Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Neden Demokrasi?

27 Mayıs 1960 Devrimi, Amerika ve Amerikan Gladyo'suna karşı kazanılmış bir savaştır.
Ardından Deniz Gezmiş gibi Kahraman Atatürkçü'lerin mücadeleleri ile Amerikan Gladyosu yok olma noktasına geldi.
Ve sonunda 12 Mart 1971 Muhtırası ile Amerikan Gladyosu yeniden güç kazandı.

Neden Demokrasi?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 22:31

NEDEN DEMOKRASİ?

Ortanın solunu, aşırı soldan ayıran başlıca unsur; ortanın solunun Batılı anlamda demokratik oluşudur.
Ortanın solu ile aşırı sol akımlar arasındaki başka ayrılıklar da bu unsurdan doğan veya demokrasiye bağlılığın gereği olan ayrılıklardır.
Örneğin ortanın solu aşırı soldan farklı olarak, her toplumun özelliklerine göre değişebilecek ölçü ve sınırlar içinde teşebbüs özgürlüğüne, mülkiyet ve miras haklarına yer verir. Çünkü bunlara bir ölçüde yer vermek, demokrasiyi yaşatabilmenin gereğidir. Teşebbüs özgürlüğünün ve mülkiyet ve miras haklarının tümüyle kaldırıldığı toplumlarda demokrasinin yaşadığı görülmemiştir. Çünkü bütün ekonomik faaliyetlerin devlet elinde toplandığı, kişisel mülkiyetin bütün bütün ortadan kalktığı, herkesin yaşayabilmek için devlet kapısına başvurmak zorunda olduğu ve devleti yönetenlere hoş görünmek mecburiyetinde bulunduğu toplumlarda devlet, denetlenemeyecek kadar, karşısında hak aranamayacak kadar, özgürlüğü ve kişiliği ezecek kadar güç kazanır.
Böyle bir devletin sıfatı "işçi diktatörlüğü" de olsa "halk demokrasisi" de olsa, o "diktatörlük" veya "demokrasi" en başta işçileri ve tümüyle halkı ezebilir.

Ne Servet, Ne Devlet Diktası

Ama bu demek değildir ki teşebbüs özgürlüğü ile mülkiyet ve miras haklarının olduğu yerde mutlaka demokrasi olur! Eğer teşebbüs özgürlüğü ile mülkiyet ve miras hakları başıboş kalırsa, demokrasi o zaman da yaşayamaz, halk o zaman da ezilir.
Ortanın solu anlayışına uygun ve demokrasiyle bağdaşabilen teşebbüs özgürlüğü, mülkiyet veya miras hakkı, Anayasamızın da belirttiği gibi "kamu yararı" ile sınırlıdır; "mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı" olmamalıdır ve özel teşebbüsün, "milli iktisadın gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesi" devletçe sağlanmalıdır.

Ortanın solunda bir devletçilik anlayışı, ekonomik gelişmeyi, ulusal kalkınma amaçlarına ve sosyal adalet ilkelerine uygun olarak hızlandırmanın gerektirdiği ölçüde devlet işletmeciliğini öngörür. Türkiye'de de bu ölçü, gelişmiş ülkelerdekinden daha yüksektir. Ama ortanın solunda bir devletçiliğin asıl ödevi, devlet kesimiyle, özel kesimiyle, bütün ekonomik faaliyetleri toplum yararına düzenlemek, yönlendirmek, her iki kesimde de bu faaliyetlerin sosyal adalet içinde ve halk denetiminde yürümesini sağlamaktır.

CHP'nin de devletçiliği bu anlam ve ölçüde bir devletçiliktir.
Bu anlam ve ölçünün ötesine geçen ve teşebbüs özgürlüğünü tümüyle yok eden bir devletçilik, demokrasiyi yıkıp devlet diktatörlüğünü getirir.
Ama ortanın solunda bir devletçilik anlayışının çizdiği sınırlar içine girmeyen, başıboş kalan bir teşebbüs özgürlüğü de "servet diktatörlüğü" yaratır.
Ortanın solu, devletten de servetten de gelebilecek diktatörlüğe karşıdır. Her ikisinden de gelebilecek diktatörlük tehlikesini, halkı ezme veya sömürme tehlikelerini önlemek için gerekli bütün tedbirleri alacak kadar halkçıdır ve demokrasiye bağlıdır.

Devlet Diktası Neden Olmaz?


Geri kalmış toplumların, gelişmiş ülkelerle aralarındaki açıklığı kapatabilmek için köklü tedbirler ve dönüşümlerle kalkınmalarını hızlandırabilmek için ve sosyal adaletsizleri yok edebilmek veya önleyebilmek için bir süre, komünist ülkelerdeki gibi bir devlet diktatörlüğüne katlanmalarında fayda görenler bulunabilir. Böyle bir görüş, bazı toplumlar için geçerli de olabilir.
Ama Türk toplumu için geçerli değildir.
Neden değildir?

Çünkü Türk tarihini yüzeyden inceleyenlerin sanılarının tersine, Türk halkının karakteri, bazı bakımlardan demokratik sayılabilecek gelenekler içinde oluşmuştur.
Türkiye'de mutlakiyet, ancak Tanzimat'la, hattâ daha çok Meşrutiyet'le, hattâ ondan da çok Osmanlı Devleti'nin en son yıllarındaki, politikacı-asker karışımı yönetimle kurulmuştur.
Daha önceleri, padişah ve vezirlerinin yetkileri, tarihte başka pek az ülkede görülebilecek ölçüde sınırlı idi. Siyasal demokrasinin unsurlarından biri olan iktidar sınırlılığı Osmanlı düzeninde fazlasıyla vardı. Devlet kuruluşu federatif, toplum yapısı plüralist-ti. Federatif nitelikteki devlet kuruluşu içinde, cemaatlerin (veya "millet"lerin) geniş özerklikleri vardı. Kesin bazı dokunulmazlıkları vardı. Plüralist nitelikteki toplum düzeninde, loncaların geniş yetkileri vardı. Yargı organının, ilmiye sınıfının, ordunun gücü ve yetkileri padişahın da hükümetin de kontrolü dışında idi ve onları âdeta kıskaç içine alırdı.
Öte yandan, Osmanlı Türk toplum düzeninde asalet yoktu, imtiyaz yoktu.

Kuvvetler öylesine dağılmış, merkezi yönetim öylesine sınırlanmıştı ki devlet ve toplum, sonunda, âdeta hareketsizliğe varan bir dengeye ulaşmış, kıpırdanamaz, ilerleyemez, kendi kendini yenileyemez olmuştu.
Bu yüzdendir ki o düzeni değiştirmek gerekiyordu. Fakat değiş-tirilemeyecek kadar tutucu duruma geldiği için de düzeni yıkmaktan başka çare kalmamıştı.

Devlete Küsüş

Ama düzen yıkıldıktan sonra Türk halkının demokratik alışkanlık ve eğilimleri ile yeni ortaya çıkmaya başlayan sınırsız iktidar arasında bir bağdaşmazlık, bir geçimsizlik başladı. Devletle halkın arası açıldıkça açıldı. Devlet halka yukarıdan bakar oldu. Halk, devletten soğudu, devlete küstü.

Bunda, Osmanlı çağının son döneminde beliren ve iktidarın sınırlılığını sona erdiren devlet düzeninin halkçı bir felsefeye dayanmayışı da ve yönetici kadronun eskisi kadar halktan -tabandan-gelmeyişi de rol oynamıştı. Yöneticiler artık halktan iyice kopuktular; halkı aşağı görüyorlardı; halkı sürü, kendilerini de halkın güdücüsü sayıyorlardı.
Oysa sınırlı iktidar geleneği içinde yetişmiş Türk halkının onuru bu duruma katlanamazdı.
Osmanlı çağının son döneminde yönetici kadrolara yerleşen ve halkı devlete küstüren bu davranış alışkanlıkları, Cumhuriyet'le de yıkılamadı. Bu alışkanlıkları yıkabilmek için Cumhuriyet'in kuruluş safhasında düşünülen, memurları halka seçtirmek gibi bir süre Büyük Millet Meclisi'ne sokmamak gibi tedbirler4 gerçekçi olmadığı için uygulanamadı; daha gerçekçi ve etkili tedbirler de bulunamadı.

Küskünlüğün İstismarı

Ancak çok partili demokratik düzene geçilince, iktidar yeniden sınırlanabilmeye ve yönetici kadroların, memurların, halka baskı yapma veya tepeden bakma eğimleri bir ölçüde yumuşamaya başladı.
Fakat o zaman da Demokrat Parti, halkın devlete karşı, yönetici kadroların meydana getirdiği devlet imajına karşı küskünlüğünü ve tahammülsüzlüğünü, büyük bir sorumsuzlukla istismar etti. O imajı yıkmaya çalışması gerekirken, devleti yıkmaya ve yağma edip ettirmeye kalkıştı. Memurun halk üstündeki baskısını kırıp, onu halka daha iyi ve daha alçakgönüllü olarak hizmete yöneltmesi gerekirken, memur üzerinde devlet haysiyeti ile ve hukuk devleti anlayışıyla bağdaşamayacak ölçüde bir parti baskısı kurmaya çalıştı. Aynı istismarcı, aynı sorumsuz eğim ve çaba, şimdi Adalet Partisi iktidarında da görülmektedir.

Fakat devleti yıkıp yağma ederek, devlet haysiyetini ve hukuk devleti düzenini çiğneyerek, toplum yönetilemezdi. Nitekim gitgide devlet otoritesinin yıkılmaya başlamasıyla meydana gelen boşluğu, sorumsuz ve taraf tutan bir parti otoritesi doldurmaya başladı. Sınırsız devlet otoritesi yerine, DP iktidarı zamanında, sınırsız parti otoritesi kurulmak istendi. Şimdi Adalet Partisi de bu istekle kıvranmaktadır; hukuk devleti kavramını reddedici ölçüye varan "iktidarın dediği olur" nazariyesi, AP'deki bu isteğin belirtisidir. Fakat yeni Anayasa'nın diktiği engeller yüzünden, AP iktidarı henüz bu isteğini tam gerçekleştirme fırsatını bulamamaktadır.

Halkın Devleti

Devleti yıkıp yağma ederek halk yönetilemezdi. Devletsiz toplum olamazdı. Hüner, demokratik bir iç disiplinin kuralları içinde, devlet yetkilerini ve sorumluluğunu, tedrici olarak ve mümkün olduğu kadar geniş ölçüde halka dağıtabilmekti. Böylelikle bir halk devleti yönetimi kurabilmek; halkın "benim devletim" diyebileceği bir devlet imajı, kendinden sayarak ve gönlünden gelerek hizmet edeceği bir devlet kavramı yaratabilmekti.
Türk halkı, -bazı bakımlardan- demokratik gelenekler içinde yetişmiş, karakteri böyle gelenekler içinde oluşmuş bir halktır. Gene Türk halkı, ölçülü ve sınırlı olmak, kendisine saygılı davranmak şartı ile devlette otorite ve önderlik de araya gelmiş, böyle bir devlet anlayışı ve arayışı içinde karakteri oluşmuş bir halktır.

Bu halk, devletsiz yapamaz. Ama devlete gönülsüz de hizmet edemez. Bu halk, kendisini ezen veya hor gören bir devlet yönetimine boyun eğemez; boyun eğmiş görünse bile öyle bir devlet yönetimi ile işbirliği yapamaz. Osmanlı Türk tarihi, dış savaşlarla dolu bir tarih olduğu kadar, devlete baskı eğiliminin baş gösterdiği anlarda veya devletin halka yararlı olamadığı, gereği gibi önderlik edemediği devrelerde çıkan iç savaşlarla, iç isyanlarla da dolu bir tarihtir.
Halk olarak kendi başındaki yöneticilere veya hakim zümrelere veya ulus olarak başka uluslara kölelik geleneği, boyun eğme alışkanlığı olan toplumlar, diktatörlüğe de katlanabilirler. Sınırsız bir otoriter devlet yönetimi altında da belki çalışabilir, verimli olabilir, devlete hizmet edebilirler. Ama Türk halkı, halk yararına da olsa, bir diktatörlüğe, aşırı ölçüde otoriter bir sınırsız yönetime katlanamaz. Öyle bir yönetimle işbirliği yapamaz. O türlü yönetilen bir devlete boyun eğip destek olamaz.
Kaldı ki böyle bir yönetimin kendi yararına olabileceğine de inandırılamaz. Çünkü yüz yıldır yönetici kadroları dolduran aydınlar, genellikle halka yararlı olma, hizmet etme, hele sıcak davranma yönünden, başarılı bir sınav verememişlerdir.

Halk ve Toplumculuk

Türkiye'de bazı aydınlar, -kendileri yönetime hakim olmak şartıyla- diktatörlük isteyebilirler. Ülkenin yararını bunda görebilirler. Ama halk bunu istemez. İstememekte de kendi tecrübeleri açısından haklıdır.
Türk halkı onun için devlet diktatörlüğüne yol açabilecek, aydın bürokratlara, devlet memurlarına aşırı yetki ve baskı gücü sağlayabilecek nitelikte gördüğü bazı toplumcu akımları kuşku ile karşılamaktadır.
Onun için Türkiye'de toplumculuğun tutunması ve halk tarafından benimsenmesi de ancak gerçek bir demokrasiyle bağdaşacak nitelikte olmasına ve öyle olduğuna halkın inanmasına bağlıdır.
Onun için Türkiye'de kalkınma hamleleri ancak demokrasiyle başarılı olabilir, hattâ sadece normal devlet yönetimi bile Türkiye'de ancak demokrasiyle yürütülebilir.
Onun için Türkiye'de demokrasi gereklidir.
Ama bunun da biçimsel demokrasi değil, yalnız siyasal demokrasi değil, aynı zamanda sosyal temele dayanan, sosyal özü bulunan bir demokrasi, sosyal demokrasi olması gereklidir.

Kaynakça
Kitap: Ortanın Solu
Yazar: Bülent Ecevit
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1960-1971: Cumhuriyetimizin 1. Yükseliş Dönemi ve Cumhuriyetimizin 2. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir