Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Deniz Gezmiş'in Mücadelesinin Yolu

27 Mayıs 1960 Devrimi, Amerika ve Amerikan Gladyo'suna karşı kazanılmış bir savaştır.
Ardından Deniz Gezmiş gibi Kahraman Atatürkçü'lerin mücadeleleri ile Amerikan Gladyosu yok olma noktasına geldi.
Ve sonunda 12 Mart 1971 Muhtırası ile Amerikan Gladyosu yeniden güç kazandı.

Deniz Gezmiş'in Mücadelesinin Yolu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:51

Deniz Gezmiş'in Mücadelesinin Yolu

Bu mücadelenin biçimine geçmeden önce, sınıflı Türkiye toplumunda, hangi sınıf ve zümrelerin devrimci, hangilerinin gayri milli olduklarını ve herkesin istediği gibi, istediği anlamda kullandığı "ulus" kavramının ve ulus karakterlerinin neler olduklarını açıklamak yerinde olacaktır kanısındayız. Çünkü her zaman olduğu gibi, bugün de Müslümanlık ve Türklük gibi nitelikler ulusal karaktermiş gibi söylenmekte, bu niteliklere sahip herhangi bir kişinin, ulusun bir bireyi olabileceği anlamı doğmaktadır. Oysaki milli olmayan sınıf ve zümreler de Türk ve Müslüman olabilirler.
Nedir "ulus" ve "ulusun karakterleri"?

Bir topluma ulus diyebilmek için, o toplumda hangi özelliklerin var olması gerekmektedir?

a) Dil birliği:

Aynı bir ulusun üyeleri aralarında, ortak bir dil aracılığıyla, ulusal dil aracılığıyla anlaşırlar. Dil bir sınıfın ya da bir zümrenin malı değil, tüm ulusun malıdır.
Emperyalistler bir ülkeyi sömürge haline getirirken, başta kendi dillerini halka öğreterek, ulusal dili ortadan kaldırmaya çalışırlar (Afrika'da, Latin Amerika'da, Fransız, İngiliz ve İspanyol sömürgecilerinin yaptığı gibi). Çünkü ulusun kendi öz dilini koruması ve yabancıların diline rağbet etmemesi, giderek sömürgeciliğe karşı maddi bir direnme doğurur.

b) Toprak birliği:

Ulus, aynı zamanda bir toprak bütünlüğüdür. Her ulus tarihin bir ürünüdür. Aynı topraklar üzerinde, beraberce yaşanan uzun bir hayat olmadıkça ulus olmak mümkün değildir. Topraklarının bir bölümünün yabancılar tarafından işgaline, halklar bunun için karşı koyarlar.

c) İktisadi bütünlük:

Ulusal toprağın ayrı ayrı parçaları arasında, bir iktisadi bağlantının bulunması zorunludur. Bir ulus aynı zamanda bir pazardır da. Pazar; toprağın ayrı ayrı bölümlerinden gelen üretimler arasında değişim, mübadeleyi sağlar. Bu şekilde yaratılan, ortak iktisadi yaşantı birliği, ulaşım, yol ve araçlarının gelişimi ile güçlenir.
(Kurtuluş Savaşında, yurdumuzu işgal eden düşman güçleri ve onların yerli ortakları, bu nedenledir ki, Türkiye'yi birkaç ayrı parçaya bölmek istiyorlardı. Halkımızı köleleştirmek için toprak bütünlüğümüzün ve iktisadi yaşantı birliğimizin bozulması gerekiyordu). Bu durumda, ulusal olmayan şey sınıf mücadelesi değildir. Çünkü sınıfların varlığı iktisadi bir gerçeğe dayanır. Sınıf mücadelesi, ne denli keskinleşirse keskinleşsin. toplumun dağılmasına sebep olmaz.

d) Ortak ruhi şekillenme:

Hayat şartlarında sürekli bir birlik ve beraberlik sonucu bir ulusun bireylerinde, ortak psikolojik özellikler ortaya çıkar. Dil birliği de bunu zamanla yaratacak en önemli unsurlardandır. Bu durum her ulusu öteki uluslardan ayıran niteliklerden birisidir. Ruhi şekillenme birliği, en yüksek ifadesini kültür birliğinde bulur. Her ulusun, özgür durumunu yansıtan bir kültür mirası vardır. Bu ortak kültür mirası ulusun bireyleri arasında güçlü bir bağ yaratır.

e) Tarihi olarak teşekkül etmiş istikrarlı birlik:

Ulusun diğer öğeleri, tarih boyunca gelişir oluşurlar. Milli birlik de tarihi bir üründür. Durmuş, oturmuş olması, istikrarlı olması gerekir. Ulusun maddi temelleri bunlardır. Bu niteliklerin her biri önemli olmakla birlikte birinin varlığı ya da yokluğu, ulus anlamını değiştirmez. Örneğin, ayrı uluslar aynı dili konuşabilecekleri gibi, bir ulusta da ayrı diller konuşulabilinir. Ancak bu niteliklerden bir kısmının ortadan kalkması, ulusun maddi varlığını tehlikeye düşürür.

Irk, ulusal birliği meydana getiren öğelerden biri değildir. Biyolojik bir etkendir. Hiçbir biyolojik etken, toplumların tarihi evriminde belirleyici bir rol oynayamaz.
Irkçılık ulusların düşmanıdır. Kendilerini "seçkin ırk" diye ilan eden ve halkların bağımsızlığını ayaklar altına alan Hitlerciler, bunu kanlı bir şekilde ispat ettiler. ABD emperyalizmi, Vietnam'da, Kamboçya'da, Laos'ta, Panama'da ve daha birçok yerde aynı örneği izliyor. Emperyalistler sömürge ülkelerindeki tahakkümlerini haklı göstermeye çalışmak ve halkları birbirine kırdırmak için, ırkçılık temalarını geliştirirler. Kurtuluş Savaşımız da, Yunanlıların Anadolu'yu işgale kalkışmaları, böyle ırkçı bir körüklemenin sonucuydu. Megalo-İdecı peşindeki Yunan ırkçıları böyle bir maceraya girerek, hem Yunan ulusuna hem de ulusumuza ağır kayıplar verdirdiler. Yine Kore Savaşında, ABD'nin Kore yurtseverlerini bize aşağı bir ırktan gelen kişiler olarak tanıtması, tahakküm ve müdahale politikasını haklı göstermek içindi.
Irkın, ulusal karakterlerden sayılamayacağı gibi, din ve devlet de bu karakterlerden değildir. Örneğin İsrail bir devlet olarak vardır. Ama bir İsrail ulusu yoktur. İsrail Devleti sınırları içinde, Arap halkı ve İbrani halkı yaşamaktadır. Bu iki halkın birbirleriyle kültür alışverişleri çok zayıf olduğu gibi (ki, İsrail hükümeti Arap halkı üstünde baskı yaptıkça bu daha da zayıflamaktadır) tarihsel gelişmeleri de ortak değildir. Ayrıca Arap halkının demokratik haklarına sahip olamaması, komşu Arap uluslarıyla ortak dil, kültür, psikolojik birlik içinde olması, İbranilerin de her birinin yakın zamana kadar başka başka ulusların kültürel, ekonomik, psikolojik etkileri altında olmaları, ulusun teşekkülünü engellemektedir.
Hindistan'da, Sovyetler Birliği'nde, Endonezya'da ayrı dinleri kabul etmiş topluluklar yaşamaktadır. Bu durum onların ulus olmalarını engellememiştir. Yine; Türkiye, İran, Pakistan, Mısır, Suriye Miislümandırlar. Fakat, her biri ayrı bir ulustur. Bu karakterler açısından bakınca, ulus, Dil, toprak, iktisadi yaşantı birliğinin ve ortak kültür biçiminde beliren, ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü, tarihi olarak teşekkül etmiş istikrarlı bir topluluktur.
Türkiye de böylesi topluluklardan birisidir ama, Kurtuluş Savaşı Türkiye'si gibi değil.

Şimdi, kimler ulusçudur Türkiye'de? Kimler ulusa karşıdır, halka karşıdır, gayri millidir? Buna gelelim.
Türkiye toprağının, 35 milyon metrekaresi, ABD emperyalizminin silahlı gücüne terk edilmiştir. Sahiller yabancıların yağmalarına açık tutulmuştur. Köylüler, ağalarca topraklarından edilmişlerdir. NATO antlaşması bir savaş halinde, yurdumuzun tüm halkımızla birlikte, birkaç dakika içinde yok olmasını bünyesinde taşıyor. Çünkü 20. yüzyıl savaşı nükleer, termonükleer bir savaştır. Ve NATO stratejik olarak, herhangi bir dünya savaşında Türkiye'yi yem olarak kullanacaktır. Amerikan askeri üsleri milli güvenliğimizi ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaktadır.

Ekonomide, milli bir ağır sanayi yerine, dışa bağımlı yabancı büyük tröstlerle bütünleşmiş, montaj sanayi, lüks eşya fabrikaları kurulmuş ve desteklenmiştir. Bu ulusal sanayinin canına okuduğu gibi, çıkarları ulusun çıkarlarıyla çelişen gayri milli bir sınıf yaratmıştır. Bu sınıf azınlık olmakla birlikte, korkunç bir şekilde örgütlenmiş ve Türkiye'yi, mali oligarşinin basit bir pazarı haline getirmiştir.
Misak-ı Milli içinde bir halk olan, Türk halkıyla tarihi bir kardeşlik sınavı vermiş bulunan Kürt halkının dili, kültürü emisyona tabi tutulmuş, bu halkın öz dili ve kültürü ortadan kaldırılmak istenmiştir.
Bugünkü ve yarınki kuşakları, kendi yaşamlarına, öz değerlerine ve ulusal sorunlarına yabancı kılmak geniş anlamı ile kuşakları, sömürüye yatkın hale getirmek, ulusal kültürü temelden etkilemek için de elden gelen yapılmıştır. Meşhur "Bin Temel Eser" bunun içindir. Sel gibi gelen çeviriler, kovboy filmleri, yabancı müzikaller, fotoromanlar, ekstra magazinler, Red-Kit benzeri kitaplar, bunun içindir hep. Magazin satan gazeteci kulübeleri önünde sabahtan akşama kadar kirayla Tomnıiks, Teksas okuyan 7 yaşından lise öğrencisine kadar çocuk kuyruğu vardır. Adi bir kovboy filmi ya da onun kötü bir kopyası bir Yeşilçam filmi oynatan taşra sinemaları, haftalarca dolup boşalır durmadan. Nasıl sağlanmıştır bu? Bütünüyle dış etkiler altında kalmış, ulusal kimliği yok olmuş, yararsız bir eğitim yüzünden. Neden ulusal sinema yoktur? Neden ulusal tiyatro yoktur, ya da taşrada oynayamaz? Ulusal kültüre, gelişime düşman olanlar, perdeleri yaktırır. Oyunculara işkence ettirir de onun için.

İşte bunları yapanlardır gayri milli olanlar! Bunlardır hain olanlar! Bu çizgiyi itirazsız ve yanlışlığını bile bile kabul edip izleyenlerdir.

Türkiye'de bugün iki cephe vardır:

Birincisi; yurtseverlerin, devrimcilerin cephesi. İkincisi de; emperyalizm, işbirlikçi sermaye, feodal mütegalibe ittifakı gerici cephesi.
Bu karşı-devrimci gerici cephenin, tam anlamıyla 1950'de iktidara geldiğini, 27 Mayıs İhtilali ile durumunun az da olsa sarsıldığını, ancak 1965 seçimlerinde, Demokrat Parti mirasçısı olarak tekrar iktidarı ele geçirdiğini, daha önce somut örneklerle anlatmıştık.

Baş mirasçı AP'nin başında Demirel vardı. Ve bu kişi gayri milli kimliği ile karşı-devrimei gerici cephenin, politika alanındaki bir temsilcisi olarak şu kadar yıl Başbakanlık yaptı Türkiye'de. Şimdi de hâlâ emperyalizmin ve işbirlikçi sermayenin verdiği destekle oturup durmaktadır yerinde.
1961 Anayasası, DP'yi mahkum etmiş bir hareketin, bir ihtilalin yasasıydı. Ve ona karşı yapılan 27 Mayıs İhtilalini, "Türk ulusunun meşru direnine hakkı" olarak niteliyordu. Ve biz bugün bu Anayasayı yok etmeye çalışmakla suçlanıyoruz.

Demirel, partisinin 5. Büyük Kongresinde şöyle konuşuyordu:

Daima saygı ile andığımız, DP'nin kapatılmasından sonra, bu çatı altında tekrar kalkınma meşalesini yakmaya karar verdiğimiz zaman, 10 sene sonra hangi noktaya geleceğimizi kestirememiştik. Ve bugün AP, sönmeye yüz tutmuş DP'nin kalkınma meşalesini yakmış ve yurdu ta Edirne'den Posofa kadar imar ve ihya etmeye, nura kavuşturmaya başlamıştır (Son Havadis gazetesi ve 23.10.1970 tarihli Cumhuriyet gazetesi başyazısından).
Bu durumda meşru olan, 27 Mayıs İhtilali ve 1961 Anayasası mıydı, yoksa AP ve Başbakan Süleyman Demirel'in Başbakanlığı mı?
Emperyalizm işbirlikçileri ortaklığı, halkımızı çağdışı koşullar altında tutmaktadır.

Şeyhlik vardır Türkiye'de. Doktor nedir bilmeyen yoksul insanlar, onların idrarını içerek, bastıkları toprağı muska yapıp saklayarak dertlerine derman aramaktadırlar. En küçük şeyh bir düzine köyü mürit edinmiştir kendine. Her şeyhin gücüne orantılı halifeleri vardır. Bunlar kasabalarda otururlar ve faizcilik, tefecilik yaparlar. Halifelere de bağlı düzinelerce çavuş vardır. Çavuşlar, hem okur yaşa gelmiş çocukları okuturlar eski usulle, hem de büyük şeyhin propagandasını yapıp "cer-hak"ını toplarlar.

Şeyh Selahaddin, Şeyh Sait'in oğludur. Doğu Anadolu'da yüzlerce köyü kendine mürit edinmiştir. Desteklediği partiye, bir düzineden fazla milletvekili sağlayabilecek güçtedir.
Şeyh Kasım Küfrevi, milletvekilidir. 1965 seçimlerine YTP'dcn aday olmuş, bu partiye iki sandalye sağlamıştır. 1969 seçimlerine GP'den katılmış, tüm oyları da kendisiyle birlikte bu partiye kaymıştır.
Adalet Partisi'nin zor günde transfer ettiği Ulusoylar da bunun bir başka örneğidir.
Toprak ağalığı sorunu herkesçe bilinmektedir. Toprak ağasının emrindeki eğitimden sosyal yaşamdan nasibini alamamış köylünün, ağadan bağımsız düşünemeyeceği, hüküm yürütcmeyeceği ortadadır.
Türkiye bu çağdışı koşullardan kurtaramadıkça, Süleymancılık, Nurculuk, şeyhlik, derebeyi artığı toprak ağalığı ve işbirlikçi sermaye kurumlan tasfiye edilmedikçe DP'ler, AP'ler hep iktidara geleceklerdir. Ve hem de "milli irade"yi temsil ettiklerini söyleyeceklerdir.

Gerici emperyalist ittifakın dışındaki siyasi partiler de, oy kaybı korkusundan bu kurumlara dokunmaktan öcüden korkar gibi korkmaktadırlar.
Mali oligarşinin, emperyalizm-işbirlikçi sermaye ve feodal müte-galibe ittifakı cephesinin, Türkiye'nin kaderine ve tüm azgelişmiş ulusların kaderlerine ördüğü bir ağdır bu. Karşı-devrimci, gerici cephe böylesine örgütlüdür. Politikası, sahte demokrasicilik şartlarını sürdürmek ve bu şartlar altında vesayet ve sömürüyü sürdürmek politikasıdır.
Karşı devrimci cephe bu politikayı sürdürdüğüne göre, devrimci ve millici güçlerin politikası; her ulusal sınıfın, kendi öz siyasi örgütü ve gücüyle orantılı olarak Türkiye'nin gelişimini etkileyebileceği, demokratik düzeni kurma ve bunu başardığı ölçüde tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye'yi kurma yolunda mücadeledir.

Gerici üçlü ittifaka karşı koyacak, devrimci potansiyele sahip sınıflar, işçi sınıfı ile şehir ve köy küçük burjuvazisi ve onun en aktif kesimi olan asker-sivil aydın zümredir. Devrimci sınıfların, başta işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün, önlerine çıkan anti-demokratik engelleri aşıp bilinçli ve örgütlü güçler olarak Türkiye'nin tarihi gelişimine damgalarını vurmaları kaçınılmazdır.
İşçi sınıfı ve yoksul köylülük, sınıf bilincine vardığı ölçüde bağımsız ve demokratik Türkiye'nin en tutarlı savunucuları olacaklarından toplumumuzun gerçek anlamıyla en millici ve demokratik güçleridir de.
Ulusal varlığımızı yok etmek isteyen emperyalizm ve yerli ortaklarına karşı, millici ve devrimci sınıfların takip etmeleri gereken Milli Demokratik Devrim stratejisi, hareketimizin çizgisidir. Diğer bir anlamıyla bütün millici sınıf ve tabakaların ortak devrim anlayışı, Milli Kurtuluş Savaşının bu savaşı ve onun başındaki Mustafa Kemal'i yok edici, ortadan kaldırıcı bir düzen kuran, karşı-devrimci-gerici ittifaka karşı yapılmış olan 27 Mayıs İhtilalinin ve 1961 Anayasasının bir devamı ve tamamlayıcısıdır.

Bunun içindir ki, bizler; Türkiye toplumunun tarihi geçmişinde sağlam olan ulusal ve devrimci olan ne varsa onun mirasçısıyız.
Ve bizler, emperyalizmin, yerli işbirlikçilerinin ve onların ittifak kurduğu çağdışı, bilim dışı kurumların tasfiyesinin ancak, tüm yurtsever sınıf ve tabakaların ortak devrim stratejisi olan "Milli Demokratik Devrim"le olabileceğine inanıyoruz. Yurdumuzun bu noktaya, çok güç ve zor şartlar altında ulaşabileceğinin de bilincindeyiz. En az, Atatürk'ün kumanda ettiği Milli Kurtuluş Savaşı kadar zor ve çetin. Ama mümkün. Şimdiye kadar ki şartlar bizi mücadelemizden yıldırmadı, bundan böyle de yıldırmayacak.

Kaynakça
Kitap: Savunma
Yazar: Deniz Gezmiş
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Deniz Gezmiş'in Mücadelesinin Yolu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:52

Sonuç

Toplumumuzun bir ferdi ve bir vatandaş olarak düşünmek zorundayız... Başlarımızı ellerimiz arasına alarak ciddi ciddi düşünelim ve kendimize şu soruyu soralım: "Türkiye neden kullanamıyor?"
Bu sorunun cevabı, elli yıllık tarihimizin acı gerçeğidir. Türkiye'nin kalkınamamasına ve geri kalmasına sebep kimlerdir? Yarım asır önce Bağımsızlık Savaşı verdik ve emperyalist ülkeleri dize getirerek bağımsız bir ülke olduk. 1923 yılından sonra Türkiye'yi sömüren, sermayesini dışarıya aktaran bir devlet yoktu. 1923-1939 yılları arasında hiçbir yabancı devlete imtiyaz verilmedi ve üstelik Osmanlı Devleti'nden kalma borçlar ve yabancı şirketlerin imtiyazları kaldırıldı. Tam başarılı olmamasına rağmen, hiçbir yabancı ülkeye imtiyaz verilmeden, tamamen iç kaynak ve imkânlarla yurdun kalkınması için çaba sarfcdildi. Fakat 1939 yılından sonra Türkiye, tekrar emperyalist ülkelere avuç açmaya ve 1945'te ise kapılarını açmaya başladı. Ve nihayet 1945 yılından beri Türkiye, Amerikan dohırlarının cirit attığı bir pazar durumuna geldi. Şimdiye kadar olan savunmamızda Amerika'ya verilen imtiyazları, imzalanan ekonomik, askeri, siyasi ve kültürel antlaşmaları inceledik.

Gördüğümüz gerçek şudur:

Bu imtiyaz ve antlaşmaları Amerika, silahlarla, atom bombalarıyla kabul ettirmedi. Hepsi belirli kişi ve zümreler tarafından masa başlarında imzalandı. Bu vatan, bunca madenler, Amerikalılara üs olan dağlar ve ulusumuzun onuru, bir avuç satılmış tarafından içki masalarında satıldı.
Bir gün bu satılmışları yargılama günü gelirse, ki gelecektir; suçlu sandalyesine suçun asıl sahibi bu kişiler ve sınıflar oturursa, şunu gözlerimizle görecek, kulaklarımızla işiteceğiz: Paraları ve kârları uğruna o kadar temkinli ve dikkatli, fakat yurt sevgisinden de o kadar yoksundurlar ki, vatanı bir tek viski kadehine dahi sattıkları olmuştur. Gün gelecek bunu göreceğiz.

Çağımızda, yani yirminci yüzyılda sermayenin vatanı yoktur. Sermayedarın vatanı ise parası nerede çok kâr getiriyorsa orasıdır. İşte bu yüzden yurdumuzu Amerika'ya peşkeş çeken bir avuç hainin kârı ve teminatı Amerikan dolarlarına bağlı olduğu için onların asıl vatanı Amerika'dır, Avrupa'dır. Türkiye bunlar için tüyü yolunacak kuştan başka bir şey değildir. Bunu böyle kabul ettikleri ve bildikleri içindir ki, bir gün gelir bu halk başımıza bela olur, karşımıza çıkar düşüncesi ile sermayesini ve talanını dostu Amerika'yla garantiye almak için askeri ve siyasi antlaşmalar imzalamıştır. İşin esası ve mantığı budur. Silahlı Kuvvetler'den başlayarak bütün kurumları ve fertleri büyük bir titizlikle Amerikanlaştırmaya çalışıyorlar. Ulusumuzun benliğini kaybetmesi ve uyanmaması için her türlü Amerikan ilacını vermekten geri kalmıyorlar. Fakat bütün bunlara rağmen, gene de bir gün ulusun direneceğini ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin istedikleri gibi olamayacağını hesaplayarak gerekirse çıkarlarını korumak için son çare olarak Amerikan ordusunu kullanmak için böyle bir durumda Amerika'nın müdahale edebileceği şekilde antlaşma imzalamışlardır.

Yurdumuz bu duruma nasıl geldi? Bu sınıf ve zümreler yurdumuzda tarih sahnesine nasıl çıktılar? Bu soruların cevabını birkaç cümleyle açıklamak faydalı olacaktır. Osmanlı Devleti zamanında iktidarı elde tutanlar bunlardı. Padişah ve Saray bunların emrinde bir kukladan başka bir şey değildi. Kurtuluş Savaşından sonra iktidardan düştüler. Kurtuluş Savaşının korkusu ile ve 1939 yılına kadarki bağımsızlık politikası yüzünden pusuda beklediler. Atatürk'ün ölümüyle meydanı boş buldular ve faaliyete geçtiler. Amaçları ne yoldan olursa olsun iktidarı ele geçirmekti. 1950 yılına kadar iyice örgütlendiler. Buna rağmen iktidara gelecek güçte değillerdi. Gelseler bile uzun süre ellerinde tutamazlardı. O zaman tek yol kalıyordu. O da dış devletlerden destek almak... Zaten o zamanın canavarı Amerika, gözünü dört açmış, dünyada sömürü alanı arıyordu. Amerika ülkemize girmeye hazırdı. Bir avuç satılmış ise, Amerika ile ortak olmayı ve Türkiye'yi öylece sömürmeyi en iyi yol görüyorlardı. Fırsatı kaçırmadılar, birleşerek 1950 yılında iktidara geldiler.
21 yıldır yurdumuzun ekonomisini ellerinde tutan ve buna yakın bir süredir iktidarda bulunan bu sınıf ve tabakaların gücü gün geçtikçe artmaktadır. Sayıları fazla olmamasına rağmen güçleri fazladır. Arkalarına aldıkları Amerika ile kendilerini rahat ve garantide hissetmektedirler.

Halkımızı bir sömürü çemberi içine almışlardır. Bildirimizde de açıkladığımız gibi bu hainler sürüsü; patronlar, ağalar, tefeci, bezirgan ve bunların emrindeki bir avuç uşaktır.
Amerika, yurdumuzda bunların varlığı ile ayakta durmaktadır. Bunların varlığına son vermeden Amerika'yı yurttan atmak mümkün değildir. Bunlar var oldukça Amerika da yurdumuzda var olacaktır. Bu yüzden Amerika, Türkiye'deki çıkarlarını teminat altında görmektedir. Bunların satılmışlığı yüzünden Türkiye'de, Amerika o kadar güçlüdür ki, istediği zaman iktidar değiştirir, hoşuna gitmeyen bir kişiyi görevinden atmak an meselesidir. Nitekim bunun örnekleri yurdumuzda defalarca görülmüştür. Aynı durum Amerika'nın sömürdüğü bütün yoksul ülkeler için söz konusudur. Gazete ve radyolarda lıer gün okuyor ve dinliyoruz. Amerika, Türkiye gibi yarı-sömürge ülkelerde sandalye devirir gibi iktidar devirmektedir.
Aşağıdaki sözler Amerikan tekellerinin ve onların emrindeki Amerikan ordusunun en üst rütbeli bir generalinin sözleridir. Amerika, yoksul ülkelerdeki orduları Amerikalılaştırdığından emindir. Pentagon'dan söylenmiştir ki, Pentagon, tekelleri ve Amerikan çıkarlarını silahla korumak için dünyaya ait planların ve oyunların çevrildiği yerdir. Bu sözler, sömürdüğü ülke ordularının, Amerikan orduları olduğunu iddia edercesine söylenmiş ve bu orduların Amerikan çıkarlarını korumak için görevli olduğunu belirtmek için sarf edilmiştir.

Amerikalı General Edward Szutos şöyle diyor:

İnşa ettiğimiz orduların, uluslararası düzeyde hiçbir önemi yoktur... Her ülke kendi ordusu tarafından işgal edilmiştir.
Bu sözler birer subay olan sizleri bizlerden çok düşündürmelidir. Ve mahkeme sonunda vereceğiniz karara karşı aynı Amerikalı general değil fakat, dünyanın ezilen halkları ve Türkiye halkı şu sözleri söylemelidir: "Ankara'da sıkıyönetim yargıçları var..."
Aksi halde sorumluluğu çok ağır bir kara leke, tarihimize silinmeyecek olan damgasını vuracaktır.
Amerika bu çıkar ve sömürüsünü sürdürmek için her türlü tedbire başvurur. Şayet emrindeki iktidar sömürünün devamını sağlayamıyorsa, ekonomik ve politik krizin eşiğindeyse, onu düşürür, halkı kandırmak için yeni bir iktidar getirir. Gelen iktidar ülkeyi kalkındıracağını vaat ederek halkı bir müddet daha soymaya devam eder ve bir müddet sonra da yıpranır, iktidarı başkasına devretmeye mecbur kalır. Bu kandırma ve oyunlarla talan devam eder.
Kısaca; Amerikan emperyalizmi yurdumuzda var oldukça bu talan devam edecektir. Türkiye'nin kalkınması için tek ve zorunlu şart Amerika'nın yurttan atılmasıdır. Hem Amerika, hem kalkınma olmaz. Kalkınma toplumsal bir sorundur. Türkiye'de Amerika var oldukça, toplum kalkınamayacak, fakat büyük zenginler, komisyoncular ve uşaklar olacaktır. Amerika, yurdumuzda var oldukça, kalkınma değil, tam tersine açlık ve sefalet var olacaktır.
Türkiye'nin kalkınması ve halkın kurtuluşu Amerikan emperyalizminin yurttan atılmasına bağlıdır.

Bağımsızlığımızı kazanmadan, kalkınmak mümkün değildir. Mümkündür diyenler ya bilmeden söylüyorlardır veya çıkarları gereği yalan söylüyorlardır.
İşte bunun içindir ki, önümüzdeki sorun Amerikan emperyalizmini kovmak için mücadeledir. Ve bu mücadeleyi başaracak tek kuvvet vardır o da; Amerikan ortağı, patron, ağa, tefeci ve bezirgânlar dışında kalan ve ezilen tüm Türkiye halkıdır.
Emperyalizm bunu çok iyi bildiği için ve başına birçok defalar bela geldiği için, yoksul ülkelerdeki en ufak bir kıpırdanmadan nem kapar. Bir kuduz köpek ateşten nasıl kaçarsa, Amerika da bağımsızlık için mücadele edenlerden öyle kaçar. Bunun için de ne pahasına olursa olsun bağımsızlık mücadelelerini daha zayıfken ezmek, yok etmek ve esaret tahtını devam ettirmek ister.
Bizler Amerikan emperyalizmine karşı mücadcleyi ilk şart gördüğümüz, bu işin de mutlaka silahla kazanılacağına inandığımız için silaha sarıldık ve mücadele ediyoruz. Tek amacımız budur, bunun için Nurhak Dağları'nda mücadeleye başladık. Yoksa, sayın savcının dediği gibi Anayasayı ortadan kaldırmak için değil...

Bu arada sırası gelmişken, iddia makamındaki kişiye birkaç sözümüz var:

Sayın Savcı,
1. Amerikan emperyalizmi gayri millidir.
2. Ona ortaklık edenler ulusumuza ihanet etmişlerdir.
3. Emperyalizme karşı mücadele suç değildir, silahlı mücadele ise Anayasayı ihlal değildir.
4. Gayri milli olan emperyalizm ve ortaklarının sömürüsü, Anayasaya aykırıdır.

Buna göre iki şey var:

1. Eğer belli bir hata sonucu, iddianame ve mütalaayı hazırladınızsa, dikkatli olunuz; idamını istediğiniz kişiler kasaplık koyun değildir ve siz savcısınız...
2. Yok eğer yaptığınızın bilincinde iseniz; yolunuz açık olsun.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1960-1971: Cumhuriyetimizin 1. Yükseliş Dönemi ve Cumhuriyetimizin 2. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir