Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

12 Mart CIA (NATO) Darbesinin Amacı

27 Mayıs 1960 Devrimi, Amerika ve Amerikan Gladyo'suna karşı kazanılmış bir savaştır.
Ardından Deniz Gezmiş gibi Kahraman Atatürkçü'lerin mücadeleleri ile Amerikan Gladyosu yok olma noktasına geldi.
Ve sonunda 12 Mart 1971 Muhtırası ile Amerikan Gladyosu yeniden güç kazandı.

12 Mart CIA (NATO) Darbesinin Amacı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 06 Haz 2011, 02:30

12 Mart CIA (NATO) Darbesinin Amacı

Sanayi Burjuvazisi'nin İktidarı


- 12 Mart ve 12 Eylül arasındaki benzerlikler ya da ayrılıkların Türkiye'deki parlamenter sisteme etkisi ve sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

- ABD'nin 12 Mart'ta bütün dersini aldığı anlaşılıyor. 27 Mayıs 1960'ta aldığı dersi 12 Mart 1971'de çok iyi uyguladı. 27 Mayıs ihtilalinde iktidara el koyanlar arasında yüzbaşılar vardı. İşin içine yüzbaşı, teğmen, binbaşı, albay soktuğunuz zaman o hareket devrimcileşebilir. Nitekim de öyle oldu. Genç beyinlerdir ve bunların tabanı vardır. ABD o dersi aldıktan sonra 1971 hareketinde yüzbaşı, üsteğmene geçit vermemiştir, ama binbaşı var, albay çok. Bundan sonra Türkiye için orgeneraller darbesinin en sağlam yol olduğunun tespitini yapmıştır. 12 Eylül'de baştan hatasız, hiyerarşik, orgeneraller darbesi planlamıştır. Hareket, emir komuta zinciri içinde orgeneraller darbesi olmuştur. Emir komuta çok önemli, 12 Eylül, bu bakımdan 27 Mayıs, 22 Şubat, 21 Mayıs, 12 Mart'tan çok farklıdır, ama 12 Eylül dört dörtlük olmuştur. Harekat o kadar başarılı olmuştur ki emir komuta zinciri içindeki orgeneraller bu işe 1979'da karar verdikleri halde bir yıl daha sosyal, ekonomik, siyasi olayların tırmanmasını ve dolayısıyla sosyal katmanlarda hareket için bir "evet" cevabının doğmasını beklemişlerdir. Bu bekleme? süreci içinde Türkiye'ye "yapacak hiçbir şey kalmamıştı.

Yapılacak tek şey iktidara el koymaktır" eğitimini verdirmişlerdir. Bakın, çok ilginçtir. O dönem hiçbir şekilde terfi sırasında olmayan Kenan Evreni Bülent Ecevit eliyle genelkurmay başkanı yaptırılmıştır. Olacak iş değil... Kendisi hatıralarında yazdı. O dönem Türkiye'ye baktığınızda, genelkurmay başkanı olacaklar arasında Kenan Evren'in yeri yok, ama birden bire bu tablo değişiyor ve Evren ana tablo durumuna geliyor. O kadar isabetli bir seçim yapılıyor ki 1982'de faşist çelik çerçeveli bir anayasa hazırlanıyor. Bu anayasayla bir darbe yapma olasılığı imkansız hale getiriliyor, çünkü kendileri açısında da rizikolu görüyorlar. Bakın, bu anayasada her şey yasaklanıyor ve bunlar değiştirilemiyor. Ondan sonra gelen tüm iktidarlar da 1982 Anayasası'na dört elle sarılıyorlar. Kalkınmanın önünde en büyük engel teşkil ettiğini söyledikleri bir anayasa bu, yine kalkınma, sosyal refah, düşünce özgürlüğü yok. Demokratik gelişim durmuş, Milli gelir olarak dünyada 48. durumdayız. Kişi başına düşen yıllık gelir 3 bin dolar. Bu anayasa her geçen zaman toplumu daha boğar duruma geliyor.

- Türkiye'yi 12 Mart'a getiren koşullar nelerdir?
- 1969 yılında yapılan genel seçimlerde AP, yanılmıyorsam yüzde 52 oyla iktidar olmuştu. Başbakan da Süleyman Demirel'di. Bir başka olgu, 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla birlikte Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecine girmesi. Bunun ilk belirtileri daha 1970'li yıllarda görülmeye başlamıştı. Çift kutuplu bir dünyadan tek kutuplu bir dünyaya kayış olasılığı daha o zamandan belliydi.
- Nasıl belli olmuştu?
- 1960'lı yıllarda Sovyet lideri Nikita Kruşçev'den beri Sovyet sisteminde, sosyalist totaliter bir rejimden kopma belirtileri görülüyordu.
Yine başka bir olgu, Cumhuriyet'i kuran CHP'nin 1969 seçimlerinde beklenenin de altında oy almasıydı.

Bütün bunların yanında şu da vardı:

Sanayi burjuvazisi ithal ikamesi programıyla güçlenmişti. Ona paralel olarak daha fazla güçlenen ticaret burjuvazisiydi. Özellikle Anadolu burjuvazisi çok güçlenmişti.

Beşinci olarak da şunu söyleyebiliriz:

1970'li yıllara gelindiğinde ABD, Türkiye'de daha egemen olmasını sağlayacak tedbirleri alıyordu. Zaten ABD, Marshall Yardımı Anlaşması'ndan beri (1947) Türkiye'de daha egemen olmuştu. Türkiye'nin merkezi sinir sisteminin içinde bulunuyordu. Süleyman Demirel'in çok büyük oyla iktidarı alışının arkasında ABD'nin son derece büyük desteği var. Burada sanayi burjuvazisiyle ticari burjuvazi de bunu desteklemiştir. Yani seçim sonunda işbaşına gelen iktidar sanayi burjuvazisi iktidarı olmuştur.

Tabi, ithal ikamesi programıyla devletin bütün olanakları sanayi burjuvazisine teşvikler halinde verilmişti.
Ben burada kaos senaryoları, komplo teorileri yazmak istemiyorum, Süleyman Demirel gerçekten önemli bir oy oranıyla iktidar olmuştur, ama gerçek anlamda durum bu değil. Bu derece yüksek oy alınışında sanayi burjuvazisinin ve Vehbi Koç'un bire bir etkisi olmuştur.

Yeni ve Kuvvetli Bir İktidar Var

- Nasıl etkisi oldu?
- Çünkü Koç kapitalinin, sanayi kapitalinin pazarlamasının Türkiye'de örgütleniş biçimi, AP yerel yönetim başkanlarının bayilikler şeklinde elde bulundurmasına yöneliktir.

Yani AP'yi iktidara getirecek iller, ilçeler bazında başkanlar Arçelik bayiliklerinin sahipleri durumundadırlar. Bu bir gerçek, bu zaten yazılmıştır da.
Söylediğim, hem seçin stratejisi açısından önemli bir olgudur hem de genel başkan için aynı durumdur. AP'nin o zaman yanılmıyorsam 1067 kadar delegesi vardı. O dönemde eksik delege sayısı 60-70'tir. Bayilikler yoluyla bu sayı tamamlanmış ve genel başkanı da seçebilir duruma gelmişlerdir.

Bunların hepsini üst üste koyduğumuz zaman durum şunu gösteriyor:

Yeni ve kuvvetli bir iktidar var. Özünde de sanayi burjuvazisinin iktidarı.

Bakın, daha önce, 1965'te genel seçimler olmuş, ondan önce de 1961'de her türlü özgürlükleri güvence altına alan yepyeni bir anayasa yapılmış ve bu anayasa halk katmanlarının tümünün katıldığı bir hareketle ulaşılmış, ama daha sonra AP iktidarının Başbakanı Süleyman Demirel, bu anayasanın bol geldiğini ve terziye gönderip sağını solunu kestirmek gerektiğini meydanlarda, kamuoyu önünde açıkça söylemiştir.

1930 ihtilalinden sonra gelen hürriyet ortamında yetişmiş toplum katmanları bu anayasanın bu şekilde değerlendirilmesi ve fiilen de önünün kesilmesi çalışmalarını hiçbir biçimde onaylamıyordu. Bu da toplumsal muhalefetin her katmanda güçlenmesi ve derinleşmesine yol açtı.

O özgürlük ortamından 1969'a geldik. 1968 öğrenci hareketleri başlamış. Bu hareketler hızla dünyaya yayılmış, Türkiye'de de etkili olmaya başlamıştı.
O dönemde gelen iktidar toplumun bu hızını kesek bir iktidar durumundaydı. Objektif şartlar da zaten bunu gösteriyor. Bir de toplumda umutları öldüren bir sanayi burjuvazisi iktidarı vardı. Umutsuzluk giderek arttı ve bu artış o kadar yükseldi ki bir noktada artık cumhurbaşkanı seçimi gibi konularda tıkanma noktasına geldi.

Bu toplumsal huzursuzlukların ülkenin birlik ve bütünlüğünü tehlikeye düşürebileceği endişeleri doğmuştu. Ordu da bu olaylardan büyük ölçüde etkilendi.

- Ordunun etkileniş biçimi nasıl oldu?

- Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç gayet net olarak, "Bu toplumsal olaylar ekonomik olayların çok ilerisine gitmiştir. Ekonomi bunun çok gerisinde kaldı" dedi. Burada toplumsam bir patlama meydana gelebileceği endişesi doğmuştu. Dolayısıyla bu sosyal gelişmenin önünün kesilmesi gerektiği düşüncesi orduya hakim olmuştu. ABD'de bu düşünceyi daha fazla güçlendirecek tüm eylemlerde bulunmaya başladı.
12 Mart 1971'e gelindiğinde ordu içinde ve dışında sivil-asker ya da asker-sivil bir sürü cuntalar oluştu.

Bu koşullar böyle özetlenebilir.

- Koşulların çözümü mutlaka 12 Mart'ı zorunlu kılıyor muydu?
- Bu hep sorulan, düşünülen bir konu, Süleyman Demirel o dönemin başbakanı.

Onun bakış açısından şöyle değerlendirilebilir:

"Çok büyük çoğunlukla iktidara geldim. Ekonomik kalkınma da iyi gidiyor. Hiçbir sorun yoktur."

Benzetmeye de giderek, 1957'de ekonomi iyiye doğru gitmeye başlamışken 1960 ihtilalinin de bunun yolunu kestiğini söylüyor. Gerçi o 1960 için "darbe" ben ise "ihtilal" diyoruz, o da başka...

Bakın, olayın bir boyutu, halkın etkilendiği ve başka bir çözüm yolu da görmediği Süleyman Demirel'in çözümlerini o dönem Türk halkı aşağı yukan on yıldır görüyor. Rakamlara vurduğunuz zaman sanayide, ticarette gelişme var, ama gerçekte üretimdeki o artı değerden toplumun hiçbir kesimi yararlanamıyor. Bir de özgürlükler açısında toplum tamamıyla rahatsız, çünkü iktidar çok açık biçimde 1961 Anayasası'ndan rahatsız. Gündeminden hiç düşürmediği konu bu.

Toplumsal muhalefet alanlara taştığı zaman da "Yollar yürümekle aşınmaz" ya da "Bana, sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz" söylemleri var. Üniversite gençliği, işçiler, öbür kesimler olsun iktidarın bu tutumunu onaylamıyordu, çünkü toplum 1961 Anayasası'nın kendisine verdiği özgürlüklerden geri dönüşü kabul etmiyordu.

Cumhurbaşkanlığı Seçimi Krize Dönüştü

- Tam o dönemde de cumhurbaşkanlığı seçimi bir krize dönüşmüştü...
- Tabi, o var. Büyük bir oy yüzdesiyle iktidar olduk, her şey güllük gülistanlık, derken ortaya cumhurbaşkanlığı sorunu çıktı. Türkiye o noktada kilitlendi.
Ne AP, yani Demirel ne de CHP, yani Ecevit bir cumhurbaşkanını seçme durumundalar. Cevdet Sunay üzerinde anlaşamadılar.

Diğer adayların isimleri üzerinde de anlaşma sağlanamadı. Bir de Faruk Gürler olayı var. O da emekli edilip devreden çıkmış. O arada Muhsin Batur da cumhurbaşkanı adayları arasında, CHP onu destekliyor, ama o da seçilemiyor.

Bir tarafta AP, "Ben bu kadar oyla iktidar oldum. CHP ise şu kadar oyla muhalefette kaldı. Normal olarak cumhurbaşkanını benim seçmem lazım" iddiasında. Sonuçta oradan da acele bir formülle Fahri Korutürk çıktı. Böylece onu cumhurbaşkanı yaptılar.

Bunun gibi oldu-bitti çözümler halk katmanlarını hiçbir şekilde tatmin etmez, yaşam standartlarını iyileştirmez, dolayısıyla da onları çok fazla rahatsız eder. Daha iyi bir demokrasi için toplumsal hareketlerin ivmesi artabilir. Bu artış da 12 Mart gibi sonuçlar doğurabiliyor.

- Türkiye'ye demokrasinin yerleşmesi veya hak ve özgürlüklerin kısıtlanması gibi kriterler bakımından 12 Mart gereken işlevini yerine getirmiş midir? Yoksa muhtıralar yoluyla yönetim yolunu mu açmıştır?

- Her ülkenin kendine özgü koşulları dikkate alınmak zorundadır. Bunları dikkate almadan yapılan değerlendirmeler objektif olmaktan çok uzak kalır. Bu yanlış değerlendirmeler toplumu çok yanlış yerlere götürür.
Bu açıdan bakında 12 Mart 1971 darbesi ya da darbeleri değerlendirelim.

Muhtıralı Darbe

- Siz 12 Mart'a darbe mi diyorsunuz? O bir askeri muhtıra değil mi?
- O bir muhtıralı darbedir. Burada halkın isteklerini kuvvetle bastırma olayı mevcut. Bu bastırma çok şiddetli de olabilir ya da parlamento açık tutularak halk bir baskı altına alınabilir. Burada esas olan, halkın idaresinin üzerine bir baskının ortaya çıkması ve eyleme geçirilmesidir.
Burada önemli olan sonuçtur. Her iki durumda da birbirinden çok farklı eylemler olmuyorsa ikisi objektif olarak birbirinin önüne çıkamaz. Yani darbe de, muhtıralı darbe de aynıdır.

Ama iktidara gelenler için farklılık şu olabilir:

Daha kapsamlı bir iktidara el koymayı kendileri açısından görememiş ve muhtıralı bir yaklaşımı seçmiş olabilirler ya da zamanlamaları öyledir veya halkın büyük gücü karşısında gerilemeleri söz konusudur.

O nedenle bu koşullara dikkat etmek lazım. İkincisi, Türkiye'de 27 Mayıs'ı ben çok farklı görüyorum, çünkü 27 Mayıs'ta halk katmanları, üniversiteler, işçi kesimi, basın, haklı isteklerle ayağa kalkmışlardır. Bunun önüne geçecek grup olarak da bu katmanlar orduyu görmüşlerdir. Ordu, o dönem mevcut potansiyelin önüne getirilmiştir.

Ama 12 Mart öyle değil. 12 Mart'ta, Amerikancı bir askeri cunta var. Parlamento da açık tutuluyor]75 ama parlamento zaten baştan beri ABD'nin şekillendirdiği, onun güdümündeki bir parlamento. Bu parlamento ve Amerikancı askeri cunta bileşkesinde ordu öne çıkıyor, muhtıralı bir zorlamayla Türkiye'yi yönetmeye kalkıyor.

Bunun karşısına mutlaka halk kesimlerinin çıkması gerekiyordu. Nitekim geniş bir muhalefetle karşı karşıya kalmıştır. Örgütsüz hiçbir hareketin başarı şansı yoktur, halkın o harekete karşı tavır almasını zorunlu kılar.

Bu doğrudur, çünkü emperyalizm orada örgütsüz bir hareketin arkasında durmaktadır. Örgütsüz bir hareket de mutlaka faşizmin doğrultusuna girmek zorundadır.

ABD, Türkiye'de iki türlü darbe tezgahlıyor. Kuvay-ı Milliyeci bir harekete de faşist bir darbeye de "darbe" diyor, ama Kuvay-ı Milliyeci ya da Kemalist bir darbeye hiçbir zaman destek vermiyor, bütün gücüyle de karşı çıkıyor. Bu ayrılığı da görmek lazım, bunu yaparken de o hareketi mutlaka silahlı bir terörist hareket haline getiriyor.

Silahla o hareketi doğru olmasına rağmen yanlış bir hareket haline getiriyor, faturasını da sosyalistlere, solculara ya da sosyal demokratlara çıkarıyor.

- Peki, bunu 1971 dönemine uygularsak nasıl bir çözümleme yaparsınız?
- O dönemde Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Dev-Genç, FKF, Proleter Devrimci Aydınlık ve daha bir sürü hareket var, ama silahlı değil. Bu hareketlerin eline silah verdiğiniz zaman ne olduğunu gördük. Normal rayında yürüyen bir ulusal ya da sol benzeri hareketi silahlı eylem hareketi haline getirerek bastırdılar. Onun karşıtı olarak da faşist, Amerikancı bir darbe modelini topluma benimsettiler, aradaki fark bu. Tarihte dünyanın her yerinde ulusalcı devrimci bir hareket, seçkinlerce, aydınlarca, jakobenlerce başarılmıştır.

1971'de radikal bir askeri hareketin başarı kazanması için o günün solcu gençleri, bugünün numaralı cumhuriyetçileri ve şeriatçıları, elde silah, o harekete katılmak için beklerken düşündükleri gerçekleşmeyince oportünist oldukları için Amerikancı mevzilerde yerlerini aldılar.

ABD Zamanlama Hatası Yaptı

2. Dünya Savaşı'ndan önce, 1938'de, İngiltere Başbakanı Chamberlain Hitler'le görüşüyor. Hitler'den savaş açmayacağı güvencesi alıyor. Chamberlain o görüşmeden sonra, "Barışı sağladım" diyor, ama daha sonra savaş patlak veriyor. Bakın, 12 Mart'tan sonra Süleyman Demirel, Güniz Sokak'taki evine döndü. Şimdi de "Güniz Sokak bana dar geldi" diyor.

12 Mart'ta Güniz Sokak'a gidiyor ve Tuğamiral Atilla Tüzman'ın getireceği zarfı bekliyor. Zarftaıl çıkan mektubu okuduktan sonra da sesi çıkmadı. Sesi çıkmayan kişi, Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı. 1969 seçimlerinde aşağı yukarı 15 milyona yakın oy almış. İyi de Güniz Sokak'a çekilirken kendisine oy veren insanlara danıştı mı? Hayır, kendisi karar verdi.

Yapılan hareketi yanlış bulduğunu mecliste söylemişti. O zaman, sonucu ne olursa olsun, o mecliste oturması lazımdı. İspanya'da ne oldu? Faşist Albay parlamentoya bastığı zaman yönetim ona karşı durmuştur.

Burada ise o badireyi uzaktan kumanda ve kontrolüyle geçiştirmiştir ve kendisinin yeniden başbakanlık günlerinin gelmesini beklemiştir. Söylediği budur.

Bu, bir kere değil ki. 1980'de de kendisi başbakanken yine eylem konmuştur. O daha da feci bir eylemdir. Birincisinden hiç ders almadan yine gitmiştir.

Güniz Sokak o zamanlar dar gelmediyse şimdi çok geniş gelmesi lazım, ama diyor ki:

"Güniz Sokak bana dar gelir."

- Peki, 12 Mart'ta parlamento neden kapatılmadı?
- ABD orada zamanlama yapmıştır. O da ABD'nin zamanlamasına uymuştur. 12 Mart'ın çok önemli bir özelliği var. 12 Mart'ta muhtırayı veren cunta içinde ulusalcı kesimin militan ucu yok. Militan embriyo 9 Mart'a aittir.

O embriyo da yok edildiği için ABD 12 Mart'ta muhtırada durmayı doğru politika olarak seçmiştir. Düşüncesi de daha büyük patlamalar meydana gelmesi olasılığıdır.

ABD'nin 1960 ihtilalinde aldığı yegane ders şudur:

ABD, Türkiye'nin çok karmaşık bir yapıda olduğunu, çok değişik eylemlerin hiç beklenmedik biçimde ortaya çıkabileceği düşüncesinden hareketle yüzde yüz bu bölgede güven içinde olmak istemiştir.

Devrimci hareketlerin her an patlamaya, ateşlenmeye hazır bir durum olduğunun bilincindedir. O nedenle dikkatli davranmaktadır. 12 Mart muhtırasında bu dikkati göstermiştir, çünkü o hareketin önünü muhtırasız kesmeye kalkışsa kontrolü elden kaçırabileceğini düşünmüştür.
Ama konjonktürün de çok önemi var. O dönemde ABD hem Türkiye, hem bölge açısından çok iyi bir değerlendirme yapmıştır. İşi muhtırada düğümlemeyi, daha ileri bir dönemde de daha hızlı gitmeyi hesaplamıştır.

- Diyelim ki bütün bunlar doğru... Peki, ABD'nin o dönem hızlı girecek gücü yok muydu?
- O gücü var da orada o gücü kullanmayı zamanlama açısından doğru bulmamıştır.

Kaynakça
Kitap: Açılım Kıskacı
Yazar: Erol Bilbilik
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 12 Mart CIA (NATO) Darbesinin Amacı

Mesajgönderen Avşaroğlu » 22 Haz 2011, 22:13

Sorun yok Ömer abi.
Kullanıcı avatarı
Avşaroğlu
Çavuş
Çavuş
 
Mesajlar: 62
Kayıt: 16 Mar 2011, 00:17


Dön 1960-1971: Cumhuriyetimizin 1. Yükseliş Dönemi ve Cumhuriyetimizin 2. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir