Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Denizleri Kurtarmak İçin Demirel'i Rehin Almak İstedik

27 Mayıs 1960 Devrimi, Amerika ve Amerikan Gladyo'suna karşı kazanılmış bir savaştır.
Ardından Deniz Gezmiş gibi Kahraman Atatürkçü'lerin mücadeleleri ile Amerikan Gladyosu yok olma noktasına geldi.
Ve sonunda 12 Mart 1971 Muhtırası ile Amerikan Gladyosu yeniden güç kazandı.

Denizleri Kurtarmak İçin Demirel'i Rehin Almak İstedik

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 23:15

Günümüzün ÖDP PM Üyesi Ertuğrul Kürkçü, 31 Mart 1972'de Kızıldere'de muhtarın evinden canlı çıkan tek insandı.

"DENİZLERİ KURTARMAK İÇİN SÜLEYMAN DEMİREL'İ REHİN ALMAK İSTEDİK!"


"Bizim öteki örgütlerden farklı olarak, özellikle hava kuvvetlerindeki genç subaylar arasında oldukça yaygın bir örgütlenmemiz vardı. Saklanma sürecinde bu genç subaylardan istifade ettiğimiz için yardım, yataklık suçundan hemen hepsi tutuklandılar. Şimdi düşünüyorum, onlardan o şekilde yararlanmasaydık belki Hava Kuvvetleri Komutanı THKP-C üyesi olurdu.'".

Dev-Genç sadece bir fikir hareketi olmaktan çıkıp, bir yığınsal devrimci harekete dönüşünce Devrimci Gençlik Federasyonu adının kısaltılmasından Dev-Genç ismi oluştu. Köylüler Dev-Genç'in hep iriyarı gençlerden oluştuğunu düşünürlerdi ve hep öyle insanlar beklerlerdi. Örneğin, ben yıllar sonra birçok insanla karşılaştığımda herkes "Ya, o zaman göründüğün kadar dev değilmişsin" diyorlar. O zaman da dev değildim aslında, ama Dev-Genç'in böyle bir imajı vardı.

1971 yılında bizim arkadaşlar Denizler'e birleşmeyi görüşmeye gidiyorlarmış. THKO'lu arkadaşlar iki gerekçeyle birleşmeyi kabul etmiyorlar. Diyorlar ki, "Siz kent proletaryasına yaslanmak istiyorsunuz, biz kır proletaryasına yaslanacağız." Aslında ne biz kent proletaryasına yaslanmıştık, nede onlar kır proletaryasına. ikincisi de, Mahir'e güvenemediklerini söylüyorlar. "Sizin silahlı mücadeleye inandığınızı zannetmiyoruz" diyorlar. Tabii, bu meydan okuma Mahir'i oldukça rahatsız etmiştir. Onlarla hep bir arada olmayı istemiştim, ama onların çizdikleri yolun tutarlı olduğuna hiçbir zaman inanmadım.

Biz Denizler'in cezasının onaylanması konusunda etkili olan Adalet Partisi grubunu böyle bir onaylamadan alıkoymak için, Süleyman Demirel'i rehin alma kararına vardık. Mahir Çayan, ben, bir-iki arkadaş daha Süleyman Demirel'in Gündüz sokaktaki evinin etrafında dolaşıp, keşif yapmaya çalıştık. İlk gözlemlerimizden bunun kolay bir şey olmadığını anlamıştık. Ev iyi korunuyordu ve böyle bir eylem yaptıktan sonra saklanacak yer yoktu. Bu eylem fikri yalnızca düşünce olarak kaldı.

Denizler'in idamı konusundaki meclis tartışmalarında CHP'yi görürdük. İnönü'nün idam onaylanması talebine itirazlarını hatırlıyorum. Bunu söylemesi çok önemliydi. Çünkü, böylece taşradaki gençler arasında bize karşı sempati oluşmaya başlamıştı.
Kaçırdığımız rehinelerin hep bir ağızdan "No. no, no!" diye bağırdıklarını hatırlıyorum. Sesleri hala kulağımda. Birini öldürmek hoş bir şey değil. Ama mecbur olmak da hoş bir şey değil. Beş-on dakika sürdüğünü sandığım ateş dalgası sona erdiğinde evde üç İngiliz ölü vardı. Mahir ölmüş, Cihan ve Ömer yaralanmıştı. Dışarıdakilerin "Teslim olun!" çağrıları devam ediyordu.

Samanların arasına sindim, bekliyorum. Birden samanlığın öbür evin kapısına yakın olan kapısından iki kişi girdi. Bir tanesi dedi ki, "Samanların arasına girmiş olabilir", öbürü "Yangın çıkar diye girmezler, sen gene tara" dedi. Dizlerimin altından mermilerin geçtiğini hatırlar gibiyim. Beni samanlıkta bulamamışlardı. 13 saat sürecek zorlu bekleyiş başlamıştı artık.

Mahalledeki çocukluk arkadaşlarım cesedimi teşhise gidecek babama ellerime bakmasını, ancak bu şekilde tanınabileceğimi söylüyorlar. Babam geliyor "Oğlumun cesedini alacağım" diyor. Onlar Nihat Yılmaz'ı ben diye teşhis etmişler. Babam "Hayır, bu benim oğlum değil" diyor. Hatta Nihat'ın cesedini alması için tehdit bile ediyorlar. Fakat babam diretiyor. Tabii ki babama inanmıyorlar. Çünkü on tane gerilla var, on tane ölü var. Sonuçta babamın ısrarları karşısında eve bir daha bakmaya karar veriyorlar.

Mart'ın 31'i, öğle sıralarıydı. Evin içinden bir takım sesler geliyordu. Sonra asker postalları gördüm. Komutan olan birisi askerlere, "Gidin bir de samanlığa bakın, üzerlerini biraz karıştırın, aradığımız belli olsun" diyordu. Ben samanın içine sindim, başımı örttüm. Askerler yaban ile ceketin kolunu yakalamış, ceketin koluna asılıyor, ben aşağıya çekiyorum. Asker "Burada battaniye var" dedi. Yaban ile tam saplayacak, ben ayağa kalktım. "Burada adam var" dedim. Yapılacak hiçbir şey yoktu.
Saklanmak için arkadaşlarımızın evine giderdik. Uzun bir süre Yavuz Gökmen ile Füsun Özbilen'in evinde kalmıştım. Yavuz ile Füsun çiftinin bir de üç yaşında Altan adında bir oğlu vardı. Benim adımı Rüştü diye biliyor. Ben saçlarımı hafif kumral yapmışım, bıyıklarımı kesmişim, görünüşüm başkalaştı diye düşünüyorum. O zaman bir tek Ankara'da televizyon vardı. TV'de kaçakların listesi yayınlanıyor. Bir tek benim resmimi yayınladılar. Altan orada oturuyor. Döndü: "O, o Rüştü, Rüştü" dedi. "Altan tanıdığına göre doğru dürüst makyaj yapamadık" dedik.

Biz o zaman her şey olabileceğine inanan, bunu küstahça iade eden bir gruptuk. İşte, mimarız ama terzilik yapabiliriz, konuşuruz, siyaset yapabiliriz, edebiyattan anlarız, herkesten akıllıyız, kimse bizimle yanşamaz, dünyaya düzen getirmek bize düşmüş gibi bir hal içerisindeydik.

68'li yıllar aslında 1965'te başladı. Bir yandan da 68'i bir yıl olarak alsanız, her bir ayın insan ömründe bir yıldan fazla bir zaman aldığım görmek mümkün. 68'li yıllar içinde üç aşağı beş yukarı ODTÜ'nün bir Amerikan çiftliği olduğu konusunda hemfikirdik. Okulda bu düşünceler, solun eleştirileri sayesinde yaygınlaşmaya başlıyordu.

68'i kuran birkaç tane esas öğe vardır diye düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi anti-emperyalizm, öbürü devrimcilik, bir diğeri de anti-otoriterliktir.
Şöyle ilginç bir ayrım çizilebilir TİP'in hattını izleyen gençlerle ona muhalefet eden gençler arasında. Örneğin TİP'in sempatizanları, öğrenci arkadaşlarımız, akademisyenler daha mazbut insanlardı. Biz ise daha delişmen, daha sıra dışı hayatın mümkün olduğunu düşünen insanlardık. İkincisi, TİP yönetimi yasalar alanında bulunmaya çok büyük dikkat gösteriyordu. Oysa hayatın kendisi yasalarla çelişerek gidiyordu. Örneğin faşist hareketin saldırılarına karşı onları polise şikayet etmek yerine onlarla dövüşmek o an tercih ediliyordu.

1970 sonbaharında TİP içerisindeki muhalefet TİP kongresine katılmadı. Bu muhalefette aslında pek çok küme vardı. Mihri Belli muhalifti. Dr. Hikmet Kıvılcımlı muhalefetti, biz muhalefettik, Doğu Perinçek muhalefetti vs. TİP'in içerisindeki muhalefet 2930 Ekim 1970'de TİP kongresine katılmama ve yeni bir parti kurmak için bir konferans yapma kararı verdi Ankara'da. Bu konferansta bir devrimci siyasi parti yönünde adım atma konusunda bir irade birliği oluştu. Fakat Mihri Belli daha sonra şöyle bir tez ileri sürdü: "İşçi sınıfının devrimci partisi 141-142. maddeler varken kurulamaz, önce demokrasi kazanılacak, arkasından proletaryanın devrimci partisi kurulacak." Tabii bu bizim açımızdan şu anlama geliyordu: Demokrasi işçi sınıfı partisi önderliğinde kurulmayacaksa bunu kim kuracak?

Kaynakça
Kitap: Dünü Bugünü ile 68'liler
Yazar: Hulki Cevizoğlu
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1960-1971: Cumhuriyetimizin 1. Yükseliş Dönemi ve Cumhuriyetimizin 2. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir