Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ankara'da silahların susmadığı gece...

27 Mayıs 1960 Devrimi, Amerika ve Amerikan Gladyo'suna karşı kazanılmış bir savaştır.
Ardından Deniz Gezmiş gibi Kahraman Atatürkçü'lerin mücadeleleri ile Amerikan Gladyosu yok olma noktasına geldi.
Ve sonunda 12 Mart 1971 Muhtırası ile Amerikan Gladyosu yeniden güç kazandı.

Ankara'da silahların susmadığı gece...

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 03:13

Ankara'da silahların susmadığı gece...

Onlar, genç subaylar ve Harbiyelilerdi. Kendilerine "Kemalist Subaylar" adını vermişlerdi. İdealisttiler. 27 Mayıs 1960 İhtilali'nin "yolundan çıkarıldığını" düşünüyorlardı. 22 Şubat 1962'de ihtilale teşebbüs ettiler. Başaramadılar. Ancak 15 ay sonra yine bir ihtilal girişiminde bulundular.

Parola:

"Harbiyeli Aldanmaz"dı.

Parolayı bilmeyen subaylar tek tek gözaltına alınıyordu.
Ankara o gece silah seslerinden sabaha kadar uyumadı.
O gün Ankara'da ihtilalci bir süvari Binbaşı bakın neler yaşadı...

Tarih: 21 mayıs 1963. Yer: Ankara.
Gece yansı başlayan silah sesleri susmak bilmiyor...
İhtilalci Süvari Birliği ile iktidar yanlısı Muhafız Alayı, Ankara'nın göbeğinde çatışıyor.
Hava Kuvvetlerine bağlı jetler alçaktan uçuyor, ihtilale destek veren Kara Harp Okulu'na dalışlar yapıyor.
Yollarda terk edilmiş tanklar var.
Cadde üzerinde ölüler ve yaralılar görülüyor.
Gelen ilk rakamlara göre ölü sayısı 8. Ölenlerin arasında Albay, Binbaşı rütbesinde subaylar var. Ölümlerin çoğu uçakların, ihtilalci yanlısı sanıp Muhafız Alayı üzerine ateş açması sonucu olduğu meydana geldiği söyleniyor..
Neler oluyordu?...

Bellerinde tabancalar, ellerinde makineli Thompson ve ekmek torbası içinde el bombaları bulunan ihtilalci iki subay, Kavaklıdere'deki Alman Büyükelçiliği'nin çevresini saran demir parmaklıkları aşıp bahçeye atladılar.
Çaresiz kalmışlardı; Muhafız Alayı onların bulunduğu yerdeki her yolu kontrol altına almıştı.
Ya çarpışacaklardı ya teslim olacaklardı.
Mehmetçik'e silah sıkmak yerine ölmeyi tercih ederlerdi.
Ya da...

Alman Büyükelçiliği'nin bahçesine atladılar. Sessizce büyük bahçeyi geçip, ana binanın kapısını çaldılar. Kapıyı açan Alman görevli karşısında elleri silahlı iki subayı görünce korktu.
Subaylar büyükelçiyle görüşmek istediklerini söylediler.
Kısa bir süre sonra Büyükelçi Dr. Gebhardt von Walther geldi. Subaylar kendilerim tanıttı: Biz ihtilalci subaylarız. Başarılı olamadık. İltica talep ediyoruz!

Alman Büyükelçi Walther, hükümetiyle temas kurduktan sonra yanıt verebileceğini söyledi.
Beklemeye başladılar.
Alman elçiliğine gelmeleri tesadüf değildi; büyükelçilik müsteşarı ata binmeyi seviyordu; Süvari Alayı'na gelip sık sık ata biniyordu; bu nedenle tanışıyorlardı. İki ihtilalci subay da süvariydi.

Kısa bir zaman sonra Büyükelçi Walther geldi.

Karan açıkladı; ellerinde silahlar ve subay üniformalarıyla geldikleri için iltica istekleri kabul edilmemişti!
Subaylar, elçilikten çıktıktan takdirde öldürüleceklerini söylediler. Başta elçi olmak üzere Alman diplomatlar ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Hiç ilgileri olmadıkları bir askeri ihtilalin ortasında kalmışlardı.
Büyükelçi Walther, subayların başına bir şey gelsin istemiyordu. "Size sivil elbiseler verelim ve arka bahçeden çıkmanızı sağlayalım" teklifinde bulundu.

Ama tek şartı vardı: Yakalandıklarında elbiseleri kendilerinden aldıklarını açıklamayacaklardı.
Subaylar söz verdi, ihtilalci sözü!

Elçinin verdiği elbiseleri giyip arka bahçeden çıkıp gittiler... Arka sokaklardan derleyerek Dikmen sırtlarına geldiler.
İki subaydan daha rütbeli olanı, kendini yalnız bırakmak istemeyen diğer subay, Süvari Üsteğmen Mustafa Karazeybek'e son emrini verdi:

"Yollarımız burada ayrılıyor. Sen az bir cezayla kurtulursun, benimle kalırsan ölürsün. Hiç ısrar etme, hadi Allah yardımcın olsun" deyip koşarak uzaklaştı...

Türk Silahlı Kuvvetleri, Kara Harp Okulu dışında her yere hâkim olmuştu. Subayların hepsi teslim olmuştu, direnen sadece gencecik Harp Okulu öğrencileriydi.
İhtilalin lideri Albay Talat Aydemir yakalanmıştı. Güvenlik güçleri her yerde ihtilalin ikinci adamım, yani onu arıyordu.

Dikmen yamaçlarındaki bir bağ evine sığındı. Yorgundu. Bir kenara kıvrılıp uyudu.
Uyandığında gece olmuştu.
Ne yapacağım düşündü. Teshin olmak istemiyordu. Birden tabancasını şakağına dayadı. İntihar etmeyi düşündü. Gözlerinin önüne karısı Esma ve çocukları Gülderen, Ömer, Öner ve Semra geldi.
Vazgeçti. Teslim de olmayacaktı.

İstanbul'a gitmeyi, yağ ticareti yapan yakın dostunu bulup, onun yardımıyla yurtdışına çıkmayı düşündü. Toparlandı, elini yüzünü yıkadı.
Bağ evinden çıktı, karanlıkta koşar adım yürümeye başladı. Sabaha kadar yürüdü.
Gün ışırken Atatürk Orman Çiftliği yanındaki tren istasyonuna ulaştı. İstanbul yönüne giden yük teninin bir vagonuna atladı. Aksilik, tren bulunduğu vagonu bir sonraki istasyonda bırakacaktı.

Bu kez şansını otobüsle denemeye karar verdi.

Yürüyerek Ankara Asfaltı'na çıktı. Gelen otobüsü durdurdu. En arka sıraya oturdu. Bolu'ya kadar geldi.
Ama burada şansı yine döndü: Arama vardı.
Yanında hüviyeti yoktu. Erler otobüsten indirdiler. Üzerine aradılar, tabancasını buldular.
Onu hemen komutanları Üsteğmenin yanma götürdüler.

Üsteğmen, onu tanımıştı.
O, Süvari Binbaşı Fethi Gürcan'dı...
Yani ihtilalin ikinci adamı...

Tarih: 27 haziran 1964. Yer: Ankara Mamak Cezaevi. Saat gece yansına geliyor...
Binbaşı Fethi Gürcan hücre zincirinin açılmasıyla uyandı. Hücresini askerler doldurmuştu.
Nereye götürüldüğünü öğrenmek istedi. Açıklama yapılmazsa gelmeyeceğini tekrarladı o tok sesiyle.
"Sizi başka cezaevine naklediyoruz."
İnanmadı. Direndi, zorla pijamasıyla hücresinden alındı. Aynı gerekçeyle, Talat Aydemir de hücresinden alınıp götürülmüştü..
Fethi Gürcan cezaevinin vizite odasına getirildi. Yanından eksik etmediği kısa ve ucu kıvrık ağızlığıyla sigara içmesine izin verildi.
Bu arada hücresinden getirilen kıyafetini giydi...

Arkadaşlarıyla vedalaşmak istediğini söyledi.
Önce Binbaşı Osman Deniz arkasından da Üsteğmen Erol Dinçer'le kucaklaştı. 22 Şubat 1962 İhtilalı'nde Erol Dinçer'le birlikte Çankaya Köşkü'ne yapılan baskında da birlikteydiler.
Ağlamamaya çalışıyorlardı.
"Arkadaşlara selam" dedi usulca.

Dışarıda iki ambulans vardı.
Birine Binbaşı Fethi Gürcan'ı diğerine Albay Talat Aydemir'i bindirdiler. İki aracın da istikameti, idam sehpalarının hazırlandığı Cebeci'deki Ankara Merkez Cezaevi'ydi. Kaç siyasi idama tanıklık etmişti ve daha da edecekti Cebeci'deki cezaevi...

Binbaşı Fethi Gürcan cezaevi müdürünün odasına getirildi. İnfaz kararını soğukkanlılıkla dinledi. Ailesine mektup yazdı:

Canım karıcığım ve yavrularım, Size şerefimden başka bir miras bırakamadığım için üzgünüm. Bu emanetimi sonu kadar muhafaza edeceğinizden eminim...

21 Mayıs 1963 ihtilaline teşebbüs edenler hakkında iki mahkeme görevlendirilmişti.
Mamak'ta 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi 151 subayı yargılarken, Harp Okulu'nda kurulan 2 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi 1459 Harbiyeli'yi yargıladı.

İhtilalci 21 Mayısçılar. Mamak'ta kurulan 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesinde yargılandı. Genç Subaylar'dan, 7 kişi idam, 29 kişi müebbet, 11 kişi 15 yıl, 5 kişi 12 yıl, 2 kişi 8 yıl, 2 kişi 6 yıl, 13 kişi 5 yıl, 24 kişi 4 yıl 2 ay, 4 kişi 1 yıl, 2 kişi 10 ay, 6 kişi 3 ay ceza aldı.
Harbiyelilerden ise 75 kişi 4 yıl, 91 kişi 3 ay hapse mahkûm oldu.

Evet, mahkemeden yedi idam karan çıktı. Ancak Yargıtay üç idam kararını bozdu, dördünü onayladı.
Mahkeme kararından sonra hükümlüler Mamak'tan alınıp Çorum, Elazığ, Malatya gibi sivil cezaevlerine gönderildi. Mamak Cezaevi'nde sadece dört idam mahkumu kaldı: Albay Talat Aydemir, Binbaşı Osman Deniz, Üsteğmen Erol Dinçer ve Binbaşı Fethi Gürcan.

Ölüm cezalan TBMM gündemine geldi.
Meclis, Üsteğmen Erol Dinçer dışındaki üç idamı onayladı.
İdam edilecek kişi sayısının üç olması yeni bir tartışma yarattı: Meclis'in, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın idamlarına karşılık üç subayın asılmasını istediği konuşuluyordu! Yani, üçe üç!..
O dönemde TBMM çatısı altında Senato da bulunuyordu. 1961 Anayasası'na göre, Meclis kararını Senato'nun onaylama ya da bozma hakkı vardı.
Senato, "üçe üç" yorumlarından rahatsız olmuştu; Osman Deniz ve Fethi Gürcan hakkında verilen karan bozarken Talat Aydemiri onadı. Binbaşı Gürcan idamdan kurtulmuştu. Ancak son karan yine Meclis verecekti.
Ve Meclis Osman Denizi idamdan kurtarırken, Talat Ayde-müie birlikte Fethi Gürcan'ın da idam edilmesine tekrar karar verdi.
Son söz, 27 Mayıs İhtilalinin komutam Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'indi. Gürsel idam kararlarını onadı...

Binbaşı Gürcan ailesine yazdığı mektubu bitirip savcıya verdi. Ceplerini boşaltmasını istediler. Cebinden 235 kuruş ve iki paket asker sigarası çıktı. Son isteği sigara içmek oldu.

Bu arada Savcı Binbaşı Turgut Akan'ı görünce sinirlenip bağırdı: "Ben ihtilalciyim. Beni sizin darağaçlarınız korkutmaz. Sizin adaletinize güvenmiyorum."
Savcı Binbaşı Turgut Akan, Binbaşı Gürcan'a mahkemede söylediklerini hatırlattı: "Diyorsunuz ki, beni serbest bırakın ben yine ihtilal yaparım. Benim giremeyeceğim garnizon, harekete geçiremeyeceğim karargâh yoktur, idamınız için bu sözler yeterli değil midir?"

Binbaşı Gürcan geri adım atmadı. "Gerçeği söyledim ben. Hiç kıvırtmadım. Kimseye yalvarmadım. Ne yaptımsa vatanım için yaptım. Eğer başarılı olsaydık, Binbaşı rütbesiyle tekrar orduya dönecektim, benim mevki rütbe istemediğimi çok iyi biliyorsunuz.".

Savcı Binbaşı Turgut Akan odadan çıktı.

Binbaşı Gürcan, sigarasından son bir nefes çekti. Ayağa kalktı. Beyaz idam gömleği geçirildi, kıyafetinin üzerine.

Saat 03:30. Sandalyeye çıktı.
Samanpazarı'nda lokantacılık yapan cellat, ilmiği Binbaşının boğazına geçirdi.
Kafasını kaldırdı; son kez gökyüzüne baktı; kim bilir belki de jetleri bekliyordu. Ne jetler ne tanklar ne de ihtilalci arkadaşları geldiler, onu kurtarmaya.
Yapayalnızdı...

"Vatan-millet sağ olsun" deyip kendini boşluğu bıraktı...
Ölüme giderken üzerinde Alman Büyükelçiliği'nden aldığı kıyafet vardı. Zaten gardırobundaki tek elbisesi de oydu. Elbise alacak hiç parası olmamıştı. Ve ölene kadar da Büyükelçi Walther'e verdiği, "ihtilalci sözü"nü tutmuş, elbiseyi ondan aldığını kimseye söylememişti...

Fethi Gürcan'ın idam edildiği haberini alan Çorum, Elazığ, Malatya gibi cezaevlerinde yatan idealist ihtilalciler, sanki anlaşmışlar gibi hep bir ağızdan Harbiye Marşı söylemeye başladılar:

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız Tufanları gösteren, tarihlerin yâdıyız Kanla irfanla kurduk, biz bu Cumhuriyeti Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız...

Kaynakça
Kitap: Siz Kimi Kandırıyorsunuz!
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1960-1971: Cumhuriyetimizin 1. Yükseliş Dönemi ve Cumhuriyetimizin 2. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir