Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Başlangıcından 1960'a Kadar Kıbrıs

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

Başlangıcından 1960'a Kadar Kıbrıs

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 21:13

Başlangıcından 1960'a Kadar Kıbrıs

1) Dört Bin Yıl Öncesinden Bugüne Kıbrıs


Kıbrıs adının Finike kökenli olduğunu savunan tarihciler vardır. Finike dilinde "kubru", "kıyı" anlamına gelmektedir. Finikelilerce bu adın kullanılması, Kıbrıs'ın Anadolu'ya "karşı bir kıyı" olmasından kaynaklanmaktadır. Prof.Firuzan Final ise araştırmalarında, bakır anlamına gelen "zabar" kelimesinden çıktığını, bunun Akatça dilinde Cypr olarak okunduğunu araştırmalarına dayandırmaktadır. Türkiye'nin 40 mil yakınında Doğu Akdeniz'de bulunan ada tarih boyunca, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının sıkıştırmaları ile doğmuştur. Yerbilimcilerin yaptıkları araştırmalara göre Kıbrıs adası Türkiye'ye, her yıl 2,5 cm. yaklaşmaktadır.

M.Ö. 1450 yılında Eski Mısırlıların egemenliği altına giren Kıbrıs, daha sonra da Hititliler tarafından fethedilmiştir. M.Ö.350'de Perslerin adaya egemen olduğunu görüyoruz. Finikeliler ve Asurlular da adanın hakimleri arasına girmişlerdir. M.Ö.58'de Romalılar adayı fethetmişlerdir. Roma İmparatorluğu'nun M.S.395 yılında ikiye bölünmesinden sonra ada, Doğu Roma İmparatorluğu'nun denetiminde kaldı.

M.S. 632 yılında adaya islâm fethinin, Suriye'den başladığını görüyoruz. Ancak Araplar, adada tam bir egemenlik kuramadılar. Haçlı Seferleri sırasında ada, 1191'de, İngiliz Kralı Aslan Yürekli Rişar'ın (Richard) denetimi altına girdi. Ancak kral adayı önce Templer Şövalyelerine sonra da Guy de Lusignan'a bıraktı.

Lusinyenler (Lusignan) adayı 1489'a kadar egemenlikleri altında tuttular ve Katolik dinini yaygınlaştırdılar. Bu arada Cenevizler de adayı kısmen denetimleri altında bulunduruyorlardı. Memlüklerin bu dönem içinde, adanın bazı bölümlerinde etkili olduklarını ve adada İslâm eserleri bıraktıklarını görüyoruz. Daha sonra, 1432'den başlayarak, Venedik etkisinin, yavaş geliştiği görülür.

Ada artık Venedik korsanlarının denetiminde idi. Bu durum, Akdeniz'de üstünlüğünü ortaya koymaya başlayan Osmanlı İmparatorluğu'nu rahatsız ediyordu. II.Sultan Selim, Kıbrıs'ın fethinin zorunlu zorunlu olduğuna inanıyordu.

1 Temmuz 1570'de başlayan ilk çıkarma, 1 Ağustos1571'de kesin sonucunu verdi.

2) Kıbrıs'ın Osmanlı İmparatorluğu'na Katılışı

Osmanlı İmparatoruluğu 1571'de adayı aldığı zaman Kıbrıs Venediklilerin eğemenliğindeydi ve adada katolik dini etkiliydi. Ortodokslar Katoliklerin büyük baskısı altında, özgürlükten yoksundular. Türklerin adayı alışlarında en çok Ortodokslar sevindiler.

Ada tarih boyunca Mısırlılardan Hititlere, Asurlulardan Araplara kadar değişik bölgesel güçlerin hakimiyetine girmiş, Doğu ve Batı Roma İmparatorluklarından göç almıştı. Bu nedenle çok karışık ve karmaşık bir toplumsal yapı sergiliyordu. Anadolu, Suriye, Ege ve Batı Roma'dan, hatta Afrika'dan gelenler Kıbrıs'ta, "çeşitlilik gösteren", heterojen bir sosyal doku oluşturmuşlardı.

Venedik denetiminden dolayı Katolik dini egemendi. Ortodokslar büyük baskı altındaydılar. Bu nedenle Türklerin gelişi, en çok Ortadoks inancında olanları mutlu etmişti.

Adanın, Mısırlılar, Hititler, Fenikeliler, Asurlular, Persler, Ptolemiler, Romalılar, Araplar, Bizanslılar, Lüsinyenler, Cenevizliler, Venedikliler ile süren serüveni, Türklerle son buluyordu.

1571'de Kıbrıs'ın Venediklilerden alınmasından sonra ada'da artık Türk varlığı yerleşmeye başlıyordu. Katolik ve Lâtin baskısından bunalmış olan diğer topluluklarda hoşnuttular.Ada artık Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olduğu için, 16. yüzyıldaki yükselme döneminin olanaklarından ve Osmanlı sınırları içindeki düzenli yönetimden adada yaşayan çeşitli guruplar da yararlanıyordu.

Ada korsanların elinden kurtarılmış, Kıbrıs'ta yerleşik bir "imparatorluk düzeni" hakim olmaya başlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu içindeki bütün "kurumlar" Kıbrıs'ta da yerleşmeye başladı.

Osmanlı İmparatorluğu ilk aşamada 30.000 Anadolu insanını düzenli bir biçimde adaya yerleştirdi. Meslek gurupları, "biribirlerini tamamlayacak"bir biçimde seçilerek gönderiliyordu. Demirciler, marangozlar, dericiler, terziler, kuyumcular, ayakkabıcılar, dokumacılar, hayvan, tahıl ve meyva yetiştiriciler, taş ustaları bunların başlıcalarıydı.

Bir korsan adası olan Kıbrıs artık hukuki, ekonomik ve kültürel olarak hem daha özgür, hem de daha düzenli bir yapıya kavuşmuştu. Osmanlı İmparatorluğu'nun ünlü "vakıflar" yönetimi Kıbrıs'ta yerleştirilmişti. Bu "Vakfiyeler", arada bazı boşluklar olmasına karşın bugüne kadar süre gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde adada su yolları, hanlar, köprüler, camiler, çeşmeler ve yeni yollar yapıldı. Bunların bir kısmı bugün de ayaktadır.

3) İngiliz Yönetimi Dönemi

Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyılın ikinci yarısında (1878), İngiltere'den Rusya'ya karşı destek sağlamak amacı ile, adanın mülk olarak Osmanlı İmparatoruğu'nda kalması koşulu ile "yanlızca idaresini" İngiltere'ye kiraladı.

İngiliz idaresi 1878'de başladığında Kıbrıs'ta iki halk vardı; Türkler ve Rumlar. Diğer karışık gruplar çok az sayıdaydılar. Din olarak da Müslümanlar ve Ortodokslar çoğunluğu oluşturuyorlardı.

Türk nüfusu adadaki toplam nüfüsun yüzde (%44)'ü idi. Vakıflar İdaresi'nin mülkü olan arazilerle birlikte, Türklerin adada sahip olduğu pay (%50)'nin üzerindeydi . Ancak İngiliz yönetimi sistemli bir biçimde hem Osmanlı İmparatorluğu hem de Türkiye Cumhuriyeti döneminde, adadaki Türk nüfusunun göçünü özendirmiştir.

Öte yandan, Birinci Dünya Şavaşın'da Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere'nin düşman konumunda bulunmaları, Kıbrıs'taki Türklerin üzerinde büyük baskıların doğmasına yol açtı.

1878'den sonra Kıbrıs'taki Türklerin (Ortodoks) ve İngiliz baskısı altında bulunmaları, Türk nüfusunun Anadolu'ya ve Londra başta olmak üzere diğer bölgelere göçmelerine yol açtı.

Adada Türk kimliğinin silinmesi konusunda sistematik bir çabanın bulunduğunu görüyoruz.

* Türk kimliği yok edilmeğe çalışılırken İngiliz ve Rum kimliği öne çıkarıldı.
* Türkler üzerinde kültürel baskı uygulandı. Eğitim ve din alanlarında bunu görüyoruz.
* Ekonomik olarak Türklerin olanakları kısıtlandı. Özellikle "Vakıf" malları, hileli bir biçimde İngiliz ve Rum özel şahıslarla, kiliselere geçirildi. Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya ile birlikte olunca, İngiltere, adayı ilhak etmek için 1878'den beri yürüttüğü politikayı uygulama fırsatını buldu. İlk olarak 1917'de, bir "Krallık Emri" yayınlandı. Bu emirname ile Osmanlı vatandaşı olanların İngiliz vatandaşlığına geçebilecekleri "iznini" çıkardı.

Bu tutumu, ada Türklerin bir bölümünün Anadolu'ya ve İngiltere'ye göç etmemelerine yol açtı. Savaş sırasında, Osmanlı taabiyetinde oldukları için zaten büyük baskı altındaydılar.

Lozan Antlaşması ile de 1923'de Kıbrıs adası İngiltere'ye resmen bırakıldı. (Madde 20). Bu maddeye göre adadaki Türk halkına Türk veya İngiliz vatandaşlıklarından birini seçmeleri öneriliyordu. Türk vatandaşlığını seçmeye başlayanlar Türkiye'ye göç etmeğe başladılar.

Bu göç yıllarca sürdü. Bu nedenledir ki bugün (2000), Türkiye'de 235.000, İngiltere'de 120.000, Avusturalya'da 40.000, Amerika ve Kanada'da 17.000 Kıbrıslı Türk bulunmaktadır.

İngiliz yönetimi döneminde Türkler ekonomik, siyasal ve kültürel olarak ezilen taraf olmuştur. Buna karşılık Rumlar ve Ortodoks kilisesi, İngiltere'nin hoşgörüsü ile sürekli gelişmiştir.

1878'den İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar geçen dönemde:

* Osmanlı İmparatorluğu'nun Kıbrıs Türklerine gereken desteği vermemesi,
* Türkiye Cumhuriyeti'nin bu dönemde yeterli etkin rolü oynayamaması,

Kıbrıs Türkleri'nin, İngilizlerin, Rumların ve Ortodoks kilisesinin baskısı altında kalmalarına neden oldu.
Buna karşın adadaki Türkler, özellikle Rumlar'a karşı direnç göstermişler ve kendi kimliklerini korumaya çalışmışlardır. Siyasal, ekonomik ve kültürel alandaki bu direnişin, 19.yüzyılın sonlarında yeşermeye başladığını görüyoruz.

Özellikle, Rumların adayı Yunanistan ile birleştirme girişimleri karşısında Türkler, ada üzerindeki haklarını korumak konusunda dış destek almamalarına karşın çaba gösterebilmişlerdir.

Atatürk devrimlerinin Ankara'da ilk uygulamaya konduğunda, Anadolu'dan önce Kıbrıs Türkleri bu alanda öncülük yapmışlardır. Bu konu çok ilginçtir; Kıbrıs Türklerine, Türkiye Cumhuriyeti'nden bir telkin gelmemesine karşın, tamamen kendi inisiyatiflerini kullanmışlardır.

4) Kıbrıs'ta Türklerin Rumlarla ve İngilizlerle Çatışmaları

Kıbrıs 1878'de İngiliz yönetimi altına girmeden önce de adada özellikle, Rumların Ortodoks Kilisesi aracılığı ile Türklere (ve Müslümanlara) karşı sistemli bir hareketinin bulunduğunu görüyoruz. Ancak 1878'de adaya İngiliz yönetimi geldikten sonra Rumlar Ortodoks Kilisesini, adada Rum hakimiyetini sağlamak için çok daha rahat kullanmaya başlamışlardır.

Bilindiği üzere Yunanistan, başta İngiltere olmak üzere, büyük Avrupa ülkelerinin kukla yöneticilerinin denetiminde idi. İngilizler adaya gelince, Yunanistan üzerindeki bu etki ve denetimleri, Kıbrıs adası ile "bütünleştirilerek" yürütülmeğe başlanmıştır.

Güney Ege adalarının, Girit'in ve Kıbrıs'ın stratejik deniz ticaret yolları üzerinde bulunması, Süveyş Kanalı'nın açılmasından sonra daha da önemli olmuştur. Kıbrıs, Doğu Akdeniz'de, Orta-Doğu petrol bölgesine yakınlığı dolayısıyla da, yüzyılın başından sonra, bölgedeki stratejik önemini korudu.

İngilizlerin bu politika çercevesinde, "kendi denetimleri altındaki Atina yönetimleri ile Kıbrıs adasında izledikleri politikayı birleştirmeleri çok doğaldı. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra, Kıbrıs ile Anadolu arasındaki ekonomik, sosyal ve kültürel bağları koparmaya çalışmak istemeleri", bölgesel politikalarının doğal bir sonucu idi.

Birinci Dünya Savaşı'nda Kıbrıs'ı Osmanlı İmparatorluğu'na karşı bir üs olarak kullandılar. İkinci Dünya Savaşı'nda, Almanlar tarafından işgal edilen Ege adaları ve Yunanistan'a karşı Kıbrıs yine kullanıldı.

Bütün bu gelişmeler olurken Kıbrıs'taki Rumlar ve Ortodoks Kilisesi, adada Türk varlığını (ve Müslümanlığı) zayıflatmak için "doğal bir ortam" bulmuşlardır. Bu ortamı kullandılar. Lozan'da Kıbrıs'a ilişkin verilmiş olan kararlar da Rumların işine yarıyordu.

* Hem Türk nüfusun azaltılması bakımından,
* Hem de Türklerin ekonomik durumlarının zayıflatılması bakımından bu gelişmeleri kullandılar.

1878'de nüfus ve ekonomik olarak egemen unsur olan Türkler, bu tarihten sonra zemin kaybetmeye başlamalarına rağmen direnç göstermişlerdir.

Rumların adayı Yunanistan ile birleştirme çabaları (Enosis) 19) yüzyıla kadar gider. Bu hareketin öncülüğünü, hep Ortodoks Kilisesi yapmıştır.

Kıbrıs Türkleri, adanın Anadolu'ya yakınlığı dolayısıyla, dışardan yardım gelmese bile, kendi girişimleri ile destek sağlamışlardır. Zaten denizin karşı yakasında (Anadolu'da) çok sayıda Kıbrıslı Türk'ün yaşamakta oluşu, bu ilişkiyi doğal olarak sağladı. Akrabaları, bölünmüş aileler, gönüllü destek verebiliyorlardı.

Kıbrıs'ta ilk Türk gazetesi 1889'da yayınlandı (Saded gazetesi). Türklerin İngiliz yönetimi ile olan ilişkilerinde de, Türk-Rum sorunları konuların başında geliyordu. Türk arazilerinin sistematik bir biçimde Rumlar ve İngilizler tarafından ele geçirilmekte oluşu, büyük sorunlar yaratıyordu.

19.yüzyılın sonlarında Türkler, Rumların baskısını İngiliz yönetimine sürekli şikayet etmeye başladılar (1885). Türkler, Rumlarla eşitlik istiyorlardı; Rum baskısından yakınıyorlardı.

Türkler bu tarihte (1885), Rum baskısına karşı mitingler düzünlediler. Rumların "Enosis" taleplerinden büyük rahatsızlık duyuyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkan Savaşları nedeni ile güç durumda kaldığı yıllarda(1911'i izleyen yıllar), Rumlar adada Türkler üzerindeki baskılarını arttırdılar. 1911 yılında büyük bir miting düzenlediler.

1912'de Rumların Türklere saldırdığını görüyoruz. Osmanlı İmparatorluğu'nun Trablusgarp'ta İtalya'ya yenilgisi, bunda önemli rol oynadı.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında toplanan Paris Konferansı dolayısıyla, Rumlar hem Enosis girişimlerini, hem de Türkler üzerindeki baskı ve saldırılarını yaygınlaştırdılar. Yenilen Osmanlı İmparatorluğu parçalanırken Rumlar da, bir İngiliz sömürgesi konumunda olan Kıbrıs'ta Türklerin varlığını ortadan kaldırmak istiyorlardı.

Rumların bu girişimlerine karşı ada Türkleri 10-12 Aralık 1918'de Lefkoşe Ulusal Türk Kongresi'ni topladılar. Ulusal Kongre'ye 190 delege katıldı. Kongre'de, adanın Yunanistan ile birleşmesine karşı çıkma kararı alındı. Adanın tekrar Osmanlı İmparatorluğu'na geri verilmesi isteniyordu.

Kıbrıs Türklerinin siyasal örgütlenmesinde, 1924 yılında Kıbrıs Türk Cemaat-ı İslamiyesi önemli bir adımdır. Osmanlılık yerine Türk Cemaati ifadesi, yeni bir siyasal kimliği ortaya koyuyordu. Çünkü artık Anadolu'da, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu.

Adadaki bu girişim, Kıbrıs Türklerinin, Türkiye Cumhuriyeti eşgüdümünde bir değişime, gönüllü olarak girdiklerini gösterir.

Zaten 1919-1922 arasında Anadolu'daki Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında da Kıbrıs Türkleri Anadolu'ya destek girişimlerinde bulunmak için çaba göstermişlerdir. Anadolu'ya yaydım etmek çabası içinde bulunan Kıbrıs Türklerinin çoğu da İngiliz yönetimi tarafından tutuklanmışlardır.

Kıbrıs'taki Türk gazeteleri, Anadolu devrimine yoğun destek veren yayınlar yaptılar, gönüllü kuruluşlar ise para toplamak için etkinliklerde bulundular. Anadolu'daki Türk-Yunan Savaşı, adanın bir İngiliz sömürge yönetiminde bulunmasına karşın, Türk-Rum çatışmaları biçiminde adaya yansımıştır.

5) Lozan Sonrasında Kıbrıs Türkleri ve Bir Benzerlik

Lozan antlaşması ile Kıbrıs'ın İngilizlere bırakılması adada Türklerin durumunu kötüleştirdi. Daha önce de belirtildiği gibi Türkleri adadan ayrılmaya zorlayan maddeler Lozan antlaşmasına kondu. Rum ve İngiliz baskısı ile çok sayıda Türk'ün adadan ayrıldığını görüyoruz. Adada kalanlar ise, İngilizler ve Rumlar karşısında direnmişlerdir.

Bu arada, Lozan'daki "Musul Meselesi" ile 10-11 Aralık 1999 Helsinki Doruğu'ndaki kararlar arasında ilginç benzerlikler ve paralellikler bulunmaktadır.

Lozan'da Türkiye ve İngiltere'nin Musul konusunda anlaşamamaları, Lozan antlaşmasının üçüncü maddesine bir ekleme yapılmasına yol açtı. "Türkiye ve Irak (İngiltere) arasındaki sınır, anlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra dokuz ay içinde, Türkiye ve İngiltere arasında görüşmeler yolu ile çözülecektir. Anlaşma sağlanamaması durumunda konu Milletler Cemiyeti'ne götürülecek ve orada çözüme kavuşturulacaktır".

Bu ekleme, 10-11 Aralık 1999'da Helsinki Doruğu'nda, Türkiye'nin "koşullu adaylığına" getirilen "koşulları" anımsatmaktadır. Türkiye'nin önüne konan koşullarda dolaylı olarak; "Türk-Yunan sınır anlaşmazlıkları (Ege) 2004 yılına kadar görüşmeler yolu ile çözülemediği taktirde uluslararası kurumlarda (Lahey Yüksek Adalet Divanı) çözülecek" denmektedir.

Bu koşul Kıbrıs için de şu şekilde yorumlanabilir; Türkiye'nin önüne, "Kıbrıs uyuşmazlığı çözülmese de, Kıbrıs'ın (Güney Kıbrıs Rum Yönetim) A.B.ye alınacağı" ifade ediliyor. Eğer Kıbrıs (GKRY), Kıbrıs adasının bütününü temsilen AB'ye alınabiliyor ise, KKTC (ve Türkiye) ile Kıbrıs'ta sınır uyuşmazlığı, AB'nin bir "iç sorunu olarak", AB tarafından çözüme götürülecek anlamına gelir.

Avrupa Birliği'nin Kıbrıs'a ilişkin politikası ise, Ankara'daki yetkililerin (S.Demirel, M.Yılmaz, B.Ecevit) tarafından da 1990-1999 tarihleri arasında defalarca kamuoyu önünde açıkladıkları gibi tek yanlıdır. Bunu yalnız Türk yetkililer değil, B.M.Genel Sekreteri de net bir biçimde ortaya koymuştur; AB, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'nin tam üyelik başvurusunu görüşeceğini açıkladıktan sonra Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Peres de Cuellar, "AB'nin bu tutumu bütün parametreleri değiştiriyor ve uyuşmazlığı daha da çözümsüz duruma sokuyor" demiştir.

İnsiyatifin AB'nin "denetimine geçirilmesinden" BM.Genel Sekreteri bile rahatsızlık duyuyordu. Çünkü Yunanistan AB içinde bulunduğundan ve AB'nin de o güne kadar olan Kıbrıs politikası Türkiye karşıtı olduğundan, Türkiye üzerindeki tek yanlı baskının daha da artacağı korkusu B.M.Genel Sekreterini bile korkutmuştu.

Tekrar düne dönelim; Kıbrıs'ta Lozan'a karşın önemli bir Türk nüfusu kalmıştı. 1571'den beri adayı yurt olarak benimsemiş insanlardı. Lozan'daki olumsuz sonuçlara karşın adadaki varlıklarını sürdürmekte kararlıydılar.

Yavaş yavaş siyasal örgütlenme gereğini duyuyorlardı. Anadolu'daki Kemalist devrim ve Cumhuriyet'in gelişmekte oluşu, Lozan'daki olumsuz kararlara rağmen Kıbrıs Türklerini cesaretlendirmişti. Yunanistan'ın Anadolu'daki yeni Türk Cumhuriyeti ile bir paralellik kurma ümidi doğmuştu. Ama İngiliz sömürgesi altında yaşamaktaydılar.

1930 yılında yapılan yerel seçimlerde birlikte hareket ettiler. 1931 yılında Kıbrıs Türkleri Ulusal Kongresi'ni topladılar.
Aynı yıl (1931), Rumların Enosis için yeniden hareketlenmeye başladığını görüyoruz.

1942 yılında Dr.Fazıl Küçük'ün Halkın Sesi gazetesini yayın hayatına sokarak İngiliz sömürge yönetimine ve Rumlara karşı yeni bir ivme kazanılmasına yol açtı. Yine aynı yıl (1942) Katak (Kıbrıs adası Türk azınlığı kurumu) oluşuturuldu. Bu örgüt çevresinde bir dayanışma sağlandı.

Katak hem İngiliz sömürgeciliğine, hem de Rumların Enosis isteklerine karşı direniyordu. Amaç, Kıbrıs'ta Türk varlığını sürdürmek ve Türk halkının haklarını savunmaktı.

İkinci Dünya Savaşı boyunca Kıbrıs adası, İngiltere'nin bir askeri üssü olarak kullanıldı. Savaş dolayısıyla ilgi bu alana çekilmişti. Almanlar Ege adalarına ve Yunanistan'a kadar geldikleri için Türkler üzerindeki baskı hafiflemişti.Türkler içerde girişimlerini sürdürüyorlardı.1944 yılında Dr. Fazıl Küçük'ün öncülüğünde Milli Parti kuruldu. Bu parti adını daha sonra, Kıbrıs Türktür Partisi olarak değiştirdi.

Yine bu yıllarda Türkler, işçi örgütlenmelerine de gittiler. Amele Birliği (İşci Sendikası) kuruldu. Adı 1943'te Yapıcı ve Amele Birliği olarak değiştirildi. 1945'te, Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Teşkilatı kuruldu. Tarım sektöründekiler de Türk Çiftçi Birliği'ni kurdular.

Bu yıllarda Kıbrıs Türkleri arasında örgütlenme eylemlerinin arttığını görüyoruz. Ayrı ayrı kurulan örgütler 1949'da, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu adı altında toplandılar.

Bu kurum uzun yıllar, Kıbrıs Türk halkının ayakta kalıp direnç göstermesinde çok önemli görevler üstlenmiştir.

6) İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Rumların Artan Enosis Girişimleri ve Yanıt

Savaş sonrasında İngiltere ve Yunanistan kazanan taraftaydılar. Bu durum Rumlar ve Atina açısından bir rahatlama sağlamıştı.1947 yılında Ege Türk karasularının yanıbaşında bulunan (Oniki) ada, İtalyanlardan alınıp Yunanistan'a verilmişti. ABD'den yardım beklentileri içinde bulunan Türkiye, bu karara tepki göstermemişti. Ayrıca sürmekte olan Sovyetler Birliği tehdidi Türkiye'nin pazarlık gücünü zayıflatmıştı. ABD desteği isteniyordu.

Bu koşullar Kıbrıs'ta Rumlar'ın Enosis konusunda girişimlerini arttırmalarına yol açtı. İşin ilginç yanı, hem Ortodoks Kilisesi, hem de Rumların Komünist Akel Partisi, Enosis konusunda birbirleri ile yarış içindeydiler.

1950'de Kıbrıs'ta, Rumların kendi içinde düzenledikleri "plebisit"te, Enosis'e %96 destek çıktı. Bu konuda kilise ve komünistler tam bir işbirliği içindeydiler. Rumlar arasında Enosis havası eserken Makaryos, kiliseye başpiskopos seçildi. 1955 yılında da, bir Rum terör örgütü olan EOKA kuruldu. Artık bir asker olan Grivas'ın başkanlığındaki EOKA yer altı örgütü, silâhlı eylemlerine başlayacaktı. Bu eylemlerde en önemli hedef ise Kıbrıs Türkleri idi. Kuruluş amaçlarında da belirtildiği gibi EOKA, adayı Türklerden temizlemek ve (Enosis)i gerçekleştirmek için kurulmuştu

1950'li yıllardaki yeni Rum girişimleri Türklerin adadaki durumunu daha da zorlaştırmıştı. Türkiye'deki kuruluşlar, gençlik örgütleri başta olmak üzere, Kıbrıs Türklerine destek vermeye başladılar.

Rumların Enosis girişimleri karışsında Türkiye'nin sessiz kalması beklenemezdi. 1947'de oniki adalar konusunda düşülen hatanın, yinelenmesi isteniyordu.

Türkiye'de de, Kıbrıs Türklerine destek veren yaygın mitingler başlamıştı. Bu eylemlerde, gençlik örgütleri öndeydi.
Rumların Türklere karşı artan baskısı ve "Enosis" girişimleri Kıbrıs Türklerinin de, silâhla karşı koyabilecek bir örgüt kurmalarını zorunlu kılıyordu.

1957 yılında Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemâl Tanrısever'in öncülüğünde Türk Mukavemet Teşkilâtı (TMT) kuruluyordu. TMT, Rumların ve EOKA'nın silâhlı saldırılarına karşı ada Türkleri'nin "korunmaları" amacı ile kurulmuştu. Saldıran değil savunmada olan bir örgüttü.

Rumların "Enosis" tezlerine ve girişimlerine karşılık Kıbrıs Türkleri "taksim" tezini ortaya koymuşlardı. Adada artık, Rumların arkasındaki Yunanistan'a karşılık ada Türkleri'nin arkasında Türkiye kendisini göstermeye başlamıştı.

7) Sömürgelerinden Çekilen İmparatorluk ve Ortada Duran Kıbrıs

1950'li yıllar dünyanın yeniden biçimlendiği yıllardı. Bu biçimlenme içinde İngiliz İmparatoruğu da çoktan geri çekilme hareketlerini başlatmıştı. İki bloklu dünya'da Batı'nın önderliğini, kesin bir biçimde ABD üslenmişti.

İngiltere eski İmparatorluk topraklarını gerçek sahiplerine, yerel halklara bırakırken sıra, kaçınılmaz olarak Kıbrıs'a da gelecekti. Ancak Kıbrıs'ta "iki halk" vardı; Türkler ve Rumlar. İki halk arasında, daha 19.yüzyıldan başlamış olan sorunlar yaşanıyordu.

Doğu Akdeniz'deki koskoca Kıbrıs adası Türkiye'nin yanıbaşındaydı. 1571'den beri yerleşik ve köklü bir Türk toplumu oluşmuştu. Rumlar da ikinci ada halkını oluşturuyorlardı ve uzun yıllardan beri, Ortodoks Kilisesi'nin önderliğinde "Enosis" amacını güdüyorlardı. Enosis tezine karşılık, Kıbrıs Türklerinin yanında, Türkiye de ağırlığını koymaya başlamıştı.

Adada, hem iki halk arasında sorunlar yaşanıyor, hem de, iki NATO üyesi ülke, Türkiye ve Yunanistan karşı karşıya geliyordu.

Ancak İngiltere, hem adayı İngiliz Milletler Topluluğu içinde tutarak buradaki etkisini sürdürmek, hem de askeri üsleri kendine mal ederek korumak istiyordu. Göstermelik bir "muhtariyet" şemsiyesi altında böyle bir statünün hazırlığı içindeydi.

1947-1958 döneminde, bu amacı gerçekleştirmek için çeşitli formüller oluşturulmuştu. Lord Winster Plânı(1947) Jackson Plânı (1948), l.Mac Millan Plânı (1955), Harding Plânı (1955), Rad Cliffe Plânı (1956), 11.Mac Millan Plânı (1958), Spaak Plânı (1958) bunlar arasındaydı.

İngiliz yönetimi boyunca, baskılarla adadan ayrılan Türk nüfus sonucu Rumlar çoğunluk durumundaydılar ve Rum çoğunluğa göre, yapılacak bir "plebisit", kesin olarak "Enosis" sonucunu doğuracaktı.Sorun Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında, aşılması çok zor bir duruma gelmişti. Rumlar Enosis peşindeydiler; Türkiye bunu kabul edemezdi, İngiltere ise adadaki stratejik çıkarlarını korumak istiyordu. Üç tarafı ve adadaki iki halkı tatmin edecek ortak bir çözüm çok zordu.

Üç ülke arasında ilk konferans 1955'de Londra'da yapıldı. Türkiye, her iki halkın ayrı ayrı self-determinasyonunu (kendi geleceğini belirleme hakkını) savunurken Yunanistan, bütün ada için ortak bir self-determinasyon görüşünde ısrarlı idi. Yunan tezi, Rum çoğunluğu dolayısıyla, Enosis'e açılan bir kapı oluyordu. Londra'da bir sonuç alınamadı.

Kaynakça
Kitap: DÜNDEN BUGÜNE KIBRIS
Yazar: EROL MANİSALI
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Başlangıcından 1960'a Kadar Kıbrıs

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 17:15

BARIŞ HAREKÂTINA GİDEN SÜREÇ KIBRIS TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ

Kıbrıs, Akdeniz ortasında yeşil bir ada. Ama bu ada stratejik konumu ve Yunanistan'ın Enosis istekleri nedeniyle 'bir savaş alanı' kimliğini sürekli olarak gündemde tuttu.
Tarihsel gelişim sürecine baktığımızda bu adanın ilginç yazgısını görüyoruz. Kıbrıs, tarih boyunca hep dışarıdan yönetilen bir ada olmuş, kendi toprakları üzerinde egemenlik hakkına sahip bir devlet hemen hemen hiç kurulmamıştı.
Ada, çeşitli devlet ve toplulukların elinden geçerek 1571 yılında Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğine girdi. 1878 yılma değin de Osmanlı yönetiminde en huzurlu dönemini yaşadı.
Rusların Osmanlı devletinin sınırlarını tehdit etmesini engelleyeceğini söyleyen İngiltere, bu güvenceye karşılık geçici bir süre Kıbrıs'ı istedi. II. Abdülhamit de adanın yönetimini İngilizlere devretti. Ama İngiltere bu adadan bir daha çıkmadı...

1829 yılında Fransa-Rusya ve İngiltere'nin desteğiyle bağımsızlık kazanan Yunanistan böylece büyük devletlerin yardımı ile tarih sahnesine çıkmış oldu.

Daha 1814 yılında, Yunanlıların kurmuş olduğu Filiki Eteriya adlı gizli örgütün gerçekleştirmek için ant içtiği 'Megali İdea'sında yer alan on ilkeden birisi 'Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı'ydı.

1878-1914 yılları arasındaki evre -Yunanistan'ın körüklemeleriyle- Kıbrıs Rumlarının gerçekleştirdikleri eylemlerle Enosis'e ulaşma çabalarına Kıbrıs Türklerinin sürekli olarak karşı koymasıyla geçmiştir. Ashnda bu donemde Kıbrıs, hukuksal olarak bir Türk toprağıdır ve İngiltere'nin istese de Osmanh'ya ait bir adayı başka bir devlete devretmesine olanak yoktur.
Girit Adasının Yunanistan'a bağlanması sonucunda Türklerin toptan öldürülmelerini hiçbir zaman unutmayan Kıbrıs Türkleri, her zaman Enosis'e karşı çıkmış ve mücadele etmiştir. Nitekim 1912 yılında başlatılan Rum saldırılarına da yine bu düşünceyle karşı koymuşlardır.

1914 yılında, Osmanlı Devleti'nin Bağlaşık Devletler yanında savaşa girmesini bahane eden İngiltere, Kıbrıs'ı tek taraflı ilhak edince, Rumlar Enosis'i gerçekleştireceklerine umutlanmışlardır. Fakat İngiltere'nin buna onay vermeyeceğini görünce de 1931 yılında ayaklandılar.

1943 yılında İkinci Dünya Savaşı sırasında sürgünde bulunan Yunan Hükümeti Kıbrıs ve Ege'nin Yunan olması yönünde taleplerde bulundu. Kıbrıs Rumları da Enosis çabalarına yoğunluk kazandırdılar.
Uzun uğraşılardan sonra Kıbrıs sorununu B.M.'ye götürmeyi başaran Yunanistan, Kıbrıs halkına 'kendi yazgılarını kendilerinin belirlemesi (self determination)'ne izin verilmesini istiyordu. Halbuki Kıbrıs'ta 'Kıbrıs Milleti' diye bir bütün millet yoktu. Kıbrıs'ta her bakımdan ayn iki etnik grup vardı. Bu biçimiyle 'gelecek' belirlemesine gidilirse çoğunlukta bulunan Rumlar, adayı Yunanistan'a bağlayacaklardı. B.M.'den İstenen bu çözüm aslmda Enosis'ti.
Türkiye'nin kararlı tutumu Yunanlıların B.M.'den sonuç almalarını engelledi. Diplomatik yoldan sonuç alamayan Yunan Hüküme-ti'nin desteğiyle harekete geçen Kıbrıs Rumları terör eylemlerini başlattı.
E.O.K.A. gizli terör örgütü 1 Nisan 1955'te eylemlere başladı. Önce ilhaka karşı olan Rumları Öldürdü, ardından İngilizlere saldırdı ve kısa bir süre sonra da Türkleri öldürmeye başladı.
Türkler de Enosis'in önünü tıkamak ve can güvenliklerini korumak için 1 Ağustos 1958'de T.M.T. (Türk Mukavemet Teşkilaü)'nı kurdular.

1955'te başlayıp 1958'e değin sürdürülen bu şiddet eylemlerinde Öldürülen ya da yaralanan yüzlerce Türk'ün yanı sıra, altı bin Kıbrıslı Türk de 33 köydeki evlerinden kovulmuş ve malları tahrip edilmiştir.
Türkiye Hükümeti ve basım Kıbrıs sorununa duyarlı yaklaşıp kararlı davrandı. B.M. de Yunanistan'ın gerçek düşüncesinin Enosis olduğunu anladığından Yunanistan desteksiz kalınca, Türkiye-Yunanistan ve İngiltere arasında bir uzlaşmaya varılarak

1959 yılında Londra-Zürih antlaşmaları imzalandı.
İttifak ve Garanti Antlaşmalarının 16 Ağustos 1960 yılında yürürlüğe girmesiyle iki uluslu bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti doğmuş oldu. Egemenlik ve bağımsızlık iki ulusal topluma ortaklaşa verildi.

1960 Antlaşmalarının başta gelen en önemli özelliklerinden birisi de adanın herhangi bir biçimde başka bir ülke ile birleşmesine, yani Enosis'e kapalı olmasıydı.
Kıbrıs Türkleri bu anlaşmalara sonuna değin bağlı kaldılar, Rumlar ise anlaşmalara amaç olarak değil de, kendilerini Enosis'e götürecek bir araç olarak baktılar.

Makarios şöyle diyordu:

"Ümit ve emellerimiz Zürih ve Londra Antlaşmaları ile tamamen gerçekleşmiş değildir..."

Cumhuriyet'in ilanı da sorunları çözmedi; Rumların baskı ve saldırıları sürdü gitti. 1963 yılı sonunda Makarios 13 maddeden oluşan Anayasa değişikliği tasarısı ile ortaya çıktı. Önerilen değişiklik planına göre, Türkler tamamen Rumların boyundurukları altına giriyordu.

Türkler, bu değişim Önerisini geri çevirdiler. Bunun üzerine Rumlar, 12 Aralık 1963'te Kıbrıs Türklerine karşı ada genelinde saldırıya geçtiler. Saldırılar, önceden Yunanistan'la işbirliği yaparak hazırlanmış ve ada Türklerini 24 saat içerisinde yok etmeyi amaçlayan 'Âkritas Planı' çerçevesinde yapılmıştır.

Akritas ya da Türkü imha planı 1966 yılında Yunanca yayımlanan Patris gazetesinde duyurulmuş, bugüne değin de yalanlanmamıştır. Bu imha planı Kıbrıs sorununda Yunan ve Rumların gerçek amacını ortaya koymuştur.

20-21 Aralık 1963 tarihlerinde başlatılan Rum saldırıları sonucunda yüzlerce Türk öldürüldü ve yaralandı, 103 köyden 30 bin Türk kovularak göçmen durumuna sokuldu, Türk ev ve malları tahrip ve talan edildi.
Olaylar karşısında seyirci kalamayan Türkiye savaş uçaklarını havalandırınca Rumlar da anlaşma yolunu seçtiler.

Bu arada ekonomik ambargoya da başlayan Rumlar, bu yolla Türklerin direnişini kırmayı denediler. Bunda da başarılı olamadılar. Kıbrıs Türkleri, sonucu ne olursa olsun direniyorlardı. Direnmeye de kararhydı.
RumlarT967 yılında yeniden saldırıya geçtiler. Bu arada adaya gizlice sokulan 20 bin Yunan askeri de Türk köylerine karşı yapılan bu saldırılarda yer aldı. Boğaziçi ve Geçitkale köylerine yapılan saldırılarda pek çok Türk yaşamını yitirdi.
Türkiye müdahalede kararlı olduğunu belirtir tavrını ortaya koyunca olaylar da sona erdi. Ama adaya çıkmadı; aslında deniz çıkarma araçlarının yokluğu ve paraşüt olmayışı nedeniyle çıkamadı. Bu olayların sonucu Türkiye açısından çok olumlu oldu, çünkü 1974 yılına gelinceye değin askerî çıkarma araç gereci tamamladı.

Yunanistan'da 1967 yılında ABD destekli yönetime gelen "faşist albaylar cuntası" ile Makarios arasında sürtüşmeler başladı. Enosis'e ulaşmak konusunda aralarında düşünce ayrılığı baş gösterdi.
Makarios, Enosis'i, Türkiye'nin ve dünyanın tepkisini üzerine çekmemek için, ekonomik ve öteki baskı yöntemleriyle bir zaman süreci içerisinde gerçekleştirmek, Cunta ise bu kadar çok beklemeden bir saldırıyla Türkleri bir anda öldürüp sonuca ulaşmak istiyordu.

Makarios'la Cunta arasındaki anlaşmazlık doruğa ulaştı ve Cunta bir darbe yaptırdı. Makarios ölümden kurtuldu, Ada'dan kaçtı. Rum, Rum'u öldürüyordu, ama Türklere de sıra gelecekti.
15v;Temmuz 1974 darbesinin ardından hızla gelişen olaylar sonucu Türkiye, soydaşlarımı! canlarına karşı girişilecek eylemlerden kuşku duyduğunu belirtip Garanti Antlaşmasına dayanarak müdahale hakkını kullandı ve adaya asker gönderdi. 1963'ten 1974'e kadar on bir yıl boyunca açık hava tutukevine dönüşen Kıbrıs'ta soydaşlarını özgürlüğe kavuşturdu.

20 Temmuz 1974 ve sonrasında olanları anlamak için bu tarihe değin yaşananları çok iyi bilmek gerekiyor. Çünkü, Kıbrıs sorunu 20 Temmuz 1974'te başlamamıştır ve Türk askerinin çekilmesiyle de çözülemez.
Bu iki toplumun nasıl olup da karşı karşıya geldiği sorusu, gerçek sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunun yanıtı Barış Harekâtı'nm zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
Tarihsel gelişim süreci içinde yaşanan olaylar sıralandığında 20 TEMMUZ HAREKÂTI'nın nedenleri ortaya çıkmaktadır. Üstelik bu harekâtın uluslararası hukuka dayanan yasallığı yanında insani nedenlerle de yapılmak zorunda kalındığı gözler Önüne serilmektedir.

20 Temmuz'u ortaya çıkaran Megali İdea nedir? ENOSİS nedir ve ilk ne zaman gündeme gelmiştir? Türk-Rum çatışmaları ne zaman başlamıştır? Türkler, Enosis'e karşı nasıl bir mücadele vermişlerdir? Tüm bu olaylar ve soruların yanıtları tarihsel gelişim süreci içerisinde incelenmezse, BARIŞ HAREKÂTI'nı anlamak ve harekâtın nedenlerini doğru saptamak olanaksızlaşır.
Öncelikle Kıbrıs'ta yaşayan iki halkın karşı karşıya getirilmeden önceki dönemde Ada'nın tarihine, coğrafi ve siyasi konumuna kısaca bakmaya çalışalım.

Osmanlı Yönetimi Öncesi

Kıbrıs'ın Güney Anadolu ve Suriye kıyılarını gözetim altında tutabilecek bir konumda olması, tarihin en eski devirlerinden başlayarak gerek Anadolu'ya, gerekse Suriye'ye egemen olan devletlerin Kıbrıs'ı da kendi topraklarına katmak istemelerine neden olmuştur.

Ada'nın Akdeniz ticaret yollan üzerinde bulunuşu, yanı sıra Anadolu, Mezopotamya, Mısır, Helen ve Roma gibi medeniyet bölgeleri arasında yer alışı da, eski devirlerden bu yana birçok devletin Kıbrıs'a egemen olmak için çeşitli girişimlerde bulunmasına yol açmıştır.

Kıbrıs, tarih boyunca yazgısı dışarıdan belirlenmiş bir adadır. Bir zamanlar sahip olduğu ormanların ve her zaman zenginliklerinden başlıcası olan bakır cevherinin dışında önemli bir varlığı bulunmayan bu ada, asıl coğrafya konumu nedeniyle, tarihin en eski uygarlıklarının kurulduğu bu bölgenin egemen güçlerinin dikkatini çekmiştir. Tarihin her döneminde adamın kaderi uzaklarda oturan hükümdarlara kereste sağlamak olmuş, üstelik kuraklık, açlık ve depremle karşı karşıya kalmış, sık sık doğa da Kıbrıs'a acımasız davranmıştır. Bunlara ek olarak halkına danışılmaya gerek bile duyulmadan satılan, satın alman, egemenliği devredilen bir ülke olmuştur.

Jeolojik devirlerde bir çöküntü sonucunda Hatay bölgesinden ayrılıp ada biçimine gelen Kıbrıs'a ilk yerleşenlerin Anadolu'dan geldikleri anlaşılmaktadır. Son kazılardan elde edilen buluntular, Anadolu'nun Hacılar ve Çatalhöyük gibi neolitik kültür yaratan insanların Kıbrıs'a yerleştiklerini açıklamaktadır.

"...Alman bilgin Dümmler'e göre Kıbrıs'taki eski mezarlarda da elde edilen eserler en ince ayrıntılarına kadar Truva kültürü yani eski Anadolu kültürü ile aynıdır. Bunu sadece dış etkilerde açıklamak olası değildir. Eski Anadolu halkı ile Kıbrıs'a ilk yerleşenlerin aynı kavimden olduğunu kabul etmek zorunluluğu vardır..."

Kökeni İ.Ö. 3 bin'e kadar giden ve eski Anadolu dillerinden biri olduğu anlaşılan özellikle yer adlarından yerli Kıbrıs dili İ.Ö. 3. yüzyıla kadar kullanılmıştır.
İ.Ö. 1320 yılında zamanın büyük devletlerinden Eti İmparatorluğunun tahtına geçen Kaan-Eti-Muattala zamanında Kıbrıs'ın Eti himayesine girdiği görülmektedir.
Kıbrıs'ın İsa'dan 450 yıl önce Mısır hükümdarlarından III. Tut-mes devrinde işgal edildiği bilinmektedir. Fakat bu istiladan sonra Mısırlılar elinde ne kadar kaldığı bilinmemektedir.

Bundan sonra Kıbrıs sırasıyla şu devletlerin istilasına uğramıştır: Fenikeliler, Grekler, Asuriler, Mısırlılar (ikinci kez), Makedonlar, Romalılar, Bizanslılar, İngilizler (ilk kez) ve Mabediler.

1489 yılında ada Venediklilerin eline geçti. Venedikliler zamanında her bakımdan bir terör ve korsan yönetimi kurulmuştur. Ada 1570 yılma kadar Venediklilerin zulüm ve baskısı altında inlemiştir.

Kıbrıs'ta Osmanlı Dönemi

XVI. yüzyılın ikinci yarısı Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü olduğu bir dönemdir. O yüzyılın dünyasında siyasi bakımdan büyük bir dünya devleti olan Osmanlı İmparatorluğu dünya kuvvetler dengesinde söz sahibiydi.
Kıbrıs, Osmanlı İmparatorluğu'nun üç ana karada uzanan geniş kara ve deniz sınırları içerisinde, devletin yumuşak karnının en hassas noktasında bir çıban başı olarak devrin en güçlü deniz devleti olan Venediklilerin elinde bulunuyordu.16 Ada bu durumu ile Osmanlı İmparatorluğu için bir tehdit ve tehlike kaynağıydı. Öte yandan bulunduğu yer nedeniyle siyasi, askeri ve ekonomik yönlerden stratejik öneme sahipti. Bu özelliklerinden ötürü Kıbrıs'a egemen olunması, İmparatorluğun bütünüyle ve geleceği bakımından bir zorunluluk durumuna gelmişti.

Osmanlı İmparatorluğu bu zorunluluğun ve Venediklilerin her fırsatta Türk ticaret gemileriyle, yalnız bulduğu savaş gemilerini batırması sonucu olarak 1570 yılında Kıbrıs'ı almıştır. 1571 yılında Magosa'nm da ele geçirilmesi ile adanın bütünü Türk egemenliğine geçmiştir.

Kıbrıs'ta Türk egemenliği sağlandıktan hemen sonra 9 Eylül 1570 tarihinde bir fermanla Beylerbeylik kurulmuştur. Kıbrıs'ın Türkleşmesi için, özellikle İç ve Güney Anadolu'dan sağlanan göçler 18. yüzyılın sonlarına dek sürmüştür.
Adanın Hıristiyan halkına gelince; Türk egemenliği altında bulunan öteki yörelerde olduğu gibi devlet, bunların da can, mal ve namus güvenliğini sağlamıştır.

Osmanlı yönetiminin ana ilkesini belirleyen 7 Mayıs 1572 tarihli fermanda şöyle denilmekteydi:

"Şeriatın (yasaların) uygulanmasında, vergilerin alınmasında, davaların görülmesinde, vesair hallerde, ada halkına zulmedilmeyi adaletle işlem yapılmalı ve onlar korunmalıdır. . ..Yerli halk bize Allah'ın emanetidir. Onlara kimsenin zulmetmesine izin vermeyeceksin iz."

Osmanlı Devleti, yönetimi altında bulunan çeşitli dinsel topluluk ve halklara, millet politikası çerçevesinde özerklik tanıyarak, bu toplulukların dini otoritelerine temsil yetkisi vermekteydi. Bu çerçeve içinde Osmanlı yönetimi, Kıbrıs'ın Ortodoks Hıristiyan halkına, üç yüz yıldır Latin Katolik baskısı altına konmuş bulunan Ortodoks Kilisesi'ne sahip çıkma hakkını ve ibadet özgürlüğünü tanımıştır.
Kıbrıs, tarihindeki en uzun huzurlu dönemim, kuşkusuz 15711878 yılları arasında, Osmanlı egemenliği altında yaşamıştır.
Kıbrıs'ın üç yüz yıl boyunca etkisinde kaldığı Osmanlı egemenliğinden çıkışı, Yunanistan'ın değil, İngiltere'nin işidir. Osmanlı'nın Çarlık Rusyası'yla karşılıklı savaşlar ve çatışmalar içinde olduğu 19. yüzyıl sonlarında İngiltere, olumsuz koşullardaki Osmanlı'yı zorlayarak 4 Haziran 1878'de yapılan İttifak Antlaşması yoluyla vekaleten ve geçici olarak Ada'ya girmişti.

Kıbrıs'ın İngiltere'ye Devredilmesi

İngiltere, Mısır ve Doğu Akdeniz ile 18. yüzyılın sonunda daha fazla ilgilenmeye başlamıştı. 19. yüzyılın başlarında ise, stratejik önemi olan Kıbrıs'a egemen olmak düşüncesi belirmişti. Özellikle 1869'da Süveyş Kanalı'nın açılması bu düşünceyi daha da güçlendirmişti.

Ancak İngiltere bunu gerçekleştirebilmek için uygun bir ortamı 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşının sonucunda imzalanan Ayastefanos Antlaşması ile ortaya çıkan kritik durumda buldu.

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonunda imzalanan antlaşmadan soma, İngiltere Osmanlı devletine Rus ilerleyişinin önlenmesi için yardım Önerdi. Önerinin hayata geçirilebilmesi için de Kıbrıs'ın siyasi yönetiminin kendisine devredilmesini istedi.
İngiltere, Kıbrıs'ın yönetimini elinde bulundurmadan da Ada'da askeri üslere sahip olmakla verdiği sözleri yerine getirebilirdi. Olaya böyle bakılınca İngiltere'nin Kıbrıs'ı ele geçirmek için Rus tehlikesini kullandığı hemen anlaşılacaktır. Gerçekten de İngiltere'nin tüm çabası, koşullardan yararlanarak çok uzun süredir göz diktiği Kıbrıs'a yerleşmekti.

İngiltere, Mart 1878'den başlamak üzere, Akdeniz ve genel olarak Doğu çıkarlarının tehlikeye düştüğünü gördü ve artan Rus baskısına karşı çıkmak üzere harekete geçti. Bunun bir sonucu olarak da Kıbrıs'a yerleşmek istiyordu. Bu amacına güç kullanmadan diplomasi yoluyla kavuşmak istiyordu. Devletlararası hukuk ve anlaşma açısından Rusya'nın, Ayastefanos Antlaşması ile 'siyasi güç dengesini' bozduğunu ileri sürerek bunun yeniden gözden geçirilmesini ortaya attı. Bu düşünceyle, Rusya'nın Balkanlara yerleşmesini öteki devletlerle işbirliği yaparak önlemeye çalışıyordu.

Ayrıca o sıralarda Marmara'da bulunan donanmasını geri çekerek, İngiltere'nin Doğu Akdeniz'de kendi malı olacak bir üs'te toplanmasını istemeye başladı. Bununla Rusya'ya karşı doğuda bir denge kurmak ve böylece çıkarlarını korumak istiyordu. Her an, Rusya'nın beklenmedik bir baskım ile Doğu Akdeniz'deki denge Rusların çıkarları doğrultusunda bozulabilirdi. Böyle bir harekete karşı koyabilecek İngilizlerin en yakın üssü Malta'da bulunuyordu. Kuşkusuz burası oldukça uzak bir yerdi. Bu bakımdan Doğu Akdeniz ve çevreyle, 'Süveyş Kanalı'nı denetleyebilecek' yeni bir üs için Kıbrıs seçilmişti.

İngiltere hükümeti, İstanbul'daki elçisi Sir Hanry Layard'a gönderdiği SO Mayıs 1878 tarihli telyazıda, Kıbrıs'ın istenmesinin nedenlerini şöyle belirtiyordu:

"Osmanlı orduları yenilmiştir. Osmanlı hükümeti çaresizlik içindedir. Bunlar çöküşün açık kanıtıdır. Rusya, Kars, Ardahan ve Batum'u işgal etmiş bulunmakta olup, Anadolu, Suriye halkını kışkırtıp Osmanlı ordusuna karşı ayaklandırabilir. Böyle bir kışkırtma durumunda, bu halk, çöküş durumunda bulunan devleti terk ederek,

başka bir yönetim aramaya başlayacaktır. Bu ise Osmanlı devletinin sonudur. Osmanlı devletinin, Asya'da devamı için bir koşul vardır; gelecekte Osmanlı Asyasına Rusya tarafından yönelecek bir saldırıyı silahla önlemek gücü olan bir devletin güvence vermesidir. İngiltere bu güvenceyi verebilir. Ancak İngiltere teklif ettiği garantisini yerine getirebilmesi için Anadolu ve Suriye kıyılarına yakın bir yere sahip olması gerekmektedir. Kıbrıs, bu amaca en uygun yerdir.
Bununla beraber Kıbrıs, Osmanlı devletine ait olmakta devam edecek, vermekte olduğu vergiyi Osmanlı hazinesine ödeyeçek, yalnız askeri ve stratejik düşüncelerle İngiltere tarafından kullanılacaktı. Rusya son savaşta ele geçirdiği yerleri Osmanlı devletine geri verirse İngiltere Kıbrıs'ı derhal boşaltacaktı."

İngiltere hükümetinin niyetini ve izlediği politikayı Başbakan Disraeli, Kraliçe Victoria'ya yazdığı 5 Mayıs 1878 tarihli mektupta şöyle belirtir: "Eğer Bab-ı âli, Kıbrıs'ı majestelerine vererek, karşılığında Osmanlı devletinin Asya'daki topraklarını, Rus saldırısına karşı koruyacak bir antlaşma yapacak olursa, İngiltere'nin Akdeniz'deki kuvveti artacak ve majestelerinin Hindistan İmparatorluğu da son derece kuvvetlenecektir. Kıbrıs, Batı Asya'nın anahtarıdır1^"
İngiltere, böylece Rus tehlikesini bahane ederek Kıbrıs'ı, askeri, politik ve ekonomik yönlerden kendisine sağlayacağı yararların hesabını yaparak, üs olarak ele geçirmeyi aklına koydu.
İngiltere bu isteklerini 25 Mayıs 1878'de Osmanlı devletine resmen başvurarak teklif etti. İki devlet arasında 'savunma antlaşması' yapılmasını istedi. Ayrıca, Ada'nın gelirlerine karşılık bir miktar borç verileceğini söyledi. İşte bu antlaşmanın yapılması ile 'Kıbrıs Sorunu' başlamış oluyordu.

ingiltere'nin bu Önerileri, derhal sarayda kurulan dar bir meclis tarafından incelenmeye başlandı. İngiliz elçisinin isteği üzerine konu ve toplantı çok gizli tutuldu. Dışişleri Bakanı Saffet Paşa, İngiltere'nin bu isteklerini yumuşatmaya çalıştıysa da, İngiliz elçisi şu yanıtı verdi: "Eğer Osmanlı devleti bu karara karşı çıkarsa İngiliz temsilcisinin kongrede barış koşullarını değiştirmeye çalışmayacağı gibi İngiltere devletinin donanma gücü ile zorla Kıbrıs'ı istila edeceği bilinmelidir."

Bu tehditten sonra İngiltere, antlaşmanın en geç 3 Haziran 1878 akşamına kadar yapılması için baskıyı artırdı. Buna karşılık, Bab-ı âli antlaşmayı yapmak zorunda kaldı. Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında Kıbrıs yönetiminde değişikliği öngören ilk antlaşma 4 Haziran 1878 tarihinde İstanbul'da imzalandı.
Bu antlaşma ile İngiltere, Osmanlı Devleti'ne Anadolu topraklarında ortaya çıkabilecek yeni Rus saldırısına karşı silahlı yardımda bulunuyor, buna karşılık Kıbrıs'a yerleşiyordu. Ayrıca Doğu Anadolu'daki Hıristiyanlar üzerinde koruyuculuk hakkına da sahip oluyordu.

Daha geniş anlamıyla, 'savunma ittifakı' niteliği taşıyan bu antlaşma ile İngiltere Osmanlı Devleti'nin üstünde egemenlik ve etkinliğe kavuşmuş oluyordu. Bu gizli antlaşmayla İngiltere, Kıbrıs'a yerleşmek üzere en büyük adımını atmış oluyordu. Ancak Ada'ya çıkabilmesi için antlaşmanın ivedi olarak onaylanması gerekiyordu.

İngiltere'nin temel amacı 13 Haziran 1878'de toplanacak olan Berlin Kongresi toplanmadan ve olayı öteki devletlere duyurmadan sağlama bağlamak ve böylece konuyu 'Devletler arası konu haline getirmeden bir oldu bittiye getirmek istiyordu.' Fakat Osmanlı Devleti kongrede İngiltere'nin yerine getirmeye güvence verdiği yardımı sağlamak için antlaşmanın onaylanmasına yanaşmıyordu.

Öte yandan da antlaşmaya bazı ekler yaptırarak Kıbrıs üzerindeki haklarından bazılarını sağlam dayanaklara bağlamak istiyordu. Bunlar içinde en önemlisi, antlaşmada yer almış bulunan Kıbrıs'ın geçici olarak İngiltere'ye verildiğinin belirtilmesi idi. Bu istek, onayı geciktiriyordu. Bunun bir başka nedeni de İngiltere'nin, çalışmalarına başlayan Berlin Kongresinde Osmanlı Devletine vermeyi tasarladığı yardımı yapmaması, tam tersine karşısında tavır almasıydı.
Karşılıklı çıkarların söz konusu olduğu bu ikili ilişkide İngiltere'nin acele davranması gerekiyordu. Sonuçta İngiltere Osmanlı'nın isteklerini kabul etti ve 1 Temmuz 1878'de daha önceki antlaşmaya ek olan bir antlaşma imzalandı. Böylece ek antlaşma ile 4 Haziran 1878 tarihli antlaşmayla İngiltere'nin Kıbrıs'ta sürekli kalmayacağı, adanın bir Türk toprağı olmaya devam edeceği 'resmi kayıtlara' bağlanmış oldu.

Osmanlı Devleti bundan sonra 7 Temmuz 1878'de İngiltere'ye adaya asker çıkarması iznini veren bir ferman yayınladı. Bunun üzerine 12 Temmuz 1878'de İngiliz birlikleri Kıbrıs'a çıkarak adanın yönetimini resmen ele geçirdiler. Böylece Kıbrıs'ta geçici İngiliz yönetimi kurulmuş oldu. 15 Temmuz'da da her iki sözleşme Osmanlı Devleti tarafından onaylandı. Ancak aynı gün, Bab-ı âli, İngiliz elçisinden Kıbrıs üzerindeki haklarının süreceğini belirten bir senet aldı. Böylece Osmanlı Devleti Kıbrıs'ın yönetimini toprak mülkiyeti kendinde kalmak kaydıyla, görünürde, Berlin Kongresinde yapacağı yardımlara karşılık geçici olarak İngiltere'ye devretmişti.

Yunanistan Bağımsızlığını Kazanıyor ve Sorunlar Gündeme Geliyor

Genel olarak kabul edildiği gibi Osmanlı İmparatorluğu 1699 yılından başlamak üzere 'Gerileme Dönemi'ne girmişti. Buna karşılık 1789 Fransız Devrimi'nin olması ve ulusalcılık akımlarının gelişmesi İngiltere'nin Adriyatik Denizi'ndeki Yedi Ada'yı bağımsız kılması, Osmanlı İmparatorluğu egemenliğindeki Türk olmayan unsurlar ve bu arada Yunan halkı üzerinde bağımsızlık düşüncesinin artmasına neden olmuştur. Avrupa devletleri, özellikle Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, 'Osmanlı ülkesi' ile daha yakından İlgilenmeye başladılar. Osmanlı Devleti'ndeki azınlıkları kışkırtarak ve onlara her türlü desteği sağlayarak imparatorluğun parçalanmasına neden oldular. Zaman zaman uygun koşullar yaratarak azınlıkların ayaklanmasını kolaylaştırmak ve desteklemek için Osmanlı Devleti'ne saldırıda bulundular. Örneğin, Rusya 26 Nisan 1828'de Osmanlı Devleti'ne saldırdı, kendi topraklarını büyütmekle beraber Balkanlardaki azınlıkları da destekledi. Osmanlı Ordusu Ruslarla çarpışmakta olduğundan, azınlıkların bu ayaklanmalarını gereği gibi bastıramadı.

Azınlıkları, özellikle Yunanlıları destekleyen yalnız Rusya değildi. Fransa ve İngiltere de Osmanlı Devleti'nin içişlerine karışmakta idi. 9 Temmuz 1829'da Fransa ve İngiltere, Bab-ı Ali'ye 'Mora ve Siklat (Kiklat) adalarında bir Yunan hükümetinin kurulması' ile ilgili olarak bir 'nota' verdiler. Bu notaya göre Yunan hükümeti, Osmanlı Devleti'nin egemenliği altında bulunacak, Osmanlı Devleti'ne yılda bir buçuk milyon kuruş vergi verecek, seçilecek Hıristiyan Prensin atanmasında üç devletten (Rusya, İngiltere, Fransa) başka, Osmanlı Devleti'nin de oy yetkisi olacaktı. Osmanlı Devleti, bu koşulları uygun görmediğini belirtti.

16 Kasım 1859'da imzalanmış olan Londra protokolü gereğince Mora ile Siklat Adalarındaki Yunanlıları, üç büyük devlet açıkça korumaları altına aldılar. Böylece Yunan Devleti hem üç devletin hem de Avrupa'dan Yunanistan'a gönüllü olarak koşup gelen birçok şair, yazar ve askerin her çeşit yardım ve desteği ile kurulmuş oluyordu.

Düzenledikleri protokole göre, kurulan Yunanistan'ın kuzey sınırı Aspropo tam as Irmağının ağzından Spercheyos Irmağının ağzına kadar çekilen bir hat olacak, Eğriboz, Skyrios, Siklat ve Krohn Şeytan adaları bağımsız Yunan Prensliğine verilecektir.
1828 Osmanlı-Rus savaşından bitkin durumdan çıkmış olan Osmanlı Devleti'nin sınırları uygun karşıladığım belirtmekten başka yapacak bir şeyi olmadığından, Yunan bağımsızlığı, 24 Nisan 1830'da Osmanlı Devletince onaylandı.20
Yunanistan bağımsızlığını kazanmadan ve özellikle Yunan Ayaklanmasının başlangıcı sayılan 12 Şubat 1821'den önce Ege Denizindeki tüm adalar, Osmanlı'nın egemenliği altında idi. Ege Denizi, tam anlamıyla bir 'Türk iç denizi' durumundaydı.
Yunanlılar 24 Nisan 1830 tarihinden önce Avrupa kara parçasındaki topraklarına bile egemen değildi ve bölge yalnızca Osmanlıların egemenliği altındaydı.

Eğriboz Adası, Skyrios Adaları, Siklat Adaları ve Şeytan Adaları Yunan bağımsızlığı ile birlikte Yunanlıların eline geçmiş oldu.

Türk-Yunan İlişkileri ve Çelişkileri

Bugün bile sürmekte olan Kıbrıs sorunu aslında bir Türk-Yunan sorunudur. Neden 'Kıbrıs bir sorundur?'
Cumhuriyetten bu yana özellikle Türkiye'nin tüm iyi niyet, uğraşı ve girişimlerine karşın, dün olduğu gibi bugün de Türk-Yunan ilişkileri, üzerinde durulması gereken bir konu olarak açıkça ortada durmaktadır.
Dünya devletlerinin, Türkiye üzerindeki isteklerinin, özellikle 1830 yılı öncesinden başlayarak politik oyunların odak devleti olarak kullanılan Yunanistan, huzur verici bir komşu olmaktan sürekli olarak uzak kalmış ve kalmaktadır. .
Yunanistan'ın kuruluş politikasının ana unsurları ve amacı bugün bile Yunanistan'ın Türkiye'ye karşı politikasının değişmez temel taşları olarak önemini sürdürmüş ve sürdürmektedir. Bunlar hiçbir zaman göz ardı edilemeyecek gerçeklerdir.

Günümüzde Ada'da yaşayan Rumların Yunan asıllı olduğu gerçeği yadsınamaz. Ancak Rumların geçmişi 3000 yıl Önceye değil de, son yüzyıla dayanır. Şu andaki çoğunluk 'yapay' olarak yaratılmıştır.
Tarihsel gelişim sürecine baktığımızda, Kıbrıs'ın tarihinin hiçbir döneminde Yunan adası olmadığı gerçeği de gün gibi karşımızda durmaktadır.

Tüm bu gerçeklere karşın Kıbrıs'ın bir sorun olarak karşımıza çıkmasının tek nedeni, Yunanistan'ın kurulduğundan bu yana izlediği geleneksel Türkiye politikasından kaynaklanmakta olduğu söylenebilir.

Kaynakça
Kitap: KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ BİLİNMEYEN YÖNLERİ
SATILIK ADA KIBRIS
Yazar: EROL MÜTERCİMLER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir