Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kıbrıs Sorununun Kökeni: Enosis ve Dış Devlet Politikası

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

Kıbrıs Sorununun Kökeni: Enosis ve Dış Devlet Politikası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:18

KIBRIS SORUNUNUN TARİHSEL KÖKENİ: ENOSİS VE DEVLETLERİN DIŞ POLİTİKALARI

1570 yılında Türkler tarafından alman Kıbrıs, 1878 yılma gelinceye dek Osmanlı Devleti'nin başına çözümü güç bir sorun olmaktan uzak kalmıştı. Fakat, bu tarihte, yenilgiyle sonuçlanan 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonucunda imzalanan Berlin Antlaşması ile Kıbrıs, yeni bir sorun olarak ilk kez karşımıza çıkmaktadır.

Önce, gerek Doğu Akdeniz adaları ve 12 ada, gerekse daha sonraki dönemlerde Kıbrıs için söz konusu olan 'Megalo Idea'dan söz etmek gerekir.
İki komşu ülke olan Türkiye ve Yunanistan arasında sürekli olarak sürtüşmeler olduğu, zaman zaman iki ülke arasında savaşların ortaya çıktığı bir gerçektir. Bu savaşların tahrikçisi ve başlatıcısı her zaman Yunanistan olmuştur. Konu incelendiğinde bu sürtüşmelerin ve savaşların temelinde yatan gerçek nedenin 'Megalo Idea' olduğu ortaya çıkar.

Yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşamış olan Yunanlılar, daha önce de ifade edildiği gibi Türkiye'ye düşman olarak bilinen ve Türkiye'yi parçalamak amacında olan, başta Rusya olmak üzere Fransa, İngiltere gibi devletlerin kışkırtması ve desteği ile 1830 yılında kendi devletlerini kurdular.

Yunan hükümeti, Osmanlılar tarafından ayrıcalıklar verilerek devlet içinde devlet durumuna getirilmiş bulunan Ortodoks Patrikhanesi ve buna bağlı kiliselerin etkisi altında kalarak, kendisini Bizans İmparatorluğunun yasal kalıtçısı olarak görmüş ve 'Megalo İdea' olarak bilinen eski Bizans-Grek İmparatorluğunu diriltmeyi ve Büyük Yunanistan'ı kurmayı kendisi için erek edinmişti.

Öte yandan Osmanlı Devleti'nin yok edilmesi, tarih sahnesinden silinmesi yalnızca Bizans'ın değil, Büyük İskender İmparatorluğu'nun kurulmasını hedef alan 'Megalo İdea' düşüncesi bugünkü Yunanistan tarafından da "Yüksek Strateji" olarak benimsenmiştir.

Bizans'ı diriltme hevesine kapılan Yunanlıların Bizans soyundan geldiklerini kabul etmek ciddi bir yanılgıdır. Çünkü Yunanlılar soy itibariyle Bizanslılardan kesinlikle ayrıdırlar. "Rumların ve Yunanlıların öteden beri kendilerini Bizans soyunun bir devamı olarak göstermeleri doğrudan doğruya Bizans'a olan aşırı Özentilerinden ileri gelmektedir."

'Megalo İdea' yani Büyük Yunanistan sınırları içinde bulunması düşünülen ülkelerin haritası, öğrenimini papaz okullarında yapmış olan Filistinli papaz Rigos Ferreos tarafından 1896-1897 yılları arasında Bükreş'te hazırlanmış ve 12 yaprak olarak Viyana'da bastırılmıştır.

Ferreos'un haritasında Kıbrıs, Ege Adaları ve Türkiye de Yunan toprakları olarak gösterilmiştir.
Düşünce olarak doğmuş olan 'Megalo İdea'nın gerçekleştirilmesi için örgütlenme çalışmalarına hızla başlanmıştır. Ferreos haritası ve çalışmaları ilk önce 'Kardeşlik Çağrısı', 'İyi Yeğenle! adı altında Osmanlı sınırlan içinde yaşayan Hıristiyan halkın kardeşliğini ve birliğini sağlamak biçiminde başladı. Böylece uzun dönemde gerçekleştirmeyi düşündükleri ereklerini gizlemiş oluyorlardı.

Bu örgü denmenin dışında, Yunanlıların Osmanlı yönetiminden kurtulması için çalışan birkaç Örgüt daha Avrupa'da etkinlik kurmaya çalışıyordu. Bunlardan biri, Rus asıllı olan Çakalof, Fransa'da tanıdığı bazı Yunanlılarla ilişki kurmuş ve daha sonra Odesea'ya gittiğinde, orada bulunan Rumlarla beraber çalışarak 'Filiki Eteria' adlı bir örgütün kurulmasına yardımcı olmuştur. Bu çalışmaların sonucunda 'Filiki Eteria' Athanasios Çakalof ve birkaç Rum işadamının etkisi ve desteği ile 1814'te Odesea'da kuruldu. İlk örgüt çalışmalarının yapıldığı ev şu anda müze olarak kullanılmaktadır.

'Megalo İdea'nm gerçekleştirilmesi yönünde ortaya atılan teşkilatın 'Filiki Eteria' olarak adlandırılması şüphesiz ki tesadüfi değildir. Bu durum bazı hedefleri amaç edinmektedir.

Bizans İmparatorluğu'nu diriltmek, Yunanistan'a bağımsızlık kazandırmak düşünceleriyle 'Elenizm'e hizmet etmek isteyen 'Ete-ria'cı militanların maddeten ve manen destek kazanmaları için başlangıçta filenizin görüşünü ortaya atıp tüm Elenlerin aym hedef etrafında toplanmalarını sağlayarak kuvvetlenmeyi amaç edinmişlerdik.

"Filenizin, Elen olanların birbirlerine yaklaşmasını, yardımlaşmasını ve Megalo İdea uğruna Yunanistan'ın kuruluşu ve Bizans'ın yeniden kurulması uğrunda Elen birliğinin kuruluşunu sağlamıştır.'.
Yunanlılar, Etniki Eteriya teşkilatım 'Filiki' olarak adlandırarak yabancı uluslardan yararlanmayı hedef edinmişlerdi. Fransız, İtalyan, Alman, Romen, Yugoslav ve İngilizlerin söz konusu örgüte alet edilmesi ile 'Filiki' sözcüğü bu teşkilata temel ad olarak geçmiş ve adı geçen devletler bu teşkilatın asli üyesi olarak kabul edilmişlerdi.

1814'ten günümüze kadar değişik biçimde devam eden kuruluşun Filiki Eteriya olduğu Yunan kaynaklarmca sabittir. Etniki Eteriya 1894 Mayısında Atina'da Yunan ordusu içinde kurulmuş olup Girit ihtilalini ve Bulgarlara karşı Makedonya müdafaasını, manen ve madden desteklemiştir ve bu görevleri yerine getirdikten sonra dağılmıştır.

Filiki Eteriya ile Etniki Eteriya'yı birbirine karıştırmamak gerekir.
Yabancı ülkelerin yardımım amaçlayan bu Örgüt> Milli Mücadele verdiğini Hıristiyan dünyasına ve büyük devletlere kabul ettirmek için 1894 yılında 'Etniki Eteriya' adım almıştır.
'Megalo İdea'nın gerçekleşmesi için her şeyden önce, Yunanlılara bir düşman göstermek ve onları kışkırtmak gerekliydi. İşte bu düşünce ile Etniki Eteriya örgütü 1894 yılında bir bildiri yayımlamıştır. Bu bildiri günümüz Yunan Hükümeti de içinde olmak üzere, tüm Yunan Hükümetleri ve Kiliselerince hemen hemen bir vasiyet olarak benimsenmiş ve uygulamaya konulmuştur.

Bu bildiri Özetle şöyledir:

"Geçmişten sonsuza dek düşmanımız Türklerdir. Yunan milleti bağımsızlığını kazanmakla çok önemli bir kazanç sağlayamadı. Halkımızın büyük bir bölümü Türk boyunduruğundadır. Bu vatandaşları kurtarmak hepimizin görevidir. Megalo İdea'nın gerçekleşmesi için savaş gereklidir."

Buna benzer birtakım maddeler sıralandıktan sonra 17. madde ile şöyle bitiyor:

"Tanrının yardımı ile Megalo İdea kesinlikle gerçekleşecektir."

Bu görüşler altında Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanistan Başbakanı Venizelos, 15 Mayıs 1919'da Yunan kuvvetleri İzmir'e çıktığı zaman kendisine Megalo İdea'ya dayalı 4 maddeli program çizmişti:

1) Ege Denizi, Yunan denizi olacak.
2) İki anakaraya uzanan ve beş denize açılan Yunanistan ger-çekleştirilecek.
3) Yunanın bir ayağı Asya'da, bir ayağı Avrupa'da olacak.
4) Bizans İmparatorluğu yeniden diriltilecektir.

Filiki Eteriya derneğinin düşüncesi sömürgeci devletlerin desteği ile yayıldı. Osmanlı İmparatorluğu üzerinde girişilen kışkırtmalar sonucunda, 1821 yılında, İstanbul'da ve Kıbrıs'ta isyan belirtileri ortaya çıktı.

Bu ayaklanma hareketinin başında bulunan Patrik ve Metropo-liter gerekli cezaya çarptırılarak İstanbul'daki ayaklanma girişimleri bastırıldı. Ancak bu tür girişimler, başkaldırılar, Kıbrıs'ta bir türlü sona ermedi. Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlamak için çalışmalar sürdürüldü.

Görüldüğü gibi Kıbrıs sorunu geçmişteki birtakım olaylarla sıkı sıkıya ilişkilidir. Günümüzde ise Kıbrıs'ın sorun olarak karşımıza çıkmasının en büyük nedeni Osmanlı'nın Birinci Paylaşım Savaşı'nda yenilmesidir.
Osmanlı Devleti'nin Almanya yanında savaşa girerek, İngiltere'ye kendiliğinden savaş açması sonucunda İngiltere de Kıbrıs Hükümet Gazetesinde yayımladığı bir kararla 5 Kasım 1878 Antlaşmasını yürürlükten kaldırıyor ve Ada'nın İngiliz İmparatorluğu'na katıldığını duyuruyordu.

Londra, yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarım çizen Lozan Antlaşması'nda, Kıbrıs'ın 1914'te İngiltere'ye katıldığını da Ankara'ya onaylattıracaktır. Lozan'da Ege Denizi'ndeki 12 adayı da İtalya'ya bırakan Türkiye'nin gerek Kıbrıs gerekse 12 ada konusunda sağlayabildiği tek güvence, bu adalarla ilgili olarak gelecekte ortaya çıkabilecek her türlü 'İlhak', bağımsızlık ya da başka yönetim biçimleri üzerindeki söz hakkını Ankara'nın saklı tuttuğu noktasıydı.
Türkiye'yi yıllar sonra yeniden Kıbrıs sorunuyla yüz yüze getirecek olan neden de, Lozan Antlaşması'nın 16. maddesindeki bu olanaktır.

Lozan Antlaşması'nın 20. maddesi şöyle düzenlenmiştir

MADDE 20:


"Kıbrıs, Britanya Hükümeti tarafından 5 Kasım 1914'te ilan olunan .ilhakını Türkiye tanıdığını beyan eder."

Pro£ Nihat Erim'e göre böylece, Lozan Antlaşmasının 20. maddesiyle, Kıbrıs adasının yönetimi gibi egemenliği de hukuk açısından İngiltere'ye geçiyordu.

MADDE 16:

''Türkiye, işbu anılaşmada açıklanan sınııtar dışında kalan bütiııt arazî ve bu araziye bağlı ve bunun gibi işbu antlaşma ile üzerlerinde kendi egemenlik hakkı tanınmış olan adalardan gayri adalar üzerinde (ki bu arazi ve adaların mukadderatı ilgililer tarafından belirlenmiş veya belirlenecektir) her ne nitelikte olursa olsun haiz olduğu tüm hukuk ve müstenida-tından feragat ettiğini beyan eyler. İşbu maddenin hükümleri komşuluk münasebetiyle Türkiye ile sınırdaş memleketler arasında kararlaşmış ve kararlaşacak olan özel hükümleri bozmaz."

Lozan Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sınırlarını çizerken, Ege Denizi'nde ve Akdeniz'de Yunanistan'la ve İtalya ile belli bir denge kurmuştur. Zamanla bozulan bu denge Kıbrıs sorununu gündeme getirmiştir. Kıbrıs'ın sorun olarak sürekli biçimde gündemde kalmasının en önemli nedenlerinden birisi de Başpiskopos Makarios'tur. Bu konu daha sonra işlenecektir.

1931 Ayaklanması

1929'da Kıbrıslı Rum temsilcileri Londra'ya ENOSİS isteklerini ilettiler. Bunun gerçekleşmemesi üzerine Kıbrıs Rumları 1931 sonbaharında ayaklandılar.

Bu başkaldırının belli başlı üç nedeni vardı:

1) İngiltere'nin Ada'da sömürgeci bir siyaset izlemesi ve Asya ile Afrika'daki sömürgelerinde yaptığı gibi, yerel yönetim konusunda en basit hakları bile tanımaması.
2) Ada'nın ekonomik durumunun gün geçtikçe bozulması ve ardından ekonomik bunalımın başlaması.
3) Kıbrıs'ın . Yunanistan'a bağlanması yolundaki düşüncenin sürekli olarak yayılması.

Kıbrıs Kilisesi, Ada'nın Yunanistan'a bağlanmasını sağlamak amacıyla el altından sürekli olarak bu düşünceyi yayıyor, taraftar topluyor, başkaldırı için gerekli olan ortamı ve koşulları yaratmaya çalışıyordu. Bunun sonucunda Kavanin Meclisindeki Rum üyeler, Valinin hazırladığı bir vergi yasa tasarısını onaylamadılar. 17 Ekim 1931'de, Kitium Piskoposu Nikodemos, Kavanin Meclisi üyeliğinden ayrıldı. Üç gün sonra, 20 Ekim'de, Limasol'da kitleleri harekete geçirici, ortalığı karıştırıcı bir konuşma yaptı. Sözlerini, "Biz Yunan bayrağı altında hür yaşamak istiyoruz. Yaşasın ilhak!" diyerek tamamladı.

Bu konuşma sonrasında İngiliz yöneticilerine Limasol'dan onları istemediklerini belirten telyazılar yağmaya başladı. 21 Ekim 1931'de, Kavanin Meclisinin öteki Rum üyeleri de görevlerinden kendi istekleriyle ayrıldılar.
Aynı gece Lefkoşa'da sokak gösterileri başladı. Bu taşkınlıklar, kısa zamanda yönetime karşı başkaldırmaya dönüştü. Büyük bir Rum kalabalığı, başlarında Papazlarla beraber Vali konağına saldırarak konağı yaktılar. Ada'nın öteki bölgelerinde de küçük çapta olaylar oldu. Hükümetin aldığı sert önlemlerle olaylar sona erdi.

1931 İsyanım çıkartanlar Rumlar olmasına karşın, alman sert önlemlerin, başkaldırı ve sokak gösterileriyle hiçbir ilişkisi olmayan Türk toplumuna da uygulanması, Türkler arasında büyük hoşnutsuzluk yarattı.
1931 ayaklanması ile başlayan terör dönemi 1943 yılına dek sürdü. Alman sert ve caydırıcı önlemlerle gittikçe yatıştırıldı.

Kıbrıs'ın Yunanistan'a Katılması İle İlgili Çabalar

Kilise ve Yunan hükümeti ile Osmanlı Devleti'nde karışıklık çıkmasından ve parçalanmasından yarar uman devletlerin -İngiltere ve Rusya başta olmak üzere- kışkırtması sonucunda, kendilerini Yunan ırkının bir parçası olarak kabul etmeye başlayan Rumlar, Osmanlı yönetiminin son dönemlerinde Kıbrıs'ın Yunanistan'a katılması için çalışmalara başlamışlardır.

1878'de, Ada'nın yönetimi İngiltere'ye devredildiği zaman Rumlar bunun Yunanistan'la birleşmeye yol açacağını düşünerek sevinmişler, fakat İngiltere 1914'e kadar Kıbrıs'ın yasal olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olduğunu, başka devletin bir parçası olan bir Ada'yı Yunanistan'a devredemeyeceğini söyleyerek onları oyalamıştı.

1914'te İngiltere Ada'yı tek taraflı olarak kendi sömürge imparatorluğuna katınca Rumlar yeniden umutlanmışlar, bu ümitleri de gerçekleşmeyince daha önce ayrıntılarıyla anlattığımız biçimde 1931 yılında ayaklanmışlardı.

İkinci Dünya Savaşı, Kıbrıs'a iki önemli değişiklik getirdi:

1) Doğu Karadeniz'e sarkmak isteyen Sovyetler, Kıbrıs'ta İngi-lizlerin varlığını, ereklerine ulaşmak için bir engel sayıyorlardı. Rusya'da özel olarak eğittikleri Rum komünistleri Kıbrıs'a gönderip Ada Rumlarını, Yunanistan'la birleşme için kışkırtmaya başladılar. 1942 yılında Ada'da AKEL adlı bir de Komünist Partisi kuruldu.

2) 1945'te İngiltere'de İşçi Partisi iktidara geldi. İşçi Partisinin sömürgeler konusunda çok yumuşak davranması, Rumların işini çok kolaylaştırdı.
1941 yılından başlayarak Rumlarm tüm ulusal ve dini törenleri, Yunanistan'la birleşme için gösteri yapma aracı oldu.
1947 yılında, Rum sağcı ve komünist partilerinin temsilcileri Londra'ya giderek İngiliz Sömürgeler Bakanı ile görüştü ve Kıbrıs'ın Yunanistan'la birleşmesi için yardımlarını istediler. Bu isteğe Kıbrıs Türkleri şiddetle karşı koydular, İngiltere de kabul etmedi. Bundan sonra Rumlar, aynı amaçla İngiltere'ye sürekli olarak temsilci göndermeyi sürdürdüler.

15 Ocak 1950 Pazar günü, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi, Yunanistan'la birleşmek için 'gayri resmi' bir plebisit (halk oylaması) düzenledi. İngiltere bu oylamayı tanımayacağını önceden duyurdu. Bir süre sonra kilise, oylamaya katılan 224.700 Rum'un 215.000'inin 'katılma' yönünde oy verdiğini açıkladı.

1950 oylamasının ardından Başpiskoposluk koltuğuna oturan Makarios III, 17 Nisan 1953'te Kıbrıs Valisi Sir Andrew Wright'a bir mektup göndererek ya 1950 oylamasının tanınmasını ya da yeniden onaylayacakları bir oylamanın yapılmasına izin verilmesini istedi.
Bu mektup, Kıbrıs Türklerinin şiddetli biçimde karşı koymalarına neden oldu.

Türklerin bu konudaki görüşleri dört ana başlık altında toplanıyordu:

1) Kıbrıs sorunu plebisitle çözülemez.
2) Oylama, İngiltere'nin Lozan'da, Türk haklarını koruyacağını belirten hükümlere aykırıdır.
3) Oylama, Türk haklarının çiğnenmesi, yok edilmesi demektir.
4) Oylama için hiçbir neden yoktur. 100.000 Türk oylamaya, Ada'nın Yunanistan'la birleşmesine yol açacak olan tüm girişimlere karşıdır.

Kıbrıs Valisi, Makarios IH'e gönderdiği 11 Mart 1953 tarihli mek-tubunda, "Size bildirmek isterim ki, önerilerinizden hiçbirini, hiçbir biçimde onaylamayacağım," dedi.

İngiltere'nin Siyaseti (1950-1960)

İkinci Dünya Savaşı Kıbrıs'la ilgili olarak iki önemli değişiklik getirmişti. Bu savaşın sonunda gücünü yitirmeye başladığını gören İngiltere'nin Kıbrıs siyasetinde çelişkiler başladı. Ortadoğu ve Akdeniz'deki sömürü payını yitirmeye başlayan İngiltere'nin egemenliği bırakmaya niyeti yoktur. Bu dönemde Kıbrıs, İngiltere Başbakanı Eden'in deyişiyle, "İngiliz endüstri hayatı İran Körfezindeki petrol yataklarına bağlı olduğu sürece stratejik açıdan..." çok büyük Önem taşımaktadır.

Bu nedenle İngiltere önceleri 'kendi yazgısını belirleme' ilkesine kesinlikle karşı koymuştur. Fakat gittikçe genişleyen ABD emperyalizmi ile başlayan çıkar çatışmaları ve Birleşmiş Milletler'de ABD'nin körüklediği 'milliyetçi' diplomatik baskı karşısında İngiliz siyaseti, tarihsel tavrını alıyor, çelişkilerle dolu sürüp gitmek zorunda kalıyordu. 1955 yılında İngilizler Önce 'kendi kendini yönetim', ardından 'kendi yazgısını kendi belirleme' biçiırrine dönüyorlardı. Daha önce anlatıldığı gibi Rumlara karşı 1955 yılında silahlı eyleme başlayan İngiltere, bu kez soruna Türkiye'yi ve Kıbrıs Türklerini de katarak Yunanistan ve Rumlar karşısında bir denge yaratmaya çalışmıştır. Böylece ingiliz siyaseti, 1956 yılında, 'ingiltere, Yunanistan, Türkiye arasmda üçlü anlaşma; olmazsa, Türkiye ile ikili anlaşma' biçimine dönüşmüştür.

O yıllarda Türkiye'nin Kıbrıs sorununda diplomatik temsilciliğini yapan Nihat Erim, İngiltere'nin Kıbrıs'taki Genel Valisi J. Harding'in bu siyasetini şöyle anlatıyor: "Kıbrıs işi Birleşmiş Milletler' de konuşulacak. Amerikan dostlarımız, uslanmaz sömürgeciler sayıyorlar. Bu anlayış içinde bizim telkinlerimize önem vermiyorlar. Onlar üzerinde siz daha etkili olabilirsiniz. Bütün imkân ve çabamızla bugünlerde yandaş kazanmaya çalışınız. Birleşmiş Milletler'de işi kurtaralım. Sonra Yunanistan üçlü anlaşmaya yanaşmazsa, üçümüz bir çözüm şekli bulamazsak, Türkiye ve İngiltere ikili bir anlaşma ile Kıbrıs sorununu kesin çözmelidir."

Aslında İngiltere 'taksim'e karşıydı. Çünkü 'taksim' Ada'nın Türkiye ve Yunanistan arasında bölünmesi demekti ve bu bölünme de her iki devletin etkisinde kaldıkları ABD'nin işine yarayacak ve İngiltere buradaki çıkarlarını yitirecekti.
İngilizler, Makarios'a karşı tavırlarında da çelişkilidir. Terör olayları nedeniyle Başpapazı Ada'dan Şeyşell'e sürmüşler, ardından bağışlayarak Ada'ya dönmemek koşuluyla Atina'ya yerleşmesine göz yummuşlardı.
Sonuçta, İngilizlerin çelişkili siyaseti Kıbrıs'ı çelişkilerle dolu, sorunlar ortamı olarak gündemde tutmuştur.

Türkiye'nin Siyaseti (1950-1960)

Yunanlılar Kıbrıs konusunu Birleşmiş Milletler" e götürdüklerinde, bizim o zamanki hükümetimiz ve muhalefetimiz konuyla pek ilgilenmediler. Çünkü Lozan Antlaşması'nda biz Kıbrıs'la egemenlik bakımından ilgimizi kesin olarak sona erdirmiştik. Kıbrıs Milli Mi-sak ilkesi içinde de değildi. Bizim bu davada bir isteğimiz olamaz düşüncesindeydiler.

Türk hükümetinin bu konuda hareketsiz kalmasına karşılık, Türk halkı ve Türk basım bu konu ile uğraşmaya başladı.
1948 yılından sonra, Türkiye'nin her yöresinde Kıbrıs için gösteriler, toplantılar düzenlenirken, Türk gazetecileri de hükümeti harekete geçmeye çağıran yazılar yayımlamaya başladılar.
Sedat Simavi Hürriyet'te başlattığı yoğun bir kampanyayla Kıbrıs'ın Türk olması tezim, siyasal iktidarın bir süre Hürriyet'le sürdürdüğü çatışmaya ve açtığı davalara karşın, kamuoyunda belirli bir etkinliğe kavuşturmuş bulunuyordu.
Bu dönemdeki CHP ve DP hükümetlerinin tavrı en hafif deyişle tam bir anlayışsızlık ve sorumsuzluk Örneği olmuştur. Özellikle 1950 sonrasında Kıbrıs'la ilgili kararlar alınırken Türkiye'nin çıkarları en son düşünülen şey olmuştur.
17 Aralık 1949'da, devrin Dışişleri Bakanı Necmeddin Sadak'm verdiği bir demeçte, İngiltere'nin Kıbrıs'ı terk edeceğine dair en ufak bir sezinti bulunmadığına ve Yunan hükümetinin bu meseleyi resmen ele almadığını belirtmesi, Türk hükümetinin bu konudaki hareketsizliğinin nedenini ortaya koymaktadır.

Yine Necmeddin Sadak, 23 Ocak 1950'de TBMM'd e bir milletvekilinin sorusuna verdiği yanıtta şöyle demişti:

"Kıbrıs meselesi diye bir şey yoktur. Bunu çok önceden gazetecilere söylemiştim. Çünkü Kıbrıs bugün İngiltere'nin Kıbrıs'ı başka bir devlete devretmek niyetinde veya eğiliminde olmadığı hakkında kanaatimiz tamdır. Kıbrıs'ta yapılan hareketler ne olursa olsun, İngiltere hükümeti Kıbrıs adasını başka bir devlete terk etmeyecektir. Bu böyle olunca, gençlerimiz boş yere heyecana kapılıyorlar, gereksiz yere yoruluyorlar.".

24 Şubat 1950'de yapılan seçimleri kazanarak iktidara gelen Demokrat Parti'nin hükümet programında Kıbrıs konusu ele alınmamıştır bile. İlk Dışişleri Bakanı Pr.of. Fuat Köprülü de, 20 Haziran 1950'de yapılan DP. Meclis Grup toplantısında, Kıbrıs'la ilgili bir soruya, "Böyle bir mesele yoktur," yanıtını vermiştir.

24 Şubat 1951 günü DP hükümetinin Dışişleri Bakanı Köprülü, Yunan Başbakanının sekiz gün önce Kıbrıs'ın Yunanistan'a katılmasından açıkça söz etmesine karşın TBMM'de şöyle konuşmaktaydı:

"Doğu Akdeniz statüsünde herhangi bir değişiklik söz konusu olduğunu veya olacağım sanmıyorum. Yalnızca şunu açıkça söyleyebilirim ki kendisiyle en yakın dostluk ilişkileri kurmuş olduğumuz ve hakikaten dünyanın bugünkü durumunda demokrat milletleri tehdit eden savaş afeti karşısında Yunanistan'la Türkiye aşağı yukarı yazgı birliği etmiş durumdadır."

1951 yılında, Yunanistan'ın konuyu resmen ele alması üzerine bile Prof. Köprülü, Türk-Yunan dostluğunun öneminden söz ediyor, bu dostluğun bozulması için sürdürülen çabaların, her iki ülkenin başında bulunan insanların iyi görüşleri ve niyetleriyle hiçbir etki yapmayacağından söz ediyordu.

1951 yılında yapılan bir Avrupa Bakanlar Birliği toplantısına katılan Köprülü, o dönemin Yunan Dışişleri Bakanı Jean Politis ile resmi olmayan bir görüşme yapmıştır. Bu görüşmeye tanıklık eden Büyükelçi Nureddin Vergin'in aktarmasına göre, Köprülü'nün resmi açıklamalarında belirttiği ilgisizliğin tersine, Kıbrıs olayıyla kıyısından köşesinden de olsa ilgilendiğini göstermektedir.

"Fuat Köprülü'nün Politis'e söyledikleri az-çok şöyle idi:

Birdenbire ortaya bir Kıbrıs sorunu çıkartmaktasınız. Sizden çok rica ediyoruz, bunu yapmayın. Mareşal Papagos Yunanistan tarihine şanlı bir komutan, büyük bir devlet adamı olarak geçecektir. Başındaki şeref tacına bir Kıbrıs incisi eklemeye gereksemesi yoktur. Bu, kendisine hiçbir şey kazandırmayacaktır. Sizlere, Atatürk ile Venizelos'ıın büyük ıstıraplar, büyük çatışmalar pahasına, tarihi yenerek kurdukları Türk-Yunan dostluğu adına yalvarıyorum, vazgeçin, yoktan ortaya bir Kıbrıs sorunu çıkartmaktan. Çıkarırsanız bizi karşınızda bulacaksınız. Ve bütün Türkiye, tek bir vücut halinde, dimdik Önünüze çıkacaktır. Bu, Türk-Yunan dostluğunun sonu olacaktır. Yapmayın bunu.".
Yukarıda kullandığım 'yalvarıyorum' sözcüğü görüşmenin havasını tam anlamı ile yansıtan bir deyimdir, diyebilirim.

Politis'in yanıtları oldukça kaçamaklı idi. Papagos'un angaje olduğu, sorunun tüm Yunanlıların gönlünde yattığını, bu iş çözümlenirse artık Yunan-Türk dostluğunu hiçbir şeyin gölgeleyemeyeceği ve saire şeklinde, Köprülü'nün önerdiği anlayışa hiç de karşılık vermeyen ifadeler kullandı.

Köprülü yılmadı:

"Galiba size görüşümü iyi anlatamadım. Kıbrıs'ta nedenlerini bizim anlayamadığımız, yahut da anlamak istemediğimiz 'emellerinizi' nasıl olsa gerçekleştiremeyeceksiniz. Türkiye, size bu izni asla vermeyecektir. Türkiye buna engel olacaktır. İyi düşününüz. Biz bir gün heyecanınız yatışır ve daha akıllıca davranırsınız umut ve dileğiyle, bir süre daha sabredeceğiz. Resmi açıklamalarımızda, 'Türkiye için Kıbrıs diye bir sorun yoktur,' diyeceğiz. Fakat ister istemez bu sabrın da bir sınırı olacaktır."

N. Vergin'İn bir rastlantı sonucu tanık olduğu konuşmadan da anlaşılacağı üzere Köprülü barışı içten istemektedir. Bu konuşmanın barış istemenin ve Türkiye'nin korumaya özen gösterdiği iyi komşuluk ilişkilerinin bozulmaması dışında olumlu yorumlanabilecek hiçbir yanı yoktur.
Kıbrıs'ın Türkiye için önemi 1955 yılma kadar dünya kamuoyuna açıklanmamış ve savunulmamıştır. Bu dönemde olaylar tırmanışa geçip de Yunanistan'ın gerçek amacı anlaşılınca, bu kez dünya kamuoyuna Türkiye'nin haklılığını anlatmak güçleşmiştir.

Türkiye bölgedeki barışı korumak ve yaşatmak siyasetini güdünce Yunanistan'ın saldırganlığına ortam ve olanak yaratılmış oldu. Oysaki Türk-Yunan ilişkilerinin tarihsel süreci incelendiğinde Yunanistan'ın saldırgan tutumundan geri dönmediği rahatlıkla görülebilir.
Yunanlılar haksız 'Megalo İdealarını sürekli olarak gündemde tutmalarına karşın Türkiye'nin barış adına izlediği politika ulusal çıkarlarımızı da bir kenara itmiştir. Ancak bütün bunlara karşın

1974'teki sıcak savaş önlenememişinı daha sonraki yıllarda çözümün sıcak savaşla sağlanması bir yana, DP iktidarının izlediği politika, uzun yıllar Kıbrıslı Türklerin 'toptan yok edilmesi'ne neden olacaktı.
1955'ten sonra olayların ve biraz da İngiltere'nin uyarılarıyla Kıbrıs diye bir sorunun varlığını kabul etmeye başlayan hükümetin başbakanı Adnan Menderes, 16 Kasım 1956'da Nihat Erim'e şu dört seçenekli talimatı (direktifi) verecekti:

1) İngilizler Kıbrıs'ta kalsın.
2) Onlar çıkacaksa Ada bize verilsin.
3) Bu olmazsa Ada taksim edilsin.
4) Self-government (kendi kendini yönetim)

Hiç arzu etmediğimiz şekil: Ada'nın Yunanistan'a verilmesi. Bu talimata göre:

Türk hükümetinin alacağı tavır İngiliz siyasetinin doğrultusunda olacaktır.
Türkiye'nin ulusal çıkarları gözetilmemektedir. Üstelik yukarıda belirlenen seçenekler çelişkili olmalarının dışında birbirlerinin karşıtıdırlar.

Erim, 20 Ocak 1957'de İngiltere'nin Kıbrıs Valisine bu talimatı şöyle ilettiğini yazmaktadır:

Vali:

Elbirliği ile çalışalım, üçlü olmazsa ikili anlaşalım.

Ben(Erim):

Sizin işinizi biz güçleştirmeyeceğiz. Başbakan'dan aldığım talimat şudur: İngiltere ve Türkiye müttefiktirler, onların çok önemli işleri ve görevlen vardır, birlikte yürüyeceklerdir, Kıbrıs sorununda biz İngiltere'nin karşılaşacağı zorluklara yenilerini katmayacağız. Tersine İngiliz dostlarımızın işlerini kolaylaştıracağız. Bu talimat esastır.

Rauf Denktaş bu yılları yorumlarken şöyle diyor:

"...Kıbrıs Türkiye'nin aklında var, ama zaman müsait değil. Onun içindir ki, Yunanlılar Kıbrıs meselesi, Kıbrıs meselesi derken, İngilizlere karşı, Fuat Köprülü mecbur oluyor ve diyor ki: 'Bizim bir Kıbrıs meselemiz yoktur.' Bunu hep biz aleyhe yorumladık. 'Denir iniydi bu?' Halbuki Türkiye o zaman, 'Kıbrıs meselesinde ben varım,' dese ve İngiliz dönüp de bunu Rumlar lehine halledecek olsa, Türkiye'nin gücü yok ki, buna engel olsun. Bu zorluklar vardı."

Kıbrıs Türklerinin Direnişi (1950-1960)

Uzun yıllar Anavatanlarından ayrı kalmalarına karşın Türkiye ile olan ilişkilerim hiçbir zaman kesmeyen, Atatürk'ün Türkiye'de yaptığı devrimleri derhal benimseyen, Türklüklerinden, inançlarından hiçbir şey yitirmeyen Kıbrıs Türkleri, Rumların ENOSİS isteklerine karşı her zaman direnç göstermişlerdir. Türkler yalmz ENOSİS'e değil, Türk haklarının çiğneneceği düşüncesiyle, özerkliğe karşı da cephe almışlardır.

Kıbrıs sorununun ilk yıllarında Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar ta-rafından bütünüyle göz ardı edilmiş bir etken Kıbrıs Türkleri, ENOSİS davasının karşısına dikildiklerinde düşmanlarının yalanına olduğu kadar doğal dostlarının da haksız bir yargısına göğüs germek durumunda kaldılar. Güya Kıbrıs Türkleri aslında ENOSİS'e karşı değillermiş de Türkiye'nin kışkırtmasıyla muhalefet ediyorlarmış! Bu asılsız sava kananlar yalnız İngilizler, Amerikalılar değildi; Türkiye'de bile böyle düşünenler, hatta bu gerekçeyle Kıbrıs sorununa karışılmasına karşı çıkanlar vardır. Üstelik ENOSİS girişimlerine karşı Türkiye'den büyük bir gaflet eseri olarak ilgi ve destek görmedikleri uzun yıllar boyunca kendi çabalarıyla, kendi olanaklarıyla örgütlenmiş, mücadele etmişlerdi.

Kıbrıs Türklerinin örgütlenmesi yolundaki ilk adımlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında, İngiliz hükümetinin T931 ayaklanmasının' ardından aldığı sert önlemleri gevşetmeye başlaması ve Belediye Meclisi Üyelerinin halk tarafından seçilmesine izin verilmesinden sonra atılmıştır.

İlk belediye seçimlerine Türk adaylar iki ayrı ekip olarak katılmışlardır. Seçim sonucunda, ekiplerden birinde üç (Dr. Fazıl Küçük, Şükrü Veysi ve Necmi Avkıran) öbüründe ise bir aday (M. Necati Özkan) seçildi.
Belediye seçimlerinin ardından bu iki ekip birleşerek KATAK (Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu) adlı bir parti kurdular. KATAK, Kıbrıs'ta kurulan ilk Türk partisidir. Partinin kurulmasından kısa bir süre sonra, izlenecek siyaset konusunda, üyeler arasında uzlaşması güç düşünce ayrılıkları olduğu saptandı. Dr. Fazıl Küçük ve arkadaşları, Türk haklarının elde edilmesi konusunda İngiliz hükümeti ile yasal yollardan mücadeleye girişilmesini gerekli görüyorlardı. Obur grup ise, Türk haklarının mücadele ile değil de rica ve yalvarma ile elde edilmesine çalışılmasını istiyorlardı.

Bu anlaşmazlık sonucunda Dr. Fazıl Küçük ve arkadaşları KA-TAK'tan ayrılıp Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi'ni (KMTHP) kurdular.
1948 yılında KATAK ile KMTHP, Kıbrıs Milli Türk Birliği (K.M.T.B.) adıyla birleşti. Partinin genel sekreterliğine Dr. Küçük getirildi. Bu yıldan sonra Kıbrıs Türklerinin haklarını elde etmek için İngiliz hükümetine karşı giriştikleri mücadeleye yön veren bu partidir.

Dr. Küçük, yayınlamakta olduğu Halkın Sesi gazetesinde, İngiliz hükümetine karşı mücadele verilmesi için yayınlara başladı. Hükümet bu yayınları durdurmak ve etkisiz hale getirmek için çok uğraştı. Bu yayınlar karşısında çaresiz kalan İngiliz yönetimi, bazı köy muhtarlarının aracılığı ile, Türk köylüsünden, hükümetten memnun olduklarına ilişkin imza toplamaya, Halkın Sesi gazetesinin Türk hükümet memurları ve Türk öğretmenleri tarafından okunmasını Önlemeye çalıştı. Fakat bu girişimleri sonuçsuz kaldı.

K.M.T.B., Kıbrıs Türklerinin Yunanistan'la birleşme, ve özerkliğe karşı giriştikleri mücadelenin de bayraktarlığını yaptı. 1948 yılından sonra birleşmeyi ve özerkliği önlemek üzere, Kıbrıs'ta sık sık gösteriler, toplantılar düzenlendi. Türkiye'ye sürekli olarak temsilciler göndererek Türk hükümet sorumluları ile görüşmeler yapıldı. Olanları anlatmak amacıyla İngiltere ve ABD'ne de temsilciler gönderildi. Ekonomik olanaksızlıklar içinde kıvranan Türk toplumu, haklı davalarını anlatabilmek için İngiltere ve Amerika'ya gönderdikleri temsilcilerinin masraflarını aralarında para toplayarak karşıladılar.

Kıbrıs Türkleri, İngiltere'nin T931 ayaklanmasından' sonra Kıbrıs'ta yarattığı 'totaliter rejimin' yumuşaması üzerine çok hızlı biçimde Örgütlendiler. Bir yandan haklarını elde etmek için İngiliz hükümetiyle mücadele ederken, bir yandan da Kıbrıs Rumlarının Enosis isteklerine karşı Ada'nın Yunanistan'la birleşmesine kesinlikle izin vermeyeceklerini, tüm olanaklarını kullanarak seslerini duyurmaya çalıştılar.
Kıbrıs Türklerinin ilk silahlı direnişi olan derme-çatma Volkan'dan Milli Mukavemet Teşkilatına ve Kıbrıs Rumlarının Milli Muhafız Ordusuna karşılık olan Mücahit ordusuna dek uzanan küçük ya da büyük, ilkel ya da gelişmiş, siyasal ya da askeri birçok örgüt Kıbrıs Türklerinin İngiliz ve Rumlar karşısında, fiilen, bir azınlık değil bir 'toplum' olarak var olabilmelerini, yaşayabilmelerini sağlamıştır.

Bu mücadeleden bir sayfayı Rauf Denktaş şöyle anlatıyor: "Yunanistan ve Makarios Kıbrıs Türklerinin Enosis'e karşı olmadıklarını savunmaktaydılar; Türklerin Enosis'e karşı görünmeleri 'yapay bir gösteri'ydi ve "Türkiye'nin tahrikleri' ile oluyordu. 1957 sonlarına doğru ingilizler de bu görüşe katılmış olacaklardı ki 1958 yılı Ocak ayında Lef-koşa ve Magosa'da Enosis'e karşı ve. 'taksim' tezini destekleyen gösteri yapan Türklere ateş ederek yedi kişiyi öldürdüler. Bu darbe ile 'yapay' olduğuna inandıkları Türk direnişinin bir balon gibi söneceğini sanıyorlardı. Sonuç tam tersi oldu. Ada düzleminde Kıbrıs Türkü şahlandı. Magosa'dan Dr. Niyazi Manyera İngiliz Valisine, 'Çanakkale'nin öcünü alacaksanız açık söyleyiniz, göğsümüzü açalım... buyurunuz bizi kurşuna dizin; böyle kahpece arkadan vurmayınız,' diyerek; şehitlerimizi toprağa verme sırası geldiğinde, 'Tören yapılamaz,' diyen İngiliz yöneticilere, 'Böyle bir yasağı uygulamaya kalkmayınız, kan gövdeyi götürür,' diyerek halkın duygusunu anlatacaktı. İngiliz askerleri ve Kıbrıs polisi Türk mahallelerine giremez olacak, Ada'nın İngiliz kuvvetleri, EOKA ile Türk gençlerinin ateş çemberi arasında günlerce bocalayacaktı. Kıbrıs Türkleri Kıbrıs'la olan ilgilerinin 'yapay' olmadığını kanıtlamışlardı, yalnızca Rumlara karşı değil İngiliz kuvvetlerine karşı da taşla, sopayla savaşmaya hazır olduklarını fiilen göstermişlerdi."

Kısacası Kıbrıs Türklerinin Enosis'e karşı mücadelesi Türkiye'den bağımsız olarak başlamıştır. Bu mücadelenin Enosis'e karşı bir kurtuluş savaşma dönüşmeyişi ise güçler dengesinin, adadaki somut koşulların belirlediği bir olgudur. Yunanistan'dan aldığı destekle ve İngiltere içindeki birçok İngiliz yandaşına güvenerek Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlamayı amaçlayan bir Enosis hareketinin geliştiği koşullarda 'Türkiye de dahil olmak üzere kimseden destek görmeyen' küçük Kıbrıs Türk toplumunun İngiltere'yi tek başına karşısına alması söz konusu olamazdı.

Kıbrıs Türkleri, Rumların Enosis isteklerine ve İngiltere'nin adaya özerklik verme girişimlerine sürekli olarak cephe aldüar. İngiltere adayı terk etmeyecekse, Kıbrıs'ta 'statükonun' sürmesine taraftar olduklarını belirttiler. İngiltere'nin Kıbrıs'tan çekilmeye karar vermesi durumunda ise, adanın eski ve gerçek sahibi olan Türkiye'ye verilmesi gerekeceğini ileri sürdüler.

"Biz, statükonun korunması dedik, davamıza ve İngilizlerin gün gele adayı terk edeceklerine inanmak istemedik. Değişen dünyadan bihaber körü körüne bir İngiliz dostluğu güttük. İngilizler gücenmesin diye Türk Dışişleri, 'Bizim Kıbrıs davası diye bir davamız yoktur,' demişti. Kıbrıs'taki durumu anlatmak için Türkiye'ye gelen heyetlere 'resmi' kapılar kapalıydı bir ara..."

Kıbrıs Türkünün tüm yalnızlığına karşın kararlı direnişi sayesinde 20 Temmuz 1974 harekâtı yapılabilmiştir.

Kıbrıs'ta Bunalım Tırmandırılıyor

İngiltere'nin Kıbrıs konusunda kendileriyle görüşmeyeceğini anlayan Yunanistan 16 Ağustos 1954'te Birleşmiş Milletlere başvurdu.

Bu başvuru, Türkiye için beklenmedik bir olaydı. Çünkü 9 Ağustos'ta, Türkiye-Yugoslavya ve Yunanistan arasında Bled sözleşmesi imzalanmıştı. Üstelik Kıbrıs konusunda da çok hareketsiz kalmıştı. Şimdi Yunanistan'ın bir taraftan Türkiye ile sözleşme imzalarken, öte yandan Türk-Yunan ilişkilerini gerginleştirecek olan bir konuyu Birleşmiş Milletlere götürmesi Türk hükümetini hayretler içinde bıraktı.
Başpiskopos Makarios'nun, 8 Eylül 1954'te yaptığı konuşmayı incelediğimizde Rumların amaçlarını çok iyi görürüz.

"Bizans İmparatorluğu zamanında din düşmanı barbar akıncılar, Küçük Asya'dan kalkıp buralara akın ettikleri zaman biz Panaylamıza (Meryem Ana) sığınmıştık. Konstantinopolis teki Ayasofya kilisesindeki ayini yarıda bırakıp çanlarımızı susturdukları zaman da yine Panayiamızıı sığınmıştık. Yunan milleti, Türk esareti altında geçirdiği yıllar boyunca da Panayiadan imdat bekledi. Bu dualar boşa gitmedi. Bir gün elbet Panayiamızın yardımı ile Ayasofya'da çanlarımız yine çalacaktır.
Bugün esaret altında bulunan Kıbrısmnzın hürriyete kavuşması için yine Panayiamıza sığınıyoruz. Tarih ispat etmiştir ki, Kıbrıs ezelden beri Yunanlıdır. Yunan hükümeti bizim adımıza Birleşmiş Milletlere başvurmuştur. Davamız, bütün dünya davalarının en doğrusudur, en hakhsıdır. Amacımıza kavuşacağımıza zerre kadar şüphemiz yoktur. Hak ve hürriyet bayrağını elimizde taşıyacağız ve bu haklı dava uğrunda sonuna kadar mücadele edeceğiz.
Yaşasın Yunanistan, yaşasın ilhak!"

17 Aralık 1954'te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Kıbrıs konusunu şimdilik görüşmemeyi kararlaştırdı. Kıbrıs'ta bundan sonra büyük olaylar başladı, şiddet olayları arttı.

İstekleri görüşülmeyen Yunanistan için iki yol kalmıştı. Ya Kıbrıs'ı ele geçirmek kararından geri dönmek ya da amaçlarına ulaşmak için başka yollara başvurmak. Zamanında Girit'te yaptığı gibi yerli Rumlarla anlaşarak Kıbrıs'a gizlice silah, cephane ve gönüllü subaylar gönderdi.

Makarios Terörü Başlatıyor

Makarios 1951 yılında Grivas'ı Kıbrıs'a davet ederek Rum Gençlik Teşkilatı P.E.O-N.'un örgütlenmesi görevini ona verdi. Makarios bu gençlik teşkilatının Grivas'ın Yunanistan'da kurduğu (K.H.İ.) yeraltı örgütünün ilkelerine göre yönlendirilmesini ve yönetilmesini istiyordu.

P.E.O.N., 1951'de Makarios'un emir ve önerilerine uygun biçimde kuruldu. İki yıl başpapazın öncülüğü ve emirleri altında çalıştı. 1953 Haziranında İse 'muzır ve tahrik edici hareketlerinden dolayı' hükümet tarafından kapatıldı. Bunun üzerine çalışmalarını bir yeraltı örgütü olarak sürdürmeye başladı. Bu Örgüt, daha sonra kurulan EOKA'nın çekirdeğini oluşturdu.55
Makarios Atina'ya yaptığı ziyaretler sırasında, Ada'da 'tedhiş' eylemlerine girişilmesi için Papagos'u kandırdı. Grivas'ın ele geçen anılarında Başbakan Papagos'un terör eylemlerini desteklediğini belirten satırlar görülmektedir. "25 Ocak 1955 Papagos EOKA hareketini destekliyor ve henüz niçin başlamadığını sormuştur."
Makarios 1954 sonbaharında Atina'ya yaptığı ziyaretle, Digenis takma admı kullanan Yunan Generali Grivas'la görüştü ve Ada'da başlatılacak olan terör eylemlerinin yönetimini ona verdi. Bunun üzerine Grivas 1954 yıh Ekim ayında Rodos'a çıktı. Orada görüşmelerini tamamladıktan ve Kıbrıs'a gizlice Rodos'tan silah gönderilmesi için hazırlıklar yaptıktan sonra, ele geçen anılarındaki notlara göre, 8 Kasım'da gece yarısı kayıkla gizlice hareket etti, adada kıyıya çıktı.

Tedhiş eylemlerinde bulunacak örgüt üyelerini Mart ayma kadar çok sıkı biçimde çalıştıran Grivas, eyleme geçmek ve terörü başlatmak için Makarios'un emrini bekliyordu. 27 Mart günü Makarios, Grivas'ı kendisiyle görüşmeye çağırdı ve EOKA liderine 'başla' emrini verdi.

Hazırlıklarını tamamlayan Örgüt, 1 Nisan 1955'te eylemlerine başladı. Ada'nm her yanında bombalar patlamaya, sabotajlar yapılmaya başlandı. Bombalama, ateşe verme, pusu kurma ve gizlice arkadan adam öldürme biçimindeki terör eylemlerinin amacı, adanın Yunanistan'a bağlanma siydi.

Ada'daki Türk toplumunun temsilcileri Türkiye'ye giderek olayların boyutunu ve Kıbrıs Türklerinin duydukları endişeyi belirttiler.
İlk üç ay yalnızca İngilizleri hedef tutan bu terör, 21 Haziran 1955'ten sonra Türklere de yöneltildi ve Rum teröristlerce atılan bombalarla 14 Türk yaralandı.
Bu olay, Kıbrıs Türklerinin endişelerini daha da arttırdı. Dr. Küçük, Türk devlet adamlarına telyazılar göndererek, Kıbrıs Türklerinin, yerel hükümetin çaresizliği karşısında, güvenliklerini Türk hükümetine bıraktıklarını bildirdi.
20 Haziran 1955'te İngiltere hükümeti, Türkiye ile Yunanistan'ı 'Doğu Akdeniz savunması ve Kıbrıs Meselesi' konulu bir üçlü konferans için Londra'ya çağırdı. Kıbrıs halkından ne Türk, ne Rum hiçbir temsilci çağırılmamıştı. Yunanistan Önce bu çağrıyı kabul etmeyecek gibi davrandı. Kıbrıslı Rumların Kıbrıs temsilcilerinin çağrılmayışmı kınadı. Fakat sonunda konferansa katılacağını belirtti. Makarios konferansa olumsuz tavır aldı, kabul etmedi. "Hakkı yoktur bunların böyle bir şeyi görüşmeye, Kıbrıs konusunun Birleşmiş Milletler'de ele alınması gerekir. Bunu maskelemek, önlemek için böyle yapıyor," dedi.

Türkiye Kıbrıs'la ilgilenmeye başlıyor

24 Ağustos 1955'te Türkiye Başbakanı Adnan Menderes, Türkiye'nin bir gün önce İngiltere'ye bir nota verdiğini ve Kıbrıs Türklerinin kârşı karşıya bulundukları tehlikeye İngiltere'nin dikkatini çektiğini açıkladı. Menderes gazetecilere, Rum tedhişçiler tarafından Türklere karşı ciddi bir saldırıya girişilirse, Türkiye'nin hareketsiz kalmayacağını da kesinlikle belirtti.

Başbakan, Türkiye'nin bugüne kadar sessiz kalışının nedenini şöyle açıkladı:

"Kıbrıs meselesi ortaya çıkalı beri, dünya kadar söz söylendi. Birçok gürültü yapıldı. Bugüne kadar sorumlu hükümet başkanı olarak benim söylediklerim, birkaç cümleyi geçmez. Bu meselede bu dereceye kadar soğukkanlılığımızı korumakla Türk-Yunan dostluğuna verdiğimiz Önem ve değerin delillerini vermiş bulunuyoruz. Bugün de yine Kıbrıs üzerinde konuşurken Türk-Yunan dostluğuna ve anlaşmasına aynı değer ve önemi vermekte devam ettiğimizi önceden söylemeliyim.".

Yunanlılar Ada'daki Rum nüfusunun çokluğunu bahane ederek birtakım istekler öne sürüyorlardı. Daha doğrusu Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlamak istiyorlardı.

Adnan Menderes açıklamalarının bir yerinde şöyle söylüyordu:

"Tarihi olaylarm akışına bakarak şurasını gözler önüne sermek gerekir. Nüfus çoğunluğunun kendilerinde olmasına mı dayanarak daha dün Ankara'nın önüne gelmiş bulunuyorlardı, izmir'de, Ay-dm'da, Denizli'de, Eskişehir'de ne işleri vardı? Acaba oralarda self-determination (ulusların kendi geleceklerini saptaması) ilkesinin üstünlüğünün gerçek olduğunu meydana çıkartmak için ilahi kurallar mı vardı?
Birinci Dünya Savaşı'nm benzersiz felaketleri içinden güçsüz, silahsız, milli birliğini yitirmiş bir durumda çıktığımız bir anda, bizi bağımsızlığımıza ve milli varlığımızı yok edecek kertede tehlikelerle karşı karşıya bırakmış olan olayları Atatürk'ün ve Venize-los'un gerçekçi görüşlerine uyarak unutmak ve sözünü etmek istemiyoruz. Fakat bugünkü manzara, bize milli varlığımız için yaptığımız sonsuz özverileri ve yaşadığımız çok tehlikeli kederli seneleri ister istemez anımsatıyor.".

"Yunanistan'ın izlemekte olduğu bu siyasetin bir çeşit irredantizm ve emperyalizm politikası olduğuna dikkat çeken Türkiye Başbakanı sözlerini şöyle sürdürdü:

"Girit alındı, şurası alındı, burası alındı. Daha birçok yerler alınacak sanıldı. Ankara'ya kadar gidildi ve olaylar oralarda asırlardan beri Türklerle yan yana, kucak kucağa yaşayan ırkdaşların, tarihinde benzeri görülmemiş bir tasfiyesi ile son buldu. Girit'i alma yöntemlerinin Kıbrıs'ta yinelenmesi, ister istemez Türkleri, Yunan irredantizm hareketlerinin başlangıcından bugüne kadar olan gelişimini anımsamaya yöneltiyor. Kıbrıs'taki bir avuç çoğunluklarına dayanarak dünyanın başına yeni sıkıntılar açmak isteyenlere, ister istemez 'Ankara önünde ne işiniz vardı?' diye sormak gereğini duyuyor.".

Adnan Menderes bu demecinde Türkiye'nin güvenliği konusuna da değinerek, "Şurasının herkesçe ve açık olarak bilinmesi gerekir ki, bu ülkenin Kıbrıs statükosunda bugün için ve de yarın için ülkenin zararına olabilecek bir değişikliğe kesinlikle tahammülü yoktur dedi. Başbakanın bu Önemli demeci muhalefet partileri tarafından da desteklendi. Hükümete güç verildi.

Londra Konferansı ve Gelişmeler

20 Temmuz 1974'te gerçekleştirilen harekâtın yasal dayanaklarının ilk adımlarından biri olan Londra Konferansı'nın anımsanmasında yarar görüyoruz. Çünkü Kıbrıs sorununun gelişim sürecinde görüldüğü gibi Türkiye'yi önlem almaya hep Yunanlılar zorlamışlardır. Kıbrıs'ı bir sorun olarak gündemde hep Yunanlılar tutmuşlardır. Daha sonra incelenecek olmakla birlikte burada da belirtmeden geçemeyeceğim; 'Barış Harekâtı'nın haklılığını hazırlayan ve dünya kamuoyunun olumsuz tepkilerini azaltan etkenler, burada öne sürülen Türk tezi ve daha sonra yapılacak olan Zürih görüşmelerinde varılan anlaşmalardır.

Londra Konferansı 29 Ağustos'ta Lancaster House'ta toplandı. İngiliz temsilcilere H. MacMillan, Türk temsilcilere Fatin Rüştü Zorlu, Yunan temsilcilere de Stefanopulos başkanlık ediyordu.

Türkiye, 1955 Londra Konferansına çok olumsuz koşullar altında katılmıştı. Türkiye'nin karşısında gerçek düşüncesi bilinmeyen İngiltere, onun yanında sömürge yönetimine karşı ayaklanmış Rum halkını savunan ve bu nedenle de dünya kamuoyuna sempatik görünen bir Yunanistan vardı. Türkiye ise otuz yıl önce Lozan Antlaşması ile vazgeçtiği birtakım haklarm peşinde koşuyormuş gibi görünüyordu. Dünya devletleri, Kıbrıs meselesinin iç yüzünü bilmiyor ya da yoğun Yunan propagandasının etkili biçimde tanıttığı gibi biliyorlardı.

"Türkler neden birdenbire, Kıbrıs'la ilgilenmeye, Ada üzerinde hak iddia etmeye başlamışlardı. Eğer sorun Kıbrıs'ta yaşayan Türk asıllı azınlığın haklarını korumak ise, bunun çeşitli yollan vardı. İngiltere'nin egemenliği altında iken bu haklar nasıl korunmuşsa, halk çoğunluğunun onaylaması ile Kıbrıs Yunanistan'la birleşse bile, Türk azınlığının doğal hakları güvence altına alınabilirdi. Mesele bu kadar basitti."

Türk temsilcileri, bu bakış biçimini temelinden değiştirmek, ters yüz etmek ve Yunanlıların kurnazca yürüttükleri oyunu bozmak için Londra'ya gitmişlerdi.

Fatin Rüştü Zorlu, konferansı açış konuşmasmda, Kıbrıs sorununu mantık oyunlarından çıkararak hukuki çerçevesi içine oturtmakla işe başladı. Konferans başkanı MacMillan sözü Türk temsilcisine-verdiği zaman Zorlu'nun okuduğu 28 sayfalık Türk tezinin özeti şuydu: "Lozan Antlaşmasının 30 ve 31inci maddeleri, 16ıncı maddeden ayrı olarak Kıbrıs adasına Özel statü tanımıştır. Gerçekten de 16ın-cı maddenin genel hükmüne karşılık, 30uncu madde ile Türkiye Kıbrıs adası üzerinde egemenlik haklarını yalnız İngiltere'ye devrettiğini belirtmiştir. 31'inci madde ile de Ada'da yaşayan halklara, antlaşmanın imzalanmasından başlayarak iki yıllık bir süre içinde, Türk ya da İngiliz uyrukluğu arasında tercih hakkı tanınmıştır. Lozan Antlaşması'nın tutanakları incelenince görülür ki, bu hükümler anlaşmaya rasgele değil, uzun tartışmalarımı cunda konulmuştur. Türkiye'nin Kıbrıs adasının geleceği üzerinde titizlikle durmasının nedeni tarihi, coğrafi, etnik stratejik verilere dayanmaktadır. Ada dört yüz yıla yakın bir süre Türklerin elinde bulunmuş, tarihin hiçbir devrinde Yunan yönetimine geçmemiştir."

Fatin Rüştü Zorlu şöyle devam etmektedir:

"Anadolu kıyılarına kırk, Yunanistan'a ise 1000 mil uzaklıktadır. Birinci Dünya Savaşına kadar Ada halkının çoğunluğunu Türkler oluşturmuştur ve şu anda da tapulu toprakların % 60'ı Türklerin elindedir. Güvenlik bakımından da Kıbrıs Ada'sının önemi Türkiye için çok büyüktür. Bütün bu nedenlerle, Yunanistan'a karşı kurtuluş savaşı vermiş olan yeni Türk devleti, Kıbrıs üzerindeki egemenlik hakkından vazgeçmek niyetinde ise, Kıbrıs adası asıl sahibine döner. Çünkü çağdaş devletler hukuku, şahıs hukuku gibi toprak parçaları üzerinde devletlere salt kullanım hakkı tanımamıştır. İngiltere, Türkiye'den aldığı bir toprağı Yunanistan'a devredemez. Şu halde Yunanistan, Kıbrıs meselesinde Türkiye için muhatap bile değildir."

İngiliz hükümeti, Kıbrıs meselesinde bizi Yunanlılarla karşı karşıya getirmekte fayda ummuştu. Ancak işin iki NATO üyesi arasında bir savaş tehlikesi yaratacak noktaya gelmesini de istemiyordu. İlişkiler bu noktaya geldikten sonra, inisiyatif kendi elinden çıkacak, NATO'nun, daha doğrusu ABD'nin araya girmesine yol açacaktı. 1955 yılında İngütere, Orta ve Yakındoğu'dan çıkıp gitmeye başladığını görerek tedirgin oluyordu. Hindistan'da, Pakistan'da, Mısır'da böyle olmuştu. Oysa İngiltere, hele Mısır da elden çıktıktan sonra, Kıbrıs'taki askerî üslerini ne olursa olsun uzun süre korumak amacındaydı.

Lancaster House'taki üçlü konferansı açış nutkunda, İngiltere Dışişleri Bakanı MacMillan her iki ülke temsilcilerine de bu noktayı nazikane bir biçimde anımsattı. Kıbrıs'taki kara, deniz ve hava üslerinin tartışma konusu yapılmasına İngiltere hükümetinin izin vermeyeceği belli olmuştu.

Ankara hükümeti Londra Konferansı'ndan fazla bir şey beklemiyordu, fakat geri adım atılmasını da istemiyordu. En doğru yolun 'suyâ sabuna dokunmadan' bir bildiri ile Londra'dan ayrılmak olduğunu düşünüyordu.

Türk heyeti, sorunun Birleşmiş Milletler'e götürüleceğini biliyordu. Bu yüzden de zaman kazanmak istiyordu. Ancak görüşmelerin sonu gelmişti ki beklenmeyen gelişmeler oldu.

6/7 Eylül Olayları

6 Eylül'ü 7 Eylül'e bağlayan gece İstanbul'da '6/7 Eylül Olayları' adıyla tarihe geçen olaylar patladı. Selanik'te Atatürk'ün evine bomba konmuştu. Bu, Türkiye'de duyulduğu zaman çok büyük tepki yarattı.
6-7 Eylül 1955'te İstanbul ve İzmir'i alt üst eden olaylar dizisi de bir uluslararası baskı yönteminin ürünü sayılabüir.69 Ama bu olay Türk hükümetinin bazı üyeleri tarafından tertiplenmişti, ne yazık ki aleyhimize sonuçlandı.
Londra Konferansı'nda üeri sürülen tezler nedeniyle, kamuoyu Türkiye'de alevlendiriliyordu. 6 Eylül günü, İstanbul'da Öğleden sonra yayınlanan İstanbul Ekspres gazetesi (Bu gazete, zamanın DP milletvekili Mithat Perin'e aittir. E.M.), Atatürk'ün doğduğu Selanik'teki eve Yunanlıların bomba attığı ve evi tahrip ettiği haberini olağanüstü iri başlıklarla Türk kamuoyuna duyurdu.
İstanbul bir anda büyük bir duyarlılığa girdi. Gençleri örgütleyen 'Kıbrıs Türktür Cemiyeti', Taksim meydanında bir gösteri düzenledi. Gösteri kısa süre sonra denetimden çıkarak, alanı dolduran binlerce kişi tarafından Beyoğlu'ndan başlayarak İstanbul'un varlıklı yörelerindeki özellikle tüm azınlık mağazalan, kiliseleri tahrip edildi, bazı mezarlıklarda süslü mezar taşları kırıldı. Tepkiler azınlıkların yoğunlukta olduğu bazı semtlerde konutlara saldmlara kadar yöneldi. 6/7 Eylül Olayları dünyadaki saygınlığımızı da zedeledi.

İstanbul'daki olaylar nedeniyle Londra Konferansı 8 Eylül sabahı sona erdi.

İngiltere'nin, 'kendi yazgısını kendi belirleme' ilkesinin olumsuz yanlarını göstermek amacıyla dile getirdiğini ileri sürdüğü 'taksim' tezi, Türkiye'de, "Ya taksim, ya ölüm!" sloganlarıyla yeni bir dönem başlatıyordu: "Taksim tezinden, 'ya taksim, ya ölüm'e"...

Konferansın Sonuçları

Lancaster House'taki üçlü konferans Kıbrıs'taki sorunun Türki-ye'siz çözülemeyeceği gerçeğini gözler önüne sermesi açısmdan son derece yararlı ve olumlu sonuçlanmıştır.
Bu konferansta Kıbrıs sorununun çözümü sağlanamamışsa da adanın geleceği konusunda üç devletin ortak bir sonuca gelmeleri gerektiğim ortaya çıkarmıştır. Yunanlıların ortaya sürdüğü savın tam tersine, Türkiye'nin bu sorunda söz ve bak sahibi olduğu, uluslararası düzeyde ilk kez ortaya konmuştur.

Londra Konferansı'nın bir Önemli sonucu da Ada'nm geleceğinde kimlerin söz sahibi olacağının net biçimde ortaya çıkmış olmasıdır. Bu konferans Kıbrıs tarihi için çok Önemli bir gelişme olmuştur.

Kaynakça
Kitap: KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ BİLİNMEYEN YÖNLERİ
SATILIK ADA KIBRIS
Yazar: EROL MÜTERCİMLER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir