Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İç Savaş

27 Mayıs 1960 Devrimi, Amerika ve Amerikan Gladyo'suna karşı kazanılmış bir savaştır.
Ardından Deniz Gezmiş gibi Kahraman Atatürkçü'lerin mücadeleleri ile Amerikan Gladyosu yok olma noktasına geldi.
Ve sonunda 12 Mart 1971 Muhtırası ile Amerikan Gladyosu yeniden güç kazandı.

İç Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 04:46

İÇ SAVAŞ

Sanki çok işlek bir akıl sistemimiz var. Sanki sürekli olarak büyük imlaları gözetleyen, hep nöbette, bir kavim olduk; halbuki, tam tersine yıllardır eleştiriye uzak düştük. Artık matbuat, birbirinin, gözlerimizi tırmalayan ve dilimizi sevenleri dilhun eden hatalarını bile idrak etmiyor, umursamıyor; daha doğrusu arlık göremiyor. Ihı, artık bir kavim olarak doğru ile yanlış'ı ayıramadığımız anlamındadır, fark etme kabiliyetimizin çözüldüğünü fark edebiliyoruz. Böyle olmakla birlikte, İkinci Dünya Savaşı'nı hemen izleyen yıllarda Türkiye'nin bir "iç savaş" yaşadığını söyleyen, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Rice'a, "gaf demekte hiç gecikmedik. Demek ki ana okullarında, üniversite ve cami kürsülerinde tedris edilen resmi tarihte "iç savaş" yok, sevmiyoruz, yasak biliyoruz ve bu nedenle bu söze, "iç savaş", hemen, kulaklarımızı dikerek yaklaşıyoruz.

Çok az yaklaşıyoruz ve belki de yaklaşmıyoruz.

Profesör Rice'in, kendisini gaföz, gaffeuse, damgalayanları duyduğunu sanmıyorum, öyle anlıyoruz, bir başka konuşmasında, "iç savaş" teşhisini tekrarlamıştı, bu kez, memleketimizden "ikinci gaf sesleri yükselmişti. Buradan çıkarıyoruz, hepsi bu kadar ve burada kalıyor; ne kadar acı ve öğretici, "gaf sözcüğü ile kapatabiliyoruz. Her halde "dejenerasyon" budur. Bitkisellik ile köylülük arasında bir yer'dir; "gaf işareti yetmektedir.

Çok hoş, akıl dikkatimizi de yitirdik, ancak yine de bu sözcüğü, "gaf, aslı "gaffe", o kadar benimsedik ki, belki de Türkçe olmadığını bile bilmiyoruz; asimile ettiğimiz sözcüklerden birisidir. Tutmak, yakalamak ve dikkat etmek anlamındadır; tetikte olmak anlamı da var ve böylece yakalanabilen büyük hatalara, "gaf diyoruz. Öyle tespit ediyoruz, Profesör Rice'in bir büyük hatasını, iki kez yakalamış olduk, Amerikan Dışişleri Bakanı'nın birinci ve ikinci gafları var.

Güzel, ancak, bunu kim yakalıyor; bu sorunun, her halde, masalımsı bir cevabı olmalıdır. Çünkü, Profesör Rice'ı, gaföz ilan edenler sadece gazetelerin sayfa düzenleyicileridir; haberlerin ambalajcılarıdır, demek istiyorum. Profesör Rice'in bu ifşaatını haber yapan gazete sekreterleri "gaf ambalajını seçtiler; demek ki savaşı ve özellikle "iç" olanı sevmiyorlar; İngilizce, "civil war" veya Fransızca, "la guerre civile" karşılıklarını bilselerdi, belki de sevebilirlerdi, her "civil", sivil'i, "medeni" telakki etmemiz de ihtimal dahilindedir.

NOTLAR:

Dilhun: (Farsça) yüreği kanamış olan, pek dertli olan - Osmanlıca Türkçe Sözlük (Mustafa Nihat Özön)

Ermeni Meselesi'nde, bir Avrupa ülkesinde alınan bir kararı imzalarıyla protesto ettiklerinde, adları olmasa bile, sayılarını öğrenebilmiştik, dört yüze yakın imza olduğu ilan edilmişti, bu üniversitelerdeki tarihçi nüfusunun, muhtemelen muhafazakar, tahminidir. Bu muhafazakar tahmine dahil olanlardan hiç birisi, Profesör Rice'in gafını ele alan bir yazı yayınlamadı, biliyoruz, ve kuşkusuz, bir tek onaylama da olmadı. Daha da önemlisi, fark edenin de olduğunu duymadık; benden başka duyanın olduğunu da sanmıyorum. Haber olarak okuyanlar olmuştur, ama, duyduklarını düşünemiyorum.

Ayırabilen toplam aklımızın çözülmekte olduğunu tespit edebiliyoruz.

Tarih ve bilim düzleminde heyecan ya da bir ilgi yaratmaması çok şaşırtıcıdır, ama dış ilişkiler planında da, fark edilmediğini ve üzerinde durulmadığını görüyoruz. Bunu anlamak ise çok daha zor olmalıdır; çünkü "büyük devletler" yönetenlerinin ve özellikle dış işleri bakanlarının rastgele konuştuklarını düşünemeyiz. Bir dışişleri kançılaryası vardır, sistematik olmasa bile tarihi vakalara bakma yollarını, kıssadan hisse çıkarma usullerini, biliyoruz, dış işlerini çok büyük ölçüde böyle, vaka analizlerine dayanarak yürütüyorlar. Bunun için de böyle bir açılım veya deklarasyon yapmadan önce ya arşivlere bakıyorlar ya da ayrıntılı bir etüd sipariş ediyorlar. Öyle ilerlediklerini düşünmek durumundayız.

Miniskül "Mahabat" Kürt Cumhuriyeti üzerine en önemli kaynağın, bir Amerikan Dışişleri Bakanlık mensubuna ait olduğunu, Eagleton jr., burada hatırlayabiliyorum. Profesör Rice'in "iç savaş" teşhis ettiği zamana aittir; ancak yayınlanması ise 1962 yılındadır. Sovyetler Birliği'nin desteğiyle kurulan bu pek küçük devletin yıkılması için, Batı ve başta Amerika Birleşik Devletleri, bastırıyordu; sorun şudur, ne olacak, Moskova direnecek mi yoksa miniskül devletin çökmesine ve bu arada yönetenlerinin bir bölümünün idam edilmesine seyirci mi olacak, mesele bu idi. Çünkü o sırada Washington ile Moskova, Küba'da inat halindeydiler; önemli Sovyet silahları Amerika'nın pek yakınına, Küba'ya ve pek çok Amerikan füzeleri de, Sovyetler'in böğründe bir yerde, Türkiye'ye, yerleştirilmişti. Kuşkusuz Küba'dakiler çok ağır ve önemliydi ve inat, o zaman ki değerlendirmelerle, dünyayı "üçüncü dünya savaşı" eşiğine getirmişti. Washington dışişleri açısından, Sovyetler'in sinir sistemi ve davranış kalıbını ölçmek gerekiyordu. Miniskül "Mahabad" Cumhuriyeti üzerine bu ilk kaynak niteliğindeki çalışmayı, bu ölçme kaygısına borçluyuz.

Amerikan Dışişleri Bakanı Profesör Rice'ın, dışişleri dosyalarına bakmadan ve ilgili servislerden not almadan konuştuğunu düşünemeyiz. Daha da önemlisi neden bu zamanda bunu söyledi; bu soruyu da ihmal edemeyiz. Masallarda olmasa bile bilimde rastlantıya ve "random" olgulara yer yoktur, rastgele olanların da işlenmiş hallerini kullanıyoruz.

Bir soru daha var, peki kimsenin fark etmediğini ben nasıl görüyorum; bana göre, bu sorunun cevabı son derece basittir. Çünkü benim aklımda var. İç savaş veya "terör" benim kitaplarımda yazılıdır; ayrıca, bu dönemi, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonu ile, diyebiliriz, Kırk Sekiz yılı hitamına kadar, İran'dan Elenistan'a doğru uzanan hattı, "iç savaş" kategorileri ile tahlil etmiş olduğum kesindir. Dolayısıyla insan aklıyla görüyor, diyebiliyoruz; demekten çok, tekrar ediyoruz.

İran'daki iç savaş ile "soğuk savaş" arasında bir neden sonuç ilişkisi bulmak çok yerindedir. Ben ise daha önceki anlatımlarımda, "sağ terör"' tasnif ettiğim, ki Rice "iç savaş" tabir etmektedir, vak'alar ve politikaları hep "soğuk savaş" içinde gördüm. Şu formülasyon bana aittir; Türkiye, bir büyük savaşı kaçırmıştı ve yeni bir savaş istiyordu, "sıcak" çıkaramadı ve "soğuk" olandan ise hayli memnun olduğunu görüyorduk. Gerçekten soğuk savaş'ı, Kırım Harbi'yle birlikte, Türk dış politikasının en büyük başarılarından birisi tezekkür etmekte isabet büyüktür. Büyük devletleri kamplara ayırabilmiş ve sıcak ya da soğuk büyük savaşlara sürükleyebilmiştir.

Başarı, zaman zaman, "iyi" ya da güzel'den uzak düşebilmektedir

Soğuk Savaş ile "iç savaş" arasında ne ilişki olabilir: bu, kavramlar ya da kategoriler tartışmasına giriş anlamındadır. Masal'larda ise yeri olmadığını kabul eylemek durumundayız; masallar, imajlar ve sembollerle gelişiyor, sanat yanları ağır basmaktadır.

Madam Profesör Rice, işte buraya parmak basmaktadır. Ve bunu fark etmemek ise çürümektir. Demek ki çürümenin sembolik ve sanatsal olduğunu görmeye başlıyoruz.

Elenistan'da ve İran'da iç savaş kesindi; Elenistan iç savaşı bir menkıbe düzeyinde bilinmektedir. İki düzen ve daha doğrusu iki egemenlik birbirine karşı idi, şiddet ve bir türü olan silah kullanılıyordu. Her ikisi de egemenlik alanları tesis etmişlerdi, aynı coğrafyada farklı hükümranlıklar görebiliyorduk ki iç savaş öncelikle budur. İran'da da Soğuk Bulag kasabasında tarihteki ilk "Kürt Devleti" ilan edilmişti; Sovyetler Birliği, destekler görünüyordu. Bunun dışında İran Azerbeycanı'nda da komünizan bir parti, devlet binalarını ele geçirebilmişti; sokak savaşları birbirini izliyordu. Sovyet Azerbaycanı'nın yanında ikincisi mi kuruluyordu, kurulması halinde, zaman içinde, birleşmeleri doğaldır.

İran ile Elenistan arasında, Antik Çağ'ın bu iki büyük rakibi arasında şimdi Türkler hükümrandılar; zaman zaman İraniler'in ve zaman zaman Elenler'in egemen oldukları Anatolya'da şimdi Türkiye Cumhuriyeti vardı. Türkiye Cumhuriyeti, iç savaş babında, Elenistan ve İran'a göre son derece yoksuldu; en çok arandığı bir zamanda "iç savaş fukarası" olmak tarihin bir cilvesi sayılabilir, tarih de talih misali cilveli oyunları pek sevmektedir.

İç savaş yok, ama hiç olmazsa "demokrasi" var mı? İki üniversiteden birisi pay-i taht'ta idi; burada rektör, kaba kuvvetle istifaya zorlanıyor ve hatta yüzüne tükürülüyorsa, demokrasi'den söz etmek imkansızdır. Ayrıca yasalara uygun olarak kurulmuş pek çok siyasi parti de, sadece kurucuların kimliklerine bakılarak, bunlara "mahutlar" ya da "müseccel" deniyordu, kimliklerinin tescil edilmiş oldukları, kayıtlarının bulunduğu, ileri sürülerek kapatılıyordu; öyleyse, eski başbakanlardan birisinin yakın arkadaşlarıyla bir parti kurmalarına bakarak, "demokrasi" var demek, zordur. Daha doğrusu şekli demokrasi nazariyatına göre "yoktur" dememiz isabetli görünmektedir. Resmi demokrasi teorisine göre, "yok" olduğunu söyleyebiliriz.

Doğrusu, demokrasi'yi, "yok" olduğu zaman "var" sayılan devlet durumu olarak da tarif edebiliyoruz. Bu ise, "burjuva" nazariyedeki "varlık" ve "yokluk" tartışmasına giriyor; bir madalyonun iki yüzünü andırıyor. Buradayız, ama, burada kalmıyoruz.

Çünkü demokrasi hep iç savaş'ın eşiğindedir.
Bunu, siyaset teorisinin en büyük paradoksu sayabiliriz.

Sanki ölümden önceki canlanma ve yaşam kavgası'dır. Kıyamet'ten önceki kıyam da diyebiliyoruz.
Üç iç savaş ilan etmiştim; birincisi, 1806-1826 iç savaşı, hakkındaki bilgilerimiz çok kıttır. İkincisi, 1906-1926 iç savaşı ve üçüncüsü, 1966-1996 iç savaşı, tarihimizin kaydettiği en tartışmalı dönemlerdir, bunlar düşünce bahçemizde en çok "bin çiçek" peryodlarıdırlar ve yönetime katılım arayışlarının çok yüksek olduğunu da biliyoruz. Mahallelerden bilinç akıyordu.

Çok yakında yaşadığımız 1970 yıllan, çok yerde yönetimin mahalle komitelerine geçişine de tanıklık ediyordu. Bunlara miniskül şuralar idaresi de diyebiliyoruz.
Ne yazık pek kanlıdır, amma böyle olduğu için de kanlı-canlı demokrasi anlayışına yaklaşıyoruz.

Madam Profesör Rice'ın ifşaatına dönecek olursak, "Tan" Gazetesi ile "Görüşler" Dergisi'nin tahribini biliyoruz. Birisi Sabiha ve Zekeriya Serteller'in ve ikincisi Profesör Behice Boran'ın adını hatırlatıyor. Bundan sonra ilk ikisi sürekli dışarıda kaldılar ve sonuncusu ise içerde ve çok zaman içerde kalmak zorunda bırakıldılar. Tahribatın en ön planında olanlara bakacak olursak, daha sonra hep yükseklere çıktıklarını biliyoruz; umum müdür, başbakan ve hatta devlet başkanı ve çoğu, en azından bakan oldular. Bu duruma bakarak, tahribatın, ex-post olarak bir devlet işi olduğunu anlıyoruz. Zamanın en önemli gazeteleri olan, Tanin ve Cumhuriyetin tahribat sabahı çağrılarına, bunlar içinde "kalkın ey ehl-i vatan" da vardı, bakacak olursak ex-ante umur-u devlet olduğuna da karar verebiliriz.

Düşünce gazeteleri, "Zincirli Hürriyet", Mehmet Ali Aybar'ın adıyla özdeştir, mizah dergileri "Marko Paşa", Sabahattin Ali, Rıfat İlgaz ve Aziz Nesin tarafından çıkarılıyordu, kovalanıyordu. Öğrenci derneklerinin fakir idarehaneleri da tahrip ediliyordu. Bütün bunlara ilaveten Sovyetler Birliği'nin Türkiye'den toprak ve üs istediği masalı da şiddetle yayılıyordu. Sadece bu masal ile geniş yığınların terörize edildiğini kaydetmek yerindedir; hemen öncesinde çok büyük cadı kazanları kaynatılmıştı. Memleketin en popüler şairi, millici-komünizan Nazım Hikmet, bahriyede ve kara ordusunda komünist ihtilal için komiteler kurma bahanesiyle muhakeme edilmişti; yürekleri ve beyinleri tahrip edici şiddetle mahkum edilmişti.

Bunlarla gözetilen hedefin, bahriye'de, merakı ve okumayı kurutmak olduğunu artık biliyoruz; hikmet değil, yeni harbiyeliler ve onların omuzlarından tüm yüksek tahsil gençliği terörize ediliyordu. Bu düşünmeyi ve hayal etmeyi durdurmaktır.

Nazım Hikmet Davaları, McCarthy'den önceki "McCarthyizm" idi ve oldular.

Memleketin her karış toprağında derin korku kuyuları kazılmıştı. Bütün egemenler tasfiye edilmiş, korku egemen edilmişti.
İşte bu dönemde, diplomatik kanallarla, Washington'a "iç savaş" ihbarı yapıldığından kuşku duyamayız. Kendilerinin ne ölçüde korktuklarını, yoksa "korkmuş taklidi mi yaptıklarını, bilemeyiz. Ancak bir ölçüde korktuklarından kuşku duyamayız.

Hükümet'in kendi kendini ihbar ettiğini ve Madam Profesör'ün de şimdi bu ihbarı okuduğunu çıkarmak zorundayız.

Kaynakça
Kitap: GİZLİ TARİH I
Yazar: Yalçın Küçük
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1960-1971: Cumhuriyetimizin 1. Yükseliş Dönemi ve Cumhuriyetimizin 2. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir