulunan Yunan adalarının kaybı ile neticelenecekti. Daha kötüsü, kuzeyde toplanmış olan Yunan kuvvetlerinin büyük bir kısmı, İstanbul'a değil, Atina'ya yürümeye hazır olduklarının işaretini verdi.
Amerika da Yunanistan'ın bir Türk saldırısını karşılama gücünde olmadığını Atina'ya telkin etmişti.

3'ncü Ordu'nun bu başkaldırması üzerine Cunta 23 Temmuz'da çöktü. Eski başbakanlardan Karamanlis 23-24 Temmuz'da Paris'ten Atina'ya geldi ve ertesi gün de kendisine yeni hükümeti kurma görevi verildi.
Cunta'nın darbenin ardından Türkiye ile savaşı planladığını Sampson'un anılarından öğreniyoruz... Bu anılar hem Yunanistan'ın Kıbrıs politikasını hem de Kıbrıs Türklerinin umutsuz, karanlık geleceğini açık biçimde gözler önüne sermektedir.
15 Temmuz 1974 darbesiyle Rum Yönetimi başına getirilen Nikos Sampson, Şubat 1983'te yayımlanan anılarında bunu açık bir biçimde belirtmekten çekinmemişti. Nitekim Sampson'un anılarının yayınlandığı kitabın 95'nci sayfasında, 22 Temmuz 1974 günü Yunan Cumhurbaşkanı Gizikis ile Sampson arasında yer alan telefon konuşmasında Enosis'in ne zaman ve nasıl ilan edileceği konusunda anlaşma yapılmıştı. Bu konuşmayı, burada Rum-Yunan niyetlerini açıkça göstermesi halamından kısaca almakta yarar görmekteyim.

Konuşmadan bölümler:

Gizikis:


Savaş Konseyi, Tuğgeneral Yuannides'in tavsiyesi üzerine Türkiye'ye savaş ilan etmeye karar verdi. Türkler, tamiri ve telafisi imkânsız bir yenilgi alacaklardır. Bay Sampson, sen de Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakını açıklamaya hazırlan.

Sampson:

Gizikis'in verdiği cevap, Yunanistan'ın kana bulanan kızının yardımına koşacağını ve sonunda Kıbrıs ulusal gövde ile birleşeceğini (Enosis) doğrulamaktaydı.

Yaşaran gözlerle kendisine sordum:

Sayın Başkan, Anavatanın askeri yardımı ne zaman gelecek ve savaş ne zaman ilan edilecek?

Bana cevap verdi:

- 22 Temmuz 1974 pazartesi sabahı saat 00.11'de. Buna neden de Kıbrıs'a yaklaşmakta olan denizaltılarımızın Kıbrıs'a ulaşmasını mümkün kılmaktadır. Denizaltılarımız halen Kıbrıs'a doğru yol almaktadır.

Kendisine sordum:

- Peki, Enosis'i ne zaman ilan edeyim?

"Yunanistan'ın Kıbrıs'ta, Meriç'te ve öteki cephelerde saldırılarının başlamasından hemen sonra Enosis'i ilan edebilirsin," diye cevap verdi.

Kendisine şöyle konuştum:

-Teşekkür ederim Sayın Cumhurbaşkanı, şimdilik size veda ediyorum. Kıbrıslıların rüyası ve beklentilerinin gerçekleşmesinin başlayacağı saat 11.00'e kadar sizden ayrılıyorum.

Cevap verdi:

- Evet Sayın Cumhurbaşkanı, rüyalarınız ve beklentileriniz nihayet gerçekleşecektir.
Karamanlis göreve başlar başlamaz, Türkiye'ye savaş ilan etmek ve Türk kuvvetleri ile Kıbrıs'ta ve mecburiyet olursa başka cephelerde de karşılaşmak istedi. Lakin Atina'da toplanan Savaş Konseyi'nde ordu komutanları, uzak bir mesafede olan Kıbrıs'ta savaş yapmak için Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin yeterli hazırlığı bulunmadığım ve aynı zamanda da açıkta kalan Ege Adalarını savunmanın mümkün olamayacağını bildirdiler. Bunun üzerine, gayet sinirlenen Karamanlis, Kıbrıs'ta ateşkesi kabul etti ve ertesi günü de Yunanistan'ı NATO'nun askeri kanadından çıkardı. NATO Türkiye'yi durdurmadı diye...
20 Temmuz 1974 tarihinden somaki birkaç günlük süreçte tüm olaylar hızla gelişip Yunanistan'da bu değişimler olmasına oldu da, 21 Temmuz sabahına girerken bu gelişmelerin olacağım düşünüp, rahatlamak falcılık olurdu...
Bir yandan yurtdışı siyasi baskılar göğüsleniyor; bir yandan da asıl ağır silahlı gücümüzün denize açılma çalışmaları hızlandırılıyordu.

Pek çok düşünce sıkıntıları ve belirsizlikler içinde 21 Temmuz 1974, öğlen saatleri kucaklamyordu...
Mersin çıkarma birlikleri rıhtımından 22 çıkarma aracı ve TCG Donatan gemisi ayrılıyordu.

Sıcaktan ve yükleme sıkıntısından kurtulan kafile denizdeki seyirle birlikte biraz rahatlamıştı. Ferahlık ve sükunet göze çarpıyordu. "Fakat yarın ne olacağı belli değildi. Seyir sırasında General Demirel'in yanında bulunan Kıbrıslı Münir Bey sürekli olarak radyodan Kıbrıs ve Atina'yı dinliyor ve ağlıyordu. Dinlediklerini, çevresine söylemek istemiyordu. Yalnız bir kez, çıkarma yapılan birliklerimizin denize döküldüğünü söylemişti. Yapılan kısa durum değerlendirmesinde kıtalarımızın tamamının imha edilemeyeceği sonucuna varıldı. Yine de, "acaba", sorusunu uslardan söküp atamıyorlardı.
Ç-107 numaralı LCT'de, Tümgeneral Bedrettin Demirel, Tuğgeneral Hakkı Borataş, Binbaşı Özcan Kerimoğlu, Binbaşı Dündar Gürlüoğlu, Binbaşı Önder Sürel, Üsteğmen Yavuz Sokullu, Emir subayı Asteğmen Mustafa Konuk ve bazı astsubaylar vardı.
Yolculuk olaysız geçiyordu. Akşam kumanya dağıtıldı. Hiç kimseyi uyku tutmuyordu- Çıkarma gemisinde bulunan subaylar gece yarısına dek harita üzerinde çalıştılar.
21/22 Temmuz gecesi verilen yazılı ve sözlü bir tümen emri ile Tuğgeneral Hakkı Borataş Komutanlığında "Bora özel Görev Kuvveti" oluşturuldu.

22 Temmuz 1974 Pazartesi

Kocatepe gemimizin batırılışının dayanılmaz acısı, Ada'daki birliklerimizin birleşme kuşkusu, ada Türklerinin toplu öldürülme korkusu, yorgunluk, uykusuzluk ve sıkıntılar içinde, 22 Temmuz 1974 sabahı başlıyordu...
Başbakan Bülent Ecevit saat 10.00'da yaptığı basın toplantısında akşam saat 17.00'de ateşin kesileceğini söylüyordu.
Basın toplantısının yapıldığı sıralarda Kıbrıs'ta savaş olanca şiddetiyle sürüyordu...
Ateşkes kararının bildirildiği saatlerde, daha önce gönderilmesi gerektiği halde adadaki darbe gelişmeleri nedeniyle gönderilemeyen 350 kişilik Kıbrıs Türk Alayı değiştirme Birliği de, Alay Komutanlığı'nı devralacak olan Kurmay Albay Eşref Bitlis komutasında, Ovacık'tan (Mersin) helikopterlerle Kıbrıs'a gönderilmiş ve Gönyeli ovasına inmişti.
Ateşkes için gelen dış baskılar göğüslenecek gibi değildi. Hükümet de Ada'daki askeri konumumuzu göz Önünde bulundurarak ateşi durdurmaya karar verdi. 22 Temmuz'a girildiğinde hava ve

kıyı başları tutulmuş sayılırdı ve ağır silahlı gücümüz de bugün çıkarılacaktı. Artık bundan sonra sürekli olarak yardım da gönderebilirdik. Tüm bu koşullar ve eldeki olanaklar değerlendirildikten sonra ateşin kesilmesinde bir sakınca olmayacaktı. Üstelik bu kararla dünya kamuoyunu da yanımıza alabilirdik. Zor geçen bir gecenin sabahıydı...
Kıbrıs Barış Harekâtının ana düşüncesi, kısaca, harekâtın baskın tarzında icrası, çıkan ve atlayan birliklerin son hızla birbirleriyle birleşmesi ve Kıbrıs'ta ilk aşamada güvenli bir askeri bölgenin ele geçirilmesiydi.
General Demirel, General Borataş ve Binbaşı Gürlüoğlu 22 Temmuz sabahı LCT çıkarma gemisinin güvertesinde akşamdan bu yana devam ettikleri durum değerlendirmesini yukarıda belirtilen ana düşünce çerçevesinde karar ve uygulama aşamasına getiriyorlardı.
«Kıyıdaki ve "üçgen bölgedeki" birliklerin son durumu konusunda herhangi bir bilgimiz yoktu. Bu bilgi yoksunluğu içinde varsayımlarla çeşitli hareket tarzları belirledik.

1. Kıyıya ayak basar basmaz Doğu'ya veya dosdoğru Güney'e taarruz.
2. Kıyıbaşı'nda belirli bir kesimde geçici olarak birlikleri toparladıktan sonra yine aynı yön ve doğrultularda taarruz.
3. Kıyıya, gemilerdeki hafif silahların desteği ile zorla Çıkış ve uygun bir Kıyıbaşı dayangası ele geçirmek.
Bütün bunlar yapılırken, daha önce Kıbrıs'a ayak basmış bulunan birliklerimizin toptan yok edildiği düşünülüyordu.»

Belirlenen hareket tarzlarından en önemlisinin, kıyıya ayak basar basmaz hiç beklemeksizin taarruz olduğuna karar verdiler. Bu taarruz için eldeki kuvvetlerin cins ve miktarlarına bakılmayacaktı. Bu taarruz, havabaşı ile en çabuk biçimde birleşme sağlamak amacıyla, Girne'den sonra düşene kalkana bakmadan ve durmaksızın Darboğaz'a yönelecek ve Darboğaz'ı düşürerek 20 Temmuz sabahı Gönyeli çevresine indirilen ve atlayan Hava İndirme ve Komando Tugayları ile birleşmeyi sağlayacaktı. Harekâtın başarısı için bu birleşmenin sağlanması zorunluydu. Çünkü 20 Temmuz sabahı Kıbrıs kıyılarına çıkan "Çakmak Tugayı" ile Gönyeli bölgesine atılan tugaylar, 22 Temmuz akşamına kadar cephane ve yiyecek bakmamdan desteklenmezlerse savaş güçlerini yitirebilirlerdi.
Bunun dışında, en önemli konu, Türk Hükümeti tarafından da 22 Temmuz 1974 günü saat 17.00 için "ateşkes" imzalanmıştı.
Temel soru daha önce Kıbrıs'a çıkanların ne durumda olduğuydu... Alay komutam şehit, yardımcısının ağır yaralı olduğunun bilinmesi LCT'dekilere, Kıyı başındaki kuvvetlerin iyi durumda olamayacağını düşündürüyordu.
Tümgeneral Demirel, Tuğgeneral Borataş'a, "Kıyıya ayak basar basmaz Bora Özel Görev Kuvveti komutanız altında derhal Girne istikametinde taarruza başlayacaktır," diye emir verdi.
General Borataş'ın ayrılmasından sonra, Üsteğmen Yavuz Sokullu geldi.
"Komutanını, en sonunda bir şerefe ulaşıyorum," dedi.

Komutanın yüzündeki hayret ifadesini fark edince de hemen ekledi:

"Birkaç kez Kıbrıs'a gitmek için dilekçe verdim, çeşitli nedenlerden dolayı göndermediler. Şimdi artık Kıbrıs'a ayak basıyorum. Hayatta bütün isteğim buydu. İşte bu şerefe şimdi kavuşuyorum... Amacım Kıbrıs'ta çarpışmaktı. Hakkımızı korumak ve Türk kardeşlerimizi kurtarmak gerek... Şimdi, bizler bu göreve gidiyoruz..."

Komutan konuşmanın akışını değiştirmek için ona Beşparmak dağlarım gösterdi.
Bu sırada Kıbrıs'ta Kolordu Komutanı, 39. tümenin hareket ettiğini ve 22 Temmuz sabahı kapak atılacağını bildirdi. Komando taburuna (1. ve 3. tabura) da, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bir gün önce yaptıkları taarruza devam etmeleri ve Girne'nin düşürülmesi emredildi.

Buğün, daha önce (15 Temmuz 1974) darbeci Rum askerlerin ele geçiremediği Papaz'ın evini paraşüt taburu, bir teğmenin (Ulvi Berberoğlu) komutasında, boğaz boğaza çarpışarak ele geçirdi. Burada bol miktarda silah ve cephane ele geçirildi. Papaz'ın evi 58 kişinin silah deposu haline getirdiği bir direnekti ve Girne'ye giden birliklerimize ateş küsmüştü.

21 Temmuz gecesi Mersin'de Deniz Piyade Alayının isteği olan cephane, ilkyardım malzemesi ve pil yüklenen J-17 botu, 22 Temmuz sabahı 08.00'de Pladini kumsalına geldi. Kıyı başındakiler sevinç içinde kucaklaştılar. Balık adamlar, kauçuk botları ile derhal cephane ve öteki malzemeyi boşaltmaya başladılar. Boşaltmanın başlamasıyla birlikte, botun çevresine havan atışı başladı. Ateş o kadar yoğunlaştı ki, avcı bot kalan malzemeyi indiremeden koydan ayrılmak zorunda kaldı, indirilen malzemeler ise hazır bekleyen araçlarla, derhal birliklerimize iletildi.
J-17'nin karşılaştığı yoğun ateş "İkinci dalganın" hangi koşullar altında kapak atacağının göstergesiydi. Bu da ayrıca endişe kaynağı olmaya başladı.

Ateş her geçen an daha da yoğunlaşıyordu. Beşparmak dağlarının hakim tepelerinden top ve havan ateşi giderek arhyordu.
Atışların etkili olmaya başlaması üzerine; "Çıkarma plajının Beş-parmaklara bakan Güney hatlarının da emniyete alınması" emri bildirildi. Harp Filosundan da deniz topçu destek atış desteği istendi. Bölgedeki düşman ateşlerinin yoğunlaşması ikinci dalganın çok zor koşullarda olacağını, düşmanın buna izin vermeye niyeti olmadığını gösteriyordu. Bu sırada hava irtibat subayınm yakın hava desteğindeki uçaklarımıza, "Galiba sarılıyoruz," dediği duyuldu.
Kıyı başındaki birliklerin komuta merkezine karşı tesir atışma geçmiş olan havan atışları ve damı yalayarak geçen mermiler, yol ve deniz arasına mevzilenmiş 50. piyade alayının bir bölüğüne ağır kayıplar verdiriyordu. Durum çok umutsuz değildi ancak, hiç de iyi görünmüyordu.

Deniz topçu desteği, savaş uçaklarımızın etkili bombardımanı, kıyı başındakilerin olağanüstü çabalarıyla düşman saldırısı yumuşatılmıştı. Beşparmak dağlarının yamaçları alev alev yanıyordu. Bu yangınlarda 30.000 dönüm orman yanmıştır.

Savaşın sıcak nefesi

Kıyıya ayak basmadan on beş dakika önce bütün çıkarma hazırlıkları tamamlanmıştı. Kimi personel araçlarda, kimisi tankların üzerinde savaşa girme hazırlığını bitirmişti. Tüm personel çelik başlıklarını giymiş, silahlar doldurulmuş ve emniyete alınmıştı.

Saat 12.00

Denizdeki fırtına nedeniyle ikinci dalgayı indirecek olan gemiler ancak öğle üzeri kapak atabiliyorlardı. Bu dalgada bulunan tanklar elde edilen bölgeyi güven altına alacaktı.
Endişe, heyecan ve özlemle beklenen an geldi. Çıkarma gemilerimiz ikişer ikişer Pladini kumsalına yaklaşıyor ve kapak atıyordu.
Çıkarma kumsalının bitiminde bulunan zeytin ağaçlarıyla kaplı tepeden dost ve düşman birliklerinin bakışları altında ikinci dalga kapak atıyordu. İlk gün karaya çıkan birliklerimizin keyfine diyecek yoktu...
İkinci dalganın çıkışını kıyı başındakiler de büyük bir heyecanla bekliyorlardı. Kapak atmaya yönelmiş çıkarma araçlarımıza adeta ateş yağıyordu. Müthiş ateş karşısında önce dağılan çıkarma araçlarımız hemen toparlandılar ve düzenli olarak kapak atmaya başladılar. Çıkarma araçlarının yeniden "çıkarma nizamında" toplanarak kapak atmaları gururla izlendi. Bu kadar yoğun ateşe karşın çıkarma araçlarımız tek bir isabet bile almadılar...

Saat 12.20

39. Tümen Komutam Tümgeneral Bedrettin Demirel ile Tuğgeneral Hakkı Borataş komutasındaki "Bora Özel Görev Kuvveti" Pladini'ye çıktı.
Düşman mermilerinin şiddetli, topların kulakları sağır edici gürültüleri arasında kıyıya ayak basan kıtalarımız göğüslerine kadar denize gömülerek kıyıya çıkmaya çalışıyorlardı. Kıyıya çıkan herkes çenesine kadar ıslanmıştı. Cipler sürücü koltuklarına kadar suya gömülüyordu. Düşman mermileri seyrek aralıklarla gelmekle birlikte hedeflerini buluyordu.

Tanklar yarı yarıya suya gömülerek hızla kumsala fırladı. 20 Temmuz sabahı, 15 tanklı bir piyade bölüğü çıkarılmıştı. 22 Temmuz günü de 15 tank 10 kariyer çıkarıldı291. 20 Temmuz sabahı çıkarılan birliklerin, 22 Temmuz'a kadar kıyı başında sıkışıp kalmaları nedeniyle tanklar sürekli olarak çalıştırıldıklarından benzinleri

bitmek üzereydi. Daha önce gemilere yüklenen iki benzin tankeri yardıma yetişti ve bu tanklardan da yararlanma olanağı doğdu.
Genelkurmayın planına göre 69, Tümen Lapta-Karava istikametinde; ilk gün çıkan General Süleyman Tuncer'in emrindeki birlikler de Girne istikametine taarruz edeceklerdi. Ancak, hava başındakiler bu planın değiştirildiğini bilmiyorlardı. Tepeden çıkışı izleyen komandoların komutanı General Sabri Demirbağ ve asfalt kenarındaki komando askerler resmi geçit izlercesine fakat şaşkınlıkla, tankların hareketlerini izlediler.

Komando Tugay Komutanı General Demirbağ'ın yorumu:

"Plana göre hareketi Lapta-Karava istikametinde beklerken (Girne) ters istikamete yönelmeleri bizi çok şaşırttı. Böyle yeni bir durum ortaya çıkınca biz kalakaldık... Taburlarım henüz Girne merkezine girmemişlerdi fakat Girne'nin dışındaki mahallelerdeydik. 3 tank 5 kariyerin arkasından kıt'a gelmeyince Girne'ye girmiş olan komando bölükleri evlerin içerisinde kaldılar. Bunun üstüne hava karardıktan sonra Kolordu Komutanına gittim. Durum kendisine arz edildi. Hava iyice kararmıştı. Birlikleri bir gün önceki gibi toplama müsaadesini aldım. Fakat bu birlikleri, hava karardığı için toplamak olanaksızlaşmıştı. Bunu geçeki eştiremedik... O gece, her ev, her villa bir silah deposu, bir makineli tüfek yuvası oldu çıktı. 22 Temmuz gecesi, komandolar o bölgede tam 23 şehit verdiler..."

AÇIKLAMA:

Bu kitap yayma hazırlanırken, Cumhuriyet gazetesinin Ağustos 1989 sayılarında E. Orgeneral Bedrettin Demirel'in, "Kıbrıs'a Nasıl Çıktık" adlı harekât anıları yayınlandı. (Bu anıları Demirel'in sağlığında okumuş, üçüncü ya da ikinci kişilere doğrulatabildiklerimizi ben de kullanmak şansım bulmuştum.) 13 Ağustos 1989 günlü Cumhuriyet'te bu anılara bir açıklama gönderildiği yazılıdır.

Dönemin Hava İndirme Tugayı Komutanı Tuğgeneral Sabri Evren'e ait bu açıklamalardan bir bölümü alıntılıyorum:

«... Bora Özel Görev Kuvveti bir veya iki M-113 kariyer ve bir tank takımı (5 tank) ile 22 Temmuz 1974 günü Aya Yorgi'deydi...». Bu açıklama, kitabımız için Komando Tugay Komutanı Tümgeneral Sabri Demirbağ ile yapılan konuşmada anlatılanlar] doğrulamasına karşın E. Orgeneral B. Demirci'den aldığım bilgilerle çelişmektedir.

Genelkurmayca yapılan ana plandaki bu değişiklik şundan kaynaklanıyordu. (General Demirel'in yorumu)

«Türkiye radyoları Girne'nin düştüğünü söylüyorlardı. Halbuki Atina ve Kıbrıs radyoları Girne'nin düşmediğini ileri sürüyorlardı. Yunanlılar ve BBC'den yapılan yayınlar, çıkan ve atlayan birliklerimizin yenildiği ve denize döküldüğünü tekrarlıyorlardı.
Kıbrıs'tan gelen savaş haberleri de pek iyi değildi. Girne batısında, Pladini çıkarma kumsalından ses yoktu. Beşparmak dağlarında, Gime Boğaz'ının iki tarafı Bozdağ'ı ve Doğruyol düşmanın eline geçmişti. Lefkoşa kuzeyinde düşmanın "Aşağı Dikomo", "Yerolakko"dan Gönyeli istikametine koordineli olarak yaptığı taarruzlarla birliklerimizi imha ettiğim Rum ve Atina radyoları tekrarlıyordu. Yanımızda götürdüğümüz kılavuzumuz ve tercümanımız Kıbrıslı eski bir mücahitimizin (Mersin İş bankasından Münir Bey) Rum radyolarını dinleyip gözlerinin dolduğunu görüyorduk. Bize, dinlediği her şeyi anlatmak istemediği anlaşılıyordu..."
Biz de buna dayanarak ana planda olmayan bir değişiklik yaptık. Ama, bunun izni Genelkurmaydan alındı.»

Doğru İstihbarata dayanmayan bu değişiklik, tam 23 komandomuzun hayatını kaybetmesine yol açmıştır.
Tanklar yarı yarıya suya gömülerek hızla kumsala fırladı. Komutanın işareti üzerine tanklar durmadan, dönemeçli toprak yolu kıvrılarak, yukarıdaki dik setin üzerine çıkmaya başladı. Yolun sağındaki açık bir gazinonun bahçesine 50 kişiden oluşan, ellerini havaya kaldırarak oturmuş bulunan tutsaklara zafer işareti yaparak yollarına devam ettiler.
Tanklar hızla setin üstüne ve asfalt yola çıktı. Bir süre sonra durdular. Komutan Önüne çıkan ilk evin bahçesindeki çardağın altına girdi. Yavuz Sokullu'nun, kıyıbaşındaki merdiven üstünde bur havan mermisiyle şehit olduğu burada öğrenildi.
Subaylar birkaç dakika sonra çardağın altında toplandı. Durum değerlendirmesi yapıldı. Az sonra ilk gün çıkan birliklerin komutanı General Süleyman Tuncer geldi. Üç gündür hiçbir şey yememiş, uykusuz ve yorgunluktan direncinin sonuna geldiği her halinden belli olan general son durumu kısaca açıkladı. Düşman taarruzlarının daha çok batıdan geldiğim ve batıya taarruz edilmesi gerektiğini vurguladı. Birliklerimizin sıkıştıkları bu bölgeden kurtulmaları için derhal taarruza karar verildi. Bu sırada uçaklarımızdan ve deniz kuvvetlerimizden atış desteği yapılmıyordu.
İhtiyat olarak üç tank bıraktıktan sonra geri kalanlarla taarruza başlandı.
Çıkarma kumsalından Aya Yorgi köyüne kadar olan 3.5 kilometrelik yolu tanklarla üç saatte alabildiler.
Bu taarruz televizyonda görülen askeri tatbikatlardaki gibi kolay geçmiyordu. Taarruzun hemen başmda çok kayıp verildi. Subay, astsubay ve erler şehit oldular. Subay ve astsubaylarımızın hemen tamamı tankların kulesinde makineli tüfeklerini kullanırken başlarından vuruldular.

Savaşın kuralları öylesine acımasızdı ki, şehit olanların ölmeden önceki feryatları telsizden duyuluyor, feryatları içler paralıyor, geri dönüp kendilerini kurtarmak için yakarışlarına karşın kimse geriye dönemiyordu. Aslında dönseler bile yardım edemezlerdi. Taarruz sırasında 50. piyade alayı da yeni komutanları komutasında tanklara eşlik ediyordu. Taarruza devam eden birlikler, bunu sürdürüyordu. Hedef, düşmanı yok etmek; Darboğaz'ı açmak ve havabaşı ile birleşmekti.
Taarruz adım adım ilerliyordu. Aya Yorgi köyü düşürülmüştü. Mehmetçikler gözü kapalı ateşe dalıyordu.
Aya Yorgi'den sonra yapıların sıklaşması nedeniyle ilerleme ağırlaştı. Girne'ye yaklaştıkça düşman ateşi artıyordu. Girne'ye çarpmadan, kenti güneyden dolaşarak, Boğaz'a saldırmayı düşünüyorlardı. Fakat düşman ateşini arkalarında bırakarak Boğaz'a saldırmayı göze alamadılar.
Tanklarımız böylece, ister istemez, birer ikişer Girne'nin içine sokak aralarına dalmak zorunda kaldı. Girne'nin kenar semtlerinde komandolarımız da bulunuyordu.
Girne üçgen bölgeye en kısa yoldu; çıkan ve inen birliklerin birleşmesi için en uygun merkezdi.
Kumsala ayak bastıklarından bu yana, hareketleri ve taarruz Beşparmaklara dost ve düşman birlikleri tarafından gözleniyordu. Fakat bu birlikler herhangi bir müdahalede bulunmuyorlardı.

Bunun dışında, Beşparmak dağlarının ötesinde, dağların güney eteklerinde ve Darboğaz köyünde bulunan 6. Kolordu Karargâhı ve çevresindeki mücahit örgütü, Hava İndirme ve Komando Tugayları ile kıyı başındaki birliklerimiz ve Bora Özel Görev Kuvveti arasında henüz muhabere kurulamamıştı. Kurulacağa da benzemiyordu.
Yavaş yavaş akşamın alaca karanlığı çöküyordu. Türk tanklarının ikişerli ya da üçerli timlerle Girne'nin kenar semtlerinde yaptığı savaşlar, şiddetli ve etkili atışlar Rumların Girne dışındaki direnmelerini kırmaya başlamıştı. Düşman ateşinin seyrekleşmesi bu izlenimi veriyordu.

Düşman ateşinin etkisizliği ve ardından oldukça uzun bir süre kesilmesi kıtalarımızı hamle hamle ileri fırlatıyordu. Her fırlayışta Rumların ortaya çıkan isabetsiz bir ateşi hemen karşılık görüyor ve ateş edilen hedef Türk ahşlarıyla yok ediliyordu. Son derece neşeli bir dununa gelen ilerleme harekâh bu heyecan ile yerleşim bölgesi içinde adım adım ilerliyordu.
Tanklarımız tek tek Girne'ye girmeye çalışırken beklenmedik ve çok tehlikeli bir durum ortaya çıktı, Birkaç tankımız bir aralık Girne içerisinde küçük bir meydanda bir yol kavşağında durmak zorunda kaldı. Öndeki tanklar gidecekleri yöne karar veremiyor-lardı. Arkadan gelen tanklar da bunlara katıldı. Bu meydan şimdiki Girne Belediyesinin bulunduğu yol kavşağıydı. Bu kavşaktan güneye, batıya birkaç yol ayrılıyordu. Arkadan gelen Öteki tanklarda Öndekilere katılarak durunca ortalık bir anda karıştı. Tanklar sokak içinde arka arkaya sıkışmışlardı. Çok büyük bir karışıklık oldu. Arka arkaya dizilen tanklar bir trenin vagonları gibi birbirine yanaşmıştı.

Her an bir felaketle karşılaşılabilirdi. Telsizler de duyulmuyordu, işaret flamalarıyla haberleşiyorlardı. Bu açmazdan çıkmanm yolları düşünülürken, Girne kalesi çevresindeki dar bir sokağın içinden esir alınmış üç Rum askerinin tanklara doğru getirildiklerini gördüler.
Birliğin komutanı general, askerlere, "Lefkoşa (Nicosia) yolu neresidir?" diye sordu. Girne çıkışı bulunamıyordu.

Tutsaklardan biri bir süre tereddüt ettikten sonra yolu gösterdi. Tutsağı da tankın üstüne aldılar ve tanklarımız birer ikişer Gönyeli yoluna doğru ilerlemeye ve bu kez Darboğaz'a taarruza başladılar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:41

Darboğaz'a Taarruz

Darboğaz, tankların yol dışındaki hareketlerini birçok yerde olanaksızlaştırıyordu. Bu nedenle Girne'den soma tank ve kariyerlerin kol düzeninde Darboğaz'a saldırmaları tankların hareket yeteneklerine uygun değildi. Bununla beraber, eğer yol kapalı değilse tanklarımızın ateş gücü ile düşmanın yakın sağında ve solundaki sınırlı direnmelerin kırılmasının kolay olacağı düşünüldü. Türk kurmaylarına göre, bu ana kadar, düşmanın kırılan ve dağılan kuvvetlerinin tanklardan Önce hızla toparlanarak, Darboğaz'da güçlü ve yeni bir direnme gücü ve direnç yuvaları kurabilme olasılığı çok zayıftı.
Taarruz gelişiyordu. Girne'den Pladini kumsalına kadar uzanan kıyı boyları ve derinliklerini yaklaşık olarak takviyeli bir Türk alayına eşit olan bir Rum birliği savunuyordu.

22 Temmuz'da Türk birlikleri ve Bora Özel Görev Kuvveti Pladini-Ayayorgi yol ekseni boyunca baskın taarruzuna geçince, Rumların bu alayı o ana kadar beklemedikleri yönden, batıdan doğuya doğru kuşatılmış oldu. Oysa Rum alayı, Türk kuvvetlerinin kıyıdan çıkacağım düşündüğünden buna göre önlem almıştı. Girne ve Pladini kumsalı arasındaki kıyıları denize karşı savunacak biçimde kıyı boylarını ve derinliklerini savunmaya hazırlanmıştı. Bu amaçla kıyı boyunda ve derinliklerinde birçok koruganlar yapmıştı. Bu koruganları Girne kentine ve Darboğaz'ın derinliklerine kadar uzatmıştı. Türk kuvvetlerinin taarruzu düşmanın koruganlara gitmesine olanak ve zaman bırakmaması nedeniyle Rumlar koruganlarından gereği gibi yararlanamıyorlardı.
Rum piyade alayının 8 kilometrelik yan ve gerileri Türk güçlerinin eline geçmişti. Rum birlikleri dağıtılmış, bir bolümü de Girne doğusuna ve Girne kalesine çekilmişti.
Yunan Alay komutanının otomobilinin çalışır durumda ele geçirilmiş olması, komutanın sevk ve idareyi yitirdiğini açıkça gösteriyordu.

Darboğaz'a yönelen Türk tankları sağdaki ve soldaki direnme yuvalarını kırmaya başladılar. Tanklar Boğaz'a başarı ile taarruz ediyorlardı. Bir tank yol boyunca ilerlerken, bir başkası dönemecin bir köşesinde hedef olması olası tepeleri, koruganları ateş baskısı altına alıyordu. Sonra ilerideki tank ateş himayesini yapıyor ve arkadaki tank bundan yararlanarak sıçramalarla ileri yanaşıyordu.
Artık boğaz yavaş yavaş açılıyordu. Düşman atışları da isabet gösteremiyordu. Türk tanklarında hasar yoktu. Bölgede bulunan ormanlar daha önce uçak taarruzları ile yakıldığından, Rum hedeflerini görülmesi ve bulunması çok kolay oluyordu.

Daha önce sözünü ettiğimiz yazı dizisinden (Tuğgeneral Sabri Evren'in açıklamasından) alıntı yapmaya devam ediyoruz:

"20 Temmuz 1974 gecesi Gönyeli muharebelerine katkıda bulunan 2. Paraşüt Taburu 21 Temmuz gün ağarırken Boğaz-Şahinler Tepe ve Ozan Köy istikametinde taarruzla Şahinler Tepe'yi ele geçirdi. Geceyi aynı bölgede geçiren 2. Paraşüt Taburu 22 Temmuz 1974 sabahı Şahinler Tepe'den taarruza başladı. Orgeneral Demirel, Ayayorgi-Girne istikametinde taarruz ederken, 2. Paraşüt Taburu da/Girne-Ozan Köy istikametinde taarruzunu sürdürüyordu. Eğer doğu istikametine uzanan Beş Parmak Dağlan Delik Tepe-Stavroz harabeleri dahil 22 Temmuz 1974 öğleye kadar temizlenmemiş ve 2. Paraşüt Taburu Bajapais ve Ozan Köy'e ulaşmamış olsaydı; Orgeneral Demirel'in tankları aynı gün saat 17.00'da Girne-Boğaz yolunu kat ederek kolordu karargâhının bulunduğu Boğaz sancağı'na ulaşamazdı. Delik Tepe-Stavro2 Harabeleri alınmış, 3. Paraşüt Taburu kendisine emredilen hedefe ulaşmış, taarruzlarına devam ediyordu. Dolayısıyla artık Beş Parmak Dağları 22 Temmuz 1974'te Girne Dar Boğaz istikameti için bir tehlike olmaktan çıkmıştır. Bu nedenledir ki, Birleşmiş Milletler askerleri, Orgeneral Demirel'i, emniyet içinde ayakta ve topluca saygı ile selamlâmışlardır."

Tank ve kariyerler düzenli biçimde ilerleyerek Darboğaz'ı düşürmeye çalışıyorlardı. Tanklar, dönemeçli yolu dönerek sağdaki ve soldaki hedeflere ateş ederek, Boğaz'ın boyun noktasına doğru adım adım yaklaşıyordu. Bir ara sağdaki bir tepenin üstünde dalgalanan mavi-beyaz bir bayrak altında birileri göründü. Tank topumuz derhal o tarafa döndü. Bayrağın altındaki askerler ayaktaydı ve tanklarımızı selamlıyorlardı. Bunların Rum ya da Yunan olamayacağını bir an düşünen Türk komutanlar tankın ateşini son saniyede durdurdular. Sonradan öğrenildiğine göre bunlar Barış Gücü'nün askerleriymiş. Boğaz'ı düşüren tanklarımızı birer birer saygı ile selamlıyorlarmış.

Darboğaz'ın boyun noktasına yakın yerlerde tek tek mücahit ve komando erleri görülüyordu. Bu erlerle karşılaşmalarda daha önceden belirlenen bir parola olmadığı için karşılıklı olarak ateş edilmesi kaçınılmazdı. Bir çatışmayı Önlemek için en öndeki kariyerlerden birinde bulunan General (Hakkı Borataş) yolda rastladığı bir eri çeviriyor, önce "Kelime-i Şahadet" getirtiyor, Türk olduğunu anlayınca hep beraber "Dağ başım duman almış" marşı eşliğinde harekâta devam ediyorlardı.
FİN askerleriyle selamlaştıktan sonra tanklarımız son hızla birer ikişer Boğaz'ın boyun noktasına ve oradan durmadan Gönyeli'ye doğru ilerlemeyi sürdürüyorlardı. Boğaz Sancağı civarında tanklarımız 19.00'da görünmeye başladı. Tanklar hedeflerine birer ikişer geliyorlardı. Hedefte yeniden toparlanmak zorundaydılar. Susuzluk, açlık ve yorgunluk etkisini gösteriyordu. Belirledikleri harekâtın ilk hedefine ulaştırılmış olması bunların tümünü unutturmuştu. Tanklarımız yol kenarında, Boğaz Sancağı'na ait olan bir çeşme kenarında duruyorlar ve çeşmenin Temmuz sıcağı suyunu kana kana içiyorlardı. Çeşme kenarında bir aralık Tuğgeneral Borataş, Tümgeneral Demirel'in yanına gelerek, "Bora Harekâtı bitmiştir," diye askerce rapor verdi. İki general ve orada bulunan subaylar teker teker kucaklaştılar.

Girne henüz tam olarak ele geçirilmemişti. Tanklar Girne'nin içine girmeden Darboğaz'a yönelmişti. Daha önce Girne'nin kenar semtlerine girmiş olan komandolar havanın kararmasıyla birlikte yerleşim bölgeleri içinde kaldılar. Askerleri toparlayıp geri çekilmek olanaksızlaşmıştı. Birer cephaneliğe dönüştürülen evlerin arasında kaldılar.
Geceyle birlikte Rumların yoğun ateşiyle karşılaştılar. Sabaha değin süren çatışmalarda 23 şehit verildi. Günün ilk ışıklarıyla birlikte ev ev aranan kenar semtlerden sonra merkez yerleşim bölgesine girildi. Direnme yuvalarıyla tek tek boğuşulan Girne 23 Temmuz'da General Sabri Demirbağ tarafından tamamen ele geçirilmişti. 24 Temmuz'da da Kolordu Komutanına (Nurettin Ersin) teslim edildi.

Başlıca Muharebeler

15 Temmuz darbesinin ardından verilen kararla "BARIŞ HAREKATI" 20 Temmuz 1974'te başladı, 16 Ağustos 1974'te sona erdi.
Genel olarak, Ada'da 20 Temmuz ile 16 Ağustos arasındaki 27 günde 15 muharebe olmuştur. Bu muharebeler çoğunlukla taarruz, bir bölümüyle de savunma muharebeleriydi.
22 ve 30 Temmuz ateşkes anlaşmalarına uyulmamasından dolayı ortaya çıkan süreç de dahil olmak üzere, muharebeleri üç bölümde inceleyebiliriz.

Birinci bölüm muharebeleri (20-22 Temmuz)
ikinci bölüm muharebeleri (23 Temmuz-13 Ağustos)
Üçüncü bölüm muharebeleri (14-16 Ağustos)

Her bir bölümde beşer muharebe yapılmıştır. 20-22 Temmuz 1974 tarihleri arasında Girne-Kıyıbaşı ile Pmarbaşı-GÖnyeli hava başı tutulmuş, bu iki bölge Beşparmak dağları üzerinde birleştirilerek GİRNE köprübaşı meydana getirilmiştir.
23 Temmuz-13 Ağustos arasında, Rum tarafından yapılan atışlar sonucunda bu köprübaşı, 60 kilometrelik bir çevreye, (Çatalköy-Bufavemo-Değirmenlik batısı-Hamit Mandırası-Küçük Kaymaklı-Yerelokko-Ayvasıl Doğusu-Ayermola Batısı-Siskilip, 1023 rakımlı tepe ve Lapta Batısı) hattına kadar genişletilmiştir.
14-16 Ağustos arasında da 100 kilometrelik Lefke-Omorfo Gü-neyi-Lefkoşa-Magosa Güneyi hattına varılmıştır.
Bu savaşlar sırasında pek çok zorlukla ve engelle karşılaşılmıştır. Bütün olumsuz koşullara karşın 16 Ağustos'ta varılan hedef çekilenleri unutturacak, Kıbrıs Türk'üne huzur verecek nitelikte olmuştur.
Kıbrıs'a düzenlenen harekât, uygulanması en zor olan, başarı şansı en az olan bir harekâttır.
Bu harekât deniz-kara-hava, yani üç kuvvetin işbirliğiyle yürütülmüş ve başarılı olmuş bir harekâttır.
Hava Kuvvetlerine bağlı savaş uçakları destek atışları yaparak inecek ve atlayacak birlikleri helikopterleriyle taşıyarak üstlerine

düşen görevi yerine getirmişlerdir. Pilotlar verilen hedefleri olağanüstü bir beceriklilikle yok etmişlerdir.
Deniz Kuvvetleri Birlikleri de, tam bir örnek harekât olacak biçimde yürütmüşler ve sonuçlandırmışlardır.
Çıkarma harekâtının hava indirmesiyle eşgüdümlü olması gerekiyordu. Donanmaya bağlı gemiler bunu sağlayabilmek için ve arada doğabilecek açığı kapatabilecek biçimde süratli ve yavaş varış düzeninde hareket ettiler. Bu da başarıyla uygulandı.
Çıkarma gemilerine bindirilen kafile çok ağır ilerleyen bir konvoy olduğu için güvenlik önlemleri alınması gerekiyordu. Bu da Deniz Kuvvetlerimizin muhripleriyle sağlanmıştır.

Kıyıya çıkışta botların indirme-bindirme alanına yanaşmaları doğal koşullar altında yapılamayacağı için (düşman ateşi ve havan atışları olacağı için) konvoy seyir halindeyken Limbo yapmıştır. Bu da dünyada ilk kez gerçekleştirilmiştir.
Takviye birliklerini (2 Tb ve 50. P. A) zamanında kıyıya ulaştırmak ve güvenlik içinde yol almalarını sağlamak için taşıyıcı LCT ve LCU'lara J botlar da eşlik etmişlerdir. Verilen rota en yüksek verimlilikle (high-way) kullanılmıştır. Boşalan araçlar zaman yitirmeden J botlar eşliğinde hemen geri gönderilmiş; yeniden yüklenen ikinci dalganın zamanında çıkışı sağlanmıştır.
Bütün bunlara karşın hava kuvvetleriyle,, deniz kuvvetleri arasında kurulamayan eşgüdüm, muhabere ve deneyimsizliğe bir de elektronik karıştırma eklenince bugüne değin tartışmaları süren Kocatepe olayı ortaya çıkmıştır.

20-22 Temmuz Muharebeleri

Birinci "Barış Harekâtı" adıyla da anılan bu muharebeler:


(1) Amfibi Tugayın (Çakmak Görev Kuvveti; 50. P. A Muharebe Grubu ve 2 taburlu Deniz Piyade Alayı) Girne batısmda kıyıya hücumu ve kıyı başı muharebesi.
(2) Hava İndirme Tugayı ile Komando Tugayının Pınarbaşı ve Gönyeli çevresinde havadan hücum ve havabaşı muharebesi.
(3) Kıyıya çıkan bir ve havadan inen iki Tugayın, Beşparmak dağları St. Hilarıon-Bozdağ kesiminde birleşmesi ve köprübaşını kurma ve koruma muharebesi.
(4) Ortaköy'de K. T. K. A Yunan Alayı Muharebesi.
(5) Lefkoşa'da T. M. T. Lefkoşa sancağının Küçük Kaymaklı muharebesi.
Bu muharebelerde, bir takım aksaklıklar, çok zor anlar yaşanmıştır. Muhaberedeki (haberleşmedeki) yetersizlik nedeniyle çok zor koşullarda savaşılmıştır.

Kolordu karargâhının ileri kademesinin, deniz yoluyla 21 Temmuz 1974'te adaya varması gerekiyordu. Nitekim bu kafile Mersin'den hareketi tasarlanan Köyceğiz şilebine yüklendi. Ancak, şilepteki vinç arızası ve Kocatepe'nin batırılması gibi nedenlerle, bu konvoy ikiye bölündü. Hızı daha az LCU ve LCT konvoyu, ikinci dalgayı yüklemiş olarak, kendilerinden daha hızlı olan Köyceğiz Şilebinden önce, 21 Temmuz günü öğleden sonra yola çıktı. Ertesi „gün sabahleyin Girne'ye vardı.
22 Temmuz'da kıyıya çıkan 39. Tümen Komuta Grubu, tank ve kariyerlerin içinde ateş hattından geçerek akşama doğru Boğaz'a vardı.

Bu tümenin karargâhı ileri kademesi ile, Kolordu Karargâhı ileri kademesinin içinde bulunduğu Köyceğiz Şilebi de 22 Temmuz gecesi geç saatlerde Girne'ye Ulaştı. Ancak, denizin sertliği, LCT ve LCU'ların yeni yüklemeler için geri dönmüş olmaları nedeniyle, geriye, Taşucu limanına dönmek zorunda kaldı.
Köyceğiz Şilebi 23 ve 24 Temmuz günlerini de denizde, Girne ve Taşucu arasında gidip gelmekle geçirdi. Son iki gün deniz çok dalgalıydı. Bunun yanında su üstü ve denizaltı gemileriyle, hava saldırısı olasılıkları da söz konusuydu. 23 Temmuz günü geminin radar ekranında Karpas'tan Köyceğiz'e doğru yol alan üç hücumbot görülüyordu. Bayrakları saptanamayan bu botlar oldukça heyecan yarattılar.
23 Temmuz akşamı yemden Girne açıklarına varıldığında, bu kez de sivil ingiliz vatandaşları tahliye eden Hermes helikopter gemisine çattılar Bir kez daha Taşucu'na dönüldü. Gemideki araç gerecin> cephanenin zamanında ulaşması Hermes yüzünden gecikti.

24 Temmuz akşamı, saat 19.00 sularında Girne kıyılarına 700 metre uzaklığa kadar sokulan Köyceğiz, Beşparmak Dağları üzerinden yapılan ateşler nedeniyle demir tarayarak geri çekildi. Ertesi sabah (25 Temmuz) LCT ve LCUlarla kıyıya çıktılar, Köyceğiz gemisindeki vinç arızasıyla geciken, geciktikçe de bölünen, bölündükçe de ufalan Kolordu karargâhı gene de Kıbrıs'ta üzerine düşeni yapmıştır.
50 Piyade Alay komutanı Albay Karaoğlanoğlu'nun zamansız şehit düşmesi bu alayın toparlanmasını çok güçleştirmiştir.

Lefkoşa Havaalanı bombalanıyor

22 Temmuz 1974


«21 Temmuz, yani ilk gün Kıbrıs Hava meydanının (Lefkoşa) tarafımızdan kullanılmaz hale getirilmesi için Genelkurmay'dan müsaade istedim. Genelkurmay Başkanı, "Olmaz... Meydan İngilizlerin," dedi. Buna karşılık, "Halen Rumlar kullanıyor, kirada" dedim. Ama yine de izin vermedi.
22 Temmuz'da bir helikopter pilotu, "Lefkoşa havaalanında Onasis'in şirketinin 6 tane uçağı duruyor," dedi. Bunun üzerine Genelkurmay İkinci Başkam Orgeneral Adnan Ersöz'ü aradım. "Şu anda Lefkoşa meydanında 6 büyük uçak var. Alanı bombalama izni istiyorum," dedim. Genelkurmay'dan, "Bombalayın," izni çıktıktan sonra Korgeneral Hulusi Kaymaklı (II. Taktik Hava Kuvvetleri Komutam) ile anlaşarak, "Kazara bomba düşürmek taktiğiyle havaalanı üç yerden bombalandı.»

Birinci Barış Harekâtı sonunda uçak kaybımız:

20-23 Temmuz 1974 tarihleri arasında toplam 733 sorti yapılmıştır. Bu süreçte düşen uçak sayımız 10'dur. Düşen uçakların günlere dağılımı şöyledir:


20 Temmuz 1974 3 tane F-100 - 1 tane RF-84 (pilotu şehit oldu)
21 Temmuz 1974 2 tane F-100 - 1 tane F-104
22 Temmuz 1974 1 tane F-100- 1 tane F-102
23 Temmuz 1974 1 tane F-102

23 Temmuz-13 Ağustos muharebeleri:

Ateşkes anlaşmalarıyla ihlallerinin ve iki taraf arasındaki "temas hattı tespit" çalışmalarının yer aldığı bu dönemde de beş muharebe yapılmıştır:


1) Köprü başı doğu ve kuzeydoğu kesiminde hava indirme tu-gaymca yapılan Dikoma'lar Sihari-Vuno ve Bufavento muharebesi (23-27 Temmuz)
2) Batıda, Komando tugayının (39. tümenden piyade alayı destekli. 5 tank 3 kariyer bir batarya) Ayermola-Siskilip Aypavlos Muharebesi (26 Temmuz)
3) Kuzeybatıda. 28. tümen. 61. piyade alayı muharebe grubunun katıldığı 1023 Lapta güneyi (Dağ geçit) muharebesi.
4) Kuzey kıyı yolunda. Girne doğusunda. 39. tümen. 49. piyade alayı muharebe grubunun Çatalköy muharebesi (26-27-28 Temmuz)
5) Girne batısı ve güneybatısında, 28. tümenden 61. piyade alayı muharebe grubu komando tugayı ve Çakmak Görev Kuvvetinin (Deniz piyade alayının) iki taraflı kuşatma şeklinde yaptıkları Lapta-Karava muharebesi. Bu muharebe 6 Ağustos sabahı 03'te başladı. Doğuda Deniz Piyade Alayı saat 06.30'da, batıda komando tugayı da 08.30'da hedeflerine vardılar. Merkezde. Aypavlos'tan Lapta doğusu (yönetimde) istikametinde güneyden kuzeye harekâta katılan 28. Tümen 61. piyade alayı muharebe grubu verilen hedefe zamanında ulaştı.

Ateşkes yürürlüğe giriyor

22 Temmuz akşamı Dikomo köyü, Kızılbaş, Yerolako, Fota, Siskilip, Keskinsırt henüz Rumların elindeydi. Rumların egemenliğinde bulunan bu bölgelerden Türk tanklarının bulunduğu Boğaz Sancağına ve Kolordu Karargâhına rahatlıkla ateş edilebilirdi. Fakat herhangi bir yandan Boğaz Sancağı'na ve Karargâha ateş edilmiyordu. Herhalde Rumlar Türk tanklarının Sancağa girdiğini görmüş olacaklar ki kendiliklerinden ateşkes ilan etmişlerdir. Aslında ateşkes saat 17.00'den bu yana yürürlüğe girmişti. Türk Hükümeti ateşkes anlaşmasını imzalamıştı.

«Genelkurmay ateşkes emri bildirdi. Ateşkes yapmam dedim. Çünkü köprübaşı ve havabaşı tutulamadı. Bu safhada harekâtın durdurulması demek birliklerimizin imhası demekti. Ancak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Kuruluna verilecek cevaplara destek olmak üzere,... Rumların devamlı ateş ettikleri ve bu ateş eden silahların mevzileri zapt edilmedikçe susturulamayacağı, dolayısıyla askerlerimizin mahdut hedefli taarruzlarla bu işleri yapmak zaruretinde oldukları söylenebilir. Ama, Genelkurmay bu önerimi kabul etmedi. Siyasiler ateşkesi kabul etmişlerdi.»

297 Bu kitap için., 25 Eylül 1989 tarihinde E. Orgeneral Suat Aktulga ile yapılan konuşma.
Kıyı başı ve hava başındaki birlikler kısa bir süre Önce birleşmemiş olsalardı, sonuç ne olurdu? Ateşkes kararı zamanlama açısından çok yanlış olmuştur.

22/23 Temmuz gecesi savaşları

Üçgen bölgede kolordu karargâhı da içinde olmak üzere bütün birliklerimiz kıyı başında olduğu gibi, düşmanın etkin gözetleme ve ateşi altında kalmışlardır. 22 Temmuz akşamı içinde bulunulan "torba" doğuya ve batıya doğru genişletilmeliydi.

Bu kitabın yazılmasına katkıda bulunan Generallerin görüşüne göre:

"o akşam, bulunulan bölge her istikamete göre genişletilmeli ve bizi doğudan veya batıdan yöneltilecek düşman ateşlerinden korumak ve düşmanı mümkün mertebe uzaklaştırmalıydı".

Yaşanan savaş ortamı ve koşullarına göre 23 Temmuz sabahı çok geç olabilirdi... Doğuya, batıya, güneye doğru hızla ilerlemek, sıkışık cebi genişletmek, "torbayı" açmak gerekli görünüyordu. Bu amaçla tanklarımız, kolordu komutanının emriyle geçici olarak takımlar halinde, doğuya, batıya ve güneye taarruz eden birlik komutanlarının emrine verildi.
22/23 Temmuz gecesi tanklarımızın top ateşleri Dikomo, Yeralako, Lefkoşa, Siskilip taraflarında gürleyip durdu. O gece, ertesi gün ve geceler süresince yapılan taarruzlarla "torba" yavaş yavaş genişletildi. Bu taarruzlarla, batıda Siskilip, doğuda Dikomo ve Sihari, güneyde ise Lefkoşa kesimlerinde önemli ölçüde ilerlemeler kaydedildi. Tankların müdahalesi çok etkili oluyordu. Çünkü, hava başındaki birliklerimiz o ana kadar, ağır silah desteğinden yoksun kalmışlardı. Rumlar da bu kesimde tanklarını ve topçusunu istediği gibi kullanamamıştı. Hava indirme ve Komando Tugaylarımız ve Türk Kuvvetleri Alayımız için o ana kadar herhangi bir topçu ve tank desteği sağlanamamıştı. Rumlar, bundan yararlanarak Türk Alayını geriye atmış, doğudan ve batıdan yaptığı taarruzlarla Lefkoşa-Gönyeli-Darboğaz yolunu birkaç kez üç yerinden kesmişlerdi.

Bu sıkışık durumda, gece, tank toplarımızın ve zırh delici mermilerimizin gücü ve yorgunluklarına karşın birliklerimizin gayretleriyle düşmanın yerleşim bölgelerindeki direnmeleri kolaylıkla kırılıyordu. Rumların tanklarımıza karşı koyabilecek yeterli sayıda ve güçte silahları kalmamıştı. Düşmanın elindeki tanklarından yaklaşık olarak yedi veya sekizi Girne kesiminde, çıkarma bölgesi çevresinde tahrip edilmişti. Kalanlardan üç, dört tanesi de 20 ve 21 Temmuz günlerinde Yerolako ve Fota kesimlerinde görülmüş ve sonra kaybolmuşlardır.

Rum topçu güçleri ise etkisiz kalıyordu. Kolordu ve Tümen karargâhlarının bulunduğu Darboğaz Sancağı ve Kocatepe, dört tarafından düşmanın topçu menzili içinde olmakla beraber, düşman topçu ateşi görülmüyordu. Düşman topçusunun Hava Kuvvetlerimizin baskısı altında hareketleri gecikmiş ve aksamıştı. Sihari dağ yolundan Dikomo'ya doğru sevk edilen sekiz ile on toplu bir Rum topçu taburu 20 ve 21 Temmuz günleri Hava Kuvvetlerimiz ve Hava indirme Tugayı'ınız tarafından tamamen tahrip edilmiş ve personeli ile beraber yanmıştı. Düşman topçusunun yetersizliği, moralinin kısa zamanda çökmesine neden olmuş ve düşman, birliklerimizle yakın savaşa girmekten korkmuştu.
22 Temmuz'da tanklarımızın Darboğaz'a inmesi ve hava başındaki duyarlı kesimleri ateşle desteklemesi üzerine, düşmanın 22/23 Temmuz gecesi ve ertesi günler için düşündüğü direnme güçleri Önceden kırılmış oldu. Havabaşının her kesiminde düşman gerilemiş, hava-kıyıbaşlarımızın ortak güvenliği sağlanmıştı.
Çıkarma birliklerinin Girne'yi düşürmesi ile kıyıbaşının güvenliği sağlanmış sayılmazdı. Beliklerimizin Girne'yi doğuya geçerek, en az Çatalköy'e kadar ilerlemeleri gerekiyordu.
Pladini kumsalının batı kesimi üzerinde özellikle durulması gerekiyordu. Lapta-Karava üzerinden çıkarma kumsalına yapılacak bir taarruz, birliklerimizin Anavatan'la olan "deniz" ilişkisini kesebilirdi. Bu tehlikeyi önlemek için, Çakmak Tugayı'nın ateşkese karşın, kıyı başında doğuya ve batıya doğru genişlemesine, taarruz etmesine karar verildi.
Bu amaçla 49. piyade alayının ve ardından 50. Alay 3. taburun hızla Girne'yi doğuya geçerek Çatalköy yönünde ilerlemeleri ve 50. Alayın Öteki taburu ve Deniz Piyade Alayı'nın birlikte Lapta kesimini emniyete alması için emirler verildi.
«Ateşkes yapılmıştı ama köprübaşı ve hava başı tutulamamıştı. Rumların devamlı olarak ateş ettikleri ve bu mevzilerin susturulması gerektiği, Rumların devamlı olarak takviye aldıkları gibi bir çok bahaneler uydurularak Lapta-Karava gibi yerlere de el atılmak suretiyle köprübaşı mevzi istenen genişliğe uzatıldı.»

22/23 Temmuz gecesi harekete geçen birlikler verilen emirleri yerine getirdi.
23 Temmuz... Kıbrıs Harekâtının en büyük pusu harekâtı gerçekleşti. Saat 02.00 sıralarında 40-50 araçlık bir Rum-Yunan konvoyunun Larnaka-Lefkoşa yönünde ilerlediği bildirildi. Gece sakin geçti. Aynı gün Dikomo-St Avros Bellabais yolu üzerinde 29 parçalık bir düşman konvoyuna 3. Paraşüt Taburu tarafından pusu kuruldu ve araçların tamamı havaya uçuruldu.
Temmuz ayı sonunda ve Ağustos başlarında 28. mmenin güneyden Siskilip üzerinden 1023 rakımlı tepeyi düşürmesiyle, çıkarma kumsalının Beşparmak dağlarına karşı güvenliği daha uzaktan sağlanmış oldu. Deniz Piyade taburlarının da katılmasıyla Karni ormanları temizlendi.

Girne Liman Komutanlığının Kurulması

Lefkoşa havaalanının Rumlar'ın elinde bulunması nedeniyle güvenli bir limana gereksinme vardı. Bu liman Mersin Kıbrıs arasındaki taşımanın başarıyla yapılabilmesi için de çok gerekliydi.
20 Temmuz gecesi Girne'de Liman Komutanlığı kurulmasına karar verildi. Bu iş için bir denizci albay ve yüzbaşı görevlendirildi.
21 Temmuz'da 25 deniz komandosu, Dr. Fazıl Küçük ve liman komutanlığını kurmakla görevlendirilen subaylar J (Jale) Botla hareket ettiler.

Deniz kaba dalgalıydı. Sonraları çok şiddetlendi. J Bot dev gibi dalgalar altında ceviz kabuğu gibi sallanmaya başladı. Botta bulunanlardan hiçbiri cesaret edip de geri dönelim diyemiyordu.
Bu denizden sağ kurtulmak olanaksızdı.

Genç yüzbaşının [Atilla Kıyat; Koramirallikten emekli oldu.] gözleri önünde son iki günün olayları akmaya başladı:

«19 Temmuz akşamı Türk Hava Yollarına ait bir uçakla 2İ .00 sularında Adana'ya inmişti. Uçaktayken pilotlar çıkarma yapılacağını söylemişlerdi... Mersin'e varıldığında donanma çoktan hareket etmişti.
20 Temmuz sabahı Ankara'ya çağrıldı. Ancak, hiç araç yoktu. Bütün taşıma araçları askeri amaçla kullanılıyordu. Sonunda Mersin Vahşine gitti. Vali de telsizle polisleri arayarak Ankara'ya giden ya da gidecek olan otobüs olup olmadığını sordu. Bir otobüsün Ankara'ya hareket ettiği öğrenildi. Vali otobüsün Tarsus'ta durdurulmasını emretti. Yüzbaşı da bir askeri araçla Tarsus'a gitti. Otobüsün tüm yolcuları indirilmiş bekletiliyordu. Çok uzun süre bekletilmiş olmalarına karşın yolculardan hiç kimse niye bekletildiklerini sormadı bile... Hepsi anlayışlı davranıyorlardı. Yeniden yola çıkıldı. Otobüs şirketi, yüzbaşının ısrarla ödemek istediği bilet bedelini kabul etmiyordu.
Ankara'ya vardıklarında, deniz kuvvetlerine gitmek için tuttuğu taksiye bir ana kız da gelmek istedi. Yüzbaşı da kabul etti. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı binasma geldiğinde taksi ücretini Ödemek için çok uzun süre tartışmak zorunda kaldı. Sonunda orta yaşlı bayan, böyle günde o'na ücret ödetemeyeceğini söyledi... Tartışmanın yararı yoktu. Halk elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyordu. Harekât boyunca kimisi yiyeceğini paylaştı; kimisi suyunu, ayranını...
Ankara'da aynı gece Deniz Kuvvetleri Komutanının huzuruna çıktı.

Komutan:

"Girne Limanı elimize geçti. Burada liman komutanlığı kurulacak. Sen de bu iş için görevlendirildin," dedi.
Yüzbaşı, liman komutanı olacak olan albayla birlikte 21 Temmuz'daki ikinci partiyle Kıbrıs'a gidecekti. Kuvvet Komutanı Girne'yi aldık demişti ancak, Girne alınmamıştı.
21 Temmuz sabahı ordu komutanı Orgeneral Eşref Akıncı alınlarından Öperek uğurlamıştı onları.»
J Bot kudurmuş denizde yol alamıyordu. Hiç kimse de ağzını açıp geri dönelim demiyordu. Denizde ölmeye razıydılar ancak, "savaştan korkuyor, geri dönmek istiyor" dedirtmek istemiyorlardı.
Dalgalar botu havaya kaldırıyor sonra yeniden denizin yüzeyine çarpıyordu. Bottaki personel toparlanamadan ikinci bir dalga boru havalandırıyor, yeni dalga gelmeden aşağı çekip şiddetli biçimde sarsıyor, ondan soma yeni dalgaya teslim ediyordu. Artık sarsıntı dayanılmaz olmuştu.

Bir süre sonra, liman komutam olarak görevlendirilen Albay, "Yahu Rumlarla çarpışıp ölelim ama denizde ölmeyelim,'' dedi. Bu sözlerden sonra herkeste geri dönüş için bir cesaret belirdi. Nitekim az sonra da geri döndüler.
Deniz ertesi gün de durulmadı. Daha sonra da terslikler oldu ve 24 Temmuz'da "Sadık Altıncan Şilebiyle" yola çıktılar.
Rumlar, Girne'yi 23 Temmuz'da terk ettiler. Türk ordusu Lefkoşa'yı ve Beşparmakların stratejik noktalarını almaya uğraştıklarından Girne'nin merkezine girememişlerdi. 22 Temmuz saat 17.00'da ateşkes ilan edileceği için çok acele ediyorlardı. Girne merkezi, 23 Temmuz'da komandolarımız tarafından tamamen ele geçirildi.
Liman komutanlığını kurmakla görevlendirilenler bu gelişmeleri bilmedikleri için "Nasıl olsa Girne alınmıştır. Burada askeri birlikler vardır ve bizi karşılarlar," diye düşünmekteydiler. Ancak şilep demir alıp, kimsenin onları karşılamadığım görünce hayrete düştüler. Kent merkezine girdiklerinde, sanki salgın hastalık geçmiş gibi kent bomboştu. Bu terk edilmişlik onları çok ürküttü. Rumlar evlere saklanmış olabilirlerdi ve her an, her yerden ateş açılabilirdi. Tedirgin olarak çevreyi dolaşmaya başladılar. Gıcırdayan her panjur ellerin tetiklere gitmesi için yeterli neden oluyordu. Bir süre sonra her yerden gelen top sesleri, boşluğun yarattığı korkuyu silip götürmeye başladı. Çevreyi dolaşıp araştırma yapmaya başladılar. Gazinolar, çay bahçeleri açıktı ve ağırlamak için konuklar bekliyorlardı...
Denize yakın bir otel seçerek içine yerleştiler. Görev bölümü yaptılar. Bir iki saat sonra birkaç kişi geldi. Bunlar evlerine saklanmış olan Türklerdi. Ne olup bittiğini bilmiyorlardı. Az sonra, Lefkoşa'dan bir askeri araç geldi. Bir Albay başkanlığında bir kadın ve Kıbrıslı gençler gelmişti. Yanlarında getirdikleri telsizle Ankara ile bağlantı kurulmasını sağlayacaklardı. Nitekim bağlantı kısa bir süre sonra sağlandı.
Daha soma bir Binbaşının başkanlığında yabancı gazetecileri getiren bir otobüs geldi. Gazeteciler Girne'yi göreceklerdi.

Gazetecilerin bir bolümü henüz otobüsten inmişti ki, makineli tüfek sesleri ortalığı kapladı. Ateşkes imzalanmıştı ancak kimse uymuyordu.
Ruck Ruby oteli karargâh haline getirildi. 100 asker ve 20 astsubayla Girne Deniz Komutanlığı kuruldu.
Hemen çalışmalara başlayan komutanlık, çok kısa bir sürede liman içine ve liman dışına rıhtımlar yaptırdı. Taşımayı yönetmeye başladı. Taşıma sorunları daha rahat çözülmeye başladı. Limana yanaşamayan gemiler, özellikle de yakıt gemileri çok büyük sorun oluyordu. Yakıt da çok büyük gereksemeydi. Bu durumda yakıt gemileri hortumlarını denize atıyorlar, deniz komandoları da dalgalara aldırmadan, denizin tüm olumsuz koşullarına karşın hortumları kıyıya taşıyorlardı. Böylece araçlara yakıt ulaştırılabiliyordu.
Elli yıldır savaşmayan bir ordunun beceri yoksunu olması doğal sayılmalı; ne var ki böyle bir yoksunluk görülmedi ve başarıyla kurulabilen Girne Liman Komutanlığı çok Önemli görevler yaptı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 OLAYLARI VE BİRİNCİ TÜRK KIBRIS BARIŞ HAREKaTI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:43

ARŞİVLER KONUŞUYOR

Türkiye Cumhuriyeti devletinin silahlı kuvvetleri cumhuriyetin kuruluşundan 51 yıl sonra ilk kez bir denizaşırı harekatı, üç kuvvetin koordinasyonunda amfibi harekatı zaferle sonuçlandırdı. Ama komuta kademesi gazetelerde anılarını yayınlayınca, üst üste eleştiri ve düzeltme yazıları, açıklamaları yayınlandı.
Savaşın üzerinden 15 yıl geçtikten sona generaller ve küçük rütbeli subaylar birbirini suçladı, birbirlerini eleştirdiler. Hatta mahkeme koridorlarında hesaplaştılar. Tüm bunları da tarihe ve askeri tarihe yanlış bilgilerin geçmemesi adına yaptıklarını ifade ettiler.

Bunların en önemlisi Cumhuriyet gazetesinin Erbil Tuşalp imzasıyla Orgeneral Bedrettin Demirel'in anıları 'Kıbrıs'a Nasıl Çıktık' başlığıyla 17 Temmuz ile 13 Ağustos 1989 tarihleri arasında on gün süreyle yayınlandı.
Bu kitabı yazarken Orgeneral Bedrettin Demirel ile ben de konuştum ve anlattıklarını okudunuz. B. Demirel'in anılarına karşılık harekata katılanlar tarafından Cumhuriyet'e eleştiriler gönderildi. Bu imza sahibi subayların bazılarının anılarını ben de dinlemiştim ve yazmıştım. Bu nedenle Bedrettin Demirel anılarına yapılan eleştiriler "bu kitabı" da ilgilendirdiğinden buraya alınmıştır.

Orgeneral Nurettin Ersin'in Açıklaması

Org. Bedrettin Demirel'in gazetemizde yayımlanan "Kıbrıs'a Nasıl çıktık?" dizisine ilişkin olarak Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi Nurettin Ersin bir açıklama gönderdi. Nurettin Ersin açıklamasında Adana'da Kolordu Komutanı olarak bulunduğu sırada aldığı bir emir ile 20 Temmuz 1974 günü saat 11.30'dan itibaren Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı olarak adadaki tüm kuvvetleri emir ve komuta altına aldığım belirtiyor.

20 Temmuz 1974'ten 16 Ağustos 1974 saat 18.00'e kadar Birinci ve İkinci Harekat'ta en yetkili komutan durumunda olan emekli Orgeneral Nurettin Ersin'in "Merhum Orgeneral Bedrettin Demirel'in Kıbrıs Barış Harekatındaki anılarına açıklık getirmek üzere kaleme aldığı" açıklamayı okuyucularımıza aynen sunuyoruz:

"Merhum Orgeneral Bedrettin Demirel'in, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı'na ait gazetenizde yayınlanan anıları hakkında gazetenize bir yazı göndermek zorunda kaldığım için üzgünüm.
Anıları dikkatle okudum. Anıların kaleme almış tarzı, harekatın sorumlu komutam olarak beni ne kadar üzmüşse inanıyorum ki meslektaşlarımı da o nispette üzmüştür, özellikle harekata katılan arkadaşlarımı. Nitekim bazı meslektaşlarım bu konudaki üzüntülerini gazetenize gönderdikleri yazılarla ifade ettiler. Anılarda kabul edilmesi mümkün olmayan hissi hususlar var.
Bu yazımda merhuma cevap vermek ve fikirlerini tartışmak istemiyorum ve bunu doğru bulmuyorum. Fikirler muhterem olup sahiplerine aittir. Bu konuda verilecek hüküm ise tabiidir ki tarihin olacaktır.
İki asker arasında açıktan yapılacak tartışma Silahlı Kuvvetler'de kabul edilemez. Rahmete kavuşmuş bir kişinin arkasından ise hiç düşünülemez ve esasen dinimiz de bunu emreder. Harekat zaferle sonuçlandığına göre tartışmaya da gerek yoktur.
Kıbrıs Barış Harekatı, kara, hava, deniz birliklerimizin [39. Tüm. 50. P. A. Muh. Gr. (Çakmak görev kuvveti], Deniz Amfibi A., Hv. İndirme ve Komando Tugayları, J. Komando Birlikleri, Kıbrıs'taki alayımız) iştiraki ile yapılan amfibi harekat ismini verdiğimiz icrası zor harekat türüdür. Ama görülmüştür ki, bu harekatta görev alan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin her ferdi ve birliği, amfibi harekat için yetersiz sayılan araç ve gereçlere rağmen büyük bir fedakarlık örneği göstererek görevlerini yapmışlar ve kahramanca çarpışmışlardır.

20/21 Temmuz 1974 gecesi, birliklerimizin henüz adaya çıkış ve inişlerini tamamlayamaması nedeniyle vaki zafiyetimizi değerlendiren düşman, dört cepheden saldırarak kuvvetlerimizi takviye almadan çok dar olan hava başında (kıyıda ve üçgen bölgede) imhaya yönelmiştir. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yenilmez gücü karşısında muvaffak olamayarak savunmaya geçmek zorunda kalmıştır.
Bundan sonra Rum Milli Muhafız Kuvvetleri'nin bize karşı herhangi bir taarruz hareketi de görülmemiştir. Böylece kuvvetlerimiz 20/21 gecesi verdikleri kanlı savaşlarla İmha çemberini yarmışlar ve 21 Temmuz 1974 günü Girne Boğazı'nı açarak çıkan ve inen birlikler evvelce emredilen kıyıdan 5 km. içerideki koordinasyon hattında birbirleriyle birleşmeyi gerçekleştirmişlerdir.
Uzun süredir çevrilmiş olan Saint Hilaryon kalesindeki mücahitlerimizle de 21 Temmuz sabahı boğaz üzerinden birleşme sağlanmıştır.

21 Temmuz günü de muharebeler devam etmiş ve 22 Temmuz 1974 günü Tümgeneral Bedrettin Demirel'in komutasında gelen H'nci kafile ile güçlenen kuvvetlerimiz karşısında Girne şehri ve kalesine çekilerek savunmayı sürdürmeye çalışan düşman birlikleri, birliklerimizin Bellapais istikametinden de doğuya doğru giriştikleri kuşatıcı hareketleri karşısında tutunamayarak şehri ve kaleyi terk zorunda kalmışlar ve daha doğuya çekilmişlerdir.
22 Temmuz 1974 günü saat 17.00'de Birleşmiş Milletlerce ateşkes ilan edilmiş ve 1'nci Harekat diye isimlendirdiğimiz bu harekat tam bir başarı ile sonuçlanmıştır.
Burada Kıbrıslı mücahitlerimizi de anmadan geçemeyceğim. 11 yıl Rum mezalimi altında yaşamak bedbahtlığına uğrayan bu kahramanlar ve şüphesiz tüm Kıbrıslı soydaşlarımız, birliklerimizin adaya inmeye ve çıkmaya başladıklarını gördükleri zaman hayatlarının en mesut anlarını yaşıyorlardı. Her sahada bize yardım için hayatlarını bile hiçe saydıklarını müşahade ettiğün bu kahramanlar karşısında çok duygulanmıştım.

20 Temmuz 1974 günü Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri'nin Komutanı sıfatıyla saat 11.30'da adaya indiğim andan itibaren adadan ayrıldığım güne kadar mücahitlerimizin, amfibi harekatın en zayıf anı olan atlama, indirme ve çıkarmada yetersiz ve demode olmuş silahlarla, hatta çakmaklı tüfeklerle ve ellerine ne geçirdilerse, göğüslerini bile siper ederek üçgen bölge çevresinde (hava başında) mevzilenme suretiyle birliklerimizin bu bölgeye güvenli inmelerini sağlamış olmalarını unutamıyor ve kendilerini minnet, takdir ve şükranla anmayı bir borç biliyorum.
Türk Silahlı Kuvvetleri ve mücahitlerle birlikte gerçekleştirilen başardı 1'inci, U'nci Harekat ile iki harekat arasında sayıca artmış ve güçlenmiş olan birliklerimiz için yeterli yerleşme, hazırlık, manevra sahası sağlamak maksadıyla düzenlenen yine başarılı taarruzi muharebelerde tüm birliklerimiz, mensup olmaktan daima gurur duydukları büyük Türk milletine layık olmak için olağanüstü gayret ve fedakarlık göstererek kahramanca savaşmışlar ve düşmana ağır zayiat verdirerek mağlup etmişler, bu suretle hak ettikleri zaferi kazanmışlardır.

14 Ağustos 1974'te başlayıp 15 ve 16'ncı günleri devam eden, sonunda yine Birleşmiş Milletler'in 16'ncı gün, saat 18.00'de ateşkes ilanı ile sonuçlanan U'nci Barış Harekatı da 1'nci ve aradakiler gibi taarruzi olarak cereyan etmiş ve başarılı olmuştur. U'nci Harekat, 1'nci Harekat'a nazaran normal muharebe şartları ve düzenleri içinde üstün kuvvetlerle yürütülmüştür. 1'nci Harekat, Kıbrıs Harekatı'nın mukadderatını tayin edecek güç şartlarda cereyan etmiş, nevi kendine özgü, Özel tedbir ve kararlar isteyen, iç hat manevrası ile muharebeyi gerektiren güç bir harekat idi. Ama Türk Silahlı Kuvvetleri üstün eğitim ve moral gücü ve göreve bağlılığı ile sonucu zafere çevirmekte güçlük çekmemiştir. II. Harekat'ta birliklerimiz (I. Harekat'takilere ilaveten 39. ve 28'nci tümenlerle zırhlı birlikler) büyük bir düşman mukavemeti ile karşılaşmadan kendisine hedef olarak verilen Magosa ve Lefke'yi üç gün içinde ele geçirerek her iki tarafta da kıyıya kadar ulaşmışlardır.

II. Harekat sona erdikten sonra ayrılana kadar birliklerin savaş düzeninden barış düzenine geçmelerini sağladım. Müteakiben Tümgeneral Bedrettin Demirel ile beraber birliklere ve Sayın Denktaş başta olmak üzere ilgililere ve onun şahsında tüm Kıbrıslı soydaşlarıma veda ziyaretlerinde bulundum. Ve Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı görevini Tümgeneral Bedrettin Demirel'e devir ve teslim ederek 27 Ağustos 1974 günü Kıbrıs'tan helikopterle ayrılarak anavatana döndüm.
Yukarıda da belirttiğim gibi, merhum Orgeneral B.Demirel'in harekat hakkındaki anılarında geçen düşünce ve değerlendirmeleri tamamen şahsına aittir. Tabiidir ki bizleri bağlamaz. Buna tarih karar verecektir. Esasen tarihe ışık tutacak, harekata ait resmi belge, rapor ve harp cerideleri zamanında üst makama sunulmuş olup gerekleri yapılmıştır.
Geçmişin strateji üstadları, savaşı, dünyanın en karmaşık sosyal olayı olarak tarif etmişler ve savaşta başarının, en az hata yapan ve moralini sağlam tutan tarafa geçeceğini kitaplarına geçirmişlerdir. Özellikle Birinci Harekat buna tipik bir örnek teşkil etmektedir.
Kıbrıs Barış Harekatı, amfibi harekat gibi en güç muharebe şekillerinden birisi ile uygulanması ve bunun sonucu yeni hata ve eksiklerin ortaya çıkması karşısında bile Türk Silahlı Kuvvetleri'nin üstün eğitim, disiplin, savaş gücü ve üstün morali sayesinde zaferle sonuçlanmıştır.

Kazanılan bu zaferin payı, kuşkusuz başta büyük milletimize ve onun bağrından çıkan Türk Silahlı Küvetleri'nin en üst komutanından tarihi Mehmetçiğe kadar herkese aittir. Ve herkes kendilerine düşen görevi en iyi şekilde yapmıştır. Bu sonuçtan o günlerde büyük bir kıvanç ve Övünç duyduk, duymakta haklı idik, duymaya devam edeceğiz ve etmeliyiz de.
Merhum Orgeneral Bedrettin Demirel'in 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı hakkındaki anıları vesilesiyle kaleme aldığım yazı burada sona eriyor. Harp Akademisi sıralarından itibaren okul hayatında, barışta ve savaşta muhtelif birliklerde ast üst münasebetleri içinde birlikte çalıştığım merhum arkadaşım Orgeneral Bedrettin Demirel, Kıbrıs Barış Harekatı'nda da 39'uncu Tümen Komutanı olarak emrimde görev yapmıştır. Kendisini burada rahmetle anıyor, ruhunun şad olmasını temenni ediyorum.
Bu vesile ile burada, rahmete kavuşmuş keza emrimde 28'inci Tümen Komutanı olarak görev yapmış olan merhum Korgeneral O. Fazıl Polat'ı da rahmetle anmak istiyorum.

Ayrıca Kıbrıs Barış Harekatına katılarak kahramanca çarpışıp şehadet mertebesine erişmiş şehit arkadaşlarımı da rahmetle anıyor, hayatta olan gazi ve malûl gazi arkadaşlarıma, sağlık ve mutluluk, vefat etmiş olanlara rahmetler diliyorum.

Tümgeneral Süleyman Tuncer'in Açıklaması

Orgeneral Bedrettin Demirel'in "Kıbrıs'a Nasıl Çıktık" dizisine ilişkin olarak emekli Tümgeneral Süleyman Tuncer'in gazetemize gönderdiği açıklamayı okuyucularımıza sunuyoruz.
Cumhuriyet gazetesinde 17 Temmuz 1989 tarihinden itibaren yayınlanmakta olan Orgeneral Demirel'in anıları dizisinde;
Demirel Paşa'ya göre; General Süleyman Tuncer bir isim benzerliği nedeniyle Kıbrıs'a gidiyordu. "Tuğgeneral Süleyman Tuncer ile Tuğgeneral Süleyman Eyüboğlu'nun isim benzerliği dolayısıyla bir yanlışlık olmuştur. Tuğgeneral Eyüboğlu daha önce Kıbrıs'ta bulunmuş ve bu sebeple Çakmak Tugayı'nın başında bulunması emredilmiş ise de yanlışlıkla yerine General Tuncer atanmıştır," diye yazılmıştı.

Demirel Paşa bu hususta hilafı hakikat beyanda bulunmuştur. Bunun sebebi de gazetenizdeki hatıraları okudukça anladım ki şudur:

"Çakmak Özel Görev Kuvveti teşkilinde 39'ncu Tümen Komutanı Muavini General Borataş dururken benim komutan olarak seçilmem ve atanmam" bir kırgınlık doğurmuş ve benden hınç almak, beni kötülemek, küçümsemek için bu beyanda bulunulmuştur.

Tuğgeneral Süleyman Tuncer'in Çakmak Amfibi Özel Görev Kuvveti Komutanı olarak atanması kanaatimce şöyle olmuştur:

K.K.K.'ı Orgeneral Eşref Akıncı bir taraftan benim atanmam için kendi karargahına emir vermişler, diğer taraftan Birinci Ordu Komutam Orgeneral Hüseyin Doğan Özgöçmen'e telefonla Ankara'ya K.K.K.'na gönderilmemi bildirmişler. Ben o sıralarda Birinci Ordu Harekat Kurmay Yar. Başkanı idim. 17 Temmuz 1974 günü Orgeneral Özgöçmen ile birlikte Birinci Ordu Hava Alayı helikopterlerini İkinci Ordu emrine sevk etmek üzere Tuzla'ya gittik. Birinci kafileyi gönderdikten sonra hangarın bir köşesinde Ordu Komutanım, "Herhangi bir şey geldi mi kulağına?" diye bana sordular. Ben de, "Hayır," diye cevap verdim. Hakikaten de hiçbir şeyden haberim yoktu. "Öyle ise K-K.K/ı size Kıbrıs'la ilgili bir vazife verecekler," dediler. Ben de, "Emrederler," dedim.
Öğle yemeği sırasında Ordu Komutanını K.K.K.'ı telefonla aradılar. Benim Ankara'ya uçakla gönderilmemi istemişler. "Haydi hazırlığını yap, Ankara'ya askeri uçakla gideceksin/' diye emir buyurdular. Uzatmayalım, ben hemen hazırlığımı yaptım. Eşim ve çocuklarımla vedalaştım ve uçakla Ankara'ya K.K.K.'a gittim. K.K.K.'ı Orgeneral Eşref Akıncı beni görünce, "Nerde kaldın, çabuk git Harekat Başkanlığı'nda seni oryante etsinler' diye emir buyurdular. Ben de, "Emrinizi aldım, hemen geldim/' dedim. K.K:K.'ı daha önce ben Kırıkkale'de 61'nci Alay Komutanı iken 4'ncü Kolordu Komutam olarak benim komutanlığımı yaptılar. Beni oradan yakınen tanırlar.

Tuğgeneral Eyüboğlu da o günlerde K.K.K.'da görev yapmakta idi. Bir orgeneral emir ve komutasındaki generalleri tanımaz mı ki isim benzerliği ile bir yanlışlık yapsın.
Benim de kulağıma geldiğine göre Orgeneral Eşref Akıncı benim atanmamı emredince Personel Başkam, emredersiniz deyip yanlarından ayrılıp makamına gidince düşünmüş; Tuğgeneral Süleyman Tuncer daha önce Kıbrıs'ta bulunmadı, herhangi bir görev almadı, bunda bir yanlışlık olmasın, daha Önce barış zamanında Kıbrıs'ta görev yapmış olan Tuğgeneral Süleyman Eyüboğlu'nu mu kastettiklerini K.K.K.'a tekrar giderek sormuş. K.K.K.'nı da yanlışlık olmadığını söyleyerek Birinci Ordu Harekat Kurmay Yar. Başkam Tuğgeneral Süleyman Tuncer'in Çakmak Amfibi Özel Görev Kuvveti Komutanı olarak atanmasını yapın diye emir vermişler. Orgeneral Hüseyin Özgöçmen'in K.K.K.'nın ikinci emirlerini beklemesinin sebebini şimdi daha iyi anlayabiliyorum.
Hem Tuğgeneral Süleyman Tuncer ile Tuğgeneral Süleyman Eyüboğlu'nun soyadları da adları gibi birbirlerinin aynı veya benzeri değildir ki yanlışlık yapılmış olsun.

Tuğgeneral Süleyman Eyüboğlu 18 ve 19 Temmuz 1974 günleri Adana ve Mersin'de idi ve Ordu Komutam Orgeneral Suat Aktulga beni yanaklarımdan öperek Ertuğrul Harp Gemisi'ne bindirirken dahi, bir yanlışlık olsa orada beni gemiye bindirmez, Tuğgeneral Süleyman Eyüboğlu'nu gönderirlerdi. Benim Çakmak Amfibi Özel Görev Kuvveti Komutanlığına atanmamı emreden Orgeneral Eşref Akıncı Ankara'da, atanmamı yapan Personel Başkanı emekli Tümgeneral Sami Oytun (Halen Giresun Valisi) hayattadırlar. Herhalde General Demirel'in hangi duygularla hatıratında bu konuyu ele aldığım bilmektedirler.
General Bedrettin Demirel'in hatıratında, "Çıkarma Plajı'nın yeri henüz bilinmiyordu," deniliyor.
Kanımca Bedrettin Demirel'in Haziran 1974 sonları ve Temmuz 1974 başlarında gönderilen yeni Kıbrıs Barış Harekat Planı'ndan haberi yoktu. Yeni gönderilen Kıbrıs Barış Harekat Planı'nda, "Çıkarma Girne'nin batısında Yılan Adası ile Karava arasına yapılacak, Girne'nin doğusuna ve Girne'ye özellikle çıkılmayacak," diye yazılıdır. Bu bölge içinde çıkarma yeri veya yerlerinin seçimi ise çıkarma yapacak kara birliği ile deniz çıkarma birliğinin müştereken kararlaştırmaları ile yapılır. Bu çalışma da 18 Temmuz 1974 günü akşamı Mersin'de Deniz Çıkarma Birliği Karargahı'nda harita ve hava fotoğraflarının incelenmesi ve eldeki mevcut istihbarata göre yapıldı. O çalışmada bizzat ben de vardım.

Üst komutanlığın bu bölgeyi seçmesinin sebebi ise şudur:

Yılan Adası tarafeyninden çıkılınca hemen karşıda güneyde Türklerin elinde bulunan Zeytinlik Köyü ve onun da güneyinde yine Türk mücahitlerin elinde bulunan Senthiloryan Kalesi ve daha güneyde Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı'nın karargahının bulunduğu Boğaz bölgesine el atılmış ve kıyı başı ile hava başı birleşmiş olacaktır.
Eğer çıkarma Girne'nin hemen batısında Yılan Adası tarafeyninden yapılmış olsa idi bir defa düşmanın en kuvvetli olduğu yere çarpılmış olunurdu. Çünkü sonradan da gördüğüm, burada tahkimat ve koruganlar ile Rum kışlası mevcut idi. Bir başka husus da çıkarma başarılı olsa dahi, çok dar bir sahada sıkışıp kaimmiş olacaktı.
Yine de çıkarma yeri seçimine Yılan adası tarafeyninden başlanıldı. Hava fotoğraflarına göre çıkarma gemilerinin yanaşıp kapak

atacakları yerlerde sivri sivri kayalar görülmekte ve kıyı tanksavar koruganları ile korunmakta idi. Daha batıdaki Ayayorgi bölgesi de gemilerin yanaşmasına elverişli olmadığı ve kuvvetli tutulmuş olması sebebiyle tercih edilmedi. Daha da batıdaki Platani Plajı'na gelindiğinde burada sadece bir makineli tüfek yuvası bulunduğu söylendi. Zaten daha batısı da Karava idi. Bize çıkarma için verilen bölgenin batı sınırı oluyordu. Platani Plajı'na çıkmaya müttefiken karar verdik. Ben, "Arı kovanına çıkar gibi bir yerden çıkmak düşman ateşlerini üzerimize toplar, onun için daha başka yerlerden de çıkamaz mıyız?" diye sorunca denizciler, "Daha başka yerlere dağılamayız," dediler. Velhasıh çıkarma yeri de böylece seçilmiş oldu.

General Bedrettin Demirel'in hatıratında "Mersin'den uğurla-nan Çakmak Tugayı önce Karpazburnu yönünde bir rota izleyip sonra Girne kıyılarına döndü. Konvoyun bu şaşırtma hareketi Rum birliklerini şaşırttı. Türk çıkarma birliklerinin ilk dalgasını ateşle karşılayamamıştı" deniliyor. Demirel bunda da yanılıyor. Çakmak Tugayı doğruca Çıkarma Plajı istikametinde yol aldı. Karpazburnu istikametinde Denizcilik Bankası'nın Truva isimli yolcu gemisi boş olarak sevk edildi.
Çakmak Tugayı'nın ilk dalgası da, son dalgası da şiddetli bir düşman ateşi altında karaya çıktı. İlk çıkan Deniz Piyade Alay Komutanlığı'nın İkinci Tabur Komutanı Yarbay Tahsin hangi suretle yaralandı acaba? 4 deniz subayı ve 2 deniz astsubayı neden şehit oldular?

Yine, "Ancak düşman üçüncü dalgadan sonra kıyı başında topçu ve havan ateşlerini toplamaya başlamıştı ve böylece Ellinci Piyade Alayı Muharebe Grubu kıyıya plansız bir şekilde çıkmaya mecbur kalmıştı" deniliyor.
20 Temmuz 1974 sabahı oradaki, yani Çıkarma Plajı'ndaki olayları Bedrettin Demirel yaşamadı. Ben ve benimle birlikte çıkan komutan ve erler yaşadı. Daha önce de söylediğim gibi Çakmak Tugay ilk dalgasından son dalgasına kadar şiddetli düşman ateşi altında karaya çıkmıştır. Demirel'in dedikleri gibi "Çakmak Tugayı karaya çıkıp saplanıp kalmamıştır", ilerlemiş, yeterli sahayı ele geçirmiş ve Komando Tugayı ile Zeytinlik Köyü civarında birleşmeyi gerçekleştirmiş, görevini yapmıştır. Dümenci neferinden en büyük komutanına kadar herkes görevini yapmış olmanın vicdan huzuru içindedir.
18 Temmuz 1974 öğleden sonra Adana'da Kolordu Karargahında verüen brifingde ben Çakmak Görev Kuvveti'nin muhabere irtibatının olmadığını söyledim. Komutanlar birbirlerine baktılar ve sonunda, "Harekat emrinin 5'inci maddesinde var" denildi. Ben de "Muhabere birliği mevcut olmayan bir birliğin muhabere irtibatı nasıl olur?" dedim. Onun üzerine "Ellinci Piyade Alayı Muharebe Grubu'nun muharebe timinden istifade edersin" denildi. Bunu niye anlatıyorum. Çünkü deniliyor ki Çakmak Tugayı'ndan haber alınamadı. Evet hiçbir raporumuzu ve hatta Ellinci Piyade alay komutanı'nın ve arkadaşlarının şehadet haberini dahi kolorduya ve de orduya bildiremedik. Çünkü Demirel'in de dediği gibi benimle çıkan 39'ncu Tümen birlikleri, muharebe sahasında lüzumlu olanı değil lüzumsuz olan şeyleri de getirmişlerdir.

Muharebede her şey olabilir. Alay komutanı değil ben de şehit olabilirdim. Bu demek değildir ki alay ve tugay başsız kalsın. Hemen en kıdemli olan şehit olanın yerine geçer. Onun için iki kurmay subay, bir piyade, bir ordu donatım, bir de personel subayından ibaret olan karargahtan en kıdemli olan Piyade Yarbay Ali Yünel'i 50'nci Piyade alay Komutanlığı'na verdim. Girne istikametinde taarruza devam etti.

3. gün 39. Tümen çıkarken sahilde kendilerini ben karşıladım. Düşmanın hiçbir ateş tesiri yoktu. Tank Üsteğmen Yavuz Sokullu kıyıda vurularak şehit oldu deniliyor. Benim bildiğime göre Üsteğmen Yavuz Sokullu muharebe heyecanı ile kendi üzerindeki taarruz el bombasını yanlışlıkla patlattı ve şehit oldu. Esasen 39'uncu Tümen çıkınca plan gereği durmadan ve topluluk yapmadan Girne-Boğaz istikametinde ilerlemesi gerekirken plajın üst kısmında bir yığılma oldu.
Bir de rütbe sökme işinden bahsediliyor. Bu da denildiği gibi Korgeneral Nurettin Ersin tarafından emredilmedi. 3. gün 39'uncu Tümen kıyıya çıkıp Demirel benden izahat alırken rütbelerimizi sökelim düşman rütbeli olduğumuzu anlamasın dediler ve rütbe sökme işi de böyle oldu.

Saatler geçtikten sonra 39. Tümen'i Girne-Boğaz istikametinde sevk edebildik. Daha sonra bu yığılmanın zararım biz çektik. Tabii Beşparmak Dağlan'nın Çıkarma Plajı'na hakim tepelerindeki düşman, bizim üzerimize ateş planlamış,. Aniden düşman havan ateşine maruz kaldık. Düşmanın bir mermisi benimle Harekat Subayım Kurmay Binbaşı Temuçin Koçyiğit'in arasına düştü. Kurmay Binbaşı Temuçin gözetleme yerinde bir çukurun içinde idi. Ben de karargahtan gözetleme yerine gidiyordum. Aramızda 200 m. kadar mesafe vardı.
Ben hemen yanımdaki binaya sığındım. Takriben yarım saat kadar soma düşman ateşi kesildi. Bizim kobra takımımız ile ilk gün düşman tanklarını vuran geri tepmesiz topumuz ve mürettebah safdışı kalmış ve şehit olmuştu.
Bedrettin Demirel'in hatıratından anlaşıldığına göre üst komutanlar yanlış iş tutmuşlar. Bu kadar birlik ve kişiler yerine iş bilen, cesur Bedrettin Demirel'i bu işe görevlendirseler kafi olacaktı.
Bedrettin Demirel'in hayal ettikleri ve bazı talimname maddeleri ile kaleme aldığı hatıratım asker kişiler daha iyi anlar, bilir ve okumuşlarsa takdir etmişlerdir.

Netice olarak:

1974 Temmuzunda başlayan Kıbrıs Barış Harekatı'na katılan dümenci neferinden en büyük komutanına kadar herkes görevini başarı ile yapmıştır.

Tuğgeneral Sabri Evren'in Açıklaması

Orgeneral Bedrettin Demirel'in gazetemizde yayımlanan anılarına, dönemin Hava İndirme Tugay Komutanı emekli Tuğgeneral Sabri Evren'den bir açıklama gelmiştir. Okuyucularımıza sunuyoruz.
Orgeneral Bedrettin Demirel'in Kıbrıs Barış Harekatı ile ilgili anılarını gazetenizden takip ettim. Orgeneral'in bu anısına cevap vermek veya vermemek için çok düşündüm. Harekatı yaşayan ve halen astlarımdan devamlı telefon ve mektuplar almaya başladım. Yanıt vermezsem sadece vatanları için toprağa düşen şehitlerin ruhları muazzep olmayacak, her zaman yad ettiğim kahraman gazi arkadaşlarımı da haklı olarak üzmüş olacaktım. Bir diğer neden

de eğer hiç kimse bu anıyı ciddiye alıp yanıt vermez veya tekzip etmezse, yıllar sonra olaylar çarpıtıldığı şekli ile topluma mal olacak ve Orgeneral Demirel'in de işaret ettiği gibi Büyük Ata'nın "Tarih yazmak yapmak kadar mühimdir. Tarih yazan yapana sadık kalmazsa olaylar insanı şaşırtan bir içerik kazanır" sözü maalesef bu anı ile gerçekleşmiş olacaktır.
Ayrıca 1976 yılında Orgeneral Demirel, bir askeri dergide, Hava İndirme Tugay Komutanlığı'nın taburlarından 3. Paraşüt Taburu ve bilahara emrine gönderilen Jandarma Komando Taburu tarafından karış karış döğüşülerek alınan Beş Parmak Dağları'nı bir krokide kendisi almış gibi göstermiştir. 3. Paraşüt Taburu 20-26 Temmuz tarihleri arasında Beş Parmaklar üzerinde katiyen 39. Tümen personeline rastlamamıştır. O zamanlar dergideki yazıyı Orgeneralimizin heyecanlı ve romantik mizacına vererek üzerinde fazla durmamıştık.
Ama aynı zihniyet, aynı düşünceler bir anı olarak tekrar yayımlandı. Okuyan sanki Kıbrıs'ı harekatın başlangıcından 2 gün soma adaya ayak basan Orgeneral Demirel almış zannediyor. Oysa Orgeneral adaya ayak bastığı günün akşamı, ateşkes yürürlüğe girecekti (22 Temmuz 1974, saat 17.00)

Ben sadece Hava indirme Tugay Komutanı olarak sorumluluk bölgemle ilgili yazılanları yanıtlayacağım:

Hava İndirme Tugayı 20 Temmuz 1974 Cumartesi günü sabah Türkiye saatiyle 6.05'te plan esaslarına göre Girne-Lefkoşa asfaltının doğusuna ve batısına (Üçgen bölge) muharebe atlayışını gerçekleştirdi ve hava başı hedeflerine taarruzlarını süratle sürdürerek kısa zamanda hedeflerini aldı ve savunmaya geçti.
Komando Tugayı'nın aynı gün saat 09.00'a kadar helikopterlerle Kırnı Bölgesi'ne intikalim müteakip, her iki tugay koordineli olarak, Hava İndirme Tugayı Girne boğazının doğusuna (2 taburu ile 2. ve 3. Paraşüt Taburları), Komando Tugayı Girne boğazının batısına taarruzlarına başlamışlardır.
Orgeneral Bedrettin Demirel'in "Hava İndirme Tugayı'nın bir taburu yanlışlıkla "Hamit Mandıra"sma inmiş, kendilerine açıkça emir verilmediği için gelişi güzel savunmaya geçmişlerdir" ifadesi tamamen gerçek dışıdır. İşaret ettiği tabur 2. Paraşüt Taburu'dur. Ben tugay komutanı olarak bu taburla beraber ve karargahımla Gönyeli bölgesinde (Beş Parmak Dağları'nın güneyi) atladık, evet bu tabur ve tugay karargahı, Rum mevzilerinden açılan ateş çemberi içinde savaşarak ve zayiat vermeden hedefini ele geçirmeye muvaffak olmuştur.

Ben yapı olarak Övünmekten hoşlanmayan ve gölgede kalmayı tercih eden bir kimseyim, nitekim 20 Temmuz sabahı kıtasının başında ilerlemiş yaşına rağmen ateşin içine paraşütle atlamış, kıtasını başarıya ulaştırmış bir komutan olarak bugüne kadar hep susmayı tercih ettim. Ama bunun da çok zararını gördüm. Çünkü vazifemi yaptım diyordum.
Barış Harekatı'ınn her seneyi devriyesinde herkes doğru, eksik veya yanlış bir şeyler yazdı ve daha da yazacaklar, ama bu yazılacak anılar hakikati yansıtmalı ve görevlerini bihakkın yapmak üzere şehit düşen ve gazi olan silah arkadaşlarının birliklerini suçlamamalıdır. Hatta eleştiri de ders verici şekilde yapılırsa kanımca daha yararlı olur.
20 Temmuzu 21 Temmuza bağlayan gece üçgen bölgeye yoğun bir Rum taarruzu başlamış olup Doğru Yol - Bileli düşmüş ve düşman Gönyeli'ye girmişti. Dikmen Tepe'de boğaz boğaza kanlı muharebeler devam ediyordu. Dikmen Tepe'nin kolordu ve tugay karargahına olan mesafesi sadece 3,5 km. kadardı. Yani Kıbrıs'taki Yunan alayı ve Rum birliklerinin taarruzları çok kritik bir safhada bulunuyordu. Saat gece yarısını biraz geçmişti.

Alay Komutanı ve harekat subayı kolordu karargahına geldiler. Kolordu Komutam, Korgeneral Nurettin Ersin'e ve karargaha durumun çok kritik bir safhada olduğunu ve yardım edilmesini bildirdi. Hava İndirme Tugayı'nın 4. Paraşüt Taburu atlayışı müteakip alay komutanının emrinde Gönyeli muharebelerine angaje olmuştu. Kırh'ya ilk gün geç saatlerde helikopterlerle taşman Nevşehir Jandarma Komando Taburu henüz Kırlı'da muharebeye sokulmamıştı. Kolordu Komutanı'nın emri üzerine bu tabur da Kıbrıs Türk Alay Komutanı emrinde Gönyeli muharebelerine sokuldu. Boğaz boğaza gün ağarıncaya kadar devam eden karşı taarruzlar sonunda Rum birlikleri ve Yunan alayı ağır bir yenilgi ve zayiat vererek çekilmek zorunda kaldılar.

Dikmen Tepe; Lefkoşa-Girne Asfaltı'nı kontrol eden bir arazi yapışma sahiptir. Bu tepenin düşman eline geçmesi halinde anayolun iki tarafındaki arazide taarruzlarını sürdüren tugayların arasına Rum ve Yunan alay birlikleri dalacak, tugayların görevlerini zorlaştıracak veya gün ağarmadan tugay unsurlarını parça parça imha edeceklerdi. 20 Temmuz 1974 günü 2. sortide saat 11.15'te Kırnı bölgesine atlayışını gerçekleştiren 3. Paraşüt Taburu süratle toparlanarak taarruz planına göre tabur komutanı komutasında Türk Bozdağı'na doğru taarruza başladı ve hava kararmadan Türk Bozdağı'nı Rum birliklerinden aldı. Bu dağı da mezar yaptı. 20 Temmuz 1974 gecesi Gönyeli muhaberelerine katkıda bulunan 2. Paraşüt Taburu 21 Temmuz gün ağarırken Boğaz-Şahinler Tepe ve Ozan KÖy istikametinde taarruzla Şahinler Tepe'yi ele geçirdi.

Geceyi aynı bölgede geçiren 2. Paraşüt Taburu 22 temmuz 1974 sabahı Şahinler Tepe'den taarruza başladı, yani Orgeneral Demirel, Ayayorgi-Girne istikametinde taarruz ederken, 2. Paraşüt Taburu da Girne - Ozan Köy istikametinde taarruzunu sürdürüyordu. Eğer doğu istikametine uzanan Beş Parmak Dağları Delik Tepe -Stavroz harabeleri dahil 22 Temmuz 1974 öğleye kadar temizlenmemiş ve 2. Paraşüt Taburu Balabays ve Ozan Köye ulaşmamış olsaydı; Orgeneral Demirel'in sözünü ettiği Bora özel Görev Kuvveti bir veya iki M-113 kariyer ve bir tank takımı (5 tank) ile 22 Temmuz 1974 günü saat 14.00'de Ayayorgi'de olduğu halde saat 17.00'de Girne-Boğaz yolunu katederek kolordu karargahının bulunduğu Boğaz-Sancağı'na ulaşamazdı. Bunun olamayacağını anlamak için asker olmaya gerek yoktur. Kıbrıs'ı bilen her insan, Girne-Boğaz yolunun Beş Parmak Dağları'nın tabanında bir vadi içinde bol virajla Boğaza doğru kıvrıla kıvrıla giden kesimlerini ve hemen kenarlarında yükselen tepeleri görünce durumu anlar. Bilhassa Delik Tepe temizlenmeseydi bu geliş mümkün olamazdı.
Nitekim Orgeneral anılarında, "Ağustos ayının başlarında çıkarma plajımız Pladini daha uzaktan emniyet altına alınmıştı. Beş Parmak Dağları'na çıkıp plaja baktığımız zaman 20-21-22 Temmuz günleri ne kadar tehlikeli bir ateş ve imha çemberi altında sıkışıp kalındığını görmek mümkündür. Genç subaylara Beş Parmak Dağları'na çıkıp durumu kendi gözleri ile görmelerini tavsiye ediyorum diyor. O Kıbrıs'a ayak bastığı sırada o dağlara Hava İndirme Tugayı'nın 3. Paraşüt Taburu ve 2. Paraşüt Taburları hükmediyordu. Gene kendileri, "22 Temmuz 1974 sabahı gece karanlığından kurtulmuş, fakat köpüklü mavi dalgaların itişine kapılmış gidiyorduk. Saatler ilerledikçe Beş Parmak Dağları'nı daha yakından görüyorduk. Yaklaştıkça ormanlar içindeki kızıl alevler, siyah dumanlar ve kıvılcımlar büyüyordu. Dağlar sanki ormanlarla birlikte yanıyordu. Herkes birbirine bu alevler içinde bizim birliklerimizin nerede olması gerektiği soruyordu," diyor.
Orgeneral'in pek güzel ve romantik olarak tasvir ettiği o yerlerde ve hava indirme tugayının 3. Paraşüt Taburu ile emrine verilen Jandarma Komando Taburu vardı.

Delik Tepe - Stavroz Harabeleri alınmış, tabur kendisine emredilen hedefe ulaşmış, taarruzlarına devam ediyordu. Dolayısıyla artık Beş Parmak Dağları 22 Temmuz 1974'de Girne Dar Boğaz istikameti için bir tehlike olmaktan çıkmıştır. Bu nedenledir ki, Orgeneral'in buyurdukları gibi Birleşmiş Milletler askerleri kendilerini emniyet içinde ayakta ve topluca saygı ile selamlamışlardır. Orgeneral'in boğaza gelirken çok heyecanlı olduğu anlaşılıyor. Halbuki yukarıda belirtildiği üzere tamamen emniyet altındaydı.
Orgeneral Demirel'in kendinin ve birliğinin methedilmesini isteyen ve bundan da haz duyan bir huyu vardı.
Orgeneral Nurettin Ersin hakkındaki yanlış düşüncelerine katılmak imkansızdır. Orgeneral Nurettin Ersin'in kolordu karargahı ve hava indirme tugay karargahı her iki harekatın başından sonuna kadar beraber olmuşlardır ve sayın komutanın emirleri ışığında hareket edilmiştir. Ve hiçbir zaman da karargahının ve birliklerinin başından ayrılmamıştır. Orgeneral Demirel'in "Nurettin Paşa ortalarda yoktu" sözü çok yakışıksız ve gerçekleri yansıtmadığı için de çok üzücüdür. Keşke bu sözü hiç sarfetmemiş olsaydı. Ve kendisi de Orgeneral Nurettin Ersin kadar sabırlı ve hakikatleri gören bir komutan olsaydı.

Şu önemli noktayı da yazmadan geçemeyceğim:

20 Temmuz 1974'te Kıbrıs'a çıkan, atlayan ve inen birlikler için 22 Temmuz 1974 günü, harekatın soluklandığı, artık Rumların ümidi kesip taarruzi harekattan vazgeçtiği ve hatta birliklerimizin taarruzları karşısında yer yer çekilmeye başladıkları gündür. Artık ilk geceki baskın atlatılmış ve birlikler planlarını 21 Temmuz 1974'ten itibaren uygulamaya başlamışlardır. Kıyıda ciddi bir mukavemet olsaydı Pladini hallaç pamuğu gibi atılırdı. Çünkü orgenerallerimizin geldiği gün artık gizlilik ortadan kalkmış, çıkarma yapılan kıyı açığa çıkmıştı.

Dolayısıyla 20-21 Temmuz günlerini bilmeyenler hep konuşacaklardır. Her şeyin kendileri ile beraber başladığını zannedeceklerdir. Çünkü 20-21 Temmuz gece ve gündüzlerini bilmemektedirler. Bilmediği halde 20-21 Temmuz kıyı ve hava başlarında yapılan başarısız savaşların seyri ve mukadderatı diye cüretkarane ve insafsızca yazdan yazılar orgeneral rütbesinin büyüklüğüne yakışmıyor, keşke Orgeneral Bedrettin Demirel bunları sağlığında yayımlasaydı.

Harp Malulü, Emekli Piyade Kıdemli Yüzbaşı Ulvi Berberoğlu'nun Açıklaması

Orgeneral, merhum Bedrettin Demirel'in anılarının Kıbrıs birinci harekatı ile ilgili bölümlerinin büyük bir çoğunluğu gerçek dışıdır.
Sayın generale göre Kıbrıs yalnızca kendisinin emir ve koordinesi ile General Hakkı Borataş'ın komuta ettiği Bora Özel Görev Kuvveti tarafından kurtarılmıştır.
Her şeyden önce Orgeneral Nurettin Ersin hakkında yanlış değerlendirme yapılmaktadır. Ersin, Kıbrıs'a 20 Temmuz 1974'te saat 11.30'da helikopterle inmiş ve derhal yayımladığı günlük emir ile inen, çıkan ve Kıbrıs'ta bulunan birliklerin emir ve komutasını üstlenmiştir. Oysa Bedrettin Demirel ve Borataş kendi birlikleri Kıbrıs'a intikal ettiği halde ancak üçüncü gün 22 Temmuz'da Kıbrıs'a ayak basmışlardır.
Müşterek Hava İndirme Harekatı'nı ve amfibi harekatını bilmeyen okuyucuyu biraz aydınlatmak isteriz.
Düşman derinliğine paraşütle ve helikopterlerle inen birliklerin, denizden çıkan birliklere ulaşıp kıyı başı ve hava başının birleştirilmesi, muharebe türlerinin en zor ve zayiat verenidir. Birliklerin birleşmeyi gerçekleştirmesinin 72 saat içinde olması beklenir.

Kıbrıs gibi inen ve çıkan birlikleri birbirinden ayıran, düşman tarafından da tahkim ve savunulmakta olan Beşparmak dağlarına sahip bir harp sahasında muharebe güçtür. Tüm güçlüklere rağmen Hava İndirme Tugayı (230 P.Tb. dahil) ve Komando Tugayı (Jandarma Komando Tb., dahil) kendilerine önceden verilmiş hedeflere adım adım ilerlemiş ve almışlardır.
Girne 2'nci Komando Tb. batıda, 2'nci Paraşatü Tb. doğuda olmak üzere 2 Temmuz 1974 sabah saat 07.30'da Şahinler Tepe'den başlayan taarruzla 2'nci Paraşüt Taburu Ozanköy ve Balapayıs'a ulaşmış, 2'nci Komando Taburu ise çıkarma birlikleriyle (Çakmak Özel Görev Kuvveti) birleşmiştir.

Bedrettin Demirel'in sözünü ettiği Bora Özel Görev Kuvveti, birinci harekat için, iki adet M-113 kariyerden (her birisinin 10 kişi taşıdığı zırhlı araç) ibaret olup yegane başarısı, birleşme sonrası, Aya-yorgi'den Kolordu Karargahı'nın olduğu Darboğaz'a gidebilmektir.

Birinci Kıbrıs Barış Harekatı'nda muharebeye giren dört birlik vardır. Hava İndirme Tugayı, Komando Tugayı, Kıbrıs Türk Alayı ve Çakmak Görev Kuvveti (Bedrettin Demirel karargahına bağlıdır.)
Kıbrıs Türk Alayı'ınn yeri ve görevi bellidir. Diğer ilk iki birlik ise muhtemel bir Kıbrıs harekatı için eğitilmiş, Önceden hazırlanan harp planlarını uygulamak için de tabur seviyesinde bağımsız görevler alınmıştır. Elbette bu birliklerde de korkanlar, kaçanlar hatta birliğini terk edenler olmuştur. Ancak bunlar çok düşük seviyededir ve Önceden beklenir. Hal böyleyken bu seçkin birliklerin görevlerini yapmadıklarım iddia edebilmek; paylaşıldığında yetmeyeceğini düşündükleri başarıyı kendilerine mal etme ihtiyacından olmalıdır.

Kıbrıs Barış Harekatı'nın her ikisine de fiilen katıldım, 20 Temmuz gecesi muhtemel bir Rum taarruzuna karşı Ersin'in karargah emniyetini sağlamakla görevlendirilenlerdenim. Hava İndirme Tugayı Harp Ceridesi'ne "Kahraman" olarak geçen tek subay olmama rağmen, şehit ve gazi silah arkadaşlarımın anıları önünde saygıyla eğilirim.
Eleştiri bir toplumun gelişimi için mutlaka gereklidir. Bedrettin Demirel'in anılarına hapsettiği değerli görüşlerinden çok daha

ağırlarını biz resmen, harekattan hemen sonra ve daha sonra yaptık, ilgili yerlere ulaştırdık. Ancak hiçbir şekilde görevlerini bihakkın yapmak üzere şehit, gazi olan insanların birliklerini suçlamadık.

Emekli Piyade Kurmay Albay Bedii Sevinç'in Açıklaması

Sayın ve rahmetli Em. Org. Bedrettin Demirel'in anılarını, "Kıbrıs'a nasıl çıktık" başlıklı yazı dizisini ilgiyle okuyorum. İlgiyle diyorum, çünkü anıları anlatan Org. Demirel, yazıda adı geçen Em. Org. Nurettin Ersin, Em. Tuğg. Hakkı Borataş ve Alb. Karaoğlanoğlu'nu harekat öncesi, 3 yıl görev yaptığım 39. Tümen'de (İskenderun) iken türlü münasbetlerle yakından tanıyorum. Tümen Kurmaybaşkanı Kur. Bnb. Dündar Gürlüoğlu (şimdi Kur. Alb.) ve Kur. Bnb. Sedat Metin (general) benim sınıf arkadaşlarımdır.
1971-73 yılları arasında o zaman 39. Tümen komutanı olan Tümg. Demirel'in çok yakından tanıdığım askerlik sanatını, yönetimini, iki yıl sonra Kıbrıs Barış Harekatı ve ertesindeki olaylarda çizdiği çizgiyle birleştirmekte sıkıntı çekmedim. Org. Demirel üe harekat soması Ekim 1974'ten Nisan 75'e kadar aynı çatı altında Girne Kolordu Karargahında çok yakın mesaimiz oldu. Onu daha da yakından tanıma olanağını buldum. Sonra yerine rahmetli Korg. Vahit Güneri geldi. 1968 yılında Erzurum-Kandilli'de emrinde çalıştığım Gn. Güneri'ye çok şey borçluyum.
Org. Demirel'in belirttiği gibi çıkarma araçlarının yetersizliği nedeniyle benim taburum (Ütğm. Külekçi'nin 6. bölüğü hariç) ancak 28 Temmuz günü sabahı Pladini kıyılarına çıkmış ve birinci harekatın ateşkesle sonuçlandığı 31 Temmuz gününe değin olan son dört gününe katılmıştır.

Ancak Kıbrıs'ta kaldığım bir yıl içinde 20-23 Temmuz 1974 günlerinde yaşanan kritik saatleri, yaşayan arkadaşlarımdan fırsat buldukça dinlemiş, not etmiş ve bilgi sahibi olmuştum.
Bu açıklamadan sonra Demirel'in anılarına karşı görüşlerimi aktarmayı, bu harekatın öncesini (Türkiye'deki tatbikatlar) ve harekatı yaşamış bir subay olarak yararlı görürüm.

Demirel " Halbuki çıkarma plajının veya plajlarının kesin bir nokta olarak önceden bilinmesinde ve buna uygun olarak prova yapılmasında zorunluluk vardı. Girne ve Magosa demekle iş bitmiyordu" diyerek plaj kesimlerinin üst makamlarca saptanmadığından yakınır görünmektedir. Çıkarma yapan bir birliğin düşman kıyılarını, Demirel'in dediği gibi "nokta" olarak bilmesine olanak yoktur. Ancak haritadan, hava fotoğraflarından veya varsa başka istihbarat araçlarından değerlendirebileceğini harp tarihi okuyanlar hatırlar. 1/25.000 ölçekli bir haritadan ancak "Çıkarma Bölgesi" saptanabilir. "Nokta" değil. Çünkü bundan daha büyük ölçekli kıyıyı daha ayrıntılı gösteren harita elimizde yoktu. Aslında en büyük ölçekli askeri haritalar da bunlardır.
Eğer Geni. Demirel'in dediği gibi "baştan kara" kapak atmak (çıkarma aracının kapağının kıyıya oturması) ki buna denizciler "kuru kapak" atmak derler, mümkün değilse "yaş kapak" atılır. Yani kıyının özelliği nedeniyle gemi tam kıyıya yanaşamıyor. Kapağım yanaşabildiği ölçüde kıyıya yakın, fakat deniz üstünde açıyor. Bu durumda erler suya girer, tanklar su derinliği 110 cm. geçmemişse, zırhlı araçlarda yüzerek çıkabilir. Çıkacak birlik "çıkarma bölgesi" doğrultusunda seyir halinde iken kıyıya yaklaştıkça gözün görebildiği mesafede, "nokta" seçilir. Çıkarma harekatının güçlüklerinden biri de budur.
Mersin kıyılarında çıkarma yeri seçiminde tartışmalar olurken Demirel, "Tartışmaların sonunda en akla yakın gelen bir plajı noktalayarak adını Deniz Yarbay Neşet İkiz'den okumasını rica ettim. O haritaya dikkatle eğilerek 'Platini' dedi... Harekat sonrası Girne kıyılarında yapılan incelemede, bu plajın çıkarma için taktik ve teknik yönden en elverişli olduğunu görmüş ve kararımızdaki isabetten dolayı hayret etmiştik," demektedir.
Haritadan "kuru kapak" atacak yeri okuyup çıkarmanın ne denli, güç olduğunu ve bunda "isabet" kaydetmenin ölçüsünü meslektaşlarımın takdirine bırakırım.
General Demirel'in "portre"sinde geçen "sertliği" konusunda da bir abartma var. Demirel hiç de sert bir asker değildi. Çok kez astlarına "bey" diye hitap etme alışkanlığı vardı. Kızdığı zamanlar herkeste görülebilecek sinirliliği olmuştur.

Demirel "Çıkarma Öncesi Mersin'de yaşayan keşmekeş" dediği bölümde "Çıkarma Birlikleri Komutanlığı Mersin'de kara birliklerinden ayrı bir makam olarak kendilerini mütalaa ediyordu. Bu eğilim tarih boyunca insanların ruhuna hakim olan ayrıcalık duygusundan ileri geliyordu. Başkalarının emrine girmemek, ast olmamak, özgür ve bağımsız olmak..." ifadelerini kullanıyor.
Bu bir ölçüde doğrudur, İkinci Dünya Savaşı'nda yaşanmış Örnekleri var. Bizde de her üç kuvvet kendilerini ayrı özellikte, bir bakıma üstün görürler. Bunu da şaka yoluyla dile getirirler. Ama bu gerçek, Demirel'in belirttiği ağırlıkta değil.
General çıkarma ve indirme harekatını engelleyecek düşman Hava ve Deniz Kuvvetleri'nin olabileceğinden, "Bunlar yeterince Kıbrıs Rum Muhafız Ordusu bünyesinde yoksa bile, Yunanistan'dan geleceği konusundaki" kuşkusunu dile getirmektedir. Ayrıca Akdeniz'de bulunan Amerikan ve Rus kuvvetlerinin de çıkarma ve indirme harekatımıza müdahale edebileceğinden kuşku duymaktadır.

Rum tarafının değil de Amerikan ve Rusya'nın kuvvetlerinin sürekli Akdeniz'de dolaştıkları dikkate alınırsa, Demirel'in bu kuşkusuna katılmamak elde değil. Doğal olarak bizler gibi asker olan Demirel'in, ABD veya Sovyetlerin bu harekatımıza karşı tavırlarının ne olacağını kestirmesi mümkün değildi. Çünkü bu iki gücün durumu askeri olmaktan çok "politik" ti. Bunu da ancak hükümet bilebilirdi. Ama' Yunanistan'dan gelecek hava ve deniz gücünün Kıbrıs'ta havadan ve denizden müdahalede bulunabileceğini düşünmek olası değil. Yunanistan'ın hava gücünü Girit'ten kaldırabileceğini varsaysak bile, uçakların 600 kilometreyi aşkın bir mesafeyi aşıp Akdeniz'i geçmesi, Kıbrıs'a gelmeden Önce ve Kıbrıs hava sahasında kesin olarak karşılaşacağı Türk hava gücü ile yapacağı mukabil hava harekatından sonra, yer birliklerine hava destek harekatı vermesi ve bundan sonra üslerine dönmesi, menzil bakımından olanaksızdır.

Deniz gücü için de benzer engeller mevcuttu. Özellikle deniz gücünün harekete geçirilmesi her şeyden Önce "zaman"a bağlı idi. 15 Temmuz'da harekata hazırlık safhasını aşarak 20 Temmuz'da Kıbrıs sularında olması maddeten imkansızdı. Kaldı ki bu deniz gücü seyir halinde bir hava desteğine ihtiyaç duyacaktı. Bu nedenle de olanaksızdı. Özetle Kıbrıs'ın, Türkiye'ye çok yakın, ama Yunanistan'a çok uzak olması, Türk Deniz ve Hava Kuvvetleri'nin kullanılmasını olanaklı kılarken, karşı tarafın bu güçlerini kullanmasını engelliyordu.

Tümen Komutanı Demirel, 50. Alay K. Albay Karaoğlanoğlu'nun şehadet haberini 21 Temmuz günü Mersin'de aldığını, bunun şok tesiri yarattığını söylerken, çevresindeki subaylar için, "Bu arada adlarını yazmayı lüzumsuz gördüğüm birçok kimsenin dilleri tutulur gibi oldu," demektedir. Savaş bu, ölüm var içinde. Demirel'in bu ifadesi "doğasına uygun" bir üslup taşır gibi geliyor bana.
Mersin kıyılarında iken yerli halktan gördüğümüz maddi ve manevi yardım, teşvik, gözlerde okunan heyecan, subayından erine kadar ölüm korkusunu büyük ölçüde silmiştir. O günlerde yaşanan duygusal tutum ve kenetleşme bir kitabı dolduracak Ölçüde geniş boyutludur. Ben, dünya tarihinde bu denli ulus-asker coşkusu, bu denli halk-ordu kaynaşması örneklerinin çok sayıda olduğunu sanmıyorum.

Bana ilginç gelen bir nokta da Demirel'in, Ordu Komutam Org. Suat Aktulga'dan naklen "Tahliye Flanı"mızın olmayışından yakınmasıdır. Bu yakınmayı da, 21 Temmuz günü dinlenilen Yunan radyosundan Türklerin denize döküldüğü biçimindeki haberlerle ilişkili olarak yazmaktadır. Benim askerlik bilgilerime göre çıkarma ve indirme harekatında tahliye planı olmaz. Hele bu düşman topraklarına yönelik "Deniz Aşın Harekat" olursa. Başarısız olmuş bir çıkarmanın tahliyesi (geriye taşınması) bu birliklerin o anda düşman ateşi ve gözü altında olması nedeniyle zaten mümkün değil, gerçekleşemez. Böyle bir durumda ölüm veya tutsaklıktan başka bir seçenek yok. Böyle bir plan yapıp ast kademelere dağıtmak başarıya değil, başarısızlığa prim vermek demektir.
ikinci Dünya Savaşı'nda İngilizler, Alman taarruzunun Fransa topraklarına yayılması üzerine birliklerini Dunqerk'ten tahliye etmişlerdir. Bu tahliyeye de her nedense Alman Kuvvetleri'nin seyirci kaldığını harp tarihi yazmaktadır. İki örnek arasında hiçbir benzerlik yoktur. Biri düşman ateşi altında, diğeri çok uzağında iki ayrı nitelik taşımaktadır. Demirel'in belirttiği gibi henüz "kıyı başı" elde edilmemiş, yani birlikler yeterince kıyıya çıkamamış, lojistik destek bir ölçüde kıyıya alınamamışken, 'tahliye'yi nasıl düşünür ve uygularsınız? 21 Temmuz günü Platini bölgesinde karaya gelişigüzel çıkmış birkaç bölük ile, genişlik 600-700 m, derinlik bundan daha az bir saha elde edilmiş bir durumda, tahliye ne askeri bakımdan ne de fiziki olarak düşünülemez.
Yunan radyosunun bu yayını üzerine, Türk ulusu için bir onur meselesi haline gelmiş bir harekatın daha ilk gününde tahliyeyi düşünmek sağlıklı bir mantığın ürünü olmasa gerek.
Tarık Bin Zeyyat'ın Cebeli Tarık Boğazı'nı aşıp Endülüs'e ayak bastıktan sonra gemilerini yaktırması tarihte ilginç bir olaydır. Deniz aşın harekatta "birleşme" gerçekleştikten sonra, hasar görmüş malzemenin ve yaralıların geri çekilmesi söz konusu ise, tahliye düşünülebilir.

Kaldı ki General Demirel, "Elimizde yeterince çıkarma aracı ol-maması nedeniyle birlikleri Kıbrıs'a dalgalar halinde gönderdik," demektedir. Böyle olunca denize dökülenleri hangi araçla tahliye edeceksiniz. (Bence bu anda tahliye planı olmaması doğal ve doğrudur. Tahliye daha çok "çekilme" hareketlerinde, yani başarısızlıkta yer alan bir terimdir.)
General Demirel, "Sevk ve idareden sorumlu 20 makam" başlıklı bölümde "Koordinasyon yapacak olan karar karargahlarının mevcudu, katılan kıtaların mevcudundan fazla idi" diyerek, yakınmaktadır. Bu, teori olarak doğrudur. Çok sayıda koordinasyon makamı "sadelik"i yitirir, karışıklığa yol açar. Ama Demirel 'Koordinasyonu gerektirmeyen birliklerin karargahlarını da koordinasyon makamı saymıştır. Örneğin Ankara'daki Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Merkezi, harekata katılan alaylar, Mersin'deki Çıkarma Birlikleri Komutanlığı gibi. Koordinasyon, harekata katılan her üç kuvvetin ana birlikleri arasında, yani üst düzeydeki karargahlar arasında söz konusu. Geriye kalan ve sayın generalin saydığı gibi çok sayıda birliklerin ilişkisi, kendi aralarında "işbirliği" veya kendi aralarında "yerel koordinasyon"dur.
Çok yakından tanıdığım rahmetli Demirel'in en büyük zaafı 'övülmek'ten hoşlanmasıdır.

Bu zaafım bilen kimilerinin onu övdüklerini, duygularını okşadıklarını gördüm. İşte bir olayı kendi anılarından alıyorum.
"1974 yılında komutasında Kıbrıs'a gönderilecek birliği uğurlarken rüzgarlı bir Şubat günü yaptığım konuşmada, Kıbrıs'ta kahramanlık destanları yaratacaklarını söylemiştim. 39. Tümen'in de muhtemelen Kıbrıs'ta kendilerinin yanında bulunabileceğini ifade etmiştim. Sonradan yazılan harp ceridelerinde Kur. Binbaşı (şimdi general) Sedat Metin bu konuşmayı bir kehanet olarak belirtiyordu."

Oysa ortada bir kehanet yoktu. Kıbrıs olayları 1964'ten beri gündemdeydi. (O tarihten bu yana T.S.K. yasal hakkını kullanmaktan kaynaklanan "müdahale" için sürekli hazırlık yaptı. Rum kesiminin tutumu bu hazırlığı hızlandırdı. Koşullar yeterince hazır olunca müdahale Demirel'in 39. Tümen Komutanı olduğu zamana denk geldi. Şimdi çıplak gerçek karşısında kehanet'i nerde arayacağız. Sonra askerlikte "kehanef'e yer yoktur. Binbaşı, Komutan'ın duygularını okşamak için bu yola başvurmuş olabilir. Komutan bunu anında geri çevirmesi gerekirken, harp ceridesine alıyor, üstelik bunu anılarında yayımlayabiliyor.
(Yakından tanıyıp sevdiğim arkadaşım Sedat Metin oldukça neşeli bir yapıya sahip. Zengin espri ve fıkra repertuarıyla her zaman bizi güldürmüş, hoş vakit geçirmemizi sağlamıştı. Anlatma yeteneği de gayet üstündür. Ben Girne'de karargahta görevliyken Metin Gnl. Demirel'in genel sekreteri idi.)

Demirel'in "39. Tümenin idaresi" başlığı altında şu tümcelerini okuyoruz, (yazar kıta hizmetinin dolduğunu ve 39. Tümen'den ayrılmanın zamanı geldiğini ifade ettikten sonra) "İki yıldan beri emek verdiğimiz birliklerden ayrılamıyordum. Tümeni emanet edecek bir kimse göremiyordum. Hasan Sağlam'ın verileceğini duymuştum. O yıl korgeneralliğe terfi sırasında olmam ikinci planına kalıyordu. Asıl sorun çok kritik bir görevi olan 39. Tümen'in kime teslim edileceği idi."
Bu ana kadar kendini ön planda tutmaya çalışan, bırakın astlarının gayretini 20 Temmuz günü havadan birliklerle inen Kolordu K. Korg. Nurettin Ersin'den bile söz etmeyen Demirel, burada baklayı ağzından çıkarıyor ve "vazgeçilmez" bir general olduğunu

açıkça ortaya koyuyor. Bu noktada general anılarında Kıbrıs Barış Harekatı'na ışık tutmaktan çok kendini övmeye çalışıyor. Evet, Demirel'e göre onun ayrılığında 39. Tümen'e komuta edecek general Türk Ordusu'nda yoktu. Hasan Sağlam bile yetersizdi ona göre.
Bizler yıllardır, atandığımız birliklere gittiğimizde subay ve ast-subaylarımıza "Hiçbir hizmet kişilerle kaim değildir. Sakın böyle bir vehme kendinizi kaptırmayın" der dururduk. Bu inanç da Türk Ordusu'nda bir tür gelenek haline gelmiştir. Şimdi biz mi haklıydık, yoksa sevgili ve rahmetli General Demirel mi?

Bir askerin kendi terfiini Önemsemeyerek, birliğinden ayrılması halinde, yokluğunda birliğinin akıbetinin ne olacağını birinci plana almasının eşyanın tabiatına aykırı olduğunu vurgulamak gerçekçi bir tutum olur. Ama yanılgı da insanoğluna özgüdür.
Tuğgeneral Hakkı Borataş, tümen komutanı yardımcısı durumunda idi. 20 Temmuz günü Kıbrıs'a 50. Piyade Alayı ve bir deniz piyade alayı çıkarken, çıkan bu iki alayın harekatını sevk ve idare edecek bir generale gereksinim vardı. Bu görev de General Borataş'a düşerdi. Oysa Sayın General 22 Temmuz'da Tümen Komutanı ile birlikte harekata katılıyor. Ben inanıyorum ki General Borataş, 20 Temmuz günü harekata katılsaydı, Albay Karaoğlanoğlu'nun düşman karşısında alay sancağını açmasını önler ve belki de Albay Karaoğlanoğlu şehit olmazdı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1974 Olayları ve Birinci Türk Kıbrıs Barış Harekâtı

Mesajgönderen osmanbucukoglu » 22 Ara 2014, 10:27

14 Kasım 2014 tarihinde tamamlanan ve yayınlanan çalışmanın
kısa tanıtım metni ve linki aşağıdadır.

KOCATEPE'NİN KİMSESİZLERİ

Kıbrıs Harekatı'nın ikinci günü, 21 Temmuz 1974 tarihinde Türk Hava Kuvvetleri yanlış istihbarat sonucunda kendi muhriplerimizden oluşan bir filoya saatler süren bir bombardıman yaptı. Kocatepe Muhribi'nin battığı bombardımanda 54 denizci şehit düştü.

Yanlış istihbaratın nasıl oluştuğu, harekat merkezinin muhriplerle her türlü parola/kimlik teyidini yapmasına rağmen bombardımanın neden kesilmediği ve saatlerce devam ettiği, ilk bombardıman için havalanan Türk uçaklarının neden Kıbrıs Harekatı'nın parolalarını bilmediği, ilk bombardımanda Türk uçaklarının Kıbrıs Harekatı'nın parolalarını bilmemesinin neden olduğu facia aşikarken 2. ve 3. bombardımanlarda parola konusunda uçakların neden bilgilendirilmediği ASLA ANLAŞILAMADI.

Wikileaks'de yeralan ve bugüne kadar FARKEDİLMEMİŞ bazı belgeler, emperyal merkezin salladığı bir "SAHTE BAYRAK / FALSE FLAG" istihbaratın söz konusu olma ihtimalini gündeme getirmekte. Bu belgelerden bir tanesi ABD açısından o kerte kritik öneme haiz ki, 2005 yılında Başkan Bush tarafından yayınlanan bir "başkanlık emri" çerçevesinde "AÇIKLANAMAYACAK" statüsüne alınmış ve gizliliği kaldırılmamış.

Bu konuda yapılan araştırmayı "Fetvaya Diren" blogunda bulabilirsiniz.
http://fetvayadiren.tumblr.com/post/102595067827/kocatepenin-kimsesizleri

İLK OLAY

21 Temmuz sabahı 09.44'de Tümamiral Nejat Tümer, Komodor İrfan Tınaz'a Baf'a yola çıkmalarını emretmiş. 09.57'deki kayıtta, emrin içeriği verilmiş: "....09.20'de Baf'ın 60 mil batısında bulunan konvoy ile temas sağlayınız..."

09.44'de verilen emirde 09.20'de yapılacak olan anlatılmakta.

Birand'ın Eylül 1975'de yayınladığı "30 Sıcak Gün" başlıklı kitabının 175-176. sayfaları saat 10 civarı yola çıktıkları bilgisini teyit etmekte. ("Adatepe, Kocatepe ve Fevzi Çakmak muhriplerine 21 temmuz pazar sabah 10.00 sularında arzı ve tulü verilerek..." http://www.mehmetalibirand.com.tr/kitap ... ak_gun.pdf).

Güven Erkaya'nın anılarıysa, 9.20'de yapılacakları içeren bir emrin varlığını teyit etmekte("Bekledigimiz emir sabaha karsi Ankara’dan geldi" http://turkordusu.yuku.com/topic/801/Ko ... D1_zvl_uSr).

"TurkmenCopur"un yazısındaki saat uyuşmazlığa (9.44'de verilen emrin 9.20'de yapılacak olanı söylemesi) üretebildiğim AKLA YATKIN TEK ÇÖZÜM VAR. Sabaha karşı Tümamiral Nejat Tümer'e gelen emrin, nedenini bilmediğimiz bazı gerekçelerle Komodor'a gecikmeli iletilmesi.

BUNUN DIŞINDA, 18.40 öncesi girilen bazı verilerin zaman bilgisi sanırım HATALI!

İKİNCİ OLAY

18.20'deki kayıtta, "İlk kolun taarruzunun hemen ardından..." Aynı kayıtta "Hava Kuvvetleri Komutanlığının gönderdiği «Türk gemilerinin yeniden taarruza uğradığı» emri"nden bahsedilmekte. Oysa taarruzun başlama saati olarak 18.40 verilmiş! Farklı bir kaynaktan da taarruzun başlama saatini teyit ettim.

Bu durumda, "İlk kolun taarruzunun hemen ardından..." başlayan kayıdın saatinin 18.20 olması HATALI,

"İlk kolun taarruzunun hemen ardından..." vurgusu kaldırılarak 16.42 veya 16.43 OLMASI GEREKİR. (tahliye esnasında başlayan çok kısa süreli bombardıman)
veya 18:40 OLMASI GEREKİR. (ikinci bombardımanın başlangıcı. Bu kanaatimi, "TurkmenCopur"un taarruzun başlangıcı olarak vurguladığı 18.40'taki bir vurgusu da desteklemekte. "Talim yaptığımız gemiler Türk gemileri... Ateş etmeyin altımızdakiler Türk gemileri..", "Ateşi kesin, atış yaptığımız gemiler Türk gemileridir..." ve bir ara "Talim bitti..." diye konuşma duyulduğu anımsanıyor.) Bu şekilde anımsanan konuşmalar, HATALI bir şekilde 18.20 olarak kaydedilen verideki Hava Kuvvetleri Komutanlığının gönderdiği emirle uyumludur.("Türk gemilerinin yeniden taarruza uğradığı")

18.20 olmaması gerektiği KESİN!

ÜÇÜNCÜ OLAY

18.22'de girilen kayıtta (yine 18.40'da başlayan taarruz öncesinde), yine Türk gemilerine taarruz edildiği ve taarruzun derhal durdurularak, uçaklarımızın Baf liman ve tesislerini bombalaması emredildiği ifade edilmiş. Adana Harekât Merkezi'nin harekete geçerek Türk gemilerine taarruzun devamı önlediği yazılmış.

Baf liman ve tesislerinin bombalanması 19.51 olduğunu bir kenara bırakacak olursak,

Telsiz bağlantısıyla anında engellenen tek taarruz 16:43'deki kısa süreli taarruz.
18:40'da başlayan taarruz 18:51'e kadar devam etmiş.

Bu durumda 18.22 olarak HATALI girilen kaydın, DOĞRUSU sanırım 16:42!

Bu şekildeki bir çözüm, hem sorun ikiye önerilen çözümlerden birisiyle de uyumludur.

DÖRDÜNCÜ OLAY

2. ve 3. sorunlarla eşgüdüm gözetildiği takdirde,
18.25 kaydı da sorunlu telakki edilebilir.

18.40'daki taarruz anındaki kayıtta muhriptekilerin uçak sesini andıran bir ses duyduklarında bahsetmekte....
oysa 15 dakika önceki 18.25 kaydında uçak, detaylı bir şekilde, gemilerle ilgili gözlemlerini bildirmekte..

bu gözlem, 16.43'deki bombardıman kesildikten sonra 16.45'de aktarılmış olabilir.

BEŞİNCİ OLAY

19.10'daki kayıtta "Uçaklarla Tınaztepe AYNI parolayı kullanıyordu. Bu nedenle anlaşamadılar." denmiş.

Aynı parolayı kullansalar anlaşırlardı. Muhtemelen "AYRI" yerine, YANLIŞLIKLA "aynı" yazılmış.

Bu kanaati genelkurmay parolasıyla anlaşma sağlandığının ifade edilmesi ve
uçaklarda Kıbrıs Harekatı'nın parolasının olmadığının vurgulanması desteklemektedir.
osmanbucukoglu
Kısa Dönem Er
 
Mesajlar: 1
Kayıt: 15 Eki 2014, 11:36

Önceki

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir