Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

KIBRIS'A MÜDAHALEYE YOL AÇAN GERGİNLİKLER

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

KIBRIS'A MÜDAHALEYE YOL AÇAN GERGİNLİKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:20

KIBRIS'A MÜDAHALEYE YOL AÇAN GERGİNLİKLER

İngiltere, konferansın başarısızlığa uğramasından sonra Kıbrıs'taki terör olaylarına karşı daha etkili Önlemler almak amacıyla 30 Ekim 1955'te Sir John Harding adlı bir İngiliz mareşalini vali olarak adaya gönderdi.
Vali, Makarios'la ve Türk toplumu ileri gelenleri ile görüştü. Daha sonra 'ınuhtariyeti' kabul etmeleri için Rumlarla görüştü. Terör eylemlerine de son verilmesini istedi. Rumlar her iki isteği de olumsuz karşıladılar.
Makarios, içişlerinde Türklerle işbirliği yapılması için getirilen tüm önerileri geri çevirdi. Üstelik Kıbrıs'ta barışın yeniden kurulmasını istediğini söylemesine karşın, terör olaylarım kınamaya yanaşmıyordu. Aslında bu tavrı çok doğaldı. Çünkü daha önce de anlattığımız gibi terörü yaratan örgüt, Yunan hükümeti ile kilise tarafından ortaklaşa kurulmuştu.

İngilizler Makarios'u Sürüyor

İngiltere Ada'da uygulanmasını istediği 'kendi yazgısını kendi saptama' yolunun Makarios tarafından tıkandığını anlayınca, 9 Mart 1956'da papazı tutuklayarak Hint Okyanusu'nun Şeyşel adalarına sürdü.

Makarios'un sürgün edilmesi, Kıbrıs'taki terör eylemlerinin daha da artmasına neden oldu. Haziran ayının ortalarına kadar devam eden olaylar sonucunda 8 Türk öldü, 39'u yaralandı.
İngiltere, Lord Radcliffe adlı bir anayasa uzmanını, Kıbrıs'ta uygulamaya karar verdiği 'özerk' yönetim biçimine uygun bir anayasa hazırlamakla görevlendirdi. Rum tarafı, gerçek ve tek temsilcilerinin Makarios olduğunu belirtip Radcliffe ile görüşmediler.

Hazırlanan anayasa tasarısı, 1956 Aralık ayında İngiltere'de açıklandı.
Yunanistan, 'Kıbrıs halkına kendi yazgısını kendi belirleme hakkını tanımadığı ve ada valisine geniş yetkiler verilmesini öngördüğü' gerekçesiyle, Radcliffe anayasasını tanımadığını açıkladı.
Türkiye Başbakanı ise Türkiye'nin her şeyden önce terör eylemlerinin durdurulmasını ve Ada'da barışın sağlanması sonucunda, hazırlanan tasarıyı görüşme konusu yapabileceğini belirtti.
Kıbrıs Rumları da anayasa taslağını benimsemediler. Türk toplumu ise, Türk hükümetinin görüşlerine olduğu gibi katıldığını açıkladı.

Self determination

İngiliz Sömürgeler Bakanı Lennox Boyd, İngiltere parlamentosunda Kıbrıs'la ilgili yapüğı bir konuşmada sözü 'ulusların kendi yazgılarını kendilerinin saptaması (self determination)'na getirerek, "Milletlerarası ve stratejik durum uygun olunca İngiliz hükümeti 'kendi geleceğini kendi kendine saptama' ilkesinin uygulamasını yeniden incelemeye hazır olacaktır. İngiliz hükümeti Kıbrıs'taki gibi son derece karışık bir halk yapısı olan yerde 'ınilletlerin kendi yazgılarım kendilerinin saptaması' hakkının uygulanabilmesi için çeşitli çözüm yolları arasmda Ada'nın iki toplum arasmda bölüşülmesi gerektiğini de kabul etmektedir,"dedi.

Atina hükümeti doğrudan doğruya bağımsızlığa geçilmeyişini, araya bir (self goverment) 'yurttaşların kendi kendine yönetmesi' dönemi konulmasını eleştirmiştir. Lenox Boyd'un konuşması açıkça şunu belirtiyordu: Radcliffe tasarısı geri çevrilirse, Kıbrıs'ı 'taksim' etmekten başka her türlü çare denendikten sonra hiçbir olanak kalmadığı zaman buna başvurulacaktır."

Türk Başbakanı Adnan Menderes, 29 Aralık 1956'da, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir konuşmada şöyle dedi:

"Adanın iki toplum arasında bölüşülmesi göz ardı edilemez. Türk hükümeti, adanın iki toplum arasında bölüşülmesini gerçekçi ve olumlu bir öneri olarak karşılamaktadır.. .Ada'nın paylaşılması oradaki soydaşlarımızın Türk bayrağı altında yaşamalarını sağlayacak ve Kıbrıs, Türkiye için herhangi bir 'tehdit bölgesi' olmaktan çıkacaktır. Büyük bir özveri olarak bunu kabul ediyoruz."

Yunanistan, 1956 yılında Birleşmiş Milletler*e Kıbrıs'la ilgili olarak bir başvuru daha yapmış ve ada halkına 'kendi yazgısını kendi kendine saptaması' olanağının verilmesini istemişti. Birleşmiş Milletler bunu ve İngiltere'nin karşı başvurusunu gündemine getirdi ve 22 Şubat 1957'de 2 çekimsere karşı 76 oyla şu kararı aldı: "Kıbrıs sorununu inceleyen genel kurul, bu sorunun çözümünün bir barış ve özgürce davranma ortamını gerektirdiği sonucuna vararak Birleşmiş Milletler Anayasası ilkelerine uygun olarak barışçı, demokratik ve hakça bir çözüm bulunacağı ve bu amaçla yeniden görüşmelere başlanacağını ümit etmektedir."

Başpapazın Şeyşel'de serbest bırakılması koşuluyla terör olaylarını geçici olarak sona erdireceğini bildiren EOKA büdirisinden bir gün sonra, NATO Genel Sekreteri Lord Ismay NATO'nun Kıbrıs sorununun çözümü konusunda arabuluculuk yapmasını önerdi.

L. Boyd, gerek EOKA'nm bildirisinden gerekse NATO'nun arabuluculuk önerisinden Makarios'un bilgilendirildiği ve tedhişin durdurulması için girişimlerde bulunursa Kraliçe hükümetinin, onun Şeyşel'deki sürgün yaşamına son vereceğini, fakat bu aşamada Kıbrıs'a dönmesinin söz konusu olamayacağını söyledi.

Terörün durdurulması için Makarios, Londra'nın istediği biçimde bir açıklamada bulunmadı. Buna karşın 28 Mart 1957 günü Kıbrıs'a dönmemek koşuluyla özgürlüğüne kavuştu.
Aynı gün İngiliz parlamentosunda yapılan görüşmelerden çıkan karar, NATO'nun önce arabuluculuğu ile sorunun milletlerarası statüsünü saptamak ve sonra da Radcliffe anayasası çerçevesinde Kıbrıslı temsilcilerle görüşmelere girişmekti.

İngiltere'nin bu niyetini anlayan Türk hükümeti yetkilileri ve devlet yöneticileri; Kıbrıs Türk temsilcilerine 'taksim tezi'nin savunulmasını bildirdiler, Bu tez sonuna kadar büyük bir inançla savunuldu.

Türk Mukavemet Teşkilatı'nın (TMT) Kuruluşunun Tarihsel Nedenleri

EOKA'nın Enosis'i gerçekleştirmek amacıyla 1955 yılının Nisan aymda ada genelinde başlatmış olduğu sabotaj ve silahlı saldırı eylemleri, Özel olarak ise Türklere karşı yapılan insanlık dışı saldırılar, Yunan egemenliği altına girip köleleşmek istemeyen Türk kitleleri arasında doğal olarak büyük ve haklı tepkilere yol açmıştı. Nefsi müdafaa'dan doğan bu tepkiler son derece doğal tepkilerdi.

Kurutuşundan sonra hızla işe başlayan EOKA giderek terör eylemlerini yoğunlaştırdı, ENOSİS yolunda ileri adımlar attı. Bu durum elden geldiğince kendini savunmaya çalışan Kıbrıs Türk halkını bir direniş hareketi örgütlemeye zorladı. '9 Eylül Cephesi', 'Volkan' gibi yerel hareketler sonuçta EOKA'nın insanlık dışı saldırılarına karşı koyan bir 'ıneşru müdafaa' örgütüne dönüştü.

Türk Mukavemet Teşkilatının kuruluşu 1 Ağustos 1958'de tamamlandı. Ancak bu Örgütün kurulma kararı 27 Temmuz 1957 tarihinde verildi. Doktor Burhan Nalbantoğlu, Rauf Denktaş ve TC.

Elçiliğinin kripto servisinde memur olarak çalışan Kemal Tanrısevdi TMT'yi kuran kişiler olarak bilinmektedir.

1958 yılında o dönemde Kıbrıs'taki EOKA oluşumuna karşı bir teşkilat kurulması emrini veren kişi Türkiye Başbakanı Adnan Menderes'ti. Yine o dönemin Federasyon başkanı Rauf Denktaş anılarında TMT'nin ilk dönemini şöyle anlatıyor:

1957 yılı sonunda savcılıktan istifa etmiştim ama henüz istifam kabul edilmemişti. Buna rağmen görevdeyken bile, Doktor Küçük ile gece gündüz beraberdim.

O günlerde Volkan örgütü, bir gösteri yürüyüşü düzenlediğinde halk coşku ile Dr. Küçük'ün evinin önüne gelir, Dr. Küçük dışarı çıkar, "Hakkımız korunacaktır, Türkiye vardır," diye onları sakinleştirirdi.
Bir gün yine böyle bir durum karşısında "Volkan bu gösteriyi neden yaptırdı, sonuç alınmadan niye dağıtıldı?" diye, kendi kendime konuşarak Sarayönü'ne doğru yürürken, karşıdan Dr. Burhan Nalbantoğlu'nun geldiğini gördüm.
O zamanlar Nalbantoğlu Lise Mezunları Derneği Başkanı.

Kendisine "Bu, böyle olmaz, bu hareket bir hedef ister. Ancak hedefe varılırsa hareket durur, varmadıysak durmaz!" dedim.
Burhan, bu söylediklerimi o zamanki Başkonsolosluk'ta çalışan Kemal Tanrısevdi adlı arkadaşına söylemiş.
Bir gece gelip bana, "Seni bir yere götüreceğim," dedi. Birlikte, Kemal Tanrısevdi'nin evine gittik. Disiplinli bir hareketin, bilinçli bir şekilde başlatılması gerektiğini tartıştık. Bu konuda bir-iki toplantı yaptıktan sonra Türk Mukavemet Teşkilatı'nın ilk büdirileri birlikte yazıldı. Nalbantoğlu bunların basılmasını ve dağıtılmasını üstlendi. Bunların Ada'nın dört bir tarafında aynı gün ve aynı saatte, Volkan'dan güvendiği insanlarla dağıtılması kararlaştırıldı. Bü-diride Volkan'ın şerefli görevine son verildiği ve TMT'nin kurulduğu yazıldı. Volkan'ın Ada'nın her tarafındaki belirli liderleri göreve alındığı için onlardan bir tepki gelmedi.
Arkadaşların, Nalbantoğlu ve Tanrısevdi'nin yaklaşımları, "Bu s Kıbrıslıların bir örgütüdür, Türkiye'den bir şey istemeyeceğiz!" şeklindeydi.

Ben, buna karşı çıktım. "Bu, Türkiye'nin bir örgütü olmazsa biz bir şey beceremeyiz, EOKA gibi birbirimizi temizleriz," dedim. Kabul ettiler. Türkiye'ye duyuracağız. Halktan para toplamak için Nalbantoğlu bir liste hazırladı. Bir baktım, bunlardan bu parayı istersek, boğazlarını kessen vermeyecekler var içlerinde. Verenler de iki gün sonra, "Bu para nereye gitti?" diye basında soracak! "Para yedik," diye iş yozlaşacak. Silah almak için para toplanmasını kabul etmedim. Eğer Türkiye silah verecekse, verecek. Türkiye bu işe katılmazsa olmaz, biz bu işi yürütemeyiz!

Nalbantoğlu ve Tannsevdi ile Doktor Küçük'e gidip durumu anlattık.
Doktor, TMT diye bir şey biliyor ama, içinde kim var, nasıl bir örgüttür, bilmiyordu. Ben kendisini teskin etmeye çalıştım. Daha sonra Federasyon Başkanı oldum ve Doktor Küçük ile Ankara'ya ilk gidişimizde zamanın dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu'ya konuyu açtık. "Teşkilâta para, silah ve lider isteriz," diye!
Fatin Rüştü Zorlu, "Size silah göndersek, alabilir misiniz?" diye sordu.
Ben de gençlik heyecanı ile, "Alırız!" dedim. Doktor Küçük deneyimli. "Yakalanırsak rezil oluruz. Rauf gitsin, baksın. Ben de gidip iyice emin olayım," dedi.
Fatin Rüştü Zorlu Başbakan Adnan Menderes'i ikna etti, eğitimcileri Kıbrıs'a dokuz ay sonra geldiler!..
Albay Rıza Vuruşkan, Türkiye İş Bankası'na müfettiş olarak geldi. Diğerleri Eğitim Bakanlığı'na Eğitim Müfettişi olarak geldiler. Bu kez karşımıza müfettiş olmayı bekleyen ve, "Efendim biz müfettiş olamaz mıydık ki, Türkiye'den adam getirdiniz!" diyen Kıbrıslılar çıktı.

Durumu açıklayarak onları da TMT'ye aldık.
TMT'nin başlangıcında Volkan'dan gelen arkadaşlarla yürüttüğümüz iş, broşürler ve bildiriler dağıtarak balkı heyecanlandırmaktı. Bu dunun Vuruşkan ve arkadaşları gelinceye dek devam etti. Ben de o günlerde Federasyon Başkanı olarak önde gittiğim için herkes beni TMT'nin başkanı zannediyordu!..

TMT'nin kuruluş amaçlarını şöyle sıralayabiliriz:

1) Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini sağlamak.
2) Enosis'e ve bu uğurda yapılan girişimlerle estirilen teröre karşı durmak.
3) Türklere yapılacak saldırıları geri püskürtmek.
4) Türk toplumunun birliğini ve bütünlüğünü sağlamak, komünizme karşı mücadele etmek.
5) Rumlara ve ingilizlere karşı Kıbrıs Türklerinin haklarını sa-vunmak.
6) Anavatan Türkiye ile sıcak ilişkileri ve Türk toplumunun Anavatana bağlılığını sürdürmek.

TMT kuruluşundan kısa bir süre sonra büyük bir hızla ada genelinde EOKA saldırılarına karşı Türk halkının savunmasını ve Enosis'e karşı mücadelesini, direniş hareketini başarıyla örgütledi. TMT'nin bu başarısında Türk halkının gönüllü desteğinin büyük katkısı olduğu da yadsınamaz.

Kıbrıs sorununun evrimini göz Önüne alarak TMT'nin çalışmalarını üç aşamaya ayırmak olasıdır. (Bu üç aşama; meşru müdafaa için kuruluş, silah ve cephanenin tedariki, eylem, e.m.)

TMT'nin gelişen koşullara uygun olarak sahip olduğu ve mücadele süresince hiçbir zaman yitirmediği özgün nitelikleri ise şunlardır:

1) TMT, Kıbrıs Türk halkı tarafından kurulmuş bir halk örgütüydü.
2) TMT, Kıbrıs Türk halkının savunma Örgütüydü.
3) TMT, Kıbrıs Türk halkının Enosis'e karşı direniş örgütüydü.
4) TMT, Kıbrıs Türk halkı tarafından kurulmuş ve mücadelenin tüm aşamalarında Türk halkı ile bütünlüğünü korumuş bir örgüttü.
5) TMT, tüm eylemlerini Anavatan Türkiye ve halkından aldığı destekle yürütmüştür.
6) TMT, Kıbrıs'ı bir Yunan sömürgesine dönüştürmeye yönelik Enosis hareketine karşı direnen anti-emperyalist ve anti-sömürgeci bir örgüttü.
7) TMT'nin faşist ve ırkçı EOKA'ya karşı örgütlemiş olduğu direniş anti-faşist ve insancıl bir hareketti.
8) TMT'nirt anti-demokratik Enosis hareketine karşı örgütlemiş olduğu direniş hareketi demokratik bir hareketti.

Bu nitelikleriyle TMT gerek yapısı, gerek çalışma yöntem ve ilkeleri, gerekse sosyal ve politik ilkeleri açısından, ikinci Dünya Savaşı sırasında Batı Avrupa'da Alman Nazilerine karşı kurulmuş olan özgürlükçü, yurtsever ve anti-faşist direniş örgütleriyle büyük benzerlik göstermektedir. TMT'nin kuruluş şeması, organizasyonu hakkında Aziz Fedai anılarında ayrıntılar vermektedir.

Hem teşkilatın işleyişi, hem de silah ve cephane taşınması etkinlerinin yürütülmesi şöyle anlatılıyor:

TMT kurulduğu zaman Kıbrıs'ta bir Bayraktarlık ve altı Sancaktarlık vardı. Lefke de bu altı sancaktan biriydi. Diğerleri, Lefkoşa, Mağusa, Limasol, Baf, Larnaka'ydı. Erenköy de Lefke Sancağı'na bağlıydı. Lefke'nin beşinci Kovanı'ydı. O zamanki adıyla kovan, bölük; petek, takım ve oğul; manga karşılığı kullanılan kod adlarıydı. Arı da er anlamına gelirdi.

Beşinci Kovan'ın merkezi Mansura'daydı. Kovanbeyi Salâhi Sinekçi adlı bir arkadaştı. Bu kovana bağlı beş köy vardı. Selçuklu, Alevkaya, Erenköy, Bozdağ ve Mansura.
Bölgenin önemi Erenköy'den Mansura'ya dek uzanan üç kilometrelik kıyı şeridinin olmasıydı. Orası, Kıbrıs Türkleri'nin Anavatan'a açılan tek kapısıydı. O nedenle önemi büyüktü!..
TMT kurulduktan sonra silah ikmalleri Erenköy ve Yeşilırmak üzerinden yaklaşık beş metrelik sandallarla yapılıyordu: Bu iş yukarıdan gelen bir emir doğrultusunda değil, oradaki arkadaşların kendi gönüllerinden gelen bir duyguyla yapılıyordu. Çünkü yapanlardan çok fedakârlık istiyordu. Üstelik tehlikeliydi de! Nitekim bereketçilik olayı 1958 yılında başladı. Kasım ayında iki bereketçi kardeşimiz, Asaf Elmaz ve Hikmet Rızvan azgın dalgalara kapılarak TMT'nin ilk deniz şehitleri oldular.
Akdeniz'in o dalgalan arasında Anamur'a gidip gelmek kolaymı!

TMT, gençleri eğitti, ölümü göze alarak gece karanlığında Akdeniz'e küçük teknelerle açılıp Türkiye'den silah ve cephane getirdiler. Ancak bu silahlar yeterli sayıda değildi, TMT ve örgütlediği halk sonuna dek direndi, 1974 yılma ulaşıldı ve Barış Harekâtı ile de Kıbrıs Türk halkı bağımsızlığına ve yaşama hakkına kavuştu.
Kıbrıs'ta Türk askerinin başarısında TMT'nin yadsınamaz yardımları bulunmaktadır. Bu şanlı örgüt, 1976 yılında yasalar gereği (29. yasa maddesi) düzenli Kıbrıs Türk Ordusu'nun kurulmasıyla tarihsel ödevini tamamlamış oldu.

Makarios Yine Sahnede

Nisan ayı başlarında Makarios Şeyşel adalarından serbest bırakılıp Atina'ya gitmesine izin verilince bu olay Türkiye'de çok sert bir tepki ile karşılandı.

Konu üzerine demeç veren Başbakan Adnan Menderes şöyle diyordu:

"Makarios'un Atina'ya varışında yapılan gösterileri öğrenmiş bulunuyoruz. Bu gösterinin haftalardan beri hazırlanmakta olduğunu ve bunun sahneye konmasına ait deneme ve çalışmaların uzun zamandan bu yana tertiplendiğini biliyoruz. Bu hususta uluslararası kural ve yöntemler bakımından şiddetli dikkati çeken bir konu varsa, o da törene katılan Yunan hükümetinin de bütün kadrosuyla ve resmen katılmış olması ve bütün bu gösterileri bizzat onun tertiplemiş olmasıdır. Resmen, Yunanistan'ın her olayda Makarios'un ortağı olduğunu bundan daha net biçimde açıklayacak delil olamaz. Makarios'un sözlerinin ve eylemlerinin sorumluluğu bütün ağırlığı ile Yunan hükümetinin sırtındadır. Tedhişçilik kaynağının neresi olduğunu da bütün dünyanın anlamış olması gerekir. Ancak gösterilerin ve söylenen meydan okuyucu ve tedhişçiliği kış. kırtıcı söylevlerin niteliği ve garipliği, hatta uluslararası yöntem ve kurallar bakımından taşıdığı anlam ve derecelerde ibret verici olursa olsun, bunların tamamı, sonuçta tek taraflı bir tasarruftan ve öteden beri bilinen Kıbrıs'ı almak hevesinin Yunanlılarca amaçlı olarak şişirilmiş yeni bir gösteriminden başka bir şey olamaz. Bütün bunların sonuç üzerinde etkili olacağını düşünüyorlarsa aldanıyorlar. Türkiye'ye gelince, hakkından emin, kesin kararlı olanların ağırbaşlılığı ve sessizliği içinde olayların gelişmesini çok yakından, büyük bir dikkatle izlemektedir. Bu gibi gösteriler ve cakalı davranışlar ise, bizim yapabileceğimiz türden davranışlar değildir. Kanımca milletimizin azim ve kararı, sessizliği ve ağırbaşlılığı herkesçe tafra-furuş gösterişlerinden çok daha anlamlı ve etkin sayılmak gerekir. Atina'daki gösterilerle ilgili olarak bir sözüm daha var. O da, Yunanistan bu papazı isterse baş tacı yapabilir, haşa, isterlerse ona tapabilirler de... Ancak bizce Makarios, sicilli bir tedhişçiden başka bir şey değildir ve böyle kalmaya mahkûmdur. Düşüncemize göre, bu papazı özgürlüğüne kavuşturmakla, ingiltere hükümeti olayların da gösterdiği gibi, son derece yanlış bir davranışta bulunmuştur. Bu yönü esefle kaydetmek zorundayım. Bu nedenle kamuoyumuzda, İngiltere'nin önlemlerinin başarıyla sonuçlanması konusunda bazı ikircimler bulunuyor. Bu fırsattan yararlanarak ingilizlerle de ilişkilerimizin son derece dostça olduğunu belirtmeyi bir vicdan borcu sayarım. Son zamanlarda geçen olayların doğurduğu ikircim gölgesinin kısa bir süre içinde silineceğini de her alanda olduğu gibi, Kıbrıs sorununun çözümünde de Türk ulusal çıkarları ile İngiltere'nin durumunun ve barışsever ulusların huzur ve dayanışmasının gereklerine uygun bir yolda, İngiltere ile birlikte yürüyeceğimizi kuvvetle ümit ediyoruz."8^
1958 yılının Ocak ayında Türkiye ve İngiltere devlet adamları arasında, Kıbrıs'la ilgili ikili görüşmeler yapıldı.

İngilizler Türkleri öldürüyor

Kıbrıslı Türkler 'taksim tezi'ni desteklemek amacıyla çeşitli kentlerde gösteriler yaptılar. Lefkoşa'daki gösteriler sırasında İngiliz güvenlik güçlerinin araçları halkın üzerine sürmeleri ve gelişigüzel ateş açmaları sonucunda 7 Türk öldü ve yetmişe yakın Türk de yaralandı.

Bu olay, Kıbrıs'taki gerginliğin son derece artmasına neden oldu ve ada Türklerini galeyana getirdi.

İngiliz askerlerinin bu davranışı Türkiye'de de kızgınlık yarattı. 3 Ocak 1958'de Türkiye'deki tüm Türk gazeteleri kara başlıklarla çıktı. Çeşitli Türk dernek ve kuruluşları Kıbrıs'ta özerklik uygulanmasına olanak bulunmadığını, çünkü son olayların, Türk toplumunun Rum veya İngiliz toplumu altında yaşayamayacağını tüm çıplaklığıyla ortaya koyduğunu belirttiler. 'İki toplumun adayı bölüşme' tezinin bir kez daha kuvvet kazandığını vurguladılar. Türk gençliği de Kıbrıs'ta sivil bir savaşın çıkma olasılığı belirince 'gönüllü kampanyası' açtı. 5 Şubat 1958 akşamına kadar 25 bin Türk genci Kıbrıs Türkleriyle omuz omuza savaşmak amacıyla Kıbrıs'a gitmek üzere başvuruda bulundu.
Şubat ayı ortalarında İngiltere'nin Kıbrıs'la ilgili olarak yeni bir tasarı hazırladığını ve bunun çok kısa bir süre sonra açıklanacağı bildirildi.

İngilizler, adayı adini adım bağımsızlığa götürecek tasarılarını açıkladılar. 24 Mayıs'ta Ankara bunu benimsediğini belirtti. Fatin Rüştü Zorlu, İngiltere Büyükelçisini bakanlığa çağırarak hükümetine iletmesi isteği ile, "Tek çözüm adanın taksimidir," dedi. 6 Haziran 1958 tarihinde Kahire'ye giden Makarios, Başkan Nasır ile Kıbrıs'ta özerklik ilkesi üzerinde anlaşıyor ve uluslararası toplantılarda Nasır'ın desteğini sağlıyordu.
Türk kamuoyu heyecan içindeydi. 7 Haziran'da Beyazıt Meydanı'nda büyük bir miting düzenlendi. Dr. Küçük olağanüstü güvenlik Önlemleri altında yapılan bu mitingde halkın omuzlarında taşındı. 'Ya Taksim Ya Ölüm' andının sürekli olarak yinelendiği bu gösteriler, Türkiye'de ulusal heyecanı doruğa ulaştırdı.

Kıbrıs'ta Rumlar Türklerle Çarpışmaya Başlıyor

İngiltere Türkiye'ye bir 'nota' vererek, "Radyo ve basınınızı denetleyiniz^. Kışkırtıcı demeçler vermeyiniz. Etkinliğinizi kullanınız," diyordu.

Türk hükümet yetkilileri bu notaya son derece sert bir yanıt verdiler.
İstanbul mitingini Ankara mitingi izledi. Halk coşmuştu. Washington durumdan kuşkulanmaya başladı. Arabuluculuk yapmaya çalıştılar. İngiltere ile konuşup duruma çözüm aramaya başladı.

16 Haziran'da İzmir ve Adana'da halk sokaklara döküldü. "Ya Taksim Ya Ölüm"...
İngiltere'nin yeni tasarısı 19 Haziran 1958'de İngiliz Başbakanı Harold MacMillan tarafından açıklandı.
Türkiye 'taksim' tezi saklı kalmak koşuluyla ve yeni bazı koşullarla tasarıyı benimseyebileceğim belirtti. Yunanistan ise tasarıyı olumlu bulmadığını açıkladı.
İngiltere'nin yeni tasarıyı açıklamasının ardından Kıbrıs'taki terör eylemleri hız kazandı. Terör eylemlerinin Türklere yönelmesi adadaki durumu daha da karıştırdı.
İngilizler olaylar karşısında çaresiz kaldılar. Etkili önlemlerin alınamaması, Rum eylemcilerinin işini kolaylaştırdı. Özellikle tedhiş lideri olan Grivas, günlerinin büyük bir bölümünü Kıbrıs'taki Yunan elçilik binasında geçiriyor, arada bir teröristlerin Trodos'ta ve başka yerlerdeki merkezlerde yaptıkları toplantılara katılıyor, tehlikeyi gördüğü an yeniden elçilik konutuna sığmıyordu.

Terör eylemlerinin Önlenememesi üzerine Türkiye, Temmuz ayında İngiltere'ye verdiği bir notada, "İngiltere Kıbrıs'ta eylemleri Önleyemiyorsa Türk hükümeti tek başına önlemler almaya hazırdır ve kesin kararlıdır," diyerek Kıbrıs'a Türk askeri gönderebileceğini üstü kapalı biçimde belirtti.

20 Temmuz 1958'de Dr. Küçük bir makale yayınlayarak, 'İngiliz yönetiminin Türk toplumunun varlığını koruyamaması nedeniyle Büyük Britanya'nın dost ve bağlaşığı bulunan Türk askerinin adaya çıkmasını istedi.'

Ağustos ayı yoğun gidiş gelişler ve görüşmelerle geçti. MacMillan Ankara ve Atina'yı ziyaret etti. İngilizlerin görüşü yine özerklik yönündeydi. Türk hükümeti ise 'taksim' tezinde diretiyordu. Bu kez İngilizler yeni bir tasarıyı ortaya attılar. Bu tasarıları ile yedi yıllık bir özerklik devresi Öngörüyorlar ve toplumlar için iki ayrı meclis öneriyorlardı. Ankara, İngiliz tasarısında bazı değişikler yapılmasını istedi.

TBMM'de dış politika konularında yapılan görüşmelerde Dışişleri Bakanı, yöneltilen suçlamalar karşısında, 'Türk dış politikasının maceraperest olmadığını' vurguluyor, İnönü de, 'ilk İngiliz tasarısından yararlanılmamış olmasını' eleştiriyordu.
Türk hükümeti, 26 Ağustos 1958'de birinci İngiliz tasarısını desteklediğini açıkladı. Bu açıklama karşısında Yunan hükümeti çok zor durumda kaldı. Yunanlılar İngilizlerin hazırladığı tasarıya 'evet' diyemiyordu.
Başpiskopos Makarios 1 Eylül 1958'de adaya döndü ve bu tasarının uygulanmasını önlemek için geçici bir özerklik devresinin ardından adaya bağımsızlık verilmesini önerdi, Makarios'un 'Bağımsız Kıbrıs' Önerisi Yunan hükümeti tarafından da desteklendi.

Kıbrıs Türk toplumu lideri Dr. Küçük bağımsızlık önerisine şiddetle karşı çıktı. Türk lideri bir demecinde, "Kıbrıs'ta bir milletin değil, iki ayrı toplumun bulunduğunu, Makarios'un Türk toplumuna vermek istediği garantilere güvenilemeyeceğini, özellikle Makarios'un kendisinin iki toplum arasındaki kin ve nefreti yıllardan beri kışkırtmış olduğunu, bağımsız bir Kıbrıs'ın Yunanistan'la birleşmek demek olacağını," belirtti.

Londra ve Zürih Görüşmeleri

Aralık ayı ortalarında Paris'te yapılan NATO toplantılarına katılan Türk, Yunan ve İngiliz Dışişleri Bakanları Kıbrıs konusunda çeşitli görüşmeler yaptılar. Bu görüşmelerde, en çok 'bağımsız bir Kıbrıs devletinin' kurulması konusu gündeme getiriliyordu. Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Dışişleri Bakanı Zorlu'ya ancak Türkiye'nin garantisi altında bulunması ve Ada'da -Türk toplumunun varlığını ve güvenliğini korumak üzere- belirli sayıda Türk askerinin bulunması durumunda bu devletin kurulmasına rıza gösterebileceklerini söylediler.

1959 yılı Şubat ayının ilk haftası içinde, Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları Zorlu ve Averoff, Zürih'te Kıbrıs görüşmelerine başladılar. Bu görüşmelerden Kıbrıs'ta bağımsız bir cumhuriyet yönetiminin kurulması ve gelecekteki devlet yönetimi içinde Türk ve Rum topluluklarının ne olacağı tartışıldı. Uzun süren bu tartışmalar sonunda, gerekli ilke kararlarına varıldı ve iki devletin başbakanlarının da katılacağı toplantılarla son görüşmelerin yapılarak, metinlerin yazılıp imzalanmasına karar verildi.

Böylece 11 Şubat 1959'da Kıbrıs için bağımsız bir cumhuriyet yönetimini öngören son çözüm şekli 27 madde içerisinde kaleme alındı ve her iki devletin başbakanları tarafından imzalandı.

İki devlet arasında varılan bu antlaşmanın İngiltere tarafından da onaylanması gerekiyordu. Bu nedenle üç devletin temsilcileri Zürih'te imzalanan 'ön antlaşmayı' görüşmek üzere Londra'da toplandılar. Daha önce iki devlet tarafından imzalanan antlaşma bu kez de Türkiye, Yunanistan ve İngütere başbakanları tarafından imzalandı. Daha sonra Kıbrıs'taki iki toplumun temsilcilerinin de onayları eklendi.
Kıbrıs'ta, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan tarafından garanti edilecek bağımsız bir devletin kurulması temeline dayanan antlaşmalar, 19 Şubat 1959'da imzalandı.

Kıbrıs Türk Alayı ve Müdahale Hakkı

Bu 'garanti antlaşması'ndaki en önemli madde Ada'da üslenecek olan Türk birliğinin kuvveti ve Türkiye'nin gerektiğinde Ada'ya tek taraflı müdahalesini sağlayacak dördüncü maddeydi.

Bu antlaşmanın yapılmasıyla, Kıbrıs'ı 'ilhak ve işgal' niyetinde olmayan Türkiye'nin durumu çok güçlendi. Rumların 63/64 olaylarında, 1974 darbesinde yaptıkları gibi, Kıbrıs Türkleri can ve mal emniyeti bakımından zor duruma düşürülürse, Türkiye belirlenmiş olan siyasi formaliteleri yerine getirdikten sonra Ada'ya tek taraflı olarak askeri müdahalede bulunabilecekti. Bunun için de Kıbrıs'taki Türk alayı köprübaşı Ödevi görecekti.
Türk hükümeti tarafından sağlanan bu güvence Kıbrıs'a 650 kişilik bir Türk askeri birliğin gönderilecek olmasıdır ve bu yeterli sayılmış tar.
İnönü ve muhalefet Londra ve Zürih Antlaşmalarını, "Taksim yolunu tıkadı, fakat Yunanistan'la birleşmeye giden yolu açık bırakıyor," diyerek kabul etmediklerim belirttiler. Fakat antlaşmalar mecliste onaylandı. Anayasa görüşmelerinin uzamasına neden olan Makarios, Zürih'te verdiği ödünleri yavaş yavaş etkisiz duruma getirmenin çarelerini arıyordu.

Başpapazın amacını sezip ayak direten Türk toplumu temsilcilerine Menderes'in hitabı son derece sert olmuştu:

"Siz, Türk alayının adaya gitmesine mi engel olmaya kalkışıyorsunuz."

Türkiye'nin siyaseti 650 kişilik bir alayın sırtına yükleniyor, Makarios'un karmaşık bir anayasayı uygulatmamak için elinden geleni yapacağını belirterek kaygı duyanlara hep aynı yanıt veriliyordu:

"Türk alayı orada olduktan sonra Makarios içerdiği söze sadık kalır."

Hükümet ile muhalefet arasında çatışmalar sürdü gitti. Başta İnönü olmak üzere muhalefet, antlaşmaları güvenli bulmamışlardı. 'Ya Taksim Ya Ölüm' mitinglerinin heyecanlı havası henüz dağılmadan, Türkiye'nin 'taksim' tezinden uzaklaşmasının nedenleri anlaşılamıyordu. Doğal olarak Kıbrıs Türk toplumu da Türkiye'nin çizgisinden giderek 'taksim' tezini bir kenara bırakıyordu.

İmzalanan 'Garanti Antlaşması', 'Enosis ve Taksim' tezlerinin tümüyle yasaklanacağını belirtiyor, Kıbrıs'ta kurulacak yeni anayasal düzenin korunmasını ise Türkiye, İngiltere ve Yunanistan'a garanti ettiriyordu. Bu ilkelerin çiğnenmesi durumunda da, tarafların toplu ya da bu sağlanamadığında tek başına Kıbrıs içinde harekete geçme hakkı, düzeni yemden kurma amacıyla sınırlı kalmak koşuluyla tanınıyordu.

Kıbrıs Cumhuriyet Anayasası 16 Ağustos 1960'ta yürürlüğe giriyordu. Böylece Kıbrıs'ta yapay bir devlet yaratılıyordu.
Şurası gerçek ki; Kıbrıs, ingiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında paylaşılamadığı ve her üç devletin de hangi yolla olursa olsun adayı kendilerine bağlayamadıkları için 'şimdilik' kaydıyla en uygun çözüm olarak adaya 'bağımsızlık' verilmiş, bugüne değin örneği görülmeyen bir devlet kurulmuştur.

Yaratılan bu devleti oluşturan topluluklar kendi aralarında birleşerek bütünleşmeye gitmek yerine kendi dışlarındaki Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ile birleşmenin yollarını arayıp durmuşlardır. Bu üç devletin çatışmasını önlemek için zorunlu olarak yaratılan 'devlet', zorlukla ayakta durmaya başlamıştır. Öte yandan da çatışma konusu olmaya devam etmiştir.
Her ne kadar Yunanistan 'Enosis'ten, Türkiye 'taksim'den vazgeçtim demişse de, gerçek niyetlerini saklayarak varılan uzlaşma sonucunda ortaya çıkan durum 1960 öncesinden hiç de farklı olmamış, biraz biçim değiştirerek iki toplum arasında çatışma sürüp gitmiştir. Londra ve Zürih Antlaşmalarıyla Türkiye ve Yunanistan tezlerden vazgeçmiş görünerek sorunu 'zoraki' olarak çözüme ulaştırma yolunu seçerken, asıl İngiltere Ada'daki üslerini güvence altına almıştır.

Kısacası, bu çözüm biçimiyle uluslararası boyut kazanan Kıbrıs sorunu, biraz biçim değiştirerek 1960'tan sonra da sorun olmaya devam etmiştir.

Kıbrıs Türk Alayının Kurulması

Kıbrıs'taki Türk alayının ilk komutanı olan emekli Orgeneral Turgut Sunalp alayın kuruluşunu şöyle anlatıyor:


"Londra-Zürih görüşmeleri yapılırken ekibe bir askeri danışman alınmamıştı. Bu antlaşmalar sonunda kontenjan adı altında 950 kişilik bir Yunan, 650 kişilik bir Türk kuvveti gönderilmesi kararlaştırıldı.
Bu sırada Genelkurmay Başkanlığı Harekât Dairesi Plan Prensipler Şube müdürüydüm. Moskova Askeri Ataşeliği ardından, NATO Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhından yeni dönmüştüm.
Bu sıralarda Yunanlılar Zürih-Londra Antlaşmalarına uyarak, bir askeri tatbikat anlaşması hazırlamışlar, Dışişleri Bakanlığına göndermişlerdi. Ağırlığı askeri teknikte olan bu anlaşmayla meşgul olamayacağım anlayan bakanlık, anlaşma taslağını Genelkurmaya gönderdi. Bu tasarıda, 650 kişilik bir Türk taburu, 950 kişilik bir Yunan alayı gönderilmesi yazılıydı.
Anlaşma, 1959 yılının Haziran aynıda bana havale edildi.

Anlaşmayı tetkik ettim. Bu bir teşkilat sorunuydu, iyice incelenmesi gerekiyordu. Londra-Zürih görüşmeleri sırasında askeri danışman alınmamasına da kızdığım için altı sayfalık, biraz da karmaşık bir görüş yazıp Teşkilat ve Eğitim Dairesi Başkanlığına gönderdim. İlgili arkadaş dört başı mamur bir birlik olsun diye Türk kontenjanını birlik, Yunanmkini ise tabur haline sokan bir taslak yapmıştı. Öyle sanıyorum ki sorunu bizim şubeye atmak istiyorlardı ya da ben Öyle sezinliyordum.
1959 yılının Ağustos ayında Orgeneral Collins'e ABD yardımıyla ilgili olarak yaptığı Türkiye gezisinde mihmandar atandım. 28 Ağustos'ta benim görevim bitmişti, general uçakla Diyarbakır'dan Ankara'ya gelerek beni bıraktı ve Avrupa'ya uçtu.
97 Bu kitap için Orgeneral (E) Turgut Sunalp ile 21 Ekim 1989 tarihinde yapılan konuşma. Türkiye'ye geldiğim o akşam Genelkurmay ikinci başkanı Orgeneral Cevdet Sunay'ın Kıbrıs görevini bana verdiğini ve hemen ilgilenmemi söylediler. Ertesi gün Cumartesi idi. Çok saygı duyduğum Sunay'ın, verdiği emirlere kalben bile itiraz etmediğim hocam ve komutanım Sunay'ın emriyle Kıbrıs davasına atıldım. Böylelikle bu meselede ilk asker kişi oldum.

Yunanlıların hazırlayıp göndermiş olduğu anlaşma metnini bir yana bırakarak, yepyeni bir askeri tatbikat anlaşması hazırladım. Benim tasarım yaklaşık 830 kişilik bir Yunan alayı, 593 kişilik bir Türk alayı ve 2000 kişilik bir Kıbrıs ordusu, Türk-Yunan-Kıbrıslı askerlerden kurulu bir üçlü karargâh, ayrıca Kıbrıs ordusuna eğitim yaptıracak bir Türk-Yunan karargâhı öngörüyordu.
Bu taslak ilgililere sunuldu. O tarihte, Moskova'ya ataşe gitmeden önce aynı şubede anlaşmalar kısım amiri olduğum için Dışişleri, Savunma bakanları ve Başbakanm en fazla itibar ettiği kurmay subaydım. Bu nedenle taslağı bu kademelerden rahatlıkla geçirdim.

Averoff ile Zorlu'nun daha önce vardıkları mutabakata göre, askeri tatbikat anlaşması için Türk-Yunan-Kıbrıs heyetleri Atina'da birleşecekler, fakat bundan önce Türk-Yunan heyet başkanları Londra'da gizli olarak buluşup mutabakatı temin ve hemen ardından da Kıbrıslıları Atina'da mutabakata mecbur edeceklerdi.

Türk ve Yunan heyet başkanları çeşitli dönemlerde birbirini tanımış ve yakınlık kurmuş iki subay olmalıydı. Böylece Yunanlılar NATO'dan oda arkadaşım Albay Arbozis'i heyet başkam seçtiler.
İki ülkenin dışişleri bakanları 4 Eylül 1959 tarihinde heyetlerin birleşmesini istiyordu. Kıbrıs hakkında bir şey bilmiyordum. Anlaşmayı, genel ilgim ve askeri teknik bakımdan henüz madde başları ile biliyordum. Müddet istedim. Londra'daki karşılaşmamız 18 Eylül 1959 tarihine ertelendi. O zamana kadar da anlaşma taslağını hazırladım ve Londra'ya gittim.

Bu görüşme için o sırada Birleşmiş Milletler'den dönen Haluk Bayülkeriû" siyasi müşavir atamışlardı. Londra'da kendisinden çok yararlandım. Gerek Kıbrıs sorunu, gerekse askeri antlaşmanın gerçek kapsamının nasıl olması gereği üzerinde düşüncelerimi pekiştirdim. Londra'dan başka bir görev için Paris'e NATO'ya ve oradan da Atina'ya gittim. Atina'da Arbozis ile ikimizin anlaşması ve hakimiyetimizle askeri tatbikat anlaşması bir ayda tamamlandı.

Kıbrıs antlaşmaları için de ilk imzalanmış anlaşma metni budur. Atina'daki görüşmeleri Kıbrıs Türkleri adına Rauf Denktaş, Rum heyetine de Makarios'un Londra işleri sekreteri, bilahare Dışişleri Bakanı ve Kıbrıs Rum tarafı Cumhurbaşkanı olan Sipirus Kipriyanu katılmışlardı.
Türkiye'ye dönüşümden sonra sorun hakkında Milli Savunma Bakanı'na, Genelkurmay Başkanı'na ve kuvvet komutanları ile ilgili personele brifing verdim. Bu arada Kıbrıs'a tayin olacak komutanın sorumlulukları ve dikkat etmesi gereken noktaları söyledim. Görüşlerimi bildirdim.
Topçu sınıfından kurmay albaylığın ikinci senesindeydim ve kıt'a komutanlığına iki senem vardı. Fakat brifingin bitiminde Milli Savunma Bakam Ethem Menderes, "Sorunu iyi kavramışsınız, her şeyi biliyorsunuz. Böylece ilk komutan siz olacaksınız. Söylediklerinizi de ispat edeceksiniz," dedi.

Ardından Türk alayı teşkilatı üzerinde çalışmaya başladım. Milli Savunma Bakanı, Kıbrıs alayının tayin edilecek personelinin benim onayımdan geçeceğini ve Kıbrıs Kuvvetleri Komutanına verilecek on yedi maddelik yetkinin de bana verilmesini emretti.

Alay komutanının yetkisine birkaç örnek vereyim:

1) Kıbrıs'taki aykırı davranışlarını gördüğüm subay ve astsubayı merkeze danışıp uzun zaman kaybetmeden, olayı dejenere etmeden hemen Türkiye'ye göndermek yetkim vardı.
2) Mali konularda yasanın fasıl ve maddelerine uymayarak istediğim şekilde sarfiyat yapabilecektim ve bu harcamalar Türkiye'de yasanın maddelerine uydurulacaktı. Kasamda 50 bin Sterlin bulunacak ve bu para 12 bin 500 Sterline düştüğü zaman derhal 50 bin Sterline tamamlanacaktı.

Bunların yanında bazı açık ve önemli sayıda da gizli maddeler mevcuttu.
8 Ocak 1960 tarihinde Türk Kuvvetleri Alayı iskenderun'da kuruldu. Başında alay komutan yardımcım piyade yarbay Remzi Tırpan, ben ve on kişilik bir ön heyetle Aralık ayında Kıbrıs'a gitmiştik. Yunanlılar on beş kişilik bir ön heyetle gelmişlerdi. Gidişimiz iki hükümet arasında ayarlandı.

Yunanlılar saat 14.00'te Lefkoşa'da bulunacak olan Olimpik Havayolları uçağıyla hareket edecekti. Bizim ise programlı yolcu uçağımız aynı gün saat 15.00'te Lefkoşa'da bulunabiliyordu. Böylece Yunan kuvvetlerinin bizden Önce adaya ulaşması sakıncası ile karşılaşacaktık.

Biz bu sakıncayı ortadan kaldırmanın yollarını düşünürken, Olimpik uçağı bozuldu da Türk heyeti Yunanlılardan önce Kıbrıs'a gitti. Binlerce Türk alam doldurmuştu ve kordon Lefkoşa'ya kadar uzanıyordu. Karşılamaya Rauf Denktaş gelmişti. Doktor Fazıl Küçük evinde bekliyordu. Bindiğim arabayı halk havaya kaldırdı. Tezahürat içinde güçlükle Lefkoşa'ya gelebildik.

Yunanlılar da ön heyette alay komutanı Arbozis'i değil, Albay Kumanokos'u tayüı etmişlerdi. Kumanokos, ufak tefek, şeytani bir zekâya sahip, prensipte uyumlu bir subaydı. Yunanlılar o gece saat 12.00'de uçak tamir edilerek Lefkoşa'ya vardılar.
Bizim ön heyette bulunanları fiziki olarak en gösterişlilerden seçmiştim.

Ertesi gün bir Rum, karşılama olayını Dr. Küçük'e şöyle anlatmış:

"Dün saat 13.00'te kurtarıcımız Yunanlıları karşılamak üzere meydana gitmiştik. Onlar gelmediler. Biraz sonra bir Türk uçağı geldi. İçinden kükremiş aslanlar gibi heybetli on Türk askeri indi, Rumlar ürkmüştü. Bizimkileri beklemeye başladık. Karşılamaya gelenler yavaş yavaş azalmaya başladı. Gece saat 12.00'de 20 kişi kalmıştı. Olimpos uçağı meydana indi. Türklerin on aslanına karşı bizim Yunanlılar on beş kedi göndermişlerdi." Rum vatandaş bunu anlattığında Dr. Küçük çok sevinmişti, daha sonraları da hep anlatıp sevinirdi.
Ön heyetin en önemli uğraşı Türk alayına yer seçmek oldu. Türk ve Yunan alayları yan yana bulunsunlar deniliyordu. Bu benim işime gelmedi ama Türk Genelkurmayı da böyle düşünüyordu.

Ben daha farklı düşüncedeydim. Beşparmak Dağlan üzerinde Girne-Lefkoşa yolunun geçtiği yerde konuşlanmamızı istedim. İn-gilizlerin Agirdağ kampında yerleşmek istiyordum. Tartışmalar devam ederken Agirdağ'a sahip ola mayaca ğunızı anladım. Ve İngilizlerin terk edeceği tüm garnizonlar da Rum kesimindeydi. Rum kesimindeki bir-iki tarla sonra Türk arazisinin başladığı ağaçlıklı geniş bir İngiliz garnizonu vardı, buraya talip oldum. Yunanlılar nerede otururlarsa otursunlar karışmayacağım, dedim. Fakat Makarıos bizleri topladı, İngilizlerin bıraktığı kampları gezmek ve Kıbrıs ordusuna kamp bulmak amacıyla geziye çıkacağımızı söyledi. Kendisiyle yakın dostluk kurduğum, bir bakıma Yunanlılara kızan Ada komutanı İngiliz Tümgeneral Darling'e başvurdum ve kendisine Papazın kampları gezdireceğini anlattıktan sonra bizi VVayns Keep kampma sokmamasını rica ettim. Çünkü Papaz burasını çok beğenecek ve Türklere vermeyecekti.
Geziye çıkıldı, çeşitli kampları gördük, bu arada yan yana bulunan iki kamp dikkatimizi çekti. Bunlar, Camp K ve Camp Mamary idi. VVayns Keep kampını uzaktan gördük. Bunun 100-150 metre açığında VVaettengten kampı vardı.
Sabah gezisi bitti, toplantıya geldik. Papaz, birbirine yakın olarak Camp K ve Mamary kamplarının Türk ve Yunan birliklerine vermek istiyorum, dedi. EOKA Hareketi sırasında Camp K, komünistler için toplama kampı olarak kullanılmıştı. Baraka duvarlarında Haravgi gazetesi yapıştırılmış olarak duruyordu.

Papazın bu taksimi üzerine söz aldım. "Türk birliği isyancı unsur değildir. Vaktiyle komünistlerin enterne edildiği bir kampta enterne edilemez. İkincisi, bu sıcak iklimde benim askerlerimin iki şeye ihtiyacı var. Gölge ve nefes (yani ağaçlık ve rüzgârlı bir. yer). Bu da ancak YJayns Keep kampında vardır. Yunanlılara da Limasol yolu üzerindeki ağaçlıklı kampı tavsiye ederim."
Konuşmama müdahale eden papaz, "Misafir, ev sahibinin gösterdiği odada yatar. Ev sahibi benim ve size bu kampları veriyorum," dedi.
Bunun üzerine yeniden söz aldım: "Evet Öyle ama hiçbir iyi ev sahibi misafirine kenefin yanındaki odayı vermez. Sizin kötü bir ev sahibi olacağınıza inanmıyorum. Şüphesiz ki Camp K ve Camp Mamary, Lefko-şa köşkünün değil odası iki tane kenefidir."

Papaz toplantıyı hemen sona erdirdi.

O sırada Türkiye'den aldığım bilgiyle, Zorlu ile Averoffun Ro-ma'da^ yedikleri bir sabah kahvaltısında Camp K ile Camp Mamary üzerine mutabık kaldıklarını öğrendim.
Türkiye'ye şifre çekerek Ankara'ya çağrılmamı istedim. Göreve devam cevabı aldım. Bunun üzerine durumun vahametini bildiren bir şifre daha çektim ve Ankara'ya çağrılmamı teklif ettim. Durumu şifre ile bildirin dediler. Üçüncü olarak verdiğim cevapta, "Şifreler açılabilir. Durum çok ciddidir/' dedim. Çektiğim şifrelerden bıktılar ve sonunda beni Ankara'ya çağırdılar.

12 Mayıs 1960 tarihinde Ankara'ya geldim. Genelkurmay İkinci Başkanı kendisini ziyaret ettiğimde çok sinirlenmişti. Öğrencisi olduğum için babayani bir tavırla, "Ulan, kazık mı batırıyorlar da geldin?" dedi.
Sonradan anladım ki 27 Mayıs'ın benim mensup olduğum dairede hazırlanmakta olduğunu haber alan Sunay, benim de arkadaşlarım tarafından ihtilale katılmak üzere Ankara'ya çağrıldığımı sanmış. İşte beni istememelerinin gerçek nedeni buydu. Sunay, ihtilalciler arasına katılıp Kıbrıs'ı terk etmemi uygun bulmamıştı.

Türkiye'de durumu Dışişleri Bakanlığında Kıbrıs işlerine bakan genel sekreter yardımcısı Vahit Halefoğlu'na anlattım. Bakanla görüşmek istediğimi söyledim. Ertesi gün randevu saatini öğrenmek için gittiğim bakanlıkta yeni gelişmeler olduğunu öğrendim. Hale-foğlu bakanla görüşerek benim düşüncelerimi ve kuşkularımı kendisine aktarınca, bakan da hemen olaya müdahale etmiş ve derhal Averoffa iletilmek üzere bir telyazı kaleme alınmasını emretmiş. Karşı tarafa aktarılan mesaj şöyleydi: "Kıbrıs'a yerleşecek birliklerin garnizona yerleşmesi hususunda Roma'da verdiğim sözü geri alıyorum. Durumu iyice öğrendim. Türk birliğine rahatlıkla yaşayabileceği ve eğitimini yapabileceği bir garnizon verilmesi zaruridir."
Zorlu'nun benimle konuşamadan hemen cevabı bastırdığını, o sıralarda bazı işleri olduğu için geniş zaman ayıramayacağı için de bir-iki gün Türkiye'de kalmamı istediğini Halefoğlu'ndan öğrendim. Ben de işlerimi görmeye başladım.
Fakat Türkiye'deki durumu gördükten sonra kimsenin benim Öbür ayrıntılarımla uğraşacak halleri olmadığını fark ettim. Kısacası ihtilal hazırlığı nedeniyle başka hiçbir işle uğraşılmıyordu.
O sırada Zorlu 28 Mayıs 1960 tarihinde Atina'da yapılacak bir toplantı için 24-25 Mayıs 1960 tarihinde Başbakanın ülkeden ayrılacağını ve heyette benim de bulunacağımı bildirdi. Daha sonra Menderes'in bu geziden vazgeçtiğini Öğrendim ve alayımı görmek üzere 25 Mayıs 1960 tarihinde İskenderun'a gittim. Bilindiği gibi 27 Mayıs 1960'ta da ihtilal oldu.

Bağlı bulunduğum Tümen komutanı bölgede bulunan beş alayı emrime vererek, emniyet birlikleri komutanlığı yapmamı emretti.
22 gün sonra da Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirilen Cevdet Sunay'dan derhal Ankara'ya gelmem hususunda emir aldım.
Ankara'ya dönüp kendisini gördüğüm zaman, görevle Paris'e gideceğini, benim de derhal Kıbrıs'a gitmem gerektiğini söyledi.
Ertesi gün Lefkoşa'ya giden uçakta yer ayırthm. Fakat dış ülkelere çıkma yasağı olduğundan ayrılışım oldukça güç oldu. Bunun üzerine yeni Milli Savunma Bakam Fahri Özdilek'i gördüm. Bana verilmiş yetki ve sorumlulukları beyan ettim.
Kendisi de, "Bunlar aynen geçerlidrr," dedi.

Zaman bir hayli ilerledikten sonra -27 Mayıs'tan çok sonraları-beni, EMTNSU (Emekli İnkılap Subayları Derneği Mensupları) yapmak için bazı çalışmaların cereyan ettiğini -bu çalışmalar Askeri Konseyde yapılıyor- fakat bana yakın arkadaşlarımın bu durumu önlediğini öğrendim.

15 Ağustos 1960 tarihinde Ledra Palas'ta öğle yemeği verildi. Türk-İngiliz-Yunanistan heyetleriyle Kıbrıs ileri gelenleri yemek salonunu tıklım tıklım doldurmuştu. O gece saat 24.00'te 'anlaşmaların' imzası bitirilmiş, top sesleri arasında Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edilmişti.

16 Ağustos 1960 tarihinde, Türk Birliği vasıtaları, bir araba va-purunda, personeli ise yolcu gemisinde olmak üzere Magosa'ya yanaştı. O sırada büyük bir çıkarma gemisi 950 kişilik Yunan alayını getirdi.
Türk birliği geldiğinde, 82 yıl önce Türklerin ayrılışını görenler şimdi karşılamaya davet edildi. Bu yaşlı insanlar bugün mutluluk içindeydiler. Adaya gelen 650 kişilik Türk birliğinin sayısını az bulanlar olmuştu.

Bu durumu Nurettin Vergin daha sonraları bana şöyle anlattı:

"Masaya oturduğumuzda önce 50 kişilik bir Türk birliği olsun dediler, ondan sonra pazarlık başladı ve zorlamalarla çıka çıka 650 kişiye ancak çıkabildik."

Kaynakça
Kitap: KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ BİLİNMEYEN YÖNLERİ SATILIK ADA KIBRIS
Yazar: EROL MÜTERCİMLER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KIBRIS'A MÜDAHALEYE YOL AÇAN GERGİNLİKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:20

1963-1964 Kıbrıs Bunalımı ve Akritas Planı

Makarios, 1960 Anayasasının Kıbrıs'ta yönetimi olanaksız kıldığını ileri sürüyordu. Anayasa, Türk topluluğunu Rumlar önünde korumak amacıyla geniş yetkiler tanımış ve Makarios'a göre Türkler bu yetkileri kullanınca da ada yönetilemez duruma gelmişti.

Kıbrıs Rum tarafı, Anayasa'nın açık hükümlerinin çoğunluk prensibini geçerli kılacak bir anayasa uygulamasıyla değiştirilmesi konusunda Türk toplumunu ikna edemeyince, bu isteği 1960 Anayasası düzeninin tek taraflı olarak değiştirerek gerçekleştirmek istemiştir. Anayasada öngörüldüğü biçimde uygulanması için iyi niyetli bir çaba harcandığı halde, 1960 Anayasası düzeninin değiştirilmesi gereği, bir bütün olarak Kıbrıs halkının zararına olarak iki toplumu birbirinden uzaklaştırılan ve uygulanma niteliğinden yoksun olan ütopik bir düzen olarak nitelendirilip, haklı gösterilmek istenmiştir. Bağımsızlıktan önce konferans masasında elde edemediğini, bağımsızlıktan sonra bağımsız devlet statüsünün kalkanı altında gerçekleştirmeyi çok Önceden tasarlamış olan Kıbrıs Rum tarafı, bu düzenin değiştirilmesi zorunluluğunu bizzat kendi hukuka aykırı eylem ve işlemleriyle yaratmış ve 1960-1963 yılları arası uygulamasının 1960 düzeninin uygulanamaz bir düzen olduğu görüşünü doğrulayacak bir biçimde oluşmasını sağladıktan sonra, bu düzenin değiştirilmesi için haklı gerekçelerinin bulunduğu tezini işlemeye başlamıştır.

Makarios tarafından açığa vurulan bu niyet sonucunda, 30 Kasım 1963'te, Anayasa'da değişiklik yapılması isteği ile on üç madde öne sürüldü.
Anayasa'da yapılması istenen değişikliklere Ankara hükümeti ve Kıbrıs Türk toplumu karşı koydu. Türk hükümeti, Türk toplumunun anayasal haklarım çiğnetmeyeceğini belirtmesiyle olaylar patlamaya başladı.
Kıbrıs sorununun, bir Kıbrıslılar davası olmayıp, bir Türk-Yunan davası olduğu ve Yunanistan ile Kıbrıs Rumlarının temel amaçlarının, Kıbrıs Türklerini 'toptan' yok etmek ve hiçbir zaman Yunan adası olmayan bu adayı, bir Yunan adası yapmak için çalıştıklarının en önemli kanıtı. 'Akritas Planı'dır.

Akritas Planı bilinmeden, 1963 kanlı olayları ve daha sonraları Rumlar tarafından yaratılan kanlı olayların gerçek nedenleri, tam anlamıyla açıklanamaz. 'Akritas Planı'yla gerçekleştirilmeye çalışılanlar, Türk toplumunun ve yetersiz de olsa Türkiye'nin gayretleriyle önlenebilmiştir. Ancak Rumların tasarılarını bir an önce gerçekleştirme gayretleri 74 Temmuz darbesini (Cunta'nm Örgütlediği Sampson darbesi) getirmiş, Türk toplumu soykırıma uğramaktan son anda kurtarılabilmiştir. Akritas Planı, 20 Temmuz Barış Harekâtının haklılığını ortaya koyması bakımından bilinmelidir.

'Akritas' adı ile tanımlanan siyasi ve askeri harekât planı 21 Nisan 1966 tarihli PATRIS gazetesinde yayınlanmıştır."

Akritas Planı, Filiki Eterya'nın temel oluşturduğu ve Megalo İdea'nın gerçekleştirilmesi yönünden Rum Ortodoks Kilisesi öncülüğünde Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakım ve Kıbrıs Türk toplumunun ortadan kaldırılmasını amaçlayan, ancak Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşunun hemen ardından bu cumhuriyet içerisinde ortaya çıkma olanağı bulan ve Yunanistan ile Kıbrıs Başpiskoposu Makarios tarafından hazırlanan bir plandır.

Zürih ve Londra antlaşmalarının öngördüğü ilkeleri Enosis'i gerçekleştirmek için çiğnemek ve Kıbrıs anayasasını çalışamaz duruma getirmek, kısaca Cumhuriyeti yıkarak 'self determination' yönünde Enosis'i gerçekleştirmek arzusu ile bu planı uygulamaya koyulmuşlardır.

Kıbrıs'ı Yunanistan'a katmak (Enosis) için Kıbrıs Rum Toplumu ile Yunanistan, 1821'den beri gerçekleştirmek üzere beraberce her türlü çabayı göstermişlerdir.
'Akritas Planı' 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulması ile son ara hedefe varmış olduklarına inanan Kıbrıs Rum toplumu ile Yunanistan'ın beraberce hazırladıkları bir planclup Kıbrıs Cumhuriyeti Akritas Planının uygulanmasına olanak veren ortamı yaratacağını hesaplayarak faaliyete geçmişler ve bu planı hazırlamışlardı.

Bu planı kısaltılmış olarak sunuyoruz.

ÇOK GİZLİ KARARGÂH

Başpiskopos Makarios'un verdiği son demeçler ulusal davanın yakın bir gelecekte alacağı yönü gösterdi. Geçmişte de belirttiğimiz gibi ulusal davalar bir günde çözümlenemez. Ulusal davaların çeşitli gelişim aşamalarının tamamlanması için belli zaman sınırları koymak da olanaksızdır. Davamız şimdiye kadar yer almış olan gelişmelerin, bu süre içinde belirmiş koşulların ve alınmış önlemlerin ışığında, bu önlemlerin ayarlanması ve uygulanması da göz Önüne alınarak incelenmeli ve abnacak önlemler iç ve dıştaki politik duruma uygun olmalıdır.

Esas amaç değişmeyip aynı kaldığına göre, incelenmesi gereken nokta bu amacın gerçekleştirilmesi için izlenecek yol ve yöntemdir. Bunlar da zorunlu olarak iç ve dış (uluslararası) taktikler diye ikiye ayrılmalıdır, çünkü davamızın içte ve dışta sunulması ve yönetilmesi ayrıdır.

A. Dışta Kullanılacak Yöntem

EOKA mücadelesinin son aşamasında Kıbrıs davası dünya kamuoyuna ve diplomatik çevrelere 'Kıbrıs halkının self-determination hakkına kavuşmaları' biçiminde sunulmuştur. Fakat anımsanacağı gibi, bu arada 'Türk azınlığı sorunu' bilinen koşullar altında ortaya atılmış ve toplumlararası çarpışmalardan sonra iki toplumun birleşik bir yönetim altında yaşayamayacağı düşüncesini kabul ettirmek için büyük çaba harcanmıştı. Sonunda sorun birçok uluslararası çevrenin kanısınca, Londra ve Zürih Antlaşmaları ile çözülmüş ve bu antlaşmalar mücadele eden taraflar arasındaki görüşmeler sonunda varılan çözüm olarak gösterilmiştir.

a) Bu nedenle ilk hedefimiz, uluslararası alanda Kıbrıs sorununun çözümlendiği ve yeniden gözden geçirilmesi gerektiği kanısını yaratmak ve yaymak olmuştur.

b) İki toplumun bir arada yaşaması olanaklıdır ve yabancıların güvenmesi ve dayanması gereken güçlü unsur Türk değil Rum çoğunluktur.

c) Yukarıdaki amaçları gerçekleştirmek çok güç ise de istenen sonuçlar alınmıştır. Birçok diplomatik temsilciler, anlaşmaların gerçek görüşmeler sonucunda değil de gözdağı ve baskıyla imzalandığına ve birçok tehditler sonunda karşı tarafa iletildiğine inandılar. Anlaşmalar sonucu varılan çözümün halkın onayına sunulmamış olması elimizde önemli bir kozdur. Liderliğimiz de aklıselimle hareket ederek bir referandumdan kaçındı. (Aksi halde 1959'daki atmosfer içinde halk anlaşmaları muhakkak onaylardı.) Genel olarak dışarıya Kıbrıs'ın şimdiye kadar Rumlar tarafından yönetildiğini, Türklerin ise yalnızca olumsuz, köstekleyici bir fren rolü oynadığını gösterdik.

d) Birinci aşama çalışmalarımızı ve amaçlarımızı böylece ta-mamladıktan sonra ikinci aşamayı uluslararası bir düzeyde gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bu ikinci aşamadaki amacımız aşağıdaki konuları belirtmek ve kabul ettirmektir.
... Rumların amacı Türkleri ezmek değil, idari mekanizmanın adalete aykırı ve usa uygun olmayan bölümlerini ortadan kaldırmaktır.

e) ...Genel olarak denilebilir ki bugünün uluslararası düşünüşü her çeşit baskının -özellikle azınlıklara yapılan baskının-karşısındadır. Şimdiye kadar Türkler dünya kamuoyuna Ada'nın Yunanistan'a katılmasının kendilerini köle durumuna sokacağına inandırmakta başarı gösterdiler. Bu koşullar altında mücadelemizi 'Enosis' değil de 'self-determinasyon' temeline dayanarak dünya kamuoyunu etkileyebiliriz.
'Self determinasyon' hakkımızı tamamen ve engellenmeden kullanabilmemiz için de anlaşmalarda (Güvence ve Bağlaşma Anlaşması vb.) ve Anayasanın halk idaresinin kayıtsız bir şekilde ifadesini engelleyen ve dış müdahale tehlikesi gösteren bazı hükümlerden kurtulmamız gerekiyor. Bu nedenle ilk hedefimiz, Kıbrıslı Rumlarca kabul edilmemiş diye belirtilmesinde karar kıldığımız Güvence Anlaşmasının değiştirilmesidir.

Güvence anlaşması ortadan kalktıktan sonra önümüzde, bizi bir halk oylamasıyla kendi geleceğimizi seçmekten alıkoyabilecek hiçbir hukuki ve manevi engel kalmayacaktır.

...Bunun sonucu olarak da beliren gerçek şudur: Eğer uluslararası alanda başarı şansı umuyorsak mücadelemizin herhangi bir aşamasını bir önceki aşama tamamlanmadan açıklamamak zorundayız. Örneğin, yukarıda belirttiğimiz dört aşamanın gerekli sırayı oluşturduğu kabul edilirse, bu sıranın (d) maddesi önceden açıklandığı zaman (a) maddesindeki düzeltmeden söz etmek anlamsız ve yararsız olur, çünkü anayasanın olumsuz hükümlerini düzeltmek yollarını ararken böyle bir düzeltmenin devlet ve Anlaşmaların işlemesi için gerekli olduğu bahanesini öne sürmekle gülünç bir duruma düşmüş oluruz.

...iyi çalışır ve yukarıda (a) aşamasında belirtilen girişimimizi başarılı kılarsak göreceğiz ki hem mücadeleyi haksız gösterecek hem de bütün dünyanın desteğini kazanmış olacağız. Çünkü Garanti Anlaşmasına göre garantör devletler (ingiltere, Yunanistan ve Türkiye) arasında görüşmeler yer almadan müdahale yapılamaz.

... Bu durumda, ilk adım müdahale tehlikesini ortadan kaldırmak için anayasada değişiklikler yapmayı önermektir.

... Çahşmaların yayılıp büyümesi halinde plandaki (a) ve (d) aşamalarını uygulamaya ve ENOSİS'İ derhal ilan etmeye hazır olmalıyız. Çünkü o zaman diplomatik girişimlere gereksinim kalmamış olacaktır.
(Planın son bölümü ise şu şekilde sona ermektedir)

İzlenecek taktik:

Üyelerimizi ve halkı SÖZLÜ OLARAK aydınlatmak için büyük çabalar harcanmalıdır. Kendimizi 'ılımlı' gösterebilmek için hiçbir çaba esirgenmemehdir. Sorumlu üyelerimiz halkı aydınlatmaya devam edecekler, moral yükseltmek, halkın mücadele ruhunu takviye etmek için gerekli çalışmayı -basın veya Öteki kanallarla planlarımızı açığa çıkarmadan- en iyi biçimde yapacaklardır.

NOT:

Bu doküman, alındığı günden itibaren on gün içinde, alt karargâh başkanının sorumluluğu altında ve bütün kurmay üyelerinin huzurunda yakılmak suretiyle yok edilecektir. Bu dokümanı kısmen veya tüm olarak kopya etmek şiddetle yasaktır. Alt karargâhın kurmay üyeleri, başkanlarının sorumluluğu altında planı alıp inceleyebilirler. Bölge başkanı da dahil olmak üzere hiçbir üye bu dokümanı alt karargâh binasından çıkaramaz.

Başkan AKRİTAS

Anayasada yapılmak istenen değişiklik Önerisini Türkiye'nin onaylamaması üzerine Makarios, Kıbrıs'ı elde etmek için hazırlattığı tasarıları yürürlüğe koymaya karar verdi. Daha önce belirttiğimiz gibi EOKA bunun için hazırlanmıştı. Anayasaya göre dağıtılması gereken örgüt yeniden etkin ve modern silahlarla harekete hazır duruma getirildi.
İşlenecek cinayetlerin dünya kamuoyunda Rumları haklı çıkaracak biçimde bir başlangıç olayı yaratıldı.

Türkler Öldürülmeye Başlanıyor

Makarios 4 Aralık 1963 günü Lefkoşa'nın Baf kapısı yöresinde dikilmiş EOKA'cı Markos Dragos'un heykelinin kaidesine bir bomba koydurup patlattırdı. Polisin işe karışmasından iki saat sonra EOKA, derhal bir bildiri yayınlayarak, bombanın Türkler tarafından koyulduğunu açıkladı. Ertesi günü Rum gençliği heykelin çevresinde, Türkler aleyhinde büyük bir gösteri yaptı.
Türkler de bu suçlamaya şiddetli biçimde karşı koydular ve bunun Rumların bir düzeni olduğunu belirttiler.
Bu olay, Kıbrıs için bir uyarı olmuştu...

Şimdi sıra, başta Makarios olmak üzere, Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides, İçişleri Bakanı Polikorpos Yorgacis ve ünlü EOKA'cı Nikos Sampson'un hazırladıkları planın uygulanmasına gelmişti. Bu plana göre EOKA, en etkili darbeyi Lefkoşa'da vuracak, sekiz saat içinde Lefkoşa'daki Türkleri tümden yok edecek ya da teslim olmak için zorlayacaktı.

20-21 Aralık 1963 gecesi, Girne'den Lefkoşa'ya gelip Tahtakale semtindeki evlerine gitmekte olan kadınlı erkekli Türk topluluğumun bindikleri araç, sözde güvenlik güçlerine mensup (EOKA'cı) silahlı polisler tarafından durduruldu. Yasadışı olarak arabalarının durdurulmasına içerleyen Türkler, EOKA'cıların üzerlerini aramaya başladıklarını görünce karşı koymaya başladılar. Böylece çıkan olay iki Türk'ün öldürülmesi ve öbürlerinin de yaralanması ile sonuçlandı.

22 Aralık 1963 günü Türk Lisesi öğrencileri olayı kınamak için okulun bahçesinde toplanmışlardı. Rum polisler, okul bahçesindeki öğrencilerin üzerine ateş açarak iki öğrenciyi yaraladılar. Olaylar birbirini kovaladı. Kıbrıs artık bir iç savaşa sürüklenmişti. Başpiskopos Makarios'un planlı biçimde yürüttüğü yok etme harekâtında tepeden tırnağa her türlü ağır, hafif silahlarla donatılmış Rum militanlar, insanlık dışı tüm davranışları gösterdiler.

23- 24 Aralık'ta saldırıya geçtiler. Türk Büyükelçiliğine ateş açıldı. Türk ve Yunan subayları arasında karargâhta bir çatışma oldu. Lefkoşa'daki evlerinden ayrılan Türk memurları Elçiliğe sığındılar. Sonuç olarak 12 Türk öldürüldü, 50 kişi yaralandı.

24- 25 Aralık gecesi, Rumlar tarihin eşini bugüne kadar yazmadığı en vahşi cinayeti işlediler. Türk alayı doktorlarından Binbaşı Nihat İlhan'ın evini basarak kendilerini korumaktan yoksun olan eşini ve üç oğlunu banyo küvetinde kurşun yağmuru ile delik deşik ederek Öldürdüler. Ayrıca iki Türk kadını ile bir kız çocuğunu da öldürdüler.

1963 olayları yaşanırken İstanbul'da öğrenim gören Kıbrıslı Öğrenciler İstanbul Üniversitesi bahçesindeki Atatürk anıtı önünde açlık grevine başladılar. Tarih 21 Aralık 1963'tü, kızlı-erkekli öğrenciler geceyi açıkta, üzerlerine kar yağarken geçirdiler. Basın olaya büyük ilgi gösterdi. Halk coşkuya kapıldı, kamyonlarla yiyecek gönderdiler!..

Bizi Meclis'e götürdüler. O gün İnönü'nün Meclis'te bir konuşması olacak. O zaman parti genel sekreteri olan Kemal Satır aldı; İnönü'ye gittik ve elini öptük. İnönü bize sitem etti. Ne yapıyorsunuz, açlık grevleri olur mu? Kendinizi öldürüyorsunuz, dedi. Bizi Kıbrıs'a gönderin Paşam, dediğimizde verdiği yanıt anlamlıydı.

"Siz lâzımsınız. Çanakkale'de, milletin kaymak tabakasını yok ettik. Bir daha aynı hatayı yapmayız. Siz merak etmeyin, gerekirse bu memleketin Kıbrıs'a gönderecek askeri vardır!.."

Biz sevinçten uçuyoruz. Bizi dinleyici locasına çıkardılar. İnönü kürsüye çıktı.
Yapabileceğimizi yapıyoruz; saldırılar hâlâ devam ettiği için yarın Kıbrıs'a müdahale ediyoruz, dedi.
Ancak, o müdahale; uçakların, Lefkoşa üzerinde uçmasıyla sınırlı kaldık.

25 Aralık öğle zamanı Yunan kuvvetlerinin desteklediği Rum birlikleri, Lefkoşa'nın kuzeydoğu kesimindeki Küçük Kaymakh'da Türk evlerine saldırdılar. Kentin çeşitli noktalarında çarpışmalar bütün şiddeti ile sürüp gidiyordu. Silahsız ve savunma gücünden yoksun yüzlerce kadın, çocuk, ihtiyar rehin alan EOKA militanları çeşitli cinayetlerini işlerken, Küçük Kaymaklı boşaltılıyor, Türk alayı da karargâhtan ayrılarak kuzeyden Lefkoşa'ya doğru ilerliyordu. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, Güvence Antlaşmasının 4ün-cü maddesine uyarak, Yunanistan ve İngiltere ile ortak müdahaleyi istedi. Olumlu yanıt alamayınca tek taraflı müdahaleye karar verdi ve bunu ilgili devletlere bildirdi.

Türk Uçakları Kıbrıs'ta

İnönü bunun üzerine yaşamının zor kararlarından birisini alarak 'yapılan bütün uzlaşma çağrılarına olumsuz sonuç verilmesi karşısında' çarpışmaların durdurulması amacıyla 25 Aralık günü öğleden sonra Lefkoşa üstünde Türk jetlerinin uçurulacağını dünyaya duyurmuştur. Gönderilen dört jet, Türkiye ve dünya kamuoyunu heyecanla ayağa kaldırmaya yetiyordu.

İlk olarak Türk Hava Kuvvetlerine ait savaş uçakları 25 Aralık günü^saat 14.00'ten sonra Lefkoşa üzerinden bir ihtar uçuşu yaptı. Bu ihtar uçuşu karşısında EOKA'cılar, Türkiye'nin müdahaleye kesin olarak kararlı olduğunu anlayınca 'ateşkes' anlaşması imzalamak zorunda kaldılar. Rum radyosu buna karşın Türklerin ezileceğini bildiriyordu.

Birkaç günlük çarpışma sırasında yalnızca Lefkoşa'da saptanan Türk şehitlerinin sayısı 92, yaralıların ise 475 idi. Kayıplar bilinmiyordu. Bütün Türk köyleri sarılmıştı. Oralarda neler olduğunu bilen yoktu.
Kıbrıs Anayasası Mahkemesi Başkam Alman Prof. Ernest Fors-hoff, 30 Aralık 1963'te UP1 Ajansına verdiği demeçte, Kıbrıs'taki kanlı olaylardan Makarios'un sorumlu olduğunu söylüyordu: "Bütün bunlar Makarios'un Kıbrıs Türklerini tüm anayasal haklardan yoksun bırakmak istemesi yüzünden oldu... Makarios Kıbrıs Türklerinin haklarını açıktan yok etmeye başladığı anda şimdiki olaylar kaçınılmaz duruma geldi."

Yunanlı tarihçi Dimitri Kitsikis de Kıbrıs'ta 1963 yılı sonunda kanlı olaylarm başlatılmasının tek sorumlusu olarak Makarios'u göstermektedir. Kitsikis, Türk ve Rum toplumları arasmda güven sağlanamadığından söz ettikten sonra şöyle devam ediyor: "Bu güven ne yazık ki sağlanamadı. Bu güven Makarios yüzünden sağlanamadı. Yineliyorum, yalnızca Makarios'un tutumu yüzünden sağlanamadı. Çünkü Makarios, Londra ve Zürih Antlaşmalarını kabul etmiyordu. Karamanlis'in tehdidi üzerine, bu antlaşmaları zorla imzalamıştı ve bunları uygulamamaya kararlı görünüyordu. Evet, Anayasa'ınn işlememesinde başka etkenler de vardı. Ama baş etken, son söze sahip olan ve onu yürütme durumunda bulunan Makarios'un bunu istememesiydi. Ama eğer Cumhurbaşkanı kendi anayasasına saygı göstermezse, başkalarının göstermesini istemek ve başkalarının onu yürütmeye çalışmasını beklemek boş olur. Makarios'un iyi niyetli olmadığı açıkça ortadaydı... Evet, örneğin 'Anayasanın Türkler için Öngördüğü memur kadrolarını Makarios onlara Vermeyi reddetti. Gerekçe olarak bunların yeterince eğitim görmemiş olmasını ileri sürdü. Eğer durum böyle idiyse, o zaman yapılacak şey, en kısa sürede bir Türk eliti yaratmak ve var olanı genişletmek için devletin olanaklarını seferber etmekti. Sonra 1963 Mayıs olayları geliyor. O zaman Makarios kendi hükümet darbesini hazırlamıştı. Burada söz konusu olan hükümet darbesi nedir? Makarios Anayasayı tek başına değiştirmeye karar vermişti. İşin ilginç yanı, o zamana kadar birçok konuda Makarios'a karşı çıkan AKEL (Rum Komünist Partisi) bu girişimde onu destekledi. Bunun nedeni, Sovyetler Birliğinin Kıbrıs'ın NATO sistemi içine girmesinden korkması ve AKEL'e Makarios'un dış politikasını desteklemesi konusunda talimat vermiş olmasıdır."

Yeşil Hat

Bundan sonrası, İngiltere'nin açık, ABD'nin ise dolaylı biçimde araya girerek, Türkiye'ye Kıbrıs konusunda güvenceler verecekleri bir dönem olacaktır. İngiltere, 26 Aralık'ta Türkiye'nin Kıbrıs'a tek yanlı müdahalesine 'gerek olmadığını' bildirerek, 2500 İngiliz askerini adada düzeni sağlamakla ödevlendirdiğini açıklamaktaydı. Kıbrıs'ın Rum egemenliğindeki hükümeti de aynı gün olumlu bir yanıt verince, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan temsilcileri 30 Aralık 1963'te toplanıp Lefkoşa'da karşılıklı ateşkesin uygulanacağı 'Yeşil Hafta belirliyorlardı.

Lefkoşa'yı iki bölgeye ayıran 'Yeşil Hat' üzerinde topluluk arası bir anlaşmaya varılmıştı. Uygulamada, 'Yeşil Hat' Kıbrıs'ta iki ayrı yönetimin 'fiilen' kurulmasının başlangıcı oldu. Çünkü yöneticiler ve memurlar ancak kendi bölgelerinde görevlerini sürdürebilmek durumuna düştüler. Böylece devlet mekanizmasını ellerine geçiren Rumlar karşısında Türkler de kendi yönetimlerini kurmak zorunda kaldılar.

1964'ün Ocak ayı, Kıbrıs konusunda birbirini izleyen gelişmelere sahne oldu. İngiltere'nin önerisi üzerine, Türkiye ve Yunanistan, Türk ve Rum toplumlarının temsilcilerinin katılması ile 15 Ocak 1964'te Londra'da bir görüşme düzenlendi. Bu görüşmeler tarafların görüşleri arasında uzlaşmaz çelişkiler bulunması nedeni ile hiçbir sonuç vermedi.

İngiltere'nin konferansı toplamaktaki amacı, kendisini büyük bir yükten kurtarmak, muhafazakâr hükümetin seçimler öncesinde karmaşık bir sorunun içine girmesini Önlemek idi. Çünkü üçlü yönetimin kendi üzerine düşen ağır yükünü İngilizler artık taşımak istemiyorlardı.

Türkiye, üçlü garanti sisteminde ısrar etmekte, en fazla NATO'nun müdahalesine razı olabileceğini belirtmekteydi; Kıbrıs buhranına bir çözüm yolu aranması ya da Ada'da barış ve güvenliğin sağlanması sorumluluğunun Birleşmiş Milletlere ve Commonwealth'e devrine kesinlikle karşı idi.

1964 yılı Ocak ayının sonunda, Türkiye, Londra görüşmelerinden çekilirken İnönü, Kıbrıs'ta can ve mal güvenliğinin sağlanmadığını, Londra görüşmelerinin bu koşullar altında başlamış bulunmasının, görüşmeler için bir talihsizlik olduğunu belirtiyordu. Türkiye için önemli sorunun, "Kıbrıs Cumhuriyetine can veren milletlerarası antlaşmaların yürürlükte olup olmadığıdır," dedikten sonra, imzacı tarafın rızası olmadıkça antlaşmaların yürürlükten kaldırılmasının mümkün olmadığım sözlerine ekliyorduk.

Konferansta Türkiye, Kıbrıs Türk toplumunun can ve mal güvenliği ile birlikte tüm hak ve çıkarlarının tam olarak korunmasını istedi. Rumlar ise Anayasa'dan Türklere tanınan tüm hakların çıkarılmasını, Garanti ve İttifak Antlaşmalarının kaldırılmasını istediler. Bir sonuca ulaşamadan, konferans 31 Ocak 1964 tarihinde dağıldı.

Konferansın dışında, İngiltere'nin yükü dolaylı olarak ABD'nin sırtına yüklemeye çalışan NATO kuvvet çerçevesi içinde Ada'ya ABD'nirf asker gönderme önerisini ABD, Yunanistan ve Türkiye onaylarken, Makarios'un Anglo-Amerikan tasarısında kendi istekleri doğrultusunda yaptığı çeşitli düzeltmelere rağmen, tasarı onaylanmıyordu. Sovyetler Birliği de Birleşmiş Milletleri Kıbrıs'ın bağımsızlığını korumaya çağırıyor, Ada'nın istila tehdidi altında bulunduğunu, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin içişlerine herhangi bir yabancı müdahalenin, Ada'ya NATO kuvveti yollanmasının şiddetle karşısında olduğunu bildiriyor, büyük ve Ada'ya komşu devletleri sağduyuyla harekete çağırıyordu.

Yunanistan, sorunu Şubat 1964'te Birleşmiş Milletlere götürdü. B.M. Güvenlik Konseyi de ilgili devletlere ve toplumlara durumu daha kötüye götürmeme çağrısında bulundu. Ayrıca düzen ve güvenliği sağlamak için Kıbrıs'a B.M. Barış Gücü gönderilmesi kararlaştırıldı.
25 Şubat 1964'te Yunanistan Başbakanı George Papandreu, Makarios'a Yunan ulusu ve hükümetinin Kıbrıs'la dayanışma içinde olduğunu' bildiren bir mesaj yayımladı.

G. Papandreu, daha sonra Yunan halkına hitaben şunları söylüyordu:

"Hükümetimiz bir Kıbrıs buhranıyla karşı karşıyadır. Zürih ve Londra Antlaşmalarının kötü sonuçları kendisini belli etmeye başlamıştır. Bu antlaşmaların uygulanması artık olanaksızdır. Yunan hükümetinin Kıbrıslı Rumları kayıtsız şartsız destekleyeceğini de belirtmek isterim.

Yunanistan Başbakanı G. Papandreu, Makarios'u desteklediğini açıkça ilan etmiş, hatta gerekirse Kıbrıs'a Yunan askeri bile gönderebileceğini söylemişti.

Nisan 1964'te Yunanistan'a giden Makarios, bu durumu G. Papandreu ile görüşmüştü:

'ınakarios'la Papandreu'nun Nisan ayında yaptıkları toplantıda önemli, gerçekten hayati bir karar alınmıştı. Bu nedenle Yunanistan'ın Kıbrıs'a yardım güvencesi, Türkiye'nin Ada'ya asker çıkarması durumunda pek bir şey ifade etmeyecekti. Kıbrıs'ın savunmasına Yunanistan'ın askeri yönden katkıda bulunması, bu katkıyı Türkler saldırmadan önce gerçekleştirmesiyle mümkün olabilirdi. Gerçekten de, Yunanistan Kıbrıs'a el altından silah ve asker yollayabilirse bu, Türklerin işini zorlaştıracak ve Ada'ya askeri müdahaleyi önleyecekti. Babam (G. Papandreu Yunanistan eski Başbakanı Andreas Papandreu'nun babasıdır. E.M.) Makarios'a bu öneriyi yaptı, o da kabul etti. Geniş çapta bir yardım hareketi başladı. Bu yardım gizlice iletiliyordu. Silah ve asker dolu gemiler geceleri Ada'ya yanaşıyor, sivil elbiseler giymiş 'gönüllüler1 Kıbrıs'a çıkıyorlar ve Kıbrıs birliklerine katılıyorlardı. Yardım harekâtı yazın ortasına dek sürdü. 20 bin kadar tam teçhizatlı subay ve er Kıbrıs'a çıkarıldı. Bunlar, Türklerin Kıbrıs'ı 'ziyaret' etmelerini önleyebilecek kararlı bir savunma kuvveti oluşturdular."

14 Mart Olayları - Güvenlik Konseyi Kararı -Barış Gücü

Türkiye'nin askeri müdahale olasılıklarından söz açtığı, Türkiye ile Yunanistan'ın karşılıklı askeri manevralar yaptıkları 1964 Şubatında, ABD Başkanı Johnson'ın önerisiyle araya yine İngiltere girmişti. İngiltere, Ankara'nın isteklerini karşılayan bir çözümü, sorunu Birleşmiş Milletler'e götürerek çıkaracakları bir kararla sağlayacaklarını İnönü'ye duyuruyordu. Oysa 4 Mart 1964'te BM'den çıkan karar, ABD ve İngiltere'nin söz verdiği hususlar yerine adaya barış ve güvenliği sağlamak üzere bir BM Barış Gücünün kurulmasını ve bir BM arabulucusunun seçimini Öngörmekteydi. Barış Gücünün çabalarını barışçı yollardan sürdüreceği, taraflardan biriyle doğrudan çatışmaya girmekten kaçınacağı da özellikle belirtilmiştir. Kararın en tartışmalı yanı ise, Kıbrıs'ın ülke bütünlüğü ve dış müdahalelerden korunmasıyla ilgili bölümlerdir. Rumlar, Türkiye'nin özellikle Garanti Antlaşması çerçevesindeki müdahale hakkım Birleşmiş Milletler Barış Gücünün varlığı ile birlikte geçersiz kılmaya çalışmış, Türkiye de böyle bir yoruma olanak vermemeye özel bir özen göstermiştir.

Barış Gücü kuruluncaya kadar Kıbrıs'ta yine kanlı çatışmalar olmuştur. 4 Mart ile 14 Mart arasında Girne ve Ktima bölgelerinde silahlı çatışma yeniden başlamış ve Ada'daki İngiliz kumandası altındaki birlikler, bunun durdurulmasında etkisiz olmuşlardır.

Türkiye 13 Mart'ta müdahale hakkım kullanacağını Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine resmen duyuruyordu. Kıbrıs'ın isteği üstüne o gün toplanan Güvenlik Konseyi ise 14 Mart'ta başka bir tasarıyı oybirliği ile onaylamaktaydı. Karara göre, 'egemen Kıbrıs Cumhuriyetindeki' durumu kötüleştirecek ya da uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye sokacak herhangi bir hareket ya da hareket tehdidinden kaçınılmalıydı.116 Öte yandan İnönü, Birleşmiş Milletler'e başka bir tasarıyla başvurmuştu.

CHP'li Başbakan, ikili bir çözüm Önermekteydi:

"1. Türkiye önce çok sınırlı bir askeri müdahaleyle, daha Barış Gücü kurulup hareket serbestliği önlenmeden Kıbrıs'ta çok stratejik nitelikteki bazı noktaları tutacaktı.
2. İkinci aşamada uzun süreli bir askeri eyleme girişilirse, tutulan ilk noktalar Türk birliklerinin rahat ilerlemesini sağlayacaklardı."
İnönü'nün müdahale tasarısının öğrenilmesi üzerine, Atina'da Yunan Başbakanı George Papandreu ve Makarios'la Grivas derhal toplanarak bir süredir yürütülen saldırıları durdururlarken, -Kanadalı 36 askerden oluşan- Birleşmiş Milletler Gücü de 14 Mart 1964'te Kıbrıs'a ilk adımım attı. Barış Gücü, karşılıklı çatışmaların bitmek bilmediği Kıbrıs'ta giderek etkisiz kalacak ve uluslararası eleştiri konusu bile olacaktı.

Johnson inönü'yü Durdurarak Çıkarmayı Engelliyor

"Kıbrıs'ın Rum hükümeti, 4 Nisan 1964'te Ankara'ya verdiği no' tayla İttifak Antlaşmasının sona erdirildiğini resmen açıklıyordu. Türkiye iki gün sonra bu işlemi yine protestoyla yetinecekti."

"Makarios hükümeti, 18 Mayıs'ta savaş ve bombardıman uçakları, ağır silahlar ve benzerlerini alma kararını açıklıyordu."

"Çatışmalar, adam kaçırmalar süregiderken, 27 Mayıs'ta 18-59 yaş arasındaki tüm Rum erkeklerinin Milli Muhafız Gücünde altı aylık silahlı askerlik hizmeti görmeleri bir yasayla zorunlu hale getiriliyordu. Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısının veto hakkına rağmen yapılan bu işlemi Türkiye yine aynı gün protesto etmekle yetiniyor, ancak tasarı 1 Haziran'da geçerlilik kazanıyordu."

"Başkan Yardımcısı Dr. Küçük'ün Anayasa'ya aykırı düşen işlemlerle ilgili olarak bir toplantı yapılması amacıyla 3 Haziran'da yaptığı çağrı da '1963 Aralık ayında görevini bırakmış' birisinin davranışı olarak nitelenip görmezden geliniyordu."

"Türkiye'nin aynı konularda 3 Haziran'da yolladığı son notaya da Makarios yine ilginç bir yanıt vermişti. Kıbrıs Rumlarına göre, yapılanların tümü yasal açıdan geçerliydi ve adanın savunulması için gerekli tüm önlemleri almak, Kıbrıs hükümetinin vazgeçilmez hakkıydı."

İnönü açısından, gidilecek başka hiçbir yer kalmamıştı. Kıbrıs'ta Garanti Antlaşmasıyla sağlanmış tüm uluslararası hakların ve 1960 Anayasası'nın kesin çöküşüne boyun eğilecekti ya da bu dış politika kâbusu kesin bir çözüme götürülecekti.

Makarios'un son notayı da reddetmesinin ardından Başbakan İnönü siyasal yaşamının en zor kararlarından birini verdi. Türkiye, 6 Haziran 1964'te Kıbrıs'a kesin çıkarma yapacaktı.
İnönü, kararım vermekle kalmıyor, 6 Haziran'da çıkarmayı gerçekleştireceğini iki gün önceden Yunanistan'ın koruyucusu ABD'ye bildiriyordu. ABD'ye, Kıbrıs'a çıkarma yapılacağı bildirildi. Yanıt bekleniyordu.

Bundan sonrasını Cüneyt Arcayürek'ten dinleyelim:

"Dışişleri Bakanının bordo renkli koltuklarında karşılıklı oturuyorduk!

Bakanın sözlerinin yanı sıra davranışlarında da bir burulmanın, isteksizlikle görevden kaçıp gitmeye hazır bir insanın izleri vardı. Bir süredir İsmet Paşa'yla birlikte dış politikayı sürdürüyordu.

Feridun Cemal Erkin Paşa'ya, 'Büyükelçiye yapacağımızı söylersek, derhal karşı çıkar. Alınan bir karar uygulanmadan önce başka bir devlete, hele Birleşik Amerika'ya bildirilir mi Paşam?' dedim. Dinletemedim. İsmet Paşa bana karşı direndi. 'Hemen çağır Amerikan Büyükelçisini, bu katliam karşısında, antlaşmaların verdiği haklara dayanarak Kıbrıs'a asker gönderme kararını hükümetin aldığım bildir,' dedi. Direnmelerimden, açıklamalarımdan İsmet Paşa'nın hiç etkilenmediğini görüyordum.

Hükümet başkanıydı, başka yapacak bir şey yoktu. Amerikan Büyükelçisini makamıma çağırdım:

'Türk hükümetinin antlaşmalara dayanarak Ada'ya asker göndermeye karar verdiğini söyledim,' dedi.

Amerikan Büyükelçisi Raymond Hare, Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin'i dikkatle, herhangi bir tepki göstermeksizin dinledi.
Sonra, "Bana bir saat izin verir misiniz?" diye sordu. "Hemen gidip Washington'u arayıp askeri müdahale kararınızı bildireyim, yanıtını da getireyim," diye ekledi.
Gitti, geldi. Elinde bir zarf, içinde de ünlü Johnson mektubu vardı."
Bu mektup Türk-ABD ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası oldu.
Türk hükümetinin Güvence Antlaşması'nın ilgili hükmünü işletme kararı, ABD Başkanı Johnson'un mektubu ve NATO kuvvetleri Başkomutanı Orgeneral Lemintzer'in Türkiye'ye gelerek yaptığı bazı girişimler sonucunda geriye bırakıldı.

Çıkarma kararı, hem bu 'ünlü mektup' hem de General Lemintzer'in o zamanki Genelkurmay Başkam Cevdet Sunay'a 'herhangi bir savaş harekâtından kaçınması' için verdiği sert nota sonucu uygulanamadı. Garufalyus anılarında, Kral Konstantin de ABD Başkanı Johnson'dan aracılık yaparak Türk-Yunan savaşını önlemesini istediğini belirtmekte ve "General Lemnitzer ve Başkan Johnson aracıhşı ile krize son verildi. Buhranın sona ermesinden sonra General Lemnitzer'e teşekkür mektubu gönderdim," demektedir.

ABD Başkanı Johnson'un Başbakan İnönü'ye yolladığı 5 Haziran 1964 tarihli mektubu tüm kamuoyunda hayretle karşılanmış, şiddetli tepkilere yol açmıştır.
Johnson mektubuyla, Türk dış politikasında yeni bir aşama işte böyle başlıyordu.

Kennedy'nin öldürülmesinden sonra Beyaz Saray'a egemen olan Başkan Johnson, Ankara'dan gelen bügiden sonra Amerikan Dışişleri Bakanlığı ilgili servisine Başbakan İnönü'ye gönderilmek üzere bir mektup yazılmasını buyurmuştu.
Kimine göre, mektup o derece aceleyle yazılmıştı ki, diplomatik bir belgede bulunmaması gereken 'hatalarla' doluydu.
Kimine göre, Amerikan Dışişleri Bakanlığında özellikle Türk-Yunan ve Kıbrıs sorununa bakan 'masaya egemen' olan Rum kökenli diplomatlarca ele alınmıştı. Şuydu ya da buydu, gerçek ABD'nin, köklü ve asla vazgeçilmez saydığı bir 'müttefikine' ağır-dille bir mektup gönderdiğiydi.

ABD askeri yardımının Türkiye'ye verilmesini gerçekleştiren 12 Temmuz 1947 ikili antlaşmasına göre, ABD tarafından verilen askeri yardımın veriliş amaçlan dışında kullanılması için ABD hükümetinin onayı gereklidir. ABD askeri malzemesinin Türkiye'nin Kıbrıs'a yapacağı müdahalesinde kullanılmasına izin vermeyeceğine göre, bunların Kıbrıs'ta kullanılması ikili antlaşmaya da aykırı düşecektir.
İnönü, 13 Haziran 1964'te Johnson'a gönderdiği uzun ve ayrıntılı bir mektupta tüm savları birer birer yanıtlayacaktır.

"1963 sonundan beri Kıbrıs'a askeri müdahale gereği bu seferle dördüncü oluyor. Başından beri Amerika'ya bu konuda danıştık," diyerek, bir gerçeğin altını çizmekte ve her seferinde Amerika'nın haksız yere engellemesiyle karşılaşıldığını belirtmektedir.
İnönü, tarihi kişiliğinden beklendiği biçimde gereken yanıtı verdi. Fakat Türkiye de Kıbrıs'a asker gönderemedi.

"Oysa basın aracılığıyla kamuoyu, Kıbrıs'a asker gönderilmesi-ne hazırdı, giderek koşullanmıştı da.
Millet Meclisinde bu konuda ateşli konuşmalar, görüşmeler olurken hükümet, bir askeri müdahaleyi sağlayacak kimi önlemleri alıyordu.
Askeri açıdan Ada'ya asker çıkarma işlemi oldukça zor bir uygulamaydı. İkinci Dünya Savaşı'ndan kalan filmlerde gördüğümüz bu tür çıkarmalar için gereksinilen araç ve gereçlerin, çıkarma teknelerinin bizde olup olmadığını araştırmıyorduk.
Çünkü ulusal bir coşku sarmıştı Türkiye'yi.

Gölcük'te bulunan donanmasının önemli bölümü Kıbrıs açıklarına hareket etmişti. Askerlerle silahlan, öteki gereçleri taşımak için devletin ya da özel şirketlerin elinde olan şilepler de Mersin'e doğru gitmişti. Bu şileplerle askerlerin ve araçların Kıbrıs'a gönderileceği anlaşılmıştı. Şilepte askerin Ada'ya gönderilmesi tuhaftı ama üzerinde bile durmuyorduk.
Şileplerle büyük çapta askeri bir harekatın yapılıp yapılamaya-cağı tartışma konusu bile değildi. Türkiye'de o günleri yaşayanlar anımsayacaklar ki, herkes ayaktaydı. Kısacası Kıbrıs'a derhal asker gönderilmesini, ama nasıl ve ne biçimde olursa olsun, Türk askerinin Ada'ya çıkarılmasını istiyorduk.

Her şeye karşın, araç ve gereçlerimizi denizaşırı bir yöreye gönderebilme noktasında noksanlarımız olsa bile, Türkiye olarak bu müdahalenin yapılmasını istiyorduk.
Fakat ortaya birden bire bir ABD etkeni çıkıyordu. Hele 6mcı filoyu bir 'düşman ülkeymişiz gibi' karşımıza çıkaracağını bildirmesi ayrı bir faciaydı.

Johnson mektubunun bütününden habersiz olan Türk kamu-oyu ve basını, askeri müdahalenin gerçekleşmemesi karşısında 'bir şeyler döndüğünü' seziyordu. Ne var ki 'dönen dümenin' ne olduğunu da -o sırada- derininden kavramış değildi. Kulislerde, Dışişleri Bakanlığı koridorlarında 'Amerika'nın olumsuz davranış ve müdahalesinden' söz ediliyordu. Ancak bu müdahalenin içeriği konusunda pek bilgi verilmiyordu. Olay 'çok üst düzeyde' oluyor, gelişiyor, sonuçlara doğru gidiyordu.

İnönü her şeye karşın Johnson'un yaptığı çağrıya uyarak 21 Haziran 1964'te ikinci kez Birleşik Amerika'ya gidiyordu. Johnson aynı anda Yunan Başbakanı Papandreu'yu da Beyaz Saray'a çağırmış bulunuyordu. Batı'nın ne düşündüğünü, İnönü orada çok yakından görecekti.

Başkan Johnson İnönü ile Papandreu'yu karşılıklı olarak görüşme masasına oturtmak amacındaydı. İnönü bu öneri nedeniyle Beyaz Saray'dan ayrıldıktan sonra New York'taki Waldrof Astoria Oteli'nde bu buluşmayı bekledi. Oysa Johnson, Yunanistan Başbakanı'nı Türkiye Başbakanı ile görüşmeye inandıramayacaktı.

İnönü dönüşte uğradığı Londra'da İngiltere Başbakanı Douglas-Home'dan, Kıbrıs'a ilişkin asıl Batı özlemini öğrendi, İngiliz Başbakanı 'Kıbrıs'ın tümüyle Yunanistan'a bırakılması' karşılığında, Ankara'nın neler isteyeceğini sormaktaydı.
ABD'li özel arabulucu Dean Acheson'un hazırlayıp 1964 Temmuzunda ortaya çıkardığı Acheson Planı, bu tasarıların sonucudur.

ABD müdahalesinden 21 yıl sonra, gazeteci Haluk Şahin, mektubu hazırlayan kişilerden Joseph Sisco ile görüşmesini ve konuşmaları şöyle anlatıyor:

"Johnson'un mektubunu kaleme alanlardan biri de oydu. Üstelik 10 yıl arayla gelen iki büyük Kıbrıs bunalımı arasındaki ilintile-ri görebilecek birkaç Amerikalı tanıktan biriydi.

Sisco: Amacımız bölgede savaşa meydan vermemekti. Bizim ve Türkiye'nin temel çıkarı Doğu Akdeniz'de istikrarın korunmasından yanadır. O mektup yazılmadan gidip gelmiş diplomatik mesajlarda da ifade ettiğimiz gibi, Türkiye'nin yapabilecekleri bizi kaygılandırıyordu.

Şahin: Türkiye ile Yunanistan arasında savaş çıkması güçlü bir olasılık mıydı?

Sisco:
1974 Kıbrıs bunalımında öne çıkacak ve Türk kamuoyu tarafından yakından tanınacaktır. Ancak bu kez başarılı olamayacak ve 20 Temmuz 1974 Harekâtı önlenemeyecektir. Biz bu olasılığı ciddiye alıyorduk. Türkiye ile Yunanistan'ı karşı karşıya bırakacak bir durumdan mutlaka kaçınılması gerektiğine inanıyorduk. Johnson'un mektubundan önce de Türkiye ile Amerika arasında diplomatik mesajlar gidip gelmişti ama demek ki başarılı olamamıştı.
Mektup şok yarattı biliyorum, ama doğrusunu söylemek gerekiyorsa şok yaratsın diye öyle yazılmıştı. O zamana kadar anlatamadığımız bir şeyi, yani Yunanistan ile Türkiye arasında bir çatışmanın, ne bu iki ülkenin ne de Amerika'ınn yararına olacağını anlatmak için... İstenen amacı da gerçekleştirdi. Peki, etkileri ne oldu? Hem uzun dönemde, hem de özellikle kısa dönemde, kırgınlık yarattığını söyleyebiliriz. Sizin en yakın dostunuz olan bir büyük devlet, gücünü sizin üzerinizde kullanıyor ve siz bunu görmezden gelemiyorsunuz... Uzun dönemde bir etkisi daha var ki, çok ilginçtir..."
Bu sözlerle 1974 yılındaki olaylarda yeni bir mektup yazılamadığını vurguluyordu...

O dönemde İnönü'ye çok yakın olan deneyimli bir diplomatımız adım kullanmamak koşuluyla mektup olayını şöyle açıkladı:

"1964 yılı Haziranında, yani Johnson'un Mektubu olayı sırasın-da, Türkiye Kıbrıs'a çıkarma yapmaya askeri açıdan hazır değildi. Çıkarma en zor askeri operasyonlardan biridir; özel araç gereç, eğitilmiş personel gerektirir. O tarihte Türkiye'nin elinde bunlar yoktu. Çıkarmayı İskenderun'daki 39'uncu Pentonik tümenin yapacağı söyleniyordu. Bu tümen biri anfibik, biri zırhlı, biri de bindirilmiş piyadeden üç tugaydan oluşuyordu. Onlar da hazır değildi. Askerler gemiye binince deniz tutmasından telef oluyorlardı... İsmet Paşa bu durumun farkındaydı... Türkiye başlangıçta, Kıbrıs'ta anlaşmaların yürüyeceği inancıyla hiçbir askeri hazırlık yapmamıştı, 1964 yılında askeri harekât rizikolu bir girişim oluyordu ve ihtiyacıyla tanınan İsmet İnönü böyle bir şeyi asla göze alamazdı. Nitekim, bazı toplantılarda, 'Türk askerinin Rum askeri önünde mağlubiyete uğramasına asla müsaade etmem,' dediğini hatırlıyorum. Kısacası tüm hazırlıklara ve jestlere rağmen o zaman Türkiye çıkarma yapmayacaktı.
Ancak İnönü askeri müdahaleyi kullanarak gözdağı vermek de istiyordu. Bu yüzden gemiler, keşif uçakları yola çıktı. Sonra Amerika'nın, 'Durun, çıkmayın,' demesi sağlandı. O zaman çıkarma yapılmamasının sorumlusu Amerika oldu.
Bu arada Amerika oyunu berbat eden bir dangalaklık yaptı. Sadece 'Durun, çıkmayın,' demesi yetecekken, işin içine Rusları, NATO ittifakının savunma kurallarını filan karıştırdı. Olayın niteliği değişti.
Ancak bundan sonradır ki, Türkiye Kıbrıs'a gerçekten çıkabilmek için askeri hazırlıklar yapmaya başladı. 1974'ün başarısını biraz buna borçluyuz."

Bu arada Kıbrıs konusunun iç politikada tartışma konusu yapıldığım ve hükümetin Kıbrıs'a asker çıkarmayışınm Özellikle AP'liler tarafından eleştirildiğini unutmayalım. O kadar ki, Erim'in anılarında yazdığına göre İhsan Sabri Çağlayangil "Canım Johnson mesaj göndermişse ne olur, mesajı okur, çekmecenin gözüne atardınız, bildiğiniz gibi hareket ederdiniz," diyebiliyordu.

Haluk Bayülken ise daha da farklı bir bakışla, Johnson mektubunun Amerika'nın bir 'blöfü' olduğunu öne sürüyor, bu görüşünü şöyle açıklıyor:

"Biz Kıbrıs'ta o kadar sıkıntılı vaziyetteyiz ki, saldırıya, hakarete, kıyıma uğrayan biziz, aç bırakılan, sürülen bizim toplumumuz. Nasıl olur da bir 'müttefik devlet' bu gerçeklere karşı 'ötekiyle' beraber olup, 'Sen oraya gitme' diye engellemeyi ciddi olarak uygulamaya koyabilirdi. İnsan inanamıyor."

Bayülken'e göre Türkiye çıkartma yapsaydı bile Amerika askeri açıdan araya girmeyi göze alamazdı. Ancak İsmet Paşa böyle bir şey yapar mıydı? Onun dış politikadaki temel ilkelerinden birinin 'iki büyük devleti aynı zamanda karşıya almamak' olduğunu kendisi de kaydediyor.

Bayülken bunun ötesinde, 'İsmet Paşa ABD'ye haber vermiş de, nasılsa engeller diye düşünmüş' biçimindeki iddiaya da inanmadığını belirtiyor. Ayrıea o dönemde İnönü'ye Kıbrıs'a normal çıkarma yerine, küçük 'sızmalar' yapılmasını tavsiye ettiklerini, ancak İnönü'nün böyle 'gayri nizami' bir şeye asla yanaşmadığını da vurguluyor. "İnönü her zaman ihtiyatlı ve 'meşruiyetçi'ydi.".
ABD bu olayda Türkiye'nin bileğini bükerek askeri müdahalede bulunmasını önlemek ya da öyle görünmekle önemli bir sorumluluk altına girmiştir.

Bu sorumluluğu, 1964 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında arabuluculuk yapan fakat başarıya ulaşamayan Dean Acheson, 1966 yılının başlarında Chicago'da yaptığı bir konuşmasında şöyle ifade etmişti:

"Amerika, Türkiye'nin antlaşmalardan doğan müdahale hakkını önlemekle büyük bir sorumluluk yüklenmiştir. Makarios Amerika'nın Türk müdahalesini önlediğini görmekle bundan sonra da aynı önlemenin yapılacağını düşünmüş ve bu düşünceden aldığı cesaretle Ada'da yapmak istediği emrivaki için teşebbüslerini rahatlıkla yürütebilmiş tir. Böylelikle Amerika antlaşmalar hukuken yürürlükte iken bir tarafın (Türkiye'nin) antlaşmalardan doğan hakkını önlemekle, aslında sadece Türkiye aleyhine müdahalede bulunmuş, ayrıca bu yüzden Makarios'un adada silahlanmasını ve Türk toplumu üzerinde istediğini empoze edecek hale gelmesini sağlamıştır. Dolayısıyla Amerika'nın müdahalesi sırf Türkiye'nin aleyhine sonuçlar doğuran bir nitelik taşımaktadır."

Gerçekten de Türkiye, Amerika'nın üstlendiği bu yeni sorumluluktan hem 1967 hem de 1974 bunalımlarında yararlanmasını bilmiştir. Mektup Amerika'nın sırtında bir kambur olmuştur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: KIBRIS'A MÜDAHALEYE YOL AÇAN GERGİNLİKLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:21

Rumların Erenköy Saldırıları ve Türk Uçaklarının Bombardımanı

Başbakan Yardımcısı, Dışişleri ve Savunma Bakam olarak uzun yıllar görev yapan Vedat Çelik anılarında şunları anlatıyor:

Makarios 1962'de Türkiye'ye geldi. Yolda protesto gösterileri yapıldı, arabası taşlandı vs. Ayrıldıktan sonra günün başbakanı İnönü Orduevi'nde bir basın toplantısı yaptı.

"Efendim Makarios Türkiye'de iyi karşılanmadı diye şikâyet etse haksız mı olur?" şeklindeki bir soruya İnönü ise şu yanıtı verdi:

"Gelebildiğine şükretsin!"

Çünkü Makarios o kadar kanlı olaylara karışmıştı ki, bütün bunlardan sonra Türkiye'ye gelebilmesi bile başlı başına bir sorundu.

İkinci soru:

"Efendim dünyada yüz milyon Türk var. Onlara pek yardım edilmiyor da, neden Türkiye Kıbrıs Türkü için savaş anlamına da gelen her türlü fedakârlığa hazır oluyoruz? Peki, öteki Türkler de şikâyet etse haksız mı olur?"

İnönü'nün yanıtı ise şu oldu:

"Kardeşim bir avuç Türk ben Türküm diyor. Benden Türklük için yardım istiyor, ben yaparım. Kim başkası yardım istedi de yapmadım!.."
İşte, Erenköy böyle başladı!

Rumlar neden Erenköy'e var güçleriyle saldırdı ve Erenköy direnişi Kıbrıs Türkü için ne anlam taşımaktadır? Bu sorunun yanıtını Rauf Denktaş veriyor:

Erenköy denince o günleri yaşamış olanların aklına, su altında kalmış insanların nefes alabilmek için çırpınışı ve nefes alma olanağına kavuşmanın mutluluğu getir. Erenköy yıllarca Anavatan'a uzanan bir kol, bir nefes borusu olmuştur.
Erenköy, Kıbrıslı Türklerin Enosis felâketinden, yeniden kolonize edilmekten kurtulmak, Anavatan'a yönelmiş bir Yunan hançeri haline getirmemek için Ada'nın her yanında verdiği şanlı bir mücadelenin sembolü haline gelmiştir.
Erenköylülerin derme çatma da olsa, balıkçı tekneleri vardı. İç-lerinden bazı gençler silah bulmak için Türkiye'ye giderlerdi. Ana-dolu'dan getirdikleri silahlara "bereket", bu taşıma işini yapanlara da "Bereketçiler" denmiştir. İşte Rumlara karşı mücadele bu silahlarla yapılabilmiştir. Bereketçilik kod adı konan bu seferler 1973 yılına kadar devam etmiştir.
Grivas, 4 Temmuz 1964'te Yunanistan Savunma Bakam Garufal-yas tarafından Ada'ya çağrılmıştır.

Grivas'ın bu ziyaretiyle ilgili olarak General Karayannis 'Ethinikos Kiriks' adlı Rum gazetesine şu bilgileri vermiştir:

"5 Temmuz tarihinde Grivas'la birlikte Atina'da bulunuyor-dum. Savunma Bakanı Garufalyas, bizi olağanüstü bir toplantıya çağırdı. Toplantıya, Yunan Genelkurmay Başkam da çağrılmıştı. Savunma Bakanı bize Acheson Planım açıkladı ve planda yapılacak bazı değişikliklerden sonra Enosis'in Ağustos ayı içinde ilan edileceğini söyledi. Planda, Kıbrıs Türklerine muhtariyet, Türkiye'ye ise küçük bir askeri üs verilmesi göz önünde bulunduruluyordu. Garufalyas, Türkiye'ye üs verilmemesi için gayret sarf edeceğini de söyledi. Bakanın bu açıklamaları, toplantıda bulunan herkesi sevindirmişti. Bu çözüm yolunu hepimiz de onaylamıştık. Yunan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, toplantıdan çıktıktan sonra beni ve Grivas'ı bir süre daha alıkoydu ve Enosis'in Ağustos ayı içinde ilan edilmesi olasılığı karşısında görüşmelerin sekteye uğramaması için Kıbrıs'ta bir olay çıkmamasmı istedi. Olay çıkmaması için elimizden gelen her gayreti sarf edeceğimize dair kendisine söz verdik. Enosis'in gerçekleşmek üzere olduğu hakkında Başbakan Papandreu da gerek Grivas'a gerekse bana konuşmuş ve olay yaratılmamasını önermişti."

Grivas, Atina görüşmelerini tamamlayarak 6 Ağustos 1964 akşamı saat 18.45'te Lefkoşa'ya geldi, doğruca Kıbrıs Rum Silahlı Kuvvetleri Genel Kurmayına gitti. Komutan ve kurmaylarla bir toplantı düzenleyerek Rum askeri güçlerinin son durumu hakkında bilgi aldı. Kıbrıs Rum Süahlı Kuvvetleri başkomutan Yardımcısı General Prokas'ın Dillirga bölgesi savunması ile ilgili açıklamasından sonra Grivas durumu harita üzerinde inceledikten ve Rum kuvvetlerinin üstünlüğünü saptadıktan sonra Lourovouno tepesinin alınması için hücuma geçilmesine karar verdi ve harekât nedeniyle Makarios'a telefon ederek onun onayını istedi.

Makarios ise Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırdı. Grivas'ın önerisi üzerine Lourovouno tepesine hücum edilmesi oybirliğiyle onandı. Kararın alınmasından sonra Makarios, Grivas'a şöyle dedi:

"General, hücuma geçmeden önce, Yunan hükümetine de danışmamız gereklidir. Çünkü Kıbrıs sorunundaki gelişmelere etki edebilecek davranışlar ve özellikle savaş hareketleri konusunda kendisine danışmadan harekete geçmeyeceğimize dair Yunan hükümetine kesin söz vermiş bulunuyoruz."

Makarios bu sözleri söyledikten sonra derhal telefonda Dışişleri Bakanı Kostopulos'u aradı, fakat bu sırada Kostopulos yerinde bulunmuyordu. Bunun üzerine, Kostopulos ile anlaşmadan hücum emri vermeyeceğine dair Makarios'a söz vererek doğruca Genelkurmay'a giden Grivas, verdiği söze rağmen DiIIirga bölgesine 'hücum' emrini verdi. Hücum başladığında Yunan hükümetinin haberi yoktu. 7 Ağustos günü saat 15.30'da başlayan bu saldırı belli bir plan olmaksızın yanlış hesaplar yapıldığı için üstelik bütün Mansura, Koçina bölgesinin temizlenmesine girişildi. Grivas 7/8 Ağustos gecesi, başka kuvvetlerin de yine plansız bir biçimde savaş alanına gitmesini emretti: Böylece savaş alanına gerekli olduğundan üç misli kuvvet yığılmış bulunuyordu.

O gece Kıbrıs Türklerinin kararlı, canlı ve canları pahasına direnişi vardı. Örgütlü modern ve güçlü silahlarla donatılmış bir orduyla sabaha kadar savaştılar. Bu bir yok olma mücadelesiydi. Kıbrıs Türkünü ayakta tutan en büyük güç kendi inançları ve imanları olmakla birlikte Anavatan'dan gelecek askeri müdahaleydi. Siperlerinde her mücahit bu inançla direndi.
Kıbrıs Türkü'nün Erenköy ve Yeşilırmak'tan başka, zaten güvenli kıyısı olan köyü de yoktu.

Erenköy, Kıbrıs dışında okuyan ya da çalışan gençlerin gönüllü olarak ülkelerini savunmak üzere karaya çıktıkları köyün adıydı.
Dünya savaş tarihinde, beş yüzden fazla üniversiteli gencin ülke savunmasına gönüllü katıldığı bir başka yer görülmemişti.
Mücahitlerin Erenköy'e gelmesiyle birlikte, ilk kez bütün Kıbrıs'ın kalbi Erenköy için atmaya başlamıştı. Çünkü Ada'nın hemen her Türk köyünden gelen gençler, Erenköy'de vatan bildikleri Türk Kıbrıs'ı savunmuşlardı.

Gündüzleri köylüler, akşamlan Öğrenciler nöbet tutuyordu. Akşam altıdan sabah altıya kadar nöbette kalıyorlardı. O nöbette Rumlar öğrencileri miğferli olarak görünce, "Türkiye'nin askeri geldi," demeye başladılar.
Onlar öğrencilere-mücahitlere bir mermi atıyordu; yüz tane ile karşılık görüyorlardı. Böylece Rumlar Türk tarafında bir askeri güç olduğunu fark ettiler ve mücahit öğrencileri Türk askeri zannettiler. Öğrenci olduklarını daha soma Barış Gücü askerlerinden Öğrendiler.

İsveçli BM askerleri, elbiseleri yıpranmış, postalları parçalanmış, saçı sakalı birbirine karışmış bu gençlerin üniversite öğrencisi olduğuna inanmıyor, kamuflajlı Türk komandoları olduklarını tahmin ediyorlardı.
Bunların Erlander, adlı bir komutam vardı. "Yani siz gerçekten Türk komandoları değil misiniz," diye ısrar etti. Biz de Öğrenci olduğumuzu, 15 günlük bir eğitim aldıktan sonra ailelerimizi korumak için Erenköy'e geldiğimizi söyledik.
Bizi o akşam çadırlarında yemeğe davet ettiler. Erlander, o gece bana, "Siz gerçekten üniversite öğrencisiyseniz buna çok şaşarım," dedi ve şunu anlattı: "İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere, Almanya'nın işgal tehlikesi altındayken, üniversite Öğrencilerini toplumun kaymak tabakası olarak kabul ederek, bir kısmını Avustralya ve Yeni Zellanda'ya bir kısmım da Kanada'ya göndermiş. İngilizlerin üniversiteli gençlerin ileride yeni İngiltere'yi kuracak insanlar olduğunu, o nedenle onlara bir şey olmaması gerektiğine inanıyorlarmış!.."

Erlander, İngiltere'nin tavrım anlattıktan sonra nasıl olur da, koca Türkiye otuz milyon nüfusu ve o kadar büyük ordusu varken, böyle öğrencileri o kadar az eğitim ve o kadar kötü silâhlarla cepheye sürebilir, diye hayıflandı.
8 Ağustos sabahı nihayet beklenen gerçekleşiyor, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Türk uçakları göğün sessizliğini yırtarak Erenköy tepeleri üstüne dalışlar yapıyordu.
O sabah savaş alanına giden Grivas Türk Uçaklarının hücumları altında ortaya çıkan bozgunu seyrettikten sonra aynı gün Lefkoşa'ya döndü. Saat 20.30'da Makarios başkanlığında toplanan Rum bakanlar kuruluna bilgi verdi.

Rumların bu saldırıları olduğu anlarda Ankara'da durum neydi?.. Nihat Erim'in anılarından okuyalım:

"7 Ağustosta durumun Kıbrıs'ta çok vahim bir hal aldığını gördük, inönü'nün bana sorması üzerine, fiili bir müdahalenin Mr. Acheson'la görüşmelerimden edindiğim izlenime göre, Amerikalılar tarafından anlayışla karşılanacağını söyledim.
Hükümet bu durumu etraflıca görüştükten sonra, önce havadan uyarı uçuşu, arkadan bombardıman kararını verdi.

Not defterime şöyle yazmıştım:

8 Ağustos

Dün gece Bakanlar Kurulu Acheson'a karşı öneri yapmayı uygun buldu. Dün gece Amerikan Büyükelçisinin getirdiği habere göre, bizim uçaklar makineli tüfekle denizdeki Rum çıkarma araçlarına ateş etmişler. Oysaki kendilerine ateş için emir verilmediğini Genelkurmay Başkanı Sunay söyledi.
Bakanlar Kıbrıs'taki askeri hedeflerin bombalanmasını istiyorlar. İnönü ise aceleye gelmiyor. Amerika Büyükelçisi, Makarios'un Barış Gücü'nün ateşkes sağlamasına razı olduğu haberini getirdi.
İnönü, Erkinden bunu öğrenince, bombalamaktan büsbütün vazgeçti. Bakanlar direndi. Sonunda bugünü bekleyip Rumların ateşe devam edip etmeyeceklerini görmeye karar verdi.
Cumartesi sabahı Rumların saldırıya devam ettikleri haberi geldi. Öğleyin Bakanlar Kurulu, Erenköy'ün düştüğüne dair bir haber almasına rağmen, bombalama kararı almadan dağıldı. Bombalama kararının alınmayışı Başbakanlığa gelmiş olan kurmay subaylarını çok üzdü. General Sunalp hiddetlendi. Bir ara dışarıya gelen Orhan Öztırak'la Ali İhsan Göğüş'e çattı.

Bakanlar Kurulundan çıkan İnönü'ye bu durumu anlattım. "Bununla birlikte, siz duygusal olmayın, kendi tecrübenize göre karar verin," dedim.
"Cuma gecesi Bakanlar Kurulunda bombalamaya karar verilmeden önce, ilk bombayı takiben olayların ne tarzda gelişebileceğini, her çeşit ihtimali göz önünde tutarak hesaplamalı, bu iş kumar gibi oynanmaz. Bombalama Rumları sinirlendirebileceği gibi, aksine Türkleri toptan imhaya da tahrik edebilir. O zaman ne olacak? Savaş açmak gerekecek, Rusya ne tavır takınacak? Ya bir ültimatom verirse?.. Bunlar hep hesaplanmalı, kumar oynar gibi işe girişilmemeli, hem Öyle anlaşılıyor ki, Kıbrıs işini askeri müdahaleyle çözme olanağı artık yok galiba. En iyisi bu işi gene Amerika'yla halletmeye çalışmalı. Dışişleri Bakam veya Başbakan Washington'a tekrar gitmeli. Almanya Başbakanı Erhard bir yılda üç kere gitti. Amerika çok çocuklu bir ana gibi, hangisi çok bağırırsa, sesini duyurursa onunla meşgul oluyor," dedim.

İnönü bunları dinledi, hiçbir şey söylemedi Ertesi Cumartesi sabahı, "Dün gece yorgundum.

Amerika'ya gitmeyi gözüm yemedi. Sabahleyin kalkınca fikre ısınmaya başladım," dedi.
İnönü Türkiye'yi istemeyerek bir serüvene sürüklemekten kaçınıyordu. Atacağı iyi hesaplanmamış bir adımın, beklenmedik sonuçlar doğurması olasılığım düşünüyordu. Kıbrıs işinde, oradaki 120 bin soydaşımızı kurtaracağız derken, Anadolu'daki 30 milyon Türkü ateşe atmak istemiyordu. Her adımın yakın ve uzak gelecekte doğurabileceği olumsuz sonuçları derin derin düşünüyordu. Kolay başarıya inanmıyordu. En önemlisi savaş için araç ve gereç bakımından hiç de hazır olmadığımızı söylüyordu.

Cumartesi gecesi, General Sunalp'ın Genelkurmaydaki makamına gittim. Kıbrıs'ta Milli Güvenlik Kurulu'nun öğleden sonraki kararıyla, bombalamaya başladığını öğrendim. Yalnız, Erenköy, Mansura, Polis bölgesini bombalamışlar. Pazar sabahı donanma da aynı bölgeye denizden yanaşacakmış. Pazar sabahı General'den telefonla haber sordum. Donanma gecikmiş, gitmemiş, gidememiş. Bunun üzerine yarın sabaha bırakılmış, fakat bu da şüpheli. Çünkü Güvenlik Konseyi'nde Rus delegesi, 'Kıbrıs hükümetine yardım ederiz,' demiş. Bakanlar kurulu' toplanmış durumu gözden geçiriyormuş.

Bugün henüz hava bombardımanı tekrarlanmamış, General Sunalp kızıyor:

'Devam etmeliydik, niçin başladık, Makarios hâlâ meydan okuyor,' dedi.
8 Ağustos 1964'te Türk hava kuvvetleri savaş uçaklarının Kıbrıs'a müdahalesinde tüm Türkiye'yi yasa boğan bir olay yaşandı.

Pilot yüzbaşı Cengiz Topel'in uçağı isabet aldı, paraşütle atladı ama Rumlara esir oldu. Sonrası Aziz Hüdai'nin anılarında anlatılıyor:

Önce iki keşif uçağı geldi ve durumun ne kadar vahim olduğunu gördü. Mosfili Köyü'ndeki Rum birlikleri, büyük bir güçle zırhlı araçların desteğinde, Erenköy'e saldırıyordu. Erenköy, Rum hücum botlarınca denizden de dövülüyordu. Bu arada Türkler'in denize dökülmesini izlemeleri için televizyon ve sivil halk da bölgeye getirilmişti.
Hücumbotlardan biri Gemikonağı'na geldi.

Biz, bir tepenin üzerinde konuşlanmış olan meslek lisesinin bahçesinden uçakları izliyoruz.
Uçakların gelişini, okulun bir odasına kurulmuş Lefke Sancağı Radyosu'ndan canlı yayında dinleyicilerime anlatıyorum.
Bu arada, limanda, Amerikan şirketi CMC'den bakır madeni almak üzere iskeleye bağlı bir İtalyan yük gemisi bulunuyordu. Jet uçaklarımızdan biri Erenköy'e doğru giderken Rum hücumbotunu görerek geri döndü. Hücumbot da şilebin bordasına sığınarak kendini Türk uçağının saldırısından koruyacağını sandı. Ancak, Cengiz Topel'in uçağı yan dönerek hücumbotu taradı. Biz bu olayı okulun bulunduğu tepenin üzerinden gayet iyi izleyebiliyorduk.
Hatta Sancaktar, karargâh'taki personelin bir yere toplanıp olayları izlemesinin yanlış olduğunu, düşmana hedef olacağım, arkadaşların oradan dağılmaları gerektiğini söyledi.
Bu arada Rum hücumbotu İtalyan şilebinden ayrılarak denize doğru açılmak istedi. Cengiz Topel'in uçağı dönüp yeniden hücumbota saldırdı ve bir bomba attı.
Bu olayı izleyen arkadaşlar büyük heyecan duydular. Çünkü, o güne kadar Türklere insafsızca vuranlar, ilk kez de vurulmanın acısını hissediyorlardı.

Cengiz Topel'in uçağı Erenköy'e doğru gitti. Çok sürmedi, biz uçağın yeniden Gemikonağı üzerine doğru geldiğini gördük. Ancak uçağın arkasında bir siyah duman belirmeye başladı. Bunun üzerine uçağın pilotu koltuğu ile birlikte paraşütle atladı. Uçak, şimdiki adıyla Cengizköy'e düşerken, Cengiz Topel'in de anıtın yakınlarındaki düzlüğe indiğini gördük. Orası Rum askerleriyle çevrili bir bölgeydi. Bulunduğumuz yerden ulaşılması imkânsızdı.

Rumlar kendisini sağlam olarak esir aldılar ve şimdi Cengiz Topel adıyla anılan, o dönemin Ortadoğu'daki en önemli hastanesine, Pendaya Hastanesi'ne götürdüler.
Rumlar, Cengiz Topel'i orada öldürmek için İngiliz doktordan kendisinin ağır yaralı olduğunu belirten bir rapor istediler. Ancak doktor böyle bir raporu vermedi. Onun üzerine kendisine, gece yarışma kadar Kıbrıs'ı terk etmesi uyarısında bulundular. Doktor Tailor da Lefke'ye geldi, meslektaşı Doktor Tosunoğlu'na durumu bildirdi ve Ada'dan ayrıldı.
Cengiz Topel büyük işkenceler gördükten sonra, damarlarındaki kanın tamamı boşaltılarak şehit edildi.

Şimdi yeniden Rum Bakanlar Kurulu'nun 8 Ağustos günü saat 20.00'deki toplantısına kaldığımız yerden devam edelim. Karayannis açıklamalarını sürdürüyor:

"Türk Hava Kuvvetlerinin müdahalesi ve Mansura, Erenköy saldırısının başarısızlığı sonucu meydana gelen durumu görüştü. Toplantıda Türklerin elinde kalan Koççina-Mansura kıyı bölgesinin zaptedilmesi için gece hücuma geçilmesi hususunda oybirliğiyle karara varıldı. Aynı zamanda Türkiye'nin müdahalesi dolayısıyla Güvenlik Konseyine müracaatta bulunulması kararlaştırıldı. Grivas, geceleyin hücum ederek Koççina ve Mansura'yı zaptedeceğini Makarios'a açıklayarak sabah olmadan hücum yapmayacağına dair kararlı olduğunu belirtti.

Grivas'ın bu kararı Rum bakanlar arasında hayal kırıklığı yarattı. Ticaret ve Sanayi Bakam Arauzors'un, 'ınadem ki Yunanistan bizi Türk hücumlarından koruyamıyor, biz de Rus Hava Kuvvetlerinin yardımını isteyelim/ şeklindeki teklifi bütün Bakanlar ve Grivas tarafından kabul edildi ve Dışişleri Bakanı Kiprianu'ya Lefkoşa'daki Rus büyükelçisine resmen müracaat etmesi için emir verildi." Toplantıda hazır bulunan General Karayannis ise bu karara karşı çıkarak, "Yunanistan'ın bu kritik safhada Kıbrıs'a karşı gösterdiği ilgi direkt ve kararlı olmuştur. Yunan hükümetiyle daha Önce anlaşmadan Mansura'ya hücum edilmesi, Yunan hükümetiyle bizim keyfi hareketlerimizden endişe ederek aklıselim ve soğuk-kanlüık gösterilmesi ve tehlikeli maceralara yol açabilecek tahriklerden kaçınılması hususunda haberler göndermiştir. Eğer Rusya'nın müdahalesi istenirse, Kıbrıs sorununa adil bir çözüm bulunmasını değil, fakat Küba tipi bağımsız bir Kıbrıs meydana getirilmesini istemektedir," demiştir.

Makarios, Mansura hücumuna girişilmeden önce Yunan hükümetine haber verilmiş olması gerektiği hususunda söz verdiği halde sözünü tutmayan Grivas'ın sorumlu olduğunu söyledi. Makarios, Sovyetler Birliği'ne yapılacak başvurunun, Kıbrıs'ın içişlerine karışma sayılmayacağım fakat Türk hücumlarına karşı hoşgörü gösteren Amerikan politikasına bir ihtar içeriği taşıyacağını söyledi.

Bakanlar Kurulu toplantısından çıktıktan sonra Genelkurmay'a giden Grivas, bürosunda toplanan Bakan Yorgacis, General Prokos, Koçiş ve General Karayannis'e, ayağa kalkarak yüzünde açıkça okunabilen bir telaş ve hayal kırıldığı ifadesiyle şöyle diyordu:

"Ben askerim, savaş yapılıp yapılmayacağını Yunan hükümetinden daha iyi bilirim. Fakat kendisine sormaksızın hiçbir harekette bulunmayacağına dair Yunan hükümetine verdiğim sözü tutmadığım için bir asi sayılırım. Onun için istifa ediyorum."

Deniz yakınındaki tepelere yerleşen Türkler telsizle Lefkoşa'ya başvurmakta, Türk Hava Kuvvetlerinin müdahale ederek kendilerini kurtarmasını ve geceleyin de Türk Donanmasının kendilerini tahliye etmesini istiyorlardı. Saat 14.30'da savaş alanı üzerinde Türk uçakları görünmeye başladı.

Kıbrıs Rum kesiminde olanları bir yana bırakıp Türkiye'de olanları öğrenmek için yeniden Nihat Erim'in anılarına dönelim:

"Pazar günü (9 Ağustos) Makarios, Rusya, Mısır ve Suriye'den yardım istemiş. Bizim hükümet Kıbrıs'ı bombalamaya devama karar vermiş. Başlamış yeniden.
Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı George Ball, Makarios'un bombalama durmadığı takdirde sivil halkı Öldüreceği şeklindeki bir tehdidini nakletmiş.
Hükümet önce, üç gün önceki duruma dönülsün, aldığı yerleri geri versin, demiş. Saat 17.00'de bombardıman devam ediyor.
Havadan bombalama, Makarios'un kulağına küpe takmak yerine geçti. Bundan çok korktu. Uzun süre etkisini unutmadı.
Bombardıman üzerine Güvenlik Konseyi alelacele toplanıp bir karar almıştı. Güvenlik Konseyi Başkanı 9 Ağustos'ta İnönü'ye çektiği telgrafta, Türk hükümetinin bombardımanı derhal kesmesini istiyordu.''

9 Ağustos 1964'te Sovyet Rusya Başbakanı Kruşçev Başbakanımız İsmet İnönü'ye bir mesaj yollar:

"Sovyet Rusya hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini Kıbrıs Cumhuriyetine karşı giriştiği askeri harekâtı durdurmaya davet eder. Mil-letlerarası ilişkilerde karışık meselelerin halledilmesi bakımından silah kullanılması uygun bir araç değildir."

"...Sovyet hükümeti bu hususta Türkiye hükümetinin dikkatini çekmiş bulunmaktadır... "

Ne acıdır ki yıllardır Türklerin katledilmesine ses çıkarmayan 'güçler' şimdi Rum saldırılarına karşı caydırıcılık amacıyla yapılan harekeüere gözdağı vermeye çalışmaktadır. Yıllarca tüm sorunlarını silahsız çözdüler ya...
Dönemin Rum Milli Muhafız ordusu komutam Georgiou Karayannis'in Erenköy Savaşları ile ilgili olarak 12 Ağustos 1964 tarihin-de sunduğu sonuç raporuna göz atalım:

6 Ağustos Perşembe

5 Ağustos akşamı Akoni Tepesi (Yüksektepe-2000 ft yükseklikte) ve Lorovuno Tepesi (Bayraktepe - 2180 ft yükseklikte) İsveç Barış Gücü personeli terk etti. RMMO (Rum Milli Muhafız Ordu-su)'na ait 206. Piyade Taburu boşaltılan bölgesi Ayiou Georgiu ve Lorovuno'ya giden yolu işgal etti. Türkler, 6 Ağustos sabahı bölgenin RMMO tarafından işgal edildiğini fark edince sabah otomatik silahlarla ateşe başladılar. Öğleden sonra karşı taarruza geçtiler fakat püskürtüldüler. Lorovuno Yolu tam emniyetli olmadığından, 206. Piyade Alayı'na bağlı Yarbay İfikratis Tarasidis'den destek talep etti. Ancak sonradan bu desteğe gerek kalmadı.

6 Ağustos günü General Georgiou Grivas ve Karayanıüs Atina'da Yunan hükümetiyle görüşmeler yaptıklarından Kıbrıs dışındaydılar.

RMMO'na Komutan Yardımcısı General İlia Prokko komutanlık yapıyordu. Saat 10.15'te General İlia Prokko 206. PTb. Komutanı'na talıriklerden kaçımnasını ve Türklerle olan ihtilafını İsveç Barış Gücü aracıhğıyla giderme talimatı verdi. Öğleye doğru İsveç Barış Gücü'nün 206. PTb. Komutanı'na arabuluculuk yapmayacaklarım bildirmesi üzerine Evrihu Köyü'nde hâlâ eğitimde olan Binbaşı Geor-gios Karuzos Komutası'ndaki 31. Komando Taburu'nun 2639 rakımlı tepe, Livadi Bölgesi'ne intikal ederek 206. PTb.'nu takviye etme emri verdi. Saat 14:30'da Baf'taki 8. Taktik Komutam Hunihs'e iki bölükle Pomo'ya intikalini ve Mansura'daki 12. Taktik Komutanlık görevini devralması emrini verdi. Lorovuno sırtlarım işgal etme hazırlığını yapmasını da emretti ve yeni emir beklemesini istedi. Saat 19:00'da Atina'dan Ada'ya dönen George Grivas karargâhta durum hakkmda bilgi aldı. Makarios başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu'nda, Birleşmiş Milletler'deki Rum temsilci Rossides, George Grivas, ilia Prokko'nun da hazır bulunduğu toplantıda, Lorovuno'nun taarruzla işgali onaylandı. Lorovuno, Türkler tarafından 1964 Temmuz ayı ortalarında işgal edilmişti. İsveç Barış Gücü Komutanlığı, askeri komutanlığa, Türklerin geri çekilme teklifine Türklerin red cevabı verdiğini bildirdi. Makarios, Bakanlar Kurulu'ndan çıkan kararı Yunan Dışişleri Bakanı Kostopullos'Ia görüşme teklifi yaph. George Grivas kendisinin Yunan Savunma Bakanı Garufalya ile görüşüp Yunan Hükümeti'ni bilgilendirdiğini iddia etti.

Georgiou Grivas, saat 20:30'da aşağıdaki emri birliklere bildirdi:

"6 Ağustos'u 7 Ağustos'a bağlayan gece Akoni ve Ayiou Georgiou Bölgesi'ndeki arazinin Rum kontrolünde tutulmasına devam edilecektir. 7 Ağustos sabahı Lorovuno'nun işgali gerçekleşecektir." Harekâtın komutanı olarak Baf taki 8. Taktik Komutanı Yarbay Huhu-lis atandı. Emrine; 206. P. Tb.,3l. Komando Taburu, bir topçu bataryası, bir keşif bölüğü, 4.2 havan takımı 8. ve 12. taktik komutanlık birlikleri verildi. Harekât emri, ASDAK adı taşıyan Kıbrıs Rum Silahlı Kuvvetler Komutanlığı'ndan verilecekti.

Saat 21:00'de verilen emirle tüm istikametlerden Lorovuno'ya taarruz edilmesi ve işgal edilmesi istendi. İşgalini müteakip yeniden tertiplenme istendi. Mansura Erenköy Türk Bölgesi'nin işgali ise yeni bir emre bırakıldı.

7 Ağustos Cuma

Harekâta katılan birliklerin, harekât bölgesine geç intikalleri nedeniyle harekât saat 15:30'da başladı. Karanlık oluncaya kadar Türk direnişi kırıldı ve konan hedefler işgal edildi. Türk hedefleri topçu ve havan atışları ile çok ağır dövüldü. Lorovuno'nun zirvesi halen Türklerin elinde duruyordu. Rum birliklerinden yerlerini muhafaza ederek, sabah erken saatte, son kalan Lorovuno zirvesinin de ele geçirilmesi istendi. Saat 21:00'de Larnaka'da olan 216. Piyade Taburu'na Baf üzerinden Pomo'ya intikal emri verildi. Saat 19:00'da RMMO Komutanı George Karayannis, Atina'dan döner dönmez Kıbrıs Rum Yüksek Askeri Komutanlık olan ASDAK Karargâhı'na gitti. Orada, George Grivas'ın Yunan Kontenjan Alay Komutanı Albay Psarrakin'e Kıbrıs Türk Alayı'na taarruz hazırlığı yapma emri verdiğini gördü. Albay Psarrakin ancak Türk müdahalesi durumunda Yunan Hükümeti emri ile herhangi bir harekâta katılabileceğini bildirdi. George Grivas, "Burada savaş yapıyoruz. Biz savaşacağız, sizler seyredecek misiniz?" cevabını verdi.

8 Ağustos Cumartesi

Sabah 07:00'ye doğru Lorovuno'nun işgali tamamlandı. Rum Kuvvetleri'ne ErenkÖy-Mansura Bölgesi'ndeki Türk direnişini kırıp, bölgenin temizliği icrası emri verildi. Bu karar Makarios - Grivas arasında 07.08.1964 akşamı saat 21:00'de alınmıştı.
Saat 08:00'de Georgiou Grivas helikopter ile harekât bölgesinden ayrıldı. Saat 19:00'a kadar General George Karayannis'in dönüşünü bekledi. George Grivas, saat 19:45'te karargâha geri döndü. Rum Birlikleri bölgenin temizlenmesine devam ederken, Türklerin de bozguna uğradığı görüldü. Saat 14:30'da Türk Hava Kuvvetleri'nin müdahale ettiği, Rum birliklerine makineli tüfek ve roket mermisi yağdırdığı, Rum birliklerine büyük moral bozukluğu yarattığı Paşiammo Bölgesi'nde iki RMMO Bölüğü bozguna uğrayarak geriye çekilmeye başladı. Bombalama anından itibaren Rum birliklerinin ilerlemesi durdu. Erenköy-Mansura çevresindeki birlikler yerinde kaldı. 216. P.Tb. Saat 13:00'de Paşiammo Bölgesi'ne varır varmaz Erenköy istikametinde harekâta katıldı. Saat 17:30'da Türk Hava Kuvvetleri'nce ateş yedi. Fnethon isimli RMMO Hücumbotu da battı.

Savunma Bakanı Garufalyas akşamüzeri Mansura - Erenköy BöIgesi'ndeki harekâtın geceleyin tamamlanmasını istedi. Ayrıca Türkiye'rün herhangi bir deniz çıkarmasına karşı da RMMO birliklerinin önlem almasını talep etti. Tüm sahil bölgesinin kontrolü; zafiyet, kuvvet bulundurulamaması ve çelişkili karamsar tutum yüzünden sağlanamadı. Saat 20:00 - 21:00 arası George Grivas, George Karayannis'in bulunduğu Bakanlar Kurulu toplantısında, Erenköy-Mansura Bölgesi'nin temizlenmesi için, o akşam tamamlanması kararlaştırıldı. Halbuki George Grivas, hazırlıkların tamamlanmadığı gerekçesiyle müteakip gün harekâtın gerçekleşmesini teklif etti. Makarios'u da Yunan Hükümeti'ne danışmadan harekâtın devamı kararını aldığı, ayrıca Kıbrıs sorununun ağır yükünü tek başına omuzlarına aldığını da, General George Karayannis ileri sürdü. Makarios, bu tenkidi olumlu buldu. Fakat bakanlar, harekâtın devamından yana olduklarından, Grivas'ın da ertesi gün taarruzdan yana olmasından dolayı, toplantıya katılanlar arasında ihtilaf çıktı. Savunma Bakanı Polikarpos Yorgacis, RMMO Komutanı olarak onun emrinde olmasına rağmen Yunan Savunma Bakanı Garufalyas'tan talimat aldığım gerekçe göstererek Makarios'a istifasını sundu.

9 Ağustos Pazar

Sabahtan itibaren Rum mevzileri roket ve makineli tüfek ateşi ile karşılaştı. Uçaklardan atılan napalm bombaları etrafı yakıp kavuruyordu. Öğleye doğru Bakanlar Kurulu toplanarak, ABD Büyükelçisi kanalı ile Türk Büyükelçisi'ne bir nota verilerek, eğer saat 13:30'a kadar uçak bombardımanları durdurulmazsa, Türk köylerine gelerek, genel saldırı emri verileceği kararlaştırıldı. Polikarpos Yorgacis, General George Karayannis'ten ilk iki Türk köyünün seçilmesini talep etti. General George Karayannis kendilerini savunmayan inşan topluluğuna karşı harekât düzenleyemeyeceği cevabını verdi.

Yine Nihat Erim'in anılarından:

"10 Ağustos Pazartesi

Öğleden önceki Bakanlar Kıtrulu toplantısına İnönü beni de aldı, Kuvvet Komutanları da vardı. Komutanlar ve Bakanlar Güvenlik Konseyi havarına rağmen, askeri harekâta devam etmek istiyorlar. İnönü, 'Haksız duruma düşeriz, Makarios ateşkes kararına uyduğu sürece, biz de uyalım, öbür isteklerimizi diplomatik yollardan güdelim. Bombardımanlarımızı dünya hazmetti, bunu değerlendirelim. Sabırla ve sakınarak davranalım,' dedi.
Komutanlar ve bazı bakanlar, 'Fırsat bu fırsat, sonuna kadar gidelim,' diyorlar. Genelkurmay İkinci Başkanı, 'Asker çıkarıp Ada'yı işgal edelim,' dedi. İnönü razı olmadı."

Cüneyt Arcayürek, 1963-64 Kıbrıs olaylarında tutulan yol ile, uygulanan yöntem açısından, görüş ayrılıkları konusunda şunları yazıyor:

"İsmet Paşa, o tarihlerde Kıbrıs'a Türk jetlerini gönderdi. Bunların görevi, İsmet Paşa'ya göre, bir 'Polis harekâtı' idi.
Oysa o sırada Hava Kuvvetleri Komutanı olan İrfan Tansel, Kıbrıs haritası önünde resminin çekilmesine izin vererek Hürriyet'e bir açıklama yaptı. Hava Kuvvetleri, yalnızca çok sınırlandırılmış bir hedefi değil, Kıbrıslı Rumların askeri sığınak yaptıkları her noktayı bombalamak konusunda hükümete karşı direnmişti.
İsmet Paşa ise bombardıman olayının bir uyarı niteliğinde olması yolundaki kararını değiştirmemiş, Orgeneral Tansel'in önerilerini geri çevirmişti. Tansel'e göre yılanın başmı ezmek, silah ve askeri alanda daha güçlenmesini önlemek için bombardımanların yaygınlaştırılması gerekirdi.
İkinci bir gözlemi o sırada Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Oramiral Necdet Uran'la yaptığım bir telefon görüşmesinden çıkarmıştım. 1963-64 yılındaki çıkarma girişimimizin en hareketli günleriydi. Hürriyet olaya olanca gücüyle asılıyordu.''

Muhabirimiz, Mersin'den bir gece yarısı aradı:

"Cüneyt," dedi, "askeri şileplere bindirdiler, gemilerin bir bölümü açıldı."

"Aman," dedim.

Daha sonra arayacağını bildirerek telefonu kapadı. Ne yapacaktım? Çıkarma işlemine başlanıldığını doğrulatacak ve ardından hemen gazeteyi arayacaktım.

Deniz Kuvvetleri Komutam Necdet Uran'ın 'özel' telefon nu-marası vardı bende. Çok sıkışırsam aramam için, daha önceden vermişti. Aradım.

Necdet Paşa çıktı karşıma:

"Efendim, eh, artık galiba?.." dedim.

"Anlamadım," dedi.

"Şimdi muhabirimiz telefonla aradı, asker binmiş gemilere ve her biri birbiri ardından denize açılıyormuş..."
Necdet Uran sıkıntılı bir sesle, "Yahu Cüneyt," dedi. "Sende hiç akıl yok mu? Ya da kalmadı mı? Eğer çıkarmaya başlamış olsak, Deniz Kuvvetleri Komutanı şimdi yatağında olur ve seninle konuşur muydu?"
Sesimi çıkarmadım. Verdiği 'özel' numara yatak ucundaki telefonunmuş."

General Karayannis'in anılarında Kıbrıs kıyılarına varan Türk gemileriyle ilgili şunları görüyoruz:

"9 Ağustos gecesi saat 23.30'da Türk gemileri Koççina (Erenköy) kıyısına yaklaşınca hücumbot olan üç tanesi üç mil açıkta ve aralarında birer mil mesafe bırakarak mevki aldılar. Askeri bir şilep olan dördüncüsü ise Koççina kıyısına bin metre kadar yaklaştı ve denize sandallar indirerek karaya 40 adam ve çeşitli malzeme çıkardı. Sabah saat 3.00'te Türk gemileri kuzey yönünde çekilip gittiler.

Ertesi gün Türk uçakları hücumlara geçtiler. Fakat bütün ada üzerinde keşif uçuşları yapmaya devam ediyorlardı. Bundan dolayı Kıbrıs hükümeti, Güvenlik Konseyine yeni bir başvuruda bulunarak 9-10 Ağustos gecesi Türk donanması tarafından karasularının ve ayrıca 10 Ağustos günü Türk uçakları tarafından hava sahalarının ihlal edildiğinden şikâyet etti. Güvenlik Konseyi, daha önceki tavsiyeleri yineledi. Türkiye ise uçuşların kesilmesi için hava birliklerine verilen emrin ilgililere geç ulaştığını ileri sürerek son uçuşları mazur göstermeye çalıştı. Fakat Türkiye, Rumlar hücum ettiği takdirde Kıbrıs Türklerini korumak için yeniden müdahale hakkını saklı tuttuğunu söyledi. 11 Ağustos'tan sonra Kıbrıs'ta tam bir sessizlik hüküm sürmeye başladı."

Cumhuriyet Gazetesi, Deniz Kuvvetleri Komutam Oramiral Necdet Uran'ın, "Donanma sekiz aydır istim üstünde bekliyor," dediğini yazdı. (14 Ağustos 1964)
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ali Keskiner, Cumhuriyet Gazetesine verdiği özel demecinde, "Sabır taştı, güneydeki birlikleri zor zaptediyoruz. Gerektiğinde her türlü icraatı uygulayacak planlara sahibiz. Birlikler tatbikat ve eğitimlerini aralıksız sürdürüyor," dedi. (16.8.64)
Bütün bu sözlere karşın, Türkler yine Kıbrıs'a çıkmak için siyasal bakımdan hazırlıklı değildi. Türklere karşı tutumlarında ılımlı ve uzlaştırıcı olmalarına rağmen bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetini korumakta ısrar eden Sovyetler Birliği Makarios'a silah göndermekteydi. Bu konuda Dışişleri Bakanımız Erkin, "Rusların davranışı duruma yeni boyutlar getiriyor," dedi.

Amerikan hükümeti, Türk hükümetine, "Kıbrıs'a yapacağınız müdahale önlenmeyecek," dedi. Amerika Kıbrıs'ta 10.000 Yunan askerini müdahale olarak nitelendirmiyordu. (Cumhuriyet, 10.9.1964)

Türkler 1963-1964 yılı olaylarında 114 ölü, 468 yaralı vermişlerdir.

1967 Olayları

1964 olayları sırasında Türk savaş uçakları etkili bombardımanları sayesinde karadan saldıran Grivas kuvvetlerinin durdurulması ve Ksero limanındaki iki Rum hücumbotunun batırılması ile insanlık dışı saldırıda bulunan Rumlar durdurulmuştur.

Barış Gücü'nün de çabası ile dayangalar arasındaki çarpışmalar duraklamış, Türk bölgeleri arasında ilk zamanlarda Barış Gücü'nün korumasında az sayıda gidiş gelişler yapılmaya başlanılmıştır. Fakat bu üç yıllık suskunluk döneminde EOKA ve Rumlar Türklere insanlık dışı davranışlarda bulunmuşlardır.

1967 yılı başlarında Kıbrıs Rumlarının yeniden silahlanmaya başladıkları görülüyor. Rumlar önce İtalya'dan silah alma girişiminde bulundular. Bir sonuç elde edemeyince Çekoslovakya'dan silah alma yolunu seçtiler.
Ocak 1967 ortalarında, Lefkoşa yakınlarındaki köylerde, Türkler ve Rumlar arasında çatışmalar olmuş, olayların daha fazla büyümemesi için Barış Gücü araya girerek önlem almıştır.

Rauf Denktaş'ın anılarında Rumların Erenköy'e taarruzu ve Ankara'nın tavrı ya da serin duruşu anlatılıyor:

Türk uçakları Rum mevzilerine ver yansın etti. Ertesi sabah yeniden geldi!

Rıza Bey içinde bulunduğumuz durum konusunda Ankara'ya çektiği mesaj için benim de imzamı istedi:

"Bütün köylerden çekildik. Bu öğrencileri geri çekmek için takviye istiyoruz, Türk askerinin gelmesi lâzım!"
Türkiye'den yanıt geldi.

"Bu gece yirmi dörtte geliyorlar!" diye.
Akşam sahile inip bekledik, gelen yok! Sabahın üçüne doğru gittik, gelen yok! Ertesi gece de sahile gittik. Hücumbotlar kıyıya kadar yanaşamıyor, insanlar gelenleri sırtında taşıyor! Karanlığın içinden bir ses! "Siz de talebesiniz, be!.." diye adamı cup, denize atı-yor!

Dört gözle asker gelmesini beklerken bize, eğitim yaptırdıkları öğrencileri gönderiyorlar.
Rıza Vuruşkan, "Denktaş Bey, hiçbir şey anlamadılar, gidip anlatmanız lazım. Türk askerinin gelmesi şarttır!.." dedi.

Dürbünlü bir silahım vardı, onu oradaki bir çocuğa verdim ve gelen hücumbotla Başbakan İnönü'nün yanına gittim. İnönü, Genel Kurmay Harekât Dairesi Başkam Turgut Sunalp ile beraber oturuyordu. İnönü, "Sen gelinceye kadar BM araya girdi ve ateşkes kesinleşti," dedi. İnönü, bana ısrarla saldıran uçakların Yunan uçağı olup olmadığını soruyordu.

Türk uçaklarından sonra iki uçak geldi, üzerimizden geçti ve geri döndü ve bizi mitralyöz ateşine tuttu. Yanımda oturan genç şehit oldu! İşte, İnönü bana, "Yunan uçağı mıydı? Emin misin? Saat kaçtı?" diye o saldırıyı soruyor. Meğer Yunanistan bizim bombardımandan sonra, "Kıbrıs Rumlarının maneviyatı bozuldu diye, moral vermek için Yunan uçaklarının Lefkoşa üzerinden uçması için İnönü'den izin istemişler. İnönü de buna "evet" demiş. Lefkoşa dönüşü bizi bombalayan işte o uçaklardı!..

Anlaşılan o ki, ABD baskısından bunalan İsmet İnönü gibi deneyimli birisi bu hatayı yapabilmiş.
Rum yöneticilerin Çekoslovakya'dan aldıkları silahları 31 Ocak 1967 günü askerlere dağıtacakları ve bunları Barış Gücü'ne teslim etmeyeceklerinin anlaşılması üzerine Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, "Türk toplumunun güvenliği için tüm önlemlerin alınacağını, Türklere havadan silah yardımının yapılabileceğini belirtmiş tir. "

21 Nisan 1967. Yunanistan'da küçük rütbeli subaylardan kurulu bir cunta, 28 Mayıs'ta yapılacak ve Yorgi Papandreu'nun Milliyetçi Merkez Birliği Partisi'ni iktidara getirecek olan seçimleri önlemek için bir ihtilal yaptı. Bu faşist darbe Yunanistan'daki ortanın solu akımına karşı idi ve bu darbenin Amerikan merkezi haber alma örgütü CIA tarafından yönetilmiş olduğu sonradan meydana çıktı. (Yorgi Papandreu'nun oğlu Andreas Papandreu, Democracy at Gunpoint-New York, 1970-bu olayın içyüzünü anlatır.)

Yunanistan böylece yedi yıl sürecek faşist bir cunta yönetimine giriyordu.
Darbeden sonra işbaşına geçen yeni hükümet, Kıbrıs siyasetinde bir değişiklik olmadığını belirterek, ikili görüşmelerin sürdürülmesinde yarar bulunduğunu açıklamıştır.

"Türkiye ile Yunanistan arasında ikili görüşmeler, ön koşullar öne sürülmeksizin Nisan 1966 tarihinde başlamış ve bu görüşmelerin gizli yürütülmesi kararlaştırılmıştır. Ancak esasları açıklanmayan bu görüşmelerin yapıldığı süre içinde, her iki devlet de tezlerinin başlıca esaslarından vazgeçmediklerini açıklamak yoluna gitmişlerdir."

1967 Eylül başında Demirel ile Kollias arasında geçecek olan görüşmelerin iki gün sürmesi ve bir gün Keşan'da Öbür gün de Dede-ağaç'ta yapılması kararlaştırıldı.
"Bu toplantı sonunda yayınlanan Türk-Yunan Ortak bildirisinde, iki devlet arasında iyi ilişkilerin yeniden kurulması için sorunun adil bir çözüme bağlanması gereği belirtildikten sonra 'bu konuya ilişkin görüşlerini yaklaştırmak olanaklarını uygun yollardan araştırmaya devam etmek hususunda mutabık' kalındığı açıklanmış ve Kıbns'ta gerginliğin artmasına engel olacak ve barışçı anlaşmalı bir çözüme ulaşmak yolunda sarf edilen gayretleri muhafaza ve kolaylaştıracak gerekli tedbirleri almak gereğini kabul etmişlerdir."

Bu toplantının bir de perde arkası var. Sonucu açısından çok ilginç. Görüşme odasındaki durumu Cüneyt Arcayürek Başbakanın Özel Kalem Müdürü Muammer Ekonom'un ağzından şöyle aktarıyor:

"Ne olup bittiğini sordum.
'Ne olacak yahu/ dedi. Adamlar, toplantı başlamazdan önce bizim heyetin önüne de bir 'gündem' koymuşlar. Birinci maddesi 'Enosis'... Bunu gören Başbakan, 'Burada oturup konuşmaya gerek kalmadı, Türkiye bu masada 'Enosis' konuşamaz/ dedi. Kalkıyordu. İşte o sırada, Yunan Başbakanının arkasında oturan Papadopulos eğildi, bir şeyler söyledi. Yanlışlık olduğunu belirten bazı konuşmalar yaptı Yunanlılar. Ama herkes ayağa kalkmıştı. Çağlayangil üe Yunan Dışişleri Bakanı bir kenara çekilip bir şeyler konuştular. Yunanlıların güvence vermesi üzerine masaya yeniden oturuldu."

Görüldüğü gibi, Yunanistan'da yönetimde kim olursa olsun tek istekleri ve düşünceleri olmuştur: Enosis...
Yönetimde Kral olmuş, demokrasi olmuş, faşist cunta olmuş, hiçbir şey değişmiyor. Yönetimlerin tek düşüncesi, gerçekleştirilmesi babadan oğula kalıt olarak aktarılan yılların düşü: Enosis...

Boğaziçi-Geçitkale Olayları (15 Kasım 1967)

Olumlu bir sonuç alınamayan Keşan-Dedeağaç görüşmelerinden kısa bir süre sonra Kıbrıs'ta kanlı olaylar başladı.
Lefkoşa, Larnaka ve Limasol yollarının kavşağında bulunan 'Boğaziçi' köyünün Türk kesimi ile tüm yaşayanları Türk olan 'Geçitkale' köyünde, 20 Temmuz 1967 tarihinde Rumlar, Rum polis devriyeleri dolaştırmak istemişlerdi. Türk kesimi yetkilileri bu devriyelerin Türkleri kışkırtacağını ve birtakım olaylara yol açacağını Barış Gücü'ne bildirdiler. Buna karşılık Barış Gücü bir plan önerdi. Türkler de kabul ettiler.

14 Kasım günü Grivas, bu iki köydeki Türkleri toplayarak kendilerine Rum polis devriyelerine karşı gelmemelerini, bunların serbestçe hareket edeceklerini, karşı konulursa askeri kuvvetlerin gerekli müdahaleyi yapacağını bildirdi.

15 Kasım Öğle üzeri Rum polis devriyesi 'Boğaziçi' köyünün Türk kesiminde dolaşmaya başladı. Bunu öğleden sonra ikinci bir devriye izledi. Buna karşın Türkler ses çıkarmadılar.
Az sonra ikinci devriyenin yoldaki bir dayangayı kaldırmaya girişmesiyle ilk tartışma başladı. Zırhlı araçların uzaktan koruduğu ikinci Rum devriyesi dayangayı kaldırmakta diretti. Türkler ise Barış Gücü Planında böyle bir hüküm olmadığım söylediler. Bir itiş kakış başladı. O anda Rum kesimindeki askeri yığınağın gittikçe büyüdüğü göze çarpıyordu. Çok geçmeden zırhlı araçlardan ateş açıldı ve çarpışmalar başladı.
Rumlar, olayları önlemeye çalışan Barış Gücü askerlerinin ellerindeki silahları da aldılar.
Bir süre sonra Türklerin direnişi kırıldı. Rumlar iki köyü olduğu gibi işgal ettiler.
Dayangalar yıktırıldı. Mücahitlerin hafif silah imalathanesi ile cephaneliği havaya uçuruldu.
Çarpışma sırasında 26 Türk öldürüldü. İki köy yağmalandı. 230 kadar kadın, kız, çocuk ve erkek tutsak edildi.
Ancak stratejik yollar Rumlar tarafından denetim altına alındıktan sonra ateş kesildi.

Haberler Ankara'ya ajanslar ve Lefkoşa Büyükelçiliği yolu ile geliyordu. Türkiye yeniden kaynamaya başladı.
Meclisin birleşik toplantısında Kıbrıs olayları görüşüldü ve daha sonra yapılan gizli oturumda hükümete Türk Silahlı Kuvvetlerini yurtdışında kullanma yetkisi verildi.
Öğrenciler Amerika ve Demirel hükümetine karşı gösteriler yapıyordu. Ortalık çok gergindi.
Türkiye'nin her an Ada'ya çıkarma yapması bekleniyordu.

Cüneyt Arcayürek, o dönemde Ankara'nın havasını şöyle yansıtıyor:

Türkiye gene ayaklandı. Ada'ya müdahale etme zorunluluğu yeniden alevlendi.
Bu kez daha bilinçliydik. Artık işin şaka kaldırır yanı yoktu. ABD de Johnson mektubuyla her zaman gereksindiği ve gereksineceği Türkiye'yi elden kaçırmamak için daha özenli bir tutum izliyordu.
'Her şeye karşın' süregiden, Kıbrıs Türklerine ve Türkiye'ye karşı olan bu dengesizliği giderecektik.

Artık başkent Ankara'da bir savaş havası esiyordu. Dışişleri Bakanlığıyla basın arasında oluşan işbirliği sonucu, Türkiye'de hangi hükümet olursa olsun, ulusal çıkarlar ortaya çıktığı zaman basının, kamuoyunun, halkın o hükümetin yanında yer alacağı gibi çok önemli bir olgu sergileniyordu.
Hükümet, Kıbrıs'a asker çıkarılmasından yana olduğunu bildirdi. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, bunalımın tam ortasında çağrılı olarak Başbakanlığa gelip Başbakan Demirel ve Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'in verdiği bilgileri dinledi. Fikri soruldu.

İnönü kimi kuşkularını dile getirmiş, deneyimlerinden edindiği sonuçlara göre hükümeti uyarmıştı. AP iktidarının bu uyarılara özenle eğildiği sonradan anlaşıldı.
İsmet Paşa, Ada'yı çok iyi analiz etmişti. Paşa'ya göre Kıbrıs Adası, kişi başına düşen gemiyle bizden de öteydi. Bir ülkede, o ülkeye sahip olmak isteyenlerin en azından 2530 bini bizzat savaşım vermeliydi. Ordu, denizaşırı hiç savaş yapmamıştı, buna çok özen gösterilmeliydi. Çıkarma kararı uygulanırsa, silahlı birliklerin gidip mağlup olması ya da geri çekilmesi sayısız 'felaketler' getirirdi, çok dikkat edilmeliydi.

İsmet Paşa sıcak savaşa hiçbir zaman yanlı olmamıştı. Bir yan-dan Türkiye'nin denizden yapacağı bir askeri harekâttaki olanaklarını biliyordu, öte yandan Kıbrıs'la birlikte başımıza uluslararası alanda büyük sorunların çıkmasından kuşku duyuyordu. Demirel'e, "Asker gider, bir de başarılı olmazsa, çok kötü öderiz," demeye getiren 'telkinlerde' bulunmuştu.
Demirel'in, İsmet Paşa'nın uyarılarından etkilenmediği söylenemezdi. Sonunda bir tarihsel deneyim konuşmuştu. Orduların başarı ya da başarısızlık durumunda ülkelerin başlarına nelerin gelebileceğini çok yakından bilen bir önderdi İsmet Paşa,
İsmet Paşa, Başbakanlıktan çıkarken basına, 'hükümeti desteklediğini' bildirdi. Bu, ayrı bir coşkuya yol açtı.
Ordu önderleri hükümetin Ada'ya asker gönderme kararını öğrenir öğrenmez, Genelkurmay'a koşmuşlar, çalışmalara girişmişlerdi.
Ne çare, elimizdeki araçlar gene yetersizdi.

1963-1964 bunalımından gerekli dersleri çıkaramamıştık.
Ada'ya yine donanma gözetiminde askerlerle araçları şileplerle gönderecektik- Gemilerin altına mermileri, güvertesine askerleri yerleştirecektik. Bir çıkarma uygulamasının, bu koşullar altında, büyük yitirimlere yol açacağı belliydi. Ancak kıvançla söylemeliyiz ki, maddi ve manevi yitikler ne denli büyük olursa olsun, Türkiye kararını vermişti.

Kıbrıs'a müdahaleye olanak tanıyan karar Millet Meclisi'nde, 1964'te alınmıştı, yürürlükteydi, yeni.bir parlamento kararına gereksinim yoktu. Hükümet, Genelkurmay Başkanı Cemal Tural ile öteki kuvvet komutanlarım başbakanlığa çağırdı.
"Bakanlar Kurulu, Kıbrıs'a askeri müdahale yapılması kararını aldı. Şimdi sözlü olarak sizlere bu kararı bildiriyorum. Yarın TBMM'den de geçecek. Müdahaleyi her an yapmak durumundayız. Bu konudaki hükümet karan üç-beş dakika sonra elinizde olacak," dedi.

Komutanlar kalktı. Tural, "Baş üstüne," dedi. Fakat Kara Kuvvetleri Komutanı Refik Yılmaz Başbakana,""Hedef ne olacak?" diye sordu.
N Tural, bu soruya bozulduğunu belirten bir davranış gösterdi. Oysa hükümet yıllar yılı böylesine ulusal bir sorun karşısında her türlü planın yapılageldiğini varsayıyordu. "Ordu gerekeni yapacaktır." Tural böyle söyledi.
Askeri bir harekâta kesinlikle karar verildiği, ordu önderlerinin "alman hükümet kararını derhal yerine getireceklerini" askerce ifade ettikleri sırada, böyle bir çıkarma için 6 helikopter, iki çıkarma teknesi ve 150 paraşüt bulunuyordu.
Komutanlar ayrıldılar, ama Demirel, bir süre sonra yanma Milli Savunma Bakanı Topaloğlu ile Dışişleri Bakanı Çağlayangil'i alarak Genelkurmay'a gitti. Herkes oradaydı, kimi konuşmalar, tartışmalar yapılıyordu.
1964'teki Rum saldırısından hayli deneyimli olan Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel, kuvvet personeline gerekli buyrukları vermişti. Batı havaalanlarındaki jetlerin hepsi doğuya kaydırılıyordu. Özellikle Malatya'ya. Düşman güçlerinin bu alana sokulmasına olanak yoktu.

Deniz Kuvvetleri Komutan'ı Uran, "Peki Ada'ya nereden çıkalım?" diye soruyordu. "Girne, çok kayalık," diyordu. Demirel oradaki su kesimini sordu. Açık bir yanıt alamadı. Kara Kuvvetleri Komutanı, "Başarılı bir harekât için en azından bir kolordu ile 50 tank çıkarmamız gerekir," diye konuşuyordu. Bu kadar büyük gücü taşıyıp Ada'ya götürecek deniz araçlarından yoksunduk oysa. Ayrıca Komutanın belirttiğine göre, kuvvetlerin güneye doğru kaydırılması 4-5 gün sürerdi.
Oysa hükümet, "her an müdahaleye geçilmesi" buyruğunu verebilirdi.
4-5 gün?..
Genelkurmay'dan aynldıktan sonra, Demirel, Çağlayangil'e, "Müdahale eder de sonuç alamazsak... Olay biter, ama her biçimde biter..." dedi.

16 Kasım: Kıbrıs'ta Rumlar, yeniden saldırıya geçti. 24 Türk şehit edildi.

17 Kasım: Demirel Hükümeti, Kıbrıs'a askeri müdahale kararı aldı. TBMM hükümetin kararım 18 saat tartıştı. Karar, "431 evet", "2 boş" ve "1 hayır" oyu ile onaylandı.
Bundan sonrasını bir de gazeteci Hulusi Turgut'un Demirel'le söyleşisinden aktarıyorum:

"Kara Kuvvetleri şunu yapacak, Hava Kuvvetleri bunu yapacak, Deniz Kuvvetleri şunu yapacak, diye kendi aralarında görev taksimi yaptılar ve o günden itibaren Türkiye'nin çeşitli hava meydanlarından, limanlarına kadar bir (G) gününün, (S) saatinde çıkarma hazırlıklarına girişildi.

Ve bu arada tabii, diplomatik faaliyetler başladı. Bu çıkarmanın başardı olabilmesi için bir kolordu asker çıkartmak lazımdı. Kolordu çıkarmak da kolay değil.
Sonra baktık ki; çıkarmayı ne ile yapacaksınız? Şileplerle... çıkarma gemimiz yok!.. Tank çıkaracaksınız. Ne ile çıkaracaksınız?.. -Tank çıkarmadan bu işin yapılamayacağını daha sonraki askerler de söyledi- Tank çıkaracak gemi lazım. Yok! Paraşütle asker indireceksiniz, paraşüt yok! Nakliye uçağı yok! Helikopter yok!

Velhasıl amfibik (yüzergezer) bir harekât yapmak mümkün değil. 1974'te yapılmış amfibik harekâtın, başarı ile yapılmasını sağlayan hiçbir şey elimizde yok. Helikopter yok, paraşüt yok, nakliye uçağı yok ve layter denen çıkarma gemileri yok. Ama artık ok yaydan çıkmıştır. Ne pahasına olursa olsun, bunu yapacağız."

18 Kasım - Savaş uçaklarımız, Kıbrıs üzerinden, alçak uçuş yapıyor. Yunan askerlerinin Kıbrıs'ı boşaltmasını istedik. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U-Thant, Rumları suçladı. Türk Deniz kuvvetleri, Girne açıklarında.
Başbakan Demirel, Kıbrıs Türk Lideri Dr. Fazıl Küçük'e güvence verdi.

Genelkurmay Başkanı Tural gençlere:

"Hareket halindeyiz. Herhangi bir endişeniz olmasın," dedi.

20 Kasım - ABD Başkanı Johnson, Türkiye'ye yolladığı mektupta, "NATO'ya ait silahları, Kıbrıs içinde kullanmayın," dedi. Yunanistan, Ada'ya ağır silahlar sokuyor ve Türkiye'nin her yanında gösteriler düzenleniyor.

23 Kasım - Bakanlar Kurulu bildiri yayınladı: "Kararlıyız."

1967'deki çıkarma kararını ve askeri olayları, bir kez de, o günün ve 1974 harekâtının asker tanığı emekli oramiral Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan'dan dinleyelim:

«... gece yarısı Genelkurmay'a çağırdılar.
Toplantı salonundayız. Her yer kıpırdıyor. Kıbrıs'tan kötü haberler alıyoruz. Kuvvet Komutanlarını bekliyoruz.
Yarım saat sonra, içeri kuvvet komutanları girdi. Necdet Uran, Deniz Kuvvetleri Komutanı, İrfan Tansel Hava Kuvvetlen Komutanı, Refik Yılmaz da Kara Kuvvetleri Komutanı idi. Az sonra da Genelkurmay Başkanı Cemal Tural geldi.
Kendi aramızda tartışıyorduk. Her ne kadar olanaklarımız Ölçüsünde hazırlık yapmışsak da, bu yeterli değildi. Un zor askeri harekâtlardan biri olan çıkarma yapmak için çok hazırlıklı değildik.
Otuz dakika sonra kapı açıldı. Demirel ve Topaloğlu (Milli Savunma Bakanı-e.m.) içeri girdiler.
Demirel, "Paşam, Kıbrıs için yapacak bir şeyimiz kalmadı. Oradaki Türkleri bu zulümden kurtarmak İçin Kıbrıs'a çıkmamız gerek... Kıbrıs'a çıkmamızı ve daima Türkiye'ye açık kalacak kıyı başı elde etmenizi istiyorum," dedi.

Tural, "Başüstüne efendim," dedi...

Demirel gitti. Askerler tartışmaya başladı. Mevsim kış. Elimizde böyle bir harekât için gereksinme duyulan çıkarma araçları yok. Henüz özel bir birlik olan Amfibi Alay kurulmamış. Mevsim koşullarının da olumsuzluğuna rağmen çıkarma için gerekli hazırlıklara giriştik. Hava-Deniz-Kara harita mühendisleri bir araya geldi. O zamanlar Kodak firmasının yaptığı özel bir film vardı. Onunla havada kilometrelerce uzaktan kıyı şeridinin fotoğrafını çekiliyor ve bu fotoğrafta deniz derinliği çok hassas biçimde ölçülmüş olarak karşınıza geliyordu. Santimetre düzeyinde hata çıkıyordu. Kısacası kıyılar ve su derinliği hakkında çok ayrıntılı bilgiye sahiptik. Üç kuvvetin harita mühendisleri kendilerinden istediğimiz nitelikleri taşıyan bölgeleri saptadılar. Birkaç seçenek içinde, mevsim koşullarını da göz Önünde bulundurarak en uygun çıkış yerine karar verdik. Magqsa'nın kuzeyinde Boğaziçi bölgesi denen bir yer vardır. Oraya çıkılacaktı. Burası, mevsim ve deniz koşulları ne olursa olsun en elverişli kıyıdır. Çıkılacak kıyı saptandıktan sonra, her çeşit hazırlığa başladık.

Henüz Amfibi Alay kurulmamıştı. Asker taşımak için ticaret gemilerine el atıldı. Ancak, şunu da hemen söyleyeyim ki hiç kimseye Silahlı Kuvvetler borç bırakmadı.
Elimizde dört ufak çıkarma gemimiz vardı. Hatta yolda biri battı. Dört asker Öldü.
Kara Kuvvetleri Mersin'e büyük bir yığınak yaptı. Bu kafileyi koruyacak savaş gemileri ayarlandı. Gemilere yüklenen askeri yük bir kolorduya yakındı.
Yıllardan beri beklenen olay gerçekleşmişti. Mersin'den hareket edildi. Büyük bir coşku vardı. Yarı yola gelindiğinde...

Ankara'dan emir:

"Geri dön."

İnanamadık. Olamaz dedik. Ancak, emir verilmişti ve buna uymak zorundaydık. Geri döndük. Bu arada tabancayı kafasına dayayıp intihar etmek isteyen subaylar oldu, zor engellendi.
Ankara o kadar yoğun baskıya uğramıştı ki, Başbakan haklı olarak harekâtı kesmek zorunda kaldı.
Ancak bu geri dönüş, asker üzerinde de halk üzerinde de çok olumsuz etkiler yaptı. Bir yerde iyi oldu, 1974'e kadar gerekli Önlemler almamızı sağladı. Gözümüzü açtı...»

Kıbrıs'a çıkarma yapılmasını kolaşlaştıran harita ve mekân ça-lışmalarını yapan ekipte bulunan Nejat Tümer, yıllar sonra şunları söyleyecekti:

«1961/62 yılında Deniz Kuvvetleri Harekât Plan Şube Müdürüydüm. Kıbrıs'a dahilden ve hariçten gelecek, bütünlüğe yönelik istila hareketlerini Önlemek amacıyla Kıbrıs'ı savunma plan hazırlama grubunda ben de vardım. Bu savunma hazırlık planlarını Kumlarla birlikte yapıyorduk. Başkan, Sefir Emin Dirvana, Kurmay Albay İsmail Hakkı Güngör, Kurmay Alb. Mustafa Fetan, Yarbay Rüştü Kazandağı, Deniz Kurmay Albay Nejat Tümer, KTK Alay Komutanı Kur. Albay Turgut Sunalp bu grupta çalışan subaylardı. Müşterek karargâhta ise Kurmay Albay Necdet Üruğ ve Celil Gürkan da bulunuyordu.

1.5 ay süreyle Kıbrıs'ın denizden incelemesini yaptım; çıkılacak her yeri tespit ettim. Deniz haritalarını iki denizci üsteğmen ile birlikte yaptık. Kıbrıs'ın bütün kıyıları karış karış tarandı. Bu kıyıları çok iyi Öğrendik.
1974 yılında çıkarma plajı seçildiğinde, bu çalışmanın çok büyük yararı olmuştur.

1959 yılından itibaren Kıbrıs sorunu içinde yaşayan Orgeneral Turgut Sunalp, Kıbrıs'a müdahale konusunda şunları söylüyor:

«İngiliz general ile dostluğum sayesinde tüm (deniz) haritaları aldım. Kıbrıs'ın tüm kıyı haritaları 1960 yılından itibaren elimizdeydi. Ama haritayla iş bitmiyordu. Çıkarma gemimiz yoktu. Elimizde toplam çıkarma gemimiz 10-12 taneydi. Bu nedenle çıkamadık. ABD yardımından Türkiye'ye çıkarma aracı verilmemiş, halbuki Yunanlılara verilmişti. Üstelik Yunan askeri de iyi askerdir, savaşçı askerdir. Bütün bunları da göz önünde bulundurmak gerekiyordu.

İnönü her zaman şunu söylerdi:

"Bana, bir manganın, bir takımın karadan geçeceği bir bergâh (çıkış yeri) olsun Kıbrıs'a çıkın," diyeyim. İnönü dönmekten değil, çıkmaktan korkuyordu, çıkamayız diyordu.

Ankara, 17 Kasım'da Atina'ya bir nota vererek Kıbrıs'ta düzenin sağlanması için ne gibi önlemler düşündüğünü soruyor, 18 Ka-sım'da Türk savaş uçakları Kıbrıs üstünde alçak uçuşlar yapmaya başlıyorlardı.

Sovyet Komünist Partisi yayın organı Prav da durumu 19 Kasım 1967'de şöyle yorumluyordu:

"Cuntanın Yunanistan'a getirdiği rejim yalnızca Yunan ulusu için bir trajediden ibaret değildir. Bu rejim Doğu Akdeniz'deki durumu vahimleştiren etkenlerden biridir. Kıbrıs'taki son olaylar sırasında Rum basını Atina'daki faşist yöneticilerin entrikasını açığa vurmuştur. Gerçekten, Yunan cuntası, Ada'daki adamı General Grivas'a Rum hükümetinin fikrini bile almadan harekete geçmesi için talimat vermiştir. Yunanlı diktatörlerin, Amerikalı emperyalistlerden direktif aldığı aşikardır. Amerikan emperyalizmi de Ada'da gerginliğin devamım arzuladığı için Altıncı Filo'yu Akdeniz sularında bir gerginlik unsuru olarak dolaştırmaktadır."

Kıbrıs, bir Yunan-Türk çatışmasının da ötesinde yoğun bir ABD-SSCB çatışmasına konu olmaktaydı. Türkiye 17 Kasım'da Yunanistan'a verdiği nota'da, Kıbrıs'ta yasalara aykırı olarak gizlice sokulan 12 bin Yunan askerinin derhal geri çekilmesini, Grivas'ın da görevimden uzaklaştırılmasını istiyordu.

Yunanistan, 13 Kasım'da Türkiye'nin bu nota'sını reddederken, bu kez Kıbrıs yönetimi de, Türk uçaklarına karşı yine B.M.'ye başvuruyordu. Her zaman yaptıkları gibi...
Bunlar karşısında, Başbakan Demirel'in aynı gün Türkiye'nin çıkarma birliklerine denize açılma emri verdiği; Başkan Johnson'un da Özel temsilcisi Cyrus Vance'i Ankara'ya göndererek bir daha uyarıda bulunduğu görülür.
Savaş öncesinin havasını taşıyan Ankara'ya gelen yalnızca Vance değildi. Öteki ülkelerden de gelenler gidenler Ankara'yı çıkarma yapmaktan vazgeçirmeye çalışıyorlardı.
ABD bu kez 6'ncı filo yerine Cyrus Vance adlı bir diplomatını gönderiyor, Vance, ABD'nin "askeri müdahaleyi engellemeye çalışan" hiçbir kararı olmadığını söylüyordu.
Ancak Vance, Kıbrıs'a yapılacak müdahalede Türk ordusunun ABD silah ve donanımını kullanmasının, "ikili antlaşmalara" aykırı olacağını yinelemiş ve Türkiye'nin adada hiçbir girişimde bulunmamasını istemişti.
Birleşmiş Milletler de tarafları "durumu daha da çıkmaza sokacak her türlü hareketten uzak durmaya" çağırmaktaydı.

Bunun üstüne çıkarma birlikleri o gün yeniden denizden geri çevrilirken Türkiye, Kıbrıs'ta yasadışı olarak bulunan Yunan birliklerinin en geç üç ay içinde geri çekilmesini ve Kıbrıs'ın toprak bütünlüğü ve bağımsızlığıyla Londra ve Zürih Antlaşmalarının varlığının tanınması koşulunu istemiştir.
Vance'nin çabalarıyla bunalım Kasım sonunda bu ilkelere yakın çözümlerle kapanıyor; Yunan birlikleri 950, Türk birlikleri ise 650 kişilik olarak Ada'da bırakılıyordu.

Ne var ki bir süre sonra Yunanistan, yine yasalara aykırı olarak ağır ve modern silahlarla donatılmış 20 bin askerini Adaya gönderecektir. Silah ve asker dolu gemiler geceleri adaya yanaşıyor; sivil elbiseler giymiş "gönüllüler" Kıbrıs'a çıkarılıyor ve Kıbrıs birliklerine katılıyorlardı. 1964 ve 1967 Kıbrıs bunalımından bazı dersler alabildik. Çıkarma girişimleri, Türkiye'yi yem bir arayışa itiyor ve özellikle ulusal savunmanın dışarıya bağımlı olmadan yapılabilmesi için "ulusal savaş sanayii" kurulması çalışmaları başlıyordu. O günden sonra, ABD'den, italya'dan ve Fransa'dan on beş bin tane paraşüt satın aldık.

Yüz tane çıkarma gemisinin kendi tezgahlarımızda yapımına hızla başlanıyor, aynı sayıda helikopterle, 16 tane savaş uçağı almıyordu. Transallar getirildi. Özel birlikler yetiştirilmesine (Amfibi Alay) hız verildi. Bundan sonra bir "süreç" başlıyordu... Ama bunun sonucunda ne olacaktı, ne olabilirdi!.. Kimsenin doğru yanıtı verme şansı yoktu. Ancak Türkiye'nin gözü açılmıştı. Kıbrıs'a bir gün asker gönderilecekti. Bu, tahmin değil öngörüydü. Savaş hataların bileşkesidir. Rum tarafı üst üste hata yapıyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir

cron