Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kıbrıs Türkiyesiz AB'ye Girerse Sonuç Ne Olur?

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

Kıbrıs Türkiyesiz AB'ye Girerse Sonuç Ne Olur?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 21:30

Kıbrıs Türkiyesiz AB'ye Girerse Sonuç Ne Olur?

G.K.R.Y.ile A.B.arasında tam üyelik görüşmeleri, 2000 yılı itibarıyla sürmektedir.

Ortada duran olasılıklar şunlardır:

a. AB birkaç yıl sonra G.K.R.Y.'ni Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tam üye yapabilir.
b. Türk ve Yunan tarafları aralarında anlaşırlar ve girerler. Bu durumda anlaşmanın "biçimine" bakmak federasyon mu, konfederasyon mu olduğunu görerek değerlendirme yapmak gerekir.

a. AB'nin GKRY'ni tam üye yapması durumu,

AB halen GKRY ile sürdürdüğü görüşmeleri, iki taraf anlaşma sağlamadan AB'ye tam üye yaparsa bunun doğuracağı sonuçlar nelerdir?

* AB GKRY'ni aldığı taktirde, adayı fiilen bölmüş ve iki devletli yapıyı meşrulaştırmış olur. Ancak AB bugün, uluslararası anlaşmalara aykırı bir biçimde, GKRY'nin Kıbrıs Cumhuriyeti olarak (kağıt üzerinde) kabul etmektedir.

Bu durum da GKRY AB'ye girdiğinde, KKTC'nin bulunduğu bölge de AB tarafından GKRY'nin (Kıbrıs Cumhuriyeti'nin) bulunduğu bölge de AB tarafından GKRY'nin (Kıbrıs Cumhuriyeti'nin) bir parçası olarak mütâlaa edilecektir. Bu değerlendirmenin pratikte, realpolitik olarak "hiçbir anlamı yoktur." Çünkü KKTC kendi sınırları içinden egemen, bağımsız ve bütün devlet kurumları ile hayattadır. Öte yandan Türkiye, kendisinin KKTC'yi güvence altına aldığını,

T.B.M.M.kararları ile,
Cumhurbaşkanları deklarasyonları ile,
Hükümet kararları ile,
M.G.K.kararları ile

ortaya koymuş ve dünyaya ilân etmiştir. AB GKRY'ni, Türkiye'nin "ortaya koyduğu bu pozisyonunu bile bile almış olacaktır". Bu durum kağıt üzerinde Türkiye ile AB'yi karşı karşıya getirmiş olsa da kozlar Türkiye'nin ve KKTC'nin elindedir. 25 yıldır oluşmuş bir yapılanma vardır ve fiilen adada iki devlet bulunmaktadır.

AB ancak, Türkiye'nin, "AB'ye adaylık statüsü içinde bulunmasından dolayı", diplomatik baskı yapma olanaklarına sahiptir. Zaten 10-11 Aralık 1999 Helsinki doruğunda Türkiye'nin AB'ye aday yapılmasının önemli nedenlerinden birisi de budur. Türkiye'ye "kağıt üzerinde" AB perspektifi vermek, AB perspektifinin diğer konulara (ve Kıbrıs'a) önceliğini sağlamak, Türkiye'nin KKTC'nin varlığını sürdürme direncini kırmak.

Türkiye ile AB (ve Yunanistan) arasında yeni bir diplomatik çekişme süreci başlar ve bu çekişme zaman içinde azalarak sürer. Burada herşey, Türkiye'nin ve KKTC'nin "kararlığına bağlı olur". Türkiye ve KKTC'de zaaf gösteren yönetimler ortaya çıkarsa bu direnç zayıflar. Zaten AB'nin (ve Yunanistan'ın) uzun vadede projeksiyonları bu olasılık üzerine oturtulmuştur.

b. Türk ve Rum tarafları bir çözüm üzerinde anlaşırlar ve bu formül altında Kıbrıs AB'ye girer. Bu olasılık iki ayrı başlık altında incelenmek zorundadır, Birincisi, iki tarafın ayrı egemenliklerini öngören bir çözümdür. Türk tarafı da, Rum tarafı da karşılıklı olarak birbirlerini "egemenlik haklarına saygı gösterirler. Ayrı egemenliğin tanınması pratikte, iki ayrı devletin, iki taraf arasında mutlak "eşitliğin" bulunduğunun kabulü anlamına gelir.

Bu durumda da uzlaşmanın çatısı, "konfederasyon" formülünde kurulmuş olacaktır. Bu Kıbrıs konfederasyonu, Türkiye'nin içinde bulunmadığı AB'ye üye olur ise, Türkler bakımından sorun yine de çözülmüş olmaz. Çünkü Türk tarafı "konfederasyon içinde ayrı egemenliğe

sahip bir taraf olsa bile", AB içindeki konumu farklı olacaktır.Türk tarafının, "konfederasyonu oluşturan egemen taraflardan birisi olması", Türk tarafına, AB içindeki siyasal yapılanma sisteminde, "herhangi bir tam üye gibi, AB mekanizmaları içinde bağımsız hareket etme, yetki kullanma olanağı sağlamaz".

AB sistemini içtihatlarla yürüten organlar ve birimler şunlardır:

* AB Parlamentosu
* AB Bakanlar Konseyi
* AB Komisyonu
* Ve tam üye bulunan "ülkeler"

Türk tarafı "konfederasyonun egemenliği bulunan bir tarafı" konumundadır. Bağımsız bir devlet değildir. Türk tarafı bağımsız olarak oy kullanamaz, veto hakkı yoktur. Örneğin, Belçika içindeki Valon veya Flamanların konumundadır.

AB, "ev içi işlerini" içtihatlarla (organların aldıkları kararlarla) yürüttüğü için AB organları, konfederasyon içindeki bir taraf aleyhine, "yeni kararlar" alabilir. AB'ye konfederasyon olarak girişte, Türk tarafına ve Türkiye'ye "güvenceler" verilmiş olsa bile, bu güvenceler "uluslararası anlaşma" niteliği taşıyamaz. Çünkü AB ilerde şöyle diyebilir;

"Bu benim evimin içindeki bir hadisedir. Bu konfederasyonun iki ayağı da AB egemenlik (tasarruf) alanı içindedir. Yeni bir karar aldım ve şöyle değişiklik yaptım" diyebilir.

Bu sistem Türkiye AB gümrük birliği sürecinde işletildi; AB 1995'de Türkiye ile malî yardım konusunda bir belge imzaladı. Ve bu belge ile Türkiye'ye yardım taahhüdü altına girdi. Hemen arkasından da; "Ne yapayım, içerdeki bir ülke (Yunanistan) bu paranın verilmesini veto etti, parayı veremem, benim sistemim böyle çalışıyor" dedi.

Aynı şey, Türk tarafına ve Türkiye'ye "verilebilecek güvenceler" için de geçerli olacaktır". ''Güvence var ama üyemiz bu güvencenin çalıştırılmasını veto etti" diyebilir. Buna bile gerek kalmadan, yetkili organları güvenceyi kaldıran başka bir karar alabilir. AB'nin gerekçesi ise; "Bu benim iç sorunumdur. İç sorunlarda organlar her türlü karar alabilirler, AB'de işler kararlarla (içtihatlarla) yürür" diyebilir.

AB bunu dediği zaman da, kendi sistemi içinde "hukuken haklıdır". Aynen Türkiye'ye, altında imzası bulunan yardımı vermemesi gibi.

Federasyon formülü; Türk ve Rum tarafları konfederasyon yerine federasyon çatısı altında AB'ye giriyorsa, bu da ikinci durumu meydana getirir. Burada tarafların "egemenlik hakları" da yoktur. Taraflar topluluk (cemaat) konumundadırlar. İki tarafın aralarında anlaştıkları "federasyon formülü" çok dengeli, iki tarafın karşılıklı çıkarlarını koruyan bir biçimde bulunabilir. Ancak bu federasyon AB içine girince durum değişir. Örneğin, "Rumlar biz bu federasyonda çoğunluğu oluşturuyoruz, çoğulcu ve üniter bir yapı kuruyoruz" diye dayattıkları zaman;

Rumların artık 1963'te yaptıkları gibi, bu işi zorla ve silâh yolu ile gerçekleştirmelerine de gerek kalmayacaktır. AB organlarının ve Kıbrıs federasyonunun oluşturan bir tarafın (Rum tarafı) isteği ile bu amaca kolayca ulaşılır ve federasyonun bir tarafı olan Kıbrıslı Türkler, hukuken ve fiilen "azınlık" statüsüne düşürülebilir. Bu iş, "AB"nin bir iç sorunu olarak mütalâa edilir.

Türkiye'nin "dışardaki üçüncü bir ülke olarak" ne konfederasyon formülünde, ne de federasyon formülünde bir söz ve müdahale hakkı olmayacaktır. Yanıt çok basittir; Bu iş AB'nin iç sorunudur. Dışardakileri ilgilendirmez.
* Kıbrıs Türklerinin (KKTC'nin) AB içinde kendi hakkını AB sistemi çerçevesinde koruyabilmesi için; KKTC'nin ayrı bir ülke olarak AB'ye tam üye olması gerekir. Bu durumda bile fiili olarak durumunu koruyamaz. Sınırlar kalktığı için KKTC bölgesi, Rumların ve Yunanlıların ekonomik, sosyal ve kültürel işgali altına girer. Kıbrıs Türkleri de AB içinde değişik bölgelere yayılmış ve kaybolmuş "fiili bir azınlık" olur.

Türkiye AB dışında iken ne konfederasyon, ne de federasyon formülü Kıbrıs Türklerinin eriyip koybolmasını engelleyemez.

Türkiye AB içine girmiş olsa tek gerçekçi formül şudur:

* Konfederasyon çatısı altında Türkler ve Rumlar AB'ye girerler,
* Veya Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum devletleri olarak AB'ye girerler,

Ancak Türkiye AB dışındadır ve dışında da tutulacaktır. İşte bu nedenle AB ve Yunanistan, "üniter ve tek bir Kıbrıs'ın AB'ye sokulmasını" ısrarla istemektedirler.

AB eğer Türkiye'yi yarın içine almaya niyetli olsa şunu diyebilirdi:

"Bugün Kıbrıs uyuşmazlığını çözmeye gerek yok, iki devlet yan yana barış içinde yaşasın; birkaç yıl sonra Türkiye AB'ye tam üye olurken fedrerasyon veya konfederasyon, hatta ayrı ayrı iki devlet olarak Türkleri ve Rumları AB'ye alırız".Türkiye, Yunanistan ve adadakiler, AB çatısı altında birlikte barış içinde yaşarlar."

Ama AB bunu diyemiyor çünkü Türkiye yarın da AB içine alınmayacak; geleceğin Avrupa Birleşik Devletleri içinde Türkiye bulunmayacak. Neden? Türkiye girince AB kaybediyor ve tek kazanan taraf Türkiye oluyor.Bunun nedeni şu; Türkiye'nin AB'ye sosyal, politik, ekonomik ve kültürel bedeli olağanüstü yüksek. Hiç neden yokken, AB bu olağanüstü bedeli yok etmek istemiyor. AB içindeki toplumsal demokrasi de, kültür dokusu da bunu gerektiriyor.

Zaten AB'nin Kıbrıs'a ilişkin politikası ile, "görünürde Türkiye'ye söyledikleri arasındaki çelişki", AB'nin gerçek Türkiye politikasını bir turnusol kağıdı gibi ortaya seriyor.

Kaynakça
Kitap: DÜNDEN BUGÜNE KIBRIS
Yazar: EROL MANİSALI
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir