Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Atatürkçülük'le İlgili Sorular Ve Yanıtları

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

Atatürkçülük'le İlgili Sorular Ve Yanıtları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 18:51

ATATÜRKÇÜLÜKLE İLGİLİ SORULAR VE YANITLARI

1961


S. - Üniversite'de Bir ''Atatürk Enstitüsü'' Kurulmalı mıdır?

C. - Bilindiği gibi ''Enstitü''ler, özellikle üniversitelere bağlı olanlar, belirli bir konuda derinliğine çalışmalar ve araştırmalar yapılması için kurulmaktadır.

''Atatürk Enstitüsü'' adını alacak bir araştırma merkezi Ankara Üniversitesi'ne bağlı olarak yıllardır faaliyette bulunan ''İnkılap Tarihi Enstitüsü''nü akla getirmektedir. Çünkü, söz konusu ettiğiniz enstitü, devrim konularını ilk planda ele almak lazımdır. Ankara'daki enstitü, Türk Devrimi'nin Tarihi konusunu ele alarak özellikle belgeleri toplamakla ilgilendiğine göre, ikinci bir enstitüden de aynı işi beklemek fazla olur. Öyleyse, ''Atatürk Enstitüsü'' daha farklı bir alanda çalışmalıdır. Bu alan, kanaatimce, Atatürk Devrimleri'nin sosyal yönü, oluş şartlarıyla bağlılığı ve cemiyete kazandırmaya çalıştığı yeni değerlerin yorumlanması ve anlatılmasıdır.

Bu maksadı gerçekleştirebilmek için özel bir kitaplığın teşkili, yerli ve yabancı araştırıcıları belirli konuları işlemeye teşvik, konferans ve seminerler tertipleyerek Atatürk konusunu ''duygu'' planından ''düşünce'' planına aktarma gibi çalışmalar böyle bir enstitünün kurulmasını gerektirmektedir. ''Dogma'' haline getirilen fikirlerle beslenen köstekleyici bir tutum ve işin kolayına kaçma, Atatürk ve eserleri için de en büyük tehlikedir.
Öyleyse bu konuyu aklın dışığında ve ilmin objektifliği ile ele almak Atatürk'ün isteğine uygun bir anlayış olacaktır. Atatürk konusunu ve devrimleri kendi çıkarlarına göre anlayıp bir paravan gibi kullananlara karşı koymanın en isabetli yolu budur:

1962

S. - Son yıllarda bir rejim buhranı içinde bocalayıp duruyoruz. Sizce yurt yönetimi işlerinin Atatürk ilkelerine ve yurt yararına uygun olarak en sarsıntısız bir şekilde yürütülebilmesi için nasıl bir yol tutulması gerekir. Yani, memleketimizin şartlarına en uygun düşecek demokrasi şekli hangisidir ve particiliğin bizde kişi çıkarları peşinde bir meslek haline gelmesini önlemenin çareleri nelerdir?

C. - Türkiye'nin Batılı bir toplum olmasının koşulları Atatürk Devrimleri ile hazırlanmıştır. Yurt yönetimi bu ilkelerin ışığında ve Batılı bir toplum olma amacında dürüstlükle ele alındıkça rejim buhranına düşülmesi önlenebilir. Ne var ki, Atatürk Devrimleri nasıl, aydın bir azınlığın yukardan aşağı doğru gerçekleştirdiği bir hareket olmuşsa, Devrimlere karşı halk kitlelerini yekindiren tutum da yine aydın bir azınlığın kişisel çıkarları yararına ve yukardan aşağı yönetilmektedir. Devrimleri bölüp parçalama çabaları da ''cahil çoğunluk''tan değil, hep ''aydın azınlık''tan gelmektedir. Şu halde, aydının sorumluluğu ve karakteri konuları rejim buhranında küçümsenilmeyecek bir yer tutmaktadır.

Türkiye'de demokrasi de, öteki az gelişmiş ülkelerde örneğini gördüğümüz gibi, sosyal bir muhtevayı gözetmek zorundadır. Feodal bir topluluğun izlerini silmek için ister istemez otoriter olmalı, sınırlandırıcı ve eşitlik gözetici bulunmalıdır. Ülkenin insan ve madde kaynaklarını toplum yararına ve en verimli bir biçimde

iktisadi kalkınmanın hizmetinde bulunduracak planlı bir çalışma yurt yönetiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Halk için bir siyasal eğitim okulu olması gereken partiler sınıf yapısının temel görüşleri üzerine dayanmalı, parti disiplinli çıkarcı davranışlara fırsat vermemelidir.
Sözün kısası, demokrasi adını verdiğimiz ''halkın, halk tarafından ve halk için idaresi'' bir amaç olarak değil, yurt gereklerinin gerekli kıldığı doğrultudaki bir yönetimin aracı olarak anlaşılmalıdır. Bunun dışında kalan her şey bir ayrıntı olmaktan öteye gidemez.

1971

S. - Son zamanlarda Atatürk'e ve Atatürk Devrimlerine sağdan ve soldan saldırılar çok artmış ve sertleşmiştir. Hatta Atatürkçülüğü temelden yıkmaya çalışanlar da görülmekte bu arada. Zaten yeteri kadar bölünmüş olan halkımız arasında yayılmaya çalışılan bu yıkıcı akım hakkında ne düşünürsünüz? Bu ortamı yaratan nedenler nelerdir sizce?

C. - ''Atatürk Devrimi'' dediğimiz yeni bir ''değerler düzeninin ve ''dünya görüşü''nün 1970 Türkiye'sinde eleştirilmesi olağan, ''saldırılar''a uğraması ise şaşırtıcı değildir.

Sorunuzda belirsizlik içinde dile getirilen ''sağdan ve soldan saldırılar''ın iyice anlaşılması için şu noktalar üzerinde durmamız gerekmektedir:

1) ''Atatürk Devrimi''nin olduğu gibi ''saklanması'' elbette söz konusu edilemez. Bu devrimin anlaşılması, tamamlanması ve geliştirilmesi Atatürkçü düşüncenin baş kaygısı olmalıdır. Bunun içindir ki, düşünce ve eylem planında bir eleştiri çok olağandır; üstelik, Atatürk Devrimi'ni (isterseniz daha doğrusu olan ''Türk Devrimi'' diyelim) canlı tutmak için de zorunludur.

2) ''Türk Devrimi''nin getirdiği ''değerler düzeni''nin ve ''dünya görüşü''nün yerine, bu devrimle bağdaşmaz görüşleri koyarak yeni bir ''devrim'' yapmayı amaçlayan ''aşırı''ların tutumu da şaşırtıcı sayılmalıdır. Çünkü ''dondurulan'' her düşünce sistemini, ''geri''ye, ya da ''ileri''ye doğru değiştirme çabaları var olacağı gibi, yerine geçirilmesi için ''mevcut olan''ın yıpratılıp yıkılması da, ister ''karşı devrim'', ister ''devrim'' niteliğinde olsun, ''aşırı''ların istediği bir şeydir.

3) Laiklik platformu üzerinde yükselen Türk Devrimi'ni teokratik platforma yerleştirme görüşünde birleşen ''karşıdevrim''ciler, konunun düşünce planında tartışılmasından dikkatle kaçınarak ''saldırı''larına Atatürk'ü seçmiş görünmektedirler. Ortaya sürdükleri iddiaların ''Atatürk imajı'' ile bir ilgisi bulunmadığı gibi, kişisel kusur ve zaafları ''doğru düşünce ve eylem''leri çürütmek için öne sürmenin de bilimsel bir dayanağı yoktur.

4) Sınıf açısından Türk Devrimi'ne bakan ve Atatürk'ü bir ''burjuva devrimcisi'' gibi yorumlayan kelimenin gerçek anlamındaki ''solcu'' görüş, teokrasi özlemcilerinin aksine, tartışmayı, kuralına uygun bir biçimde yürütmektedir. Yapılacak şey bu tartışmalara aynı kural çerçevesinde kalarak karşılık vermektir.

5) Türkiye'de hâlâ edebiyatın öncülüğü süregeldiği için, önemli bazı konular roman kahramanlarının aracılığı ile kamuoyuna yansıtılmaktadır. Böylece, bir yandan düşündüklerini ortaya koyarken bir yandan da ''küçük'' kahramanlarının gölgesine sığınır görünen yazarlarımızın, açıkyüreklilikle düşüncelerini ortaya koymaları beklenir.

Fikir özgürlüğünü gerçekten benimsiyor ve bizim gibi düşünmeyenlere de, objektif tartışma ölçüleri içinde, aynı özgürlüğü tanıyorsak ''doğru''yu bulmanın yolundayız demektir. Bize öyle geliyor ki, Atatürk ve Türk Devrimi konularındaki yanlış tutumlar bugünkü durumu yaratmıştır. Öte yandan, içtenlikten yoksun ve ''politika esnafı'' diye niteleyebileceğimiz bir ''çıkarcı''lar takımı da iktidar ve oy hesapları uğruna büyük tahribata sebep olmuştur ve olmaktadır.

1972

S. -
1. Bugünkü öğrenim ve kültür şartlarımız içinde bizi Atatürk'ün çizdiği ''Çağdaş uygarlık düzeyine erişmek'' hedefine en kısa yoldan ulaştıracak bir ''Milli Eğitim Reformu''nun temel ilkeleri sizce neler olmalıdır?
2. Bu reformun kapsamı içinde orta öğrenimin Türkçe ve edebiyat dersleri programlarında ne gibi değişiklikler yapılmasını gerekli görürsünüz?

C. - 1. ''Milli Eğitim Reformu''nun temel ilkeleri konusunda düşündüklerimi belirtmeden önce, ''çıkış noktası'' niteliğindeki bir görüşümü hatırlatmak istiyorum: ''Öteki yurt sorunlarından bağımsız olarak kendi başına bir eğitim ve öğretim sorunu yoktur. Eğitim ve öğretim sorunu sosyal yapıya bağlı olarak biçim kazanmakta, bu görünüşü ile bir determinizmin neticesi olmaktadır. Bir veri olarak ele alınan eğitim ve öğretim sorununun karşısına, sosyal yapıyı belli yönlerden değiştirmek amacını güden eylemci görüşler konulabilir. Ülkelere ve çağlara göre değişen bu iki uç anlayışın yanı sıra, ''gerçek''lerle ''ülkü''leri belli oranlarda bağdaştıran görüşler ortaya çıkmaktadır''. (Bk. Sosyal Yapımıza Bağlı Eğitim ve Öğretim Sorunları, İstanbul 1971, Refiî Şükrü Suvla'ya Armağan kitabı içinde, s. 185).
Sorunuzda yer alan ''Atatürk'ün çizdiği (Çağdaş uygarlık düzeyine erişme) hedefi'', yukarıda işaret edilen seçeneklerden ''gerçek''lerle ''ülkü''lerin bağdaştırılmasına öncelik verildiğini gösteriyor.

Soruya bağlı kalarak, ''temel ilkeleri'' şöyle özetleyebilirim:

a) Kapsamı bakımından: Bir ayrım gözetilmeksizin herkes için parasız ve zorunlu olan, köyde-kentte %100 gerçekleştirilen ilköğretimden sonra, eğitim ve öğretim, insangücü planlamasının gerektirdiği nitelik ve nicelik ölçüsünde, yalnız istidat ve kabiliyeti objektif ölçülerle saptananlara sağlanmalıdır.

b) Yönetimi bakımından: Milli Eğitimin, sadece devletin gözetimi ve denetimi altında bulundurulması yetmez. ''Eğitim ticareti''nin, her kademede, önlenmesi ve Öğretim Birliği Yasası'nın özüne ve sözüne bağlı kalınarak sadece devlet eliyle yurütülmesi zorunludur.

c) Yöntemi bakımından: Yakın çevreden, ''bugün''den ve toplumun yetenekli bir üyesi yapma amacından yola çıkarak, gerekli olanı, geçerli olanı, çağdaş uygarlık düzeyine erişmeyi öngören ve uygulamaya dayanan yöntemlerle aklın yaşantımıza katılması yüksek oranda gerçekleştirilmelidir.

ç) Evrene dönüklüğü bakımından: Sanılanın aksine, ulusallık ve evrensellik karşıt kavramlar değil, birbirini tamamlayan ve güçlendiren kavramlardır. Bunun içindir ki, evrene dönüklüğün başarı şansı ulusallığın sağlanması ölçüsünde artar. Tarihin topluluğumuza mal ettiği ''gerçek''ler ve ''ülkü''ler, başta ''dil bilinci'' olmak üzere, Milli Eğitim Reformu'nun yapı taşları olarak işlenmelidir.

d) Reform stratejisi bakımından: Milli Eğitim Reformu, bir yandan ''veri'' olarak bugünkü eğitim karmaşasını değerlendirirken, bir yandan da eşitsizlik ve dengesizliklere yol açan sosyal yapı sorunlarına yönelmelidir. Toplumun gelişme eğilimlerini ve dinamik oluşumunu hesaba katmayan ''reformcu'' bir tutumun, kum üzerine yazı yazmaktan farkı yoktur; bugüne değin ''reform'' adına yapılanlar da, bu nedenle, sözde kalmıştır.

2. Kısaca şunları söyliyeyim:

- Dil bilincini ve sevgisini güçlendirici bir tutum,
- Örneklere dayalı dilbilgisi,
- ''Çağdaş'' sorunlara yönelen metinler,
- Gerçekçi yazarlar - yaşayan yazarlar önceliğinde bir edebiyat anlayışı,
- Toplumumuzun ilerlemesinde edebiyatın öncülüğünün belirtilmesi.

1973

S. - Türkiye'mizin Atatürkçü düşünce ve eylem açısından bugünkü durumu nedir ve ne olması gerekir?

C. - Atatürkçü düşünce ve eylem açısından bugünkü Türkiye'nin durumunu ''nedir?'' ve ''ne olması gerekir?'' açılarından saptayabilmek için, bir kumaşın iki yüzü gibi olması gereken ''düşünce'' - ''eylem'' ikiliğinden yola çıkabiliriz.

Görünen odur ki, geçen yılların ''Türk Devrimi''ni bölmeye yönelen çabalarından sonra şimdi de sıra çarpıtılmış düşünce/eylem temeli üzerine kurulu ''Atatürkçülük''lere gelip dayanmıştır. Bir yandan, kendi ''eylem''lerine uygun düşen ''Atatürkçü düşünce'' imalcilerine, bir yandan da ''Atatürkçü düşünce'' ile ilgisi bulunmayan anlayışlara dayalı sözüm ona ''Atatürkçü eylem''lere sık sık rastlamamızın kökeninde bu çarpıtılmışlık yatmaktadır. Bütün bu olup bitenlerin kökeninde ise Atatürk'ü ''olduğu gibi'' kabul etmek yerine, küçük-büyük çıkarlar uğruna ve kendimize göre, ''olması gereken'' bir Atatürk görüntüsü yaratmak isteği vardır. Sonuç olarak, herkesin ''Atatürkçü'' olduğu, fakat türlü-çeşitli Atatürkçülüklerin kol gezdiği bir dönem yaşıyoruz.

''Öz'' yitirilince ortada ''biçim'' kalıyor, daha doğrusu ''biçim'' öne geçerek ''öz''ü arka plana itiyor. Bundan da kocaman bir ''biçimsellik'' doğuyor. Atatürk'ü anma törenlerinden tutunuz, bir kenti ziyaretinin yıldönümüne ya da öğrencilik yaptığı okulun ''yoklama''sına kadar karşımıza çıkan hep bu biçimselliktir. Bu biçimsellik uğruna O'nun yerine koyduğumuz bir ''büst'' karaya çıkmakta, trenden inmekte, ölümünün yıldönümüne rastlayan 10 Kasım'larda gazete ve dergiler kara başlıklarla donanıp eğlence yerleri tatil edilmektedir. Böylece, ''Atatürk'e saygı''da kusur edilmemeye çalışılmaktadır. Ne var ki, Atatürk'e saygının yolu, bu yol değildir.

Bize bir efsane kahramanı gibi görünse de Mustafa Kemal Atatürk'ün 1881-1938 yıllarını kapsayan bir yaşamı, savaşçı ve devrimci karakterini oluşturan, birbirinden ayrılması imkânsız, düşünce ve eylemleri vardır. Düşüncelerini ve eylemlerinin kendi açısından açıklanmasını basılı kitaplardan öğrenmek zor değildir. Başta ''Nutuk'' olmak üzere ''Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri'', güvenilir bir ''biyografi'' ile birlikte bize ''Atatürk''ü verebilir. Şu halde, Atatürk'e ulaşmak hiç de güç değildir. Önemli olan, Gazali'nin körleri gibi ''fil''i bir yanından yakalayıp tutarsız ve dayanaksız sonuçlara varmak yerine, ''bütün''ü olduğu gibi kavramaktır. Böylece, ''tactique'' zorunluluklardan ileri geldiği kuşkusuz olan bazı kıvrımlar dışında, bir kumaşın iki yüzü durumundaki düşünce/eylem bütünleşmesinden doğan ''gerçek Atatürkçülük''e ulaşılır. Atatürk'ü bir ''evliya'' mertebesine yükselterek dokunulmaz hale getirenlerle kendi çıkarları doğrultusunda Atatürkçülükler yaratanlar, Atatürkçü düşüncenin özüne karşı olmakta birleşmektedirler. Gerçekte, çok ''Atatürk''ler olmadığı gibi birden ziyade ''Atatürkçü''lük de yoktur... Üstelik, Atatürkçülük bir ''tarih'', olup bitmiş bir ''olgu'' değil, yarına açık bir ''süreç'', yeni gereksinmelerle tamamlanıp olgunlaşacak canlı bir örgendir. Atatürk'ün ''devrim'' anlayışı, geleceğe uzanan bu yenilenme ve tamamlanma sürecini içermektedir. Öyle görünüyor ki, işin başında yer alan ''Atatürk'ü anlamak'', iyi ve doğru değerlendirmektir. Bir ''yol açıcı'' olduğu kuşkusuz bulunun Atatürk'ün ''yol gösterici'' olmakta devam etmesi ''Atatürk'ü tamamlamak''la sağlanabilir. Bunun da yolu, Atatürk'e içtenlikle bağlı kalmak, karşılaşılacak yeni ''durumlar''ı kendilerini onun yerine koyarak çözmek geleneğini sürdürecek sorumlu yöneticilere sahip olmaktır. Bana kalırsa iyimser olmamız için sebep çoktur.

1974

S. -
Cumhuriyetimizin 50. yılında, bunca bocalamalardan sonra toplumsal yaşamımızın, kültür ve eğitimimizin Atatürk Devrimleri çizgisinde yeniden değerlendirilmesi için neleri gerekli görürsünüz?

C. - Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk 15 yılı (1923-1938) Cumhurbaşkanı olarak Atatürk'le birlikte geçmiş, ''Yeni Türkiye''nin üzerinde yükseldiği köklü dönüşümler ve temel değişiklikler bu süre içinde gerçekleştirilmiştir.
Atatürk'ün ölümünden bu yana ise, ''Atatürksüz Cumhuriyet'' 35. yılını tamamlamış bulunmaktadır. 29 Ekim 1923 öncesini de, en azından 23 Nisan 1920'de başlatarak, "Cumhuriyetsiz Atatürk'' diye adlandırmak mümkündür.
Cumhuriyet yönetimini Atatürk'e bağlı görerek onun ölümüne umut bağlayan çevreler boş bir hayale kapıldıklarını anlamakta gecikmemişlerdir. Bazı bakımlardan eleştirilere açık olsa da İsmet İnönü'nün iktidardaki ve muhalefetteki kararlı tutumu Cumhuriyeti güçlendirmekte etkili olmuştur. Her şeye rağmen 35 yıllık bir ''Atatürksüz Cumhuriyet'' döneminin varlığı bile, ''Yeni Türkiye''nin sağlam temeller üzerinde yükseldiğinin ve kökleştiğinin kanıtı olarak değerlendirilmelidir.

Cumhuriyet'imizin 50. yılında, sorunuza değişik açılardan bakmakta yarar vardır:

1) Cumhuriyet'in ilk 50 yılı, beklenen ve umulanla, gerçekleştirilen ve ulaşılan bakımından yeterli ve doyurucu olamamıştır. ''Kadro'' yetiştirmeye gereken önemin verilmemesi ''bocalama''ların başlıca nedenlerinden biri olmuş, tek parti'den çok partiye geçişin yarattığı çalkalanmalar ve acemilikler zaman kaybına yol açmıştır.

2) Toplumsal yaşamımızın, kentlerde olduğu kadar köylerde de büyük bir değişikliğe uğradığını, çağdaşlaşma, yenileşme ve özgürleşme özleminin, biraz yavaş ve geç de olsa, toplumumuzun bütün kesimlerini sardığını söyleyebiliriz. Ne var ki, yüzeysel ve biçimsel izlenimlere bağlı kalanlar için, yanıltıcı sonuçlara götürebilecek bir ortam, yer yer, bugün de söz konusudur. Bize kalırsa, önemli olan insanın giysileri değil, düşünceleri ve özlemleridir.

3) Kültür ve sanat alanlarında, yerli, geleneksel ve halk kavramlarına bağlı değerlerimizin çağdaş teknikle yeniden yoğurulması amacı, bir ara öykünmeye ağırlık verildikten sonra, Yahya Kemal Beyatlı'nın ''kökü geçmişte olan gelecek'' formülüne uygun bir biçimde yaratılara yönelmiştir. Ulus, ülke ve tarih olarak kendimize özgü olanı çıkış noktası yapmadan, soylu kültür ve sanat yapıtlarına varılamıyacağı artık anlaşılmıştır.

4) Eğitim alanında olduğu gibi öteki alanlarda da önemli olan, Atatürkçü Düşünce'nin ''öz''ünde yer alan ilkeleri ve değerleri egemen kılmaktır. Bunun yolu, demokratik anlayış çerçevesinde, anlatma - inandırma ve benimsetme yöntemidir. Halka karşı çıkılarak bir düşünceyi zorla ve tartışmasız topluma kabul ettirme biçimi gerilerde kalmıştır. Yönetici ''kadro'' ve aydınlar, Atatürk Devrimi çizgisindeki bir yeniden değerlendirmeyi ancak bu yolla başarılı kılabilirler. ''Halka rağmen''in yerine ''Halkla birlikte - Halk için'' almıştır.

Kaynakça
Kitap: GİZLİ TARİH I
Yazar: Yalçın Küçük
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir