Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Nazım Hikmet Ergenekoncu çıktı

Demokrat Partisi'nin İktidar olduğu dönemde Kore Savaşına girdik ve sonrasında NATO'ya girdik. Bu olaylardan sonra Cumhuriyet Tarihimizde İlk Amerikan Uşaklığı Dönemi başladı. Bu başlangıcın başrolünde Hain Adnan Menderes var.

Nazım Hikmet Ergenekoncu çıktı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 22:10

Nazım Hikmet Ergenekoncu çıktı

Tarih, 17 Ocak 1938. Yer, İstanbul.
Emniyet görevlileri akşam saatlerinde Nişantaşı'ndaki ipek Film Stüdyosu'nu bastı. Bir süredir orada çalışan Nazım Hikmet'i sordu.
İpek Film Stüdyosu'nun sahibi rahmetli İsmail Cem'in babası ve aynı zamanda Nazım Hikmet'in yakın arkadaşı İhsan ipekçi, biraz önce çıktığını söyledi.
Polisler stüdyoda arama yaptı. Nazım Hikmet'e ait bazı defter ve kitaplara el koydular.
Sonra İhsan İpekçi'yi de yanlarına alarak Nazım Hikmet'in birkaç sokak ötedeki evine gittiler.
Kapıyı Nazım Hikmet'in eşi Piraye açtı. Nazım Hikmet evde yoktu. Polisler, odalarında uyuyan iki çocuğu Memet Fuat ve Suzan'ı uyandırmamaya çalışarak evde arama yaptı. Bazı yazılara ve kitaplara el konuldu.

Bu arada Nazım Hikmet'in nerede olduğunu öğrendiler, halasının oğlu gazeteci-yazar Celalettin Ezine'nin Beyoğlu'ndaki evindeydi.
Paris Üniversitesi mezunu halaoğlu Celalettin Ezine, yalan arkadaşı İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Hilmi Ziya Ülken'le birlikte bir düşün dergisi çıkarmak ist i-yordu. Yayın hayatındaki tecrübesinden dolayı Nazım Hikmet'in fikrini almak için onu yemeğe davet etmişlerdi.
Eve baskın yapılınca şaşırdılar. Polisler Nazım Hikmet'i alıp gittiler.
Şair neyle suçlandığını henüz bilmiyordu.
Oysa her şey altı ay önce başlamıştı...

Nazım Hikmet ilk kez 1925 yılında Ankara İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı. Bunu diğer davalar takip etti. Davalar genellikle gazetelere yazdığı makaleler yüzünden açılıyordu.

Son olarak 30 Aralık 1936'da gözaltına alınmış ve bu davadan 21 Haziran 1937'de tahliye edilmişti. Ancak karar Yargıtay aşamasındaydı. Bu nedenle çok dikkatli davranıyordu. Artık otuz beş yaşındaydı. Evliydi, Piraye'nin iki çocuğuna babalık yapıyordu. Muhsin Ertuğrul sayesinde İpek Film Stüdyosu'nda iş bulmuştu. Makalelerini bile artık takma isimle yazıyordu. Fakat...

1937 yılının bir ağustos günü İpek Sineması holünde karşısına çıkan bir kişi yaşamını altüst etti. Bu kişi Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz'di.
Nazım Hikmet'e hayran olduğunu, gazetelerdeki yazıları nı hep okuduğunu, Harp Okulu'ndaki arkadaşlarının da kendisini çok takdir ettiğini söyledi.
Üzerinde askeri üniforması olan genç birinin bu derece kendine ya kınlık göstermesi Nazım Hikmet'i şüphelendirdi. Teşekkür edip işini bahane ederek uzaklaştı. Ancak canı sıkılmıştı. Telefon rehberinden Emniyet Müdürlüğü'nün telefonunu buldu, 1. Şube'den Başkomiser Salih Tanyeri'yle konuştu:

"Benim her şeyim ortada, nerde oturduğum, nerde çalıştığım, ne yazdığım, kimlerle konuştuğum. Hiçbir gizli saklım yok. Asker kılığında polisler gönderip beni rahatsız etmeyin. Herkesin gözü önünde evimin ekmeğini kazanmaya çalışıyorum. Benden ne istiyorsunuz?.. "

Nazım Hikmet meselenin kapandığını sandı.
Oysa polis, "bunda bir iş var" deyip, Ankara'yı uyardı ve Ömer Deniz takibe alındı.
Aradan günler geçti...

Ömer Deniz bu kez üzerinde askeri üniformasıyla 3 Aralık 1937'de Nazım Hikmet'in Nişantaşı'ndaki evine geldi. Nazım ve Piraye evde yoklardı. Kapıyı evin emektarı Nine Hanım açtı. Ömer Deniz, Nazım Hikmet'e not yazmak için sofadaki sandalyeye oturdu. Tam o sırada Nazım ile Piraye geldiler.
Nazım Hikmet karşısında Ömer Deniz'i görünce sinirlendi. "Evime bir hileylen asıl girersiniz!" diye bağırdı. Piraye eşini sakinleştirdi. Ömer Deniz özür diledi, sadece bir iki küçük sorusu olduğunu söyledi. Nazım Hikmet sakinleşti, "Ne istiyorsun?" dedi.

İlk sorusu, "Subay çıkınca erlere ne öğretelim?" oldu. Nazım Hikmet, "Talimatlarınızda ne yazıyorsa onu öğreteceğiniz. Anayasamızdaki Altı Ok'u öğretin, Atatürk milliyetçiliği dışına çıkmayın" deyip kestirip attı. Ömer Deniz'in bu kez Marx ve Engels'le ilgili soru sormak istemesi üzerine, "Bunları ansiklopedilerde bulabilirsiniz, ben bilgin değilim" diyerek davetsiz konuğunu evden çıkardı.

Genç idealist Ömer Deniz polis tarafından izlendiğini ve hayranı olduğu büyük şairin başına farkına varmadan ne belalar açtığını anlamamıştı bile...
Halaoğlunun evinde gözaltına alman Nazım Hikmet İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde fazla kalmadı.
Apar topar Ankara'ya götürüldü.
Ankara'ya götürülmesinin nedeni, Harp Okulu'nda başlayan soruşturmayla ilgiliydi.

Okulda arama yapılmış ve bazı öğrencilerin dolaplarında Nazım Hikmet'in 835 Satır, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Şeyh Bedreddin Destanı gibi şiir kitapları bulunmuştu. Ayrıca bazı askeri öğrencilerin yataklarının altından İşçi Sınıfı İhtilali, Bolşeviklik alemi, Stalin'in Hayatı, Puşkin'in Hayatı gibi eserler çıkmıştı.
Öğrenciler, 5409 yaka numaralı Ömer Deniz, 5271 İbrahim Abdülkadir Meriçboyu (şair A. Kadir), 5408 Şadi Alkdıç (yazar, namı diğer Şadi Baba), 5227 Necati Çelik, 5202 Naci Fişek, 5362 Orhan Alkaya, 1132 Galip Arda, 5273 İsmail Özdemir'di.

Sosyalizme inanan yirmili yaşlardaki bu askeri öğrenciler gizlice örgütlenmişti. Liderleri Ömer Deniz'di.
Soruşturmayı yürütenlere göre fikri lider Nazım Hikmet'ti. Ömer Deniz'in İstanbul'da Nazım'ın evine gitmesi b unun en önemli kanıtıydı!
Nazım Hikmet Ankara'ya geldiği gün sorgulandı. Harp Okulu öğrencilerini kışkırtarak darbe yapmak iddiasıyla gözaltına alınmıştı. İddiaları reddetti.
Ankara Merkez Komutanlığı'ndaki cezaevin in tek kişilik hücresine konuldu.
24 Mart 1938'de hakim karşısına çıktı.
Askeri Usul Yasası'na göre sanıkları savunacak avukatları "adli amir'in onaylaması gerekiyordu. Nazım Hikmetin avukatı irfan Emin Kösemihaloğlu kabul edilmemişti.

Ankara'dan Fuat Ömer Keskinoğlu ve Saffet Nezihi Bölükbaşı bulundu. Nazım Hikmet mahkemede şöyle dedi:

Hapishanede 67 gündür haksız yere ve delili olmayan ağır bir ithamla yatmanın azabı içindeyim. Ben Cumhuriyet'in, Mustafa Kemal'in Türkiye'ye getirdiklerinin ne büyük hizmetler olduğu idraki içindeyim. Komünist olmam, Mustafa Kemal Paşa'ya saygı duymama, Anayasa'daki ilkelere sahip çıkmama mani değildir, yazılarım bunun delilidir...

Marksist kültürle yetişmiş, kendi milli kültür kökenlerinden istifade edebilmiş bir şair olarak bir öğrenciye, hem de polisliğinden şüphe ettiğim birine komünizmi tavsiye etmem aklın alamayacağı bir yakıştırmadır. Ömer Deniz'e ordu içinde görev vermem de mümkün değildir.

Sanık Ömer Deniz de Nazım Hikmeti doğruladı. Şairin öyle bir telkini, tavsiyesi, direktifi olmamıştı.
Bu sözler üzerine Nazım Hikmet rahatladı.
Mahkeme karar vermek için duruşmayı 29 Marta erteledi.
Avukatlarına göre şair "yüzde bin beş yüz" beraat edecekti.

Ve Askeri Hakim Kazım Yalman karan açıkladı:

"Ordu içinde kışkırtma çıkarmak isteyen Nazım Hikmet, Askeri Ceza Kanunu'nun 94. maddesine göre on beş yıla mahkûm edilmiştir!" Nazım Hikmet dondu kaldı.
Ömer Deniz dokuz yıla mahkûm edilmişti, ancak yaşı yirmi birden küçük olduğu için cezası yedi buçuk yıla indirildi.

Nazım Hikmet davanın hukuki değil, siyasi olduğunu anlamıştı. Yoksa hayatında iki kez gördüğü ve üstelik ajan sanıp polise bildirdiği biriyle konuştuğu için nasıl on beş yıl ceza alabilirdi?

Gazeteci Falih Rıfkı Atay yıllar sonra TBMM'de Kazım Özalp'ten duyduğu sözleri yazdı:

"Vesika yokmuş ha? Delil bulunamazmış ha? Biz onu divanıharbe mahkûm ettirelim de gününü görsün."

Nazım Hikmet İstanbul'a yakın İmralı Cezaevi'ne nakledilmesini talep etti, ancak aniden İstanbul'a götürüldü. Yargıtay, Nazım Hikmet'in 21 Haziran 1937'de tahliye olduğu bir önceki davanın kararını bozmuştu. Dava yeni baştan görülecekti. Fakat Nazım Hikmet'i İstanbul'da bir sürpriz dava daha bekliyordu.
Erkin gemisinin özel olarak hazırlanmış duruşma salonunda görülecek bu davanın konusu neydi dersiniz? Kitap okutarak donanma personelini darbeye teşvik etmek!

Ergenekon Davası sanıkları Silivri'de özel yaptırılan bir duruşma salonunda yargılanıyor. Nazım Hikmet de, dünyada belki de örneği olmayan bir duruşma salonunda yargılandı.

Bu özel duruşma salonu Silivri açıklarına demirlemiş Erkin gemisin deydi...
Nazım Hikmet Ankara'dan İstanbul'a getirilerek Sultanahmet Cezaevi'ne kondu. Ancak burada uzun kalmadı, haziran ayının son günü Donanma Komutanlığı'na bağlı askerler tarafından Erkin gemisine götürüldü. Önce tuvalete, sonra da ambara hapsedildi. Sürekli seyir halindeki gemide kırk gün kaldı.
Yargılama 10 ağustosta gemide yapıldı. Gemi Silivri açıklarına demir atmıştı.
Peki, dava konusu neydi? Kitap okumak!

Yavuz gemisinde görevli bazı astsubay ve erlerin kitap okudukları istihbaratı alınmıştı. Kitaplar bir "kaynaktan" geliyordu.
Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve eşi Fatma Nudiye Yalçı, Kıvılcım Kütüphanesi adında bir yayınevi kurmuşlardı. Buraya gidip gelen yirmi yaşındaki (yazar) Kerim Korcan arkadaşlarıyla birlikte "Kitap Sevenler Derneği" diye bir topluluk oluşturmuştu. Kerim Korcan'ın ağabeyi Haydar Korcan askerliğini Yavuz zırhlısında yapıyordu. Hafta sonları gelip buradan kitap alıyor, okuyup geri veriyordu. Zamanla gemideki diğer astsubay ve erler de kitap okumaya başlamıştı.

11. Ömer Deniz cezasını çekip cezaevinden çıktıktan sonra oyuncakçı dükkanı açtı. Bu dükkandaki çırağı kimdi dersiniz, Müjdat Gezen!

Buraya kadar her şey normaldi. Ancak Ankara Harp Okulu'ndaki gelişmeler, gözleri bir anda Yavuz zırhlısına çevirmişti. Gemide gizli bir örgütlenme filan yoktu, ama sol yayınları okuyanların ileride ne yapacağı belli olmazdı.
Donanma personelini kitap okutup kışkırtarak darbe yapmayı düşünenler olabilirdi
O halde...

25 Nisan 1938'de operasyon başladı.
Hikmet Kıvılcımlı, eşi ve Kerim Korcan gözaltına alındı. Bir ay emniyette işkence gördüler. Gözaltına alınan sanık sayısı yirmi sekiz oldu.
Soruşturma, ağır baskılar altında ve kışkırtıcı muhbirler kullanılarak sürdürüldü.
Bu muhbirlerden Astsubay Hamdi Alevtaş'a göre, dört yıl önce tanıştığı Nazım Hikmet kendisinden, erlerin mektuplarını okuyup yoksul olanların adreslerini bildirmesini istemişti! Öyle ya, komünistler yoksul bulmakta zorlanıyorlardı!

Soruşturmayı yürüten Savcı Haluk Şehsuvaroğlu davanın hukuki değil, siyasi olduğunu anlayarak istifa etti. Üstelik bu durum kendisini çok rahatsız etti, meslekten ayrıldı.

Okunan kitapların yasak olmadığı Adalet Bakanlığı tarafından mah kemeye bildirilince, Savcı Şerif Budak'ın ettiği söz tarihe geçti:

"Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz.".

Davaya adaleti hakim kılmak isteyen hakimler de vardı. Mahkeme Başkanı Amiral Hüsnü Gökdenizer, "Ortada hiçbir şey yok, bu çocuklara yazık ediyorsunuz. Bu yaptığınız donanmaya kötülüktür" diyerek istifasını verdi.
10 ağustosta başlayan duruşmalar 29 ağustosta bitti. Ve ne yazık ki Nazım Hikmet bu davadan da 13 yıl ceza aldı. Toplam cezası 28 Yıl olmuştu.
Açıkça görülüyor ki, Nazım Hikmet hukukun ölçülerine göre değil, siyasal eğilimlerine göre mahkûm ettirilmişti.

Sonrasını biliyorsunuz:

Nazım Hikmet İstanbul, Ankara, Çankırı, Bursa cezaevlerinde on iki yılı aşkın bir süre kaldı. 1950 yılında çıkarılan afla serbest kaldı.
Ancak çürüğe ayrıldığı halde kırk sekiz yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. Artık adalete inancı kalmamıştı çünkü.

25 Temmuz 1951 tarihinde DP hükümeti tarafından Türk vatandaşlığından çıkarıldı.
Ve Nazım Hikmet'e 2009'da yeniden vatandaşlık hakkı verildi.

Bir yanda dün hukuksuzluk sonucu yurtdışına çıkmak zorunda kalan Nazım Hikmet'in vatandaşlığı geri veriliyor, diğer yanda bugün Ergenekon soruşturmasında yapılan hukuk ihlalleriyle insanlarımızın hayatlarının darmadağın olması sadece seyrediliyor...
Bugün Ergenekon sanığı Mustafa Balbay gibi bir basın emekçisinin haykırış içeren mektuplarını okudukça aklıma Nazım Hikmet geliyor.
Nazım Hikmet de Atatürk'e mektup yazmıştı.

Bakın ne demişti:

Cumhurreisi Atatürk'ün Yüksek Katına, Türk ordusunu "isyana teşvik" ettiğim iddiasıyla "on beş Yıl ağır hapis" cezası giydim. Şimdi de Türk donanmasını "isyana teşvik etmekle" suçlanıyorum.
Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri, isyana teşvik etmedim.
Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var.
Askeri, isyana teşvik etmedim. Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır.
Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat ve gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.
Askeri, isyana teşvik etmedim.

Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim. Askeri, isyana teşvik etmedim.
Senin eserine ve sana, aziz olan Türk çillinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarım taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.
Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu "inkılap askerini isyana teşvik" damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.

Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.
Kemalizm ve senden adalet istiyorum.
Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki, suçsuzum.

Bu mektup Atatürk'e ulaşamadı. Atatürk ağır hastaydı.
Nazım Hikmet'in akrabası Ali Fuat Cebesoy'un çabaları da yetmedi. Cebesoy okul yıllarından beri arkadaşı olan Atatürk'e olayı ancak hasta yatağında iletebildi, Atatürk, "Görüyorsun ne durumdayım, mareşalı darıltmadan siz bir çözüm bulun" dedi.

Mareşal, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Fevzi Çakmak'tı. Davalarla özel olarak ilgilenmişti. Her taşın altında komünist aramıştı.
Ne ilginçtir, yıllar sonra Genelkurmay Başkanlığı'ndan alınınca bunu kabul edemedi, politikaya atıldı, insan Hakları Derneği'ni kurdu ve bu nedenle komünist olmakla itham edildi!

Diyeceksiniz ki mesele sadece komünizmin tehlikeli görülmesi sonucu Nazım Hikmet başta olmak üzere onlarca kişinin cezaevlerine tıkılması mıydı?
Eğer ortada hukuk yoksa biliniz ki siyasal bir çekişme vardır. Örneğin, Mustafa Kemal hasta yatağındayken siyasetin gündeminde "milli şefin" kim olacağı sorusu vardı. Bir yanda Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras gibi Sovyetler Birliği'ne yakın dış politika yürütenler, diğer yanda diğerleri...
Eh komünistler orduyu kışkırtıyorsa Kaya ve Aras'ın "milli şef olmasına olanak yoktu.
Zaten sonra ikisi de tasfiye edildi.

Demem o ki, meselelere daha geniş açıdan bakmakta hep yarar var... Ergenekon süreci gibi bir olay sadece Nazım Hikmetin mi başına geldi? Türkiye aydını her fırsatta cezaevine tıkılıp işkenceden geçirildi. Hem de ne uyduruk iddialarla... Bunları yeni kuşaklar bilmeli... Bunu somut olaylarla örneklendirin eliyim...

Kaynakça
Kitap: BU DİNCİLER O MÜSLÜMANLARA BENZEMİYOR
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1950-1960: Cumhuriyetimizin 1. İhanet Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir