Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kıbrıs Üzerine Düşünceler

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde, Kahraman Bülent Ecevit, Kıbrıs'ta Rauf Denktaş Gibi Kahramanların Önderliğindeki Türkler İle Birlikte, Kıbrıs Türk Barış Harekâtı'nı Başarıyla sonuçlandırarak İngiltereyi ve Amerikayı mağlup etmiştir. İngiltere ve Amerikanın kontolü altında olan Kıbrıs'lı Rumların Kıbrıs'lı Türklere karşı Soykırım Teşebbüsü Kıbrıs Türk Barış Harekâtı ile engellenmiştir.
Bu mağlubiyet karşısında Amerika ve İngiltere'nin verebildiği yanıt, sadece "uluslararası ambargo" ile sınırlıydı.
Bu Başarıdan bir sonuç çıkartmak gerekirse: "Görüldüki, dünyayı yöneten Amerika ve İngiltere, ASLA VE ASLA Türkiye Cumhuriyeti'mizi ve Türk Soyumuzu savaşla mağlup edecek güce sahip DEĞİLDİR. Bu yüzdende yıllardır emperyalist entrikalarla içimize sızmaya çalışıyorlar"!!!

Kıbrıs Üzerine Düşünceler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 Ara 2010, 18:27

KIBRIS ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Görüşmelerin bir yıllık aradan sonra yeniden başladığı bugünlerde, MAYA'da Kıbrıs üzerine güncel bir yazı yazmanın pek mümkün olmadığının farkındayım. Beklenti ve baskıların yoğunlaştığı, barometrenin kıpır kıpır oynadığı, yüksek-alçak basınç merkezlerinin durmadan yer değiştirdiği bir ortamda, herhangi bir gelişmeyi ele alıp güncel yazı yazmağa çalışmak nafile bir gayret olur. Bu yazının amacı, güncellik kaygısına kapılmadan, Kıbrıs üzerinde tarafların bir anlaşmaya varma olasılığını, olabildiğince soğukkanlı ve tarafsız bir duruş sergileyerek, irdelemekten ibarettir.

Toplum olarak büyük hayal kırıklığına uğramamak, daha da önemlisi telafisi olanaksız kayıplar vermemek istiyorsak, barometrenin kıpırdanışlarından fazlaca etkilenmeden, tarafların kırmızı çizgilerini belirlemek zorundayız. Bu konuda en iyi yöntem; yeni bir adım atmadan önce bir an durup, "Beyler, niçin ve nerede kalmıştık?" sorularına, tarihi perspektif içerisinde yanıt aramaktır. Tarafların şimdiye kadar izledikleri ulusal politikalarının irdelenmesi, bir anlaşma için uygun zemin ve yeterli manevra sahasının bulunup bulunmadığının belirlenmesinde bize gerekli ipuçlarını verecektir. Kuşkusuz, bu noktada "Ulusallık" çok önemli. Sorunun çözümünde, ülkemizde kamu yönetiminin yeniden yapılandırılmasında olduğu gibi "Cemaatler"in esas alınmağa çalışılması halinde, işin sonunun nereye varabileceğini kestirmek çok zor. Bilindiği üzere sorgulamadan "teslimiyet" imanın esasındandır! Dileriz ki "erenler" taşımaktan düşünmeğe fırsat bulurlar.

Kıbrıs'ta çözüm parametrelerini ararken, şimdiye kadar yapılmış anlaşmaların taraflarca hangi beklentilerle imzalandığını, imza sonrası bugüne kadar yaşananlardan alınması gerekli dersleri, "çözüme" koşullanmış "kafadarların" çok iyi bilmesi, bilmiyorsa öğrenmesi gerekir. Öğrenme konusunda Arthur Miller'in yazdıklarını, öncelikle ilgili ve yetkililerin kulaklarına küpe olması dileği ile tekrarlamak isterim: "Öğrenmenin de maliyeti vardır. Önceden öğrenenler indirimli fiyattan öğrenir. Otoriteden öğrenenler özgürlük bedeliyle öğrenirler. Deneyerek öğrenenler etiket fiyatından öğrenir. Hayattan öğrenenler gecikme zammıyla öğrenir. Hayattan da öğrenemeyenler boşa gitmiş hayatlarıyla öğrenirler."

Bilindiği gibi sadece üç yıl yaşayabilen Kıbrıs Cumhuriyeti'ne hayat veren iki temel anlaşma mevcuttur. İmzacı devlet olmamasına karşın, anlaşmaları kotaran Amerika Birleşik Devletleri'dir. Taraflar arasında müzakereleri "kolaylaştırıcı" rol üstlenen ABD, 18 Aralık 1958 de başlatılan görüşmelerde masaya "Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti" tezini getirmiştir. Bu tarihe kadar Yunanistan ve Kıbrıs Rumlan tarafından sadece ENOSİS (Ada'nın Yunanistan'a bağlanması), Türk tarafınca ise sadece TAKSİM (Ada'nın ikiye bölünerek Türkiye ve Yunanistan arasında paylaşılması) tezleri ileri sürülmüştür. Tarafların hiçbiri Kıbrıs Cumhuriyetini gündeme getirmemiştir. Soğuk savaşın olabildiğince sertleştiği o dönemde, ABD'nin temel kaygısı; NATO'nun Güneydoğu Kana-dı'nda olası bir çatlağı önlemekti. İki taraf üzerinde yoğun baskılarla sürdürülen müzakereler sonucu, 11 Şubat 1959'da Zürih Anlaşması Türk ve Yunan Başbakanları tarafından parafe edilmiştir. Bilindiği gibi parafe edilen anlaşma üç ana bölümden oluşmaktaydı. Bunlar; Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının temel yapısı ile ilgili anlaşma, İttifak Anlaşması ve Garanti Anlaşmalarıdır. Ne var ki bugün Kıbrıs Cumhuriyeti'ne hayat veren ilk anlaşmanın Türk ve Yunan başbakanları tarafından imzalanmış olmasının anlamını yetkili ve ilgililer unutmuşa benziyor.

Bu anlaşmanın imzasından sekiz gün sonra 19 Şubat 1959'da Londra Anlaşması imzalanır. İmzacılar, Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs'taki her iki toplum temsilcileri ve İngiltere'dir. Yeni bir anlaşmada öncelikle kimlerin "mührüne" ihtiyaç duyulacağı açıktır. Bu nedenle, yeni bir anlaşmanın müzakereleri yapılırken; Türkiye'nin Sayın Denktaş'ı cepheye sürüp, onun arkasında adeta saklanıyor görünmesini anlamak doğrusu çok zor.

ilgili tarafların 1959 başlarına kadar gündemlerinde "Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti" yok iken, nasıl oldu da bu konuda bir anlaşmaya varabildiler? Bu soruya gerçekçi bir yanıt, tarafların önceki pozisyonlarına göre kayıp ve kazançlarını belirlemekle bulunabilir. Dış baskıların etkisi yadsınamaz ise de, sorunun çözümünde belirleyici olduğunu söylemek, abartılı ve de kolaycı bir sav olur. Önce Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin durumlarına göz atmakla başlayalım:
Gerçekte Türkiye ve Kıbrıs Türkleri "Taksim Tezi"ni ENOSİS'e karşı bir savunma tezi olarak ileri sürmüşlerdir. Cumhuriyetin kurulmasına kadar Kıbrıslı Türklere, İngiltere dahil bütün dünya "Müslüman Cemaat" ve "azınlık" gözüyle bakmaktaydı. Yapılan anlaşmalarla Ada'daki Türk Toplumu, Cumhuriyeti oluşturan "imzacı" iki halktan birisi olarak tanımlanmıştır. Artık Türkler devlet yönetiminde yüzde otuz, kurulması öngörülen orduda yüzde kırk, söz sahibi olmuş, çok sevdiğim tabirle "kurucu ortak" statüsüne kavuşmuştu. Kurucu ortak statüsü ile beraber ayrı yasama, yürütme ve yargı yetkilerine sahip Türk Toplumu, artık "cemaat" değil, ulusal bir toplum niteliğini kazanmıştı. Belirlenen statünün aşındırılmasına engel olmak üzere de, Anayasal ve de fiili güvencelerle donatılmış görünüyordu. Türkiye ise, anlaşma uyarınca İlk defa sınırların ötesinde bir askeri güç konuşlandırmış, Ada'nın Yunanistan'a ilhakını önleyerek, Doğu Akdeniz'de stratejik dengenin korunmasını sağlamış, anlaşmanın bozulmasına karşı gerektiğinde tek taraflı müdahale hakkı elde etmişti.

Acaba Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan anlaşmaya niçin imza atmışlardı? ikinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere zorunlu olarak dünyanın birçok yerinde bulunan sömürge yönetimlerini tasfiye etmeğe başlamıştı. Kıbrıs'taki tasfiyede en önemli sorun, buradaki stratejik konuma sahip üslerin daha uzun süre elde bulundurulmasıydı. Bu üsler İngiltere'nin Yakın Doğu politikasının çok önemli dayanağıydı. Bu nedenle üslerin varlığına uzun vadede bile mey-dan okunmayacak düzenleme, Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanmasıyla sağlanamazdı. Ayrı ayrı nedenlerle de olsa, Türkiye ve ingiltere'nin kararlı bir şekilde Yunan istekleri karşısında yer alması, ENOSİS isteklerini zorunlu olarak erteletmiştir. Ada yönetiminin büyük ölçüde ellerine geçmesi, varılan anlaşmanın, Rumlar tarafından ENOSİS'e giden yolda önemli bir adım olarak yorumlamasına yol açmıştır.

Geçmişte Girit Adası için yapılan benzer düzenlemelerde, onları adım adım ENOSİS'e götürmemiş miydi? Girtt'in Osmanlı Devleti'nden kopuş sürecini başlatan, idari yapısına ilişkin düzenleme (1878) ile Ada'nın fiilen Yunanistan'a ilhakı otuz yıllık bir zaman almasına karşılık, Kıbrıs'ta sürecin çok daha az bir zaman içerisinde tamamlanmak istenmesi, Rumların "çarşaflamalarının" temel nedeni olmuştur. Rumların üç yılda anlaşmayı rafa kaldırıcı başlıca eylemlerini hatırlamakta yarar olduğunu sanıyorum: Öncelikle yeni yönetimin yapılandırılmasında % 30- % 70 oranı uygulanmaya konulmadı, Cumhuriyetin köşe başlarına Rum terör örgütü (EOKA) mensupları yerleştirildi, Ordunun % 40 -% 60 oranında kurulma çalışmaları engellendi, ayn belediyelerin kurulması çıkmaza sokuldu, konunun Türk Cemaat Meclisi tarafından Anayasa mahkemesine götürülmesi karşısında, Rum liderliği Anayasa Mahkemesinin kararlarına uymayacağını peşinen ilan etti, Anayasa Mahkemesi'nin bağımsız Başkanı (Dr. Forsthoff) kendisine yapılan baskı ve tehditler karşısında istifa etti, Cumhurbaşkanı Yardımcısının (Dr. Fazıl Küçük) "veto" yetkisi, kendisi devre dışı bırakıldığı için havada kaldı. Bütün bu gelişmeler paralelinde Türk Toplumu'nu sindirmek için her türlü baskı ve yıldırma eylemleri aralıksız sürdürüldü. Türk okulları, camileri birbiri ardından havaya uçurulmağa, "faili meçhul" cinayetler işlenmeğe başladı. Amaç, Kıbrıs Anayasası'nda ENOSİS'e engel niteliğinde görülen maddelerin değiştirilmesine Türk Toplumu'nun boyun eğmesini sağlamaktı. Makarios'un 13 maddelik değişiklik önerisi, önce Kıbrıslı soydaşlarımız tarafından, daha sonra 6 Aralık 1963'de T.C. Hükümeti (Başbakan İnönü) tarafından reddedildi. Bundan sonra Rumlar tarafından Türklerin işyerlerine, evlerine yapılan saldırılar yoğunlaştırılmış, Aralık 1963'ün son haftasında toplumlar arasındaki çarpışmalar, hemen hemen bütün Ada sathına yayılmıştı. Türk milletvekillerinin, kamu görevlilerinin silah zoruyla yönetimden el çektirilmeleri ile Kıbrıs Cumhuriyeti fiilen son buluyordu. Türkleri toplu katliamdan, Türkiye'nin havadan fiili müdahalesi kurtarıyordu.

Ada'da iki ayrı yönetimin kurulmasından sonra, dinmeyen sürtüşme ve çatışmaların durdurulmasına yönelik, önce ABD'nin daha sonra da Birleşmiş Milletler Örgütü'nün yoğun "arabuluculuk" misyonları ve bu kapsamda taraflara sunulan özel planları gündeme gelir. Bu planlar incelendiğinde görülecektir ki, Türk tarafına verilmesi öngörülen statü, "azınlık" haklarının ötesinde fazla bir şey değildir. Bu planların Rum tarafınca kabul görülmeyişinin temel nedeni, kendi deyişleri ile "katıksız ve şartsız" bir ENOSİS'i öngörmemiş olmalarıydı. Bu süreçte Türk tarafı aşama aşama, önce 28 Aralık 1967 de Geçici Türk Yönetimi'ni, Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra 13 Şubat 1975'de Kıbrıs Federe Türk Devleti'ni, en sonunda da 17 haziran 1983'te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni kurmuştur.

Bu yönetimlerin kuruluş deklarasyonunda Kıbrıs sorununun çözümünde "İki eşit halk arasında ortaklığın bir federasyon çatısı altında yeniden kurulması", mevcut sorunların "barışçı ve uzlaşıcı bir politika ile çözümlenmesi" istemi vurgulanmıştır. Görülüyor ki, Kıbrıs sorununun çözümünde, Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin gündeminde "Taksim" yoktur. Her zaman gündemde olan ve gündemde kalacak olan; kendi ulusal kimlik ve varlıklarının ebediyen güvence altında olması, bunu başkalarının atıfet ve merhametine bırakılmaması, kendi yönetimlerinin kayıtsız şartsız kendi ellerinde olması, Ada'nın genel yönetiminde de eşit siyasi haklara sahip olunmasıdır.

Olası bir anlaşma için, Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin olmazsa olmazlarını bir "kırmızı çizgi" ile belirtmek gerekirse bunlar:

• Sulandırılmamış, her türlü "aşındırma" gayretlerine geçit vermeyen (Avrupa Birliği Norm ve Müktesebatının da bu noktada geçerli olamayacağı) kalıcı "iki kesimlilik".
• Kurulması öngörülen "ortak devlet" kurumlarında (yasama, yürütme, yargı) nispi temsil usulünün ötesinde, egemenliğin eşit paylaşımının güvence altına alınması. Başkaca bir deyişle, "Ortak Devlet" kurumlarda Rumların tek başlarına hakimiyet kurmasını önleyici yeterli ve değiştirilemez sınırlamalar getirilmesi.
• Belirtilen ana çerçevede yapılacak anlaşmanın ihlalini önleyici somut güvencelerin elde bulundurulmasıdır.
Şimdi, Annan Plam'nın Türk Tarafı'nın yukarıda belirtilen "kırmızı çizgi" hudutlarını kırılmaya uğratan noktalarını fazla ayrıntıya girmeden belirlemeye çalışalım:
• Taslak Kuruluş Anlaşmasında "Tarafların kendine özgü kimliğini ve bütünlüğünü, ilişkilerinin bir çoğunluk ve azınlık ilişkisi değil, siyasi eşitliğe dayalı bir ilişki olduğunu" esas kabul etmesine karşılık; ileriye dönük öngörülen "serbest dolaşım, vatandaşlık ve mülkiyete" ilişkin düzenlemeler; siyasi eşitliği "kağıt üzerinde" kalmasına yol açacak niteliktedir. Bu konularda makul kısıtlamalar ancak, "Türk Parça Devleti'nde Rum nüfusun, Türk nüfusunun üçte birini geçmesi halinde konabilecektir.
• Böylesine bir düzenleme sonucunda, aradan otuz yıl geçmesini müteakip; yasama organlarında Türk varlığı asgari yüzde otuz azalarak; Ortak Devlet'in Senatosunda 32 Rum, 24 Türk, Temsilciler Meclisi'nde ise 38 Rum, 10 Türk temsilci kalacaktır. Çok muhtemeldir ki, yürütme organı niteliğindeki altı kişilik Başkanlık Konseyi'ndeki Türk üye sayısı da politik manevralarla 2'den 1'e düşebilecektir.
• Kıbrıs'ın Avrupa Birliğine üyeliği, Anlaşmanın izlenmesinin Birleşmiş Milletler Örgütü'ne verilmesi, Türk Birliği üzerine konan tahditler, Türkiye'nin "Garantör Devlet" işlevini zayıflatacaktır. Bu arada Kıbrıs'a hangi amaçla olursa olsun T.C. vatandaşlarının ziyaretlerinde "Şengen vizesi" aranacağı da unutulmamalıdır.

Yunanistan ve Kıbrıslı Rumların şimdiye kadarki tutumları, anlaşma taslağında, "ENOSİS'e açık kapı" görmedikleri sürece, bir anlaşmaya yanaşmayacaklarını göstermektedir. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Avrupa Birliğine üyeliği, soruna yeni bir boyut getirmiştir. Güney Kıbrıs Rum yönetiminin "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak; Avrupa Biıiiği'ne tam üye olması, bir bakıma ENOSİS'in fiilen gerçekleşmesi demektir. Böylece, Yunanistan ve Kıbrıslı Rum Yönetim'i arasındaki "bariyer" fiilen ve hukuken ortadan kalkacağı gibi, Avrupa Biıiiği'nde daha güçlü bir şekilde (iki oyla) temsil edilmeleri sağlanmış olacaktır. Geriye, Ada'nın Türk Kesimi'nin kendiliğinden "düşmesini" beklemekten başka yapacak bir şey kalmayacaktır. Güney Kıbrıs'ın bir cazibe alanına dönüşmesi, KKTC vatandaşlarına el altından sağlanacak kişisel olanaklar zamanla "kalenin" içten fethine katkı sağlayacağı kuşkusudur. Sayın İlhan Selçuk'un deyişiyle, "bizim varakpareler" de bu konuda gayretlerini esirgemeyeceklerdir. Daha şimdiden Türk tarafında görülen bölünme ve çözülmeler bunun ilk işaretleri değilse nedir? Hiç risk taşımayan bu stratejiyi bir kenara bırakarak; anlaşmaya yanaşmalarının, esas hedeflerinden şaşmadan daha fazla kazanç elde etmeleri halinde "mümkün" olabileceği beklenmelidir. Bu kazançlar da, kuzeyden cazip toprak kazancı, Ada'da Türkiye'nin varlık ve etkinliğinin büyük ölçüde aşındırılması, Türk tarafının siyasi bütünlüğünün deformasyona uğratılması, denebilir. Annan Planı mevcut haliyle Rumlar'a bazı kısıtlamalarla bu olanakları sağladığı söylenebilir. Esasen "Plan"ın hazırlanışının her safhasında kendilerine danışıldığı, artık bir sır değildir.

Tarafların pozisyonları ve anlaşmadan beklentileri bir birinden öylesine farklı ki; bunların 22 Mart tarihine kadar bağdaştırılması olanaksız görülüyor. Daha sonra Türkiye ve Yunanistan'ın devreye girmesinin -bir tarafta "teslimiyet" olmadıkça- sonucu değiştireceğini beklemek; sanırım boş hayalden başka bir şey değildir. Anlaşma sağlanamadığı noktalarda "boşlukların" Annan tara-fından doldurulmasını kabullenmek ise, tam bir aymazlık değil de nedir? Şimdiye kadar hangi "arabulucu" bize yakın önerilerde bulunmuştur? Kamuoyunca Türk tezlerine yakınlığı ile isim yapmış ABD'li Acheson bile, 15 Temmuz 1964 te sunduğu önerilerde Kıbrıslı Türklere "azınlık" statüsünün ötesinde bir şey getirmemişti. Aynı kişiye, Yunanistan'ın Ada'ya gizlice 20 bin kişilik bir kuvvet çıkardığı, hatırlatıldığında, "Bunun iyi bir şey sayılması gerektiği, anlaşma yapılırsa bu kuvvetin anlaşmanın uygulanmasında yardımcı olabileceği" yolunda verdiği yanıt unutulmamalıdır. Bilmem, Galo Plaz'yı, Cyrus Vance'yi, Manlio Brosio'yu ve diğerlerini hatırlayanımız var mı?

Bütün bu değerlendirmelerden sonra, önemsediğim birkaç hususu, altını çizerek; ilgililere ve yetkililere duyurmak isterim.
Yürütmeğe çalıştığınız Kıbrıs Politikanızın "kırmızı çizgilerini" açıklıkla ortaya koyun. Bu suretle hiç kimse olmayacak "beklentiler" içerisine girmesin. Politikanız şeffaf olsun, kamuoyu ile politikanızı paylaşın. Çok iyi bilinmelidir ki; politikanızın ulusallığı ancak arkasında Türk Halkı'nın bulunması ile sağlanabilir. Bu da zaaf değil, size güç kazandırır. Kıbrıs'a ilişkin en büyük ayıbımızın, bir büyük şehrin mahallesi kadar nüfusa sahip Ada'daki Türk Toplumunu, kendi ayakları üzerine kaldıramamış, onları Güney'in de gıpta ile bakacağı bir refah toplumu haline getirememiş olmamızdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin ve KKTC'nin bekasının, her şeyden önce, yurttaşlarının devletlerine olan "gönülden bağlılığı" ile sağlanabileceğini unutmayın!
25.02.2004

Kaynakça
Kitap: ATEŞİ VE İHANETİ GÖRDÜK
Yazar: ÇETİN DOĞAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1971-1974: Cumhuriyetimizin 2. Yükseliş Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir