Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Çağın En Güzel Maarif Müfettişi

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde İsmet İnönü Paşa, İkinci Dünya Savaşına girmedi ve tarihi bir hatayı işlemekten kaçınarak Cumhuriyetmizin dengeli bir şekilde devam etmesini sağladı.
İnönü’nün yaptığı büyük hata, iktidar olduğu dönemin son yıllarındaydı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda, dünyayı yöneten İngiliz-Amerikan devletinin yönetim gücünü tehdit eden dört tane tam bağımsız ülke vardı: "Türkiye, Çin, Sovyetler Birliği ve Küba".
ABD başkanı Truman döneminde, M. Thornburg, 1947'de Türkiye'ye gönderildi. Amerikan devletine verdiği rapor "Türkiye'ye niçin yardım?" adını taşıyordu. Raporunda "1923'te Atatürk'le başlayan sanayileşme atılımları devam ederse, Türkiye'de komünist bir tehlike yükselebilir" demişti ve sonrasında Türkiye’ye ekonomik(para) yardım teklif etmeyi kararlaştırmışlardı. Bu teklifi, Komünist bir saldırı korkusuyla(ki böyle bir saldırı asla söz konusu değildi), kabul eden İnönü Uluslararası Para Fonu IMF'ye girip çok büyük bir hata yapmıştı. Çünkü 1947-1950 yılları arasında Amerikan yardımıyla, Türkiye, yargı, ekonomi, politika, savunma konularında Amerika'ya bağlanmıştı. Ve bunların sonucunda 1950'de Türkiye ilk demokratik seçimini yaptı, ve Amerikancı Adnan Menderes iktidar olmuştu. Bilmeden de olsa, İnönü yaptığı bu hatayla Menderes hükümetinin oluşması için zemin hazırlamıştı.
Buradan alınması gereken ders: "Türk Milleti’nin çıkarına olabilecek tek devlet yönetim sisteminin, Atatürkçü(Kemalist) Tam Bağımsız sistemin olduğudur. Demekki, yarı bağımlılık, yada çok az bağımlılık bile sonraki senelerde felaketi getirebiliyor. Dış ilişkilerde sadece devletimizin çıkarları doğrultusunda dostluklar olabilir, başka bir devlete bağımlı kalmanın ise, asla ve asla dostlukla, müttefiklikle alakası yoktur, ve bu tür yanlışlar devletimizin dönem dönem yarı sömürge bir sistemle yönetilmesini sağlamıştır".

Çağın En Güzel Maarif Müfettişi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Nis 2011, 03:06

ÇAĞIN EN GÜZEL GÖZLÜ MAARİF MÜFETTİŞİ

«Hayatta ben en çok babamı sevdim!-Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk / Çarpık bacaklarıyla - ha düştü, ha düşecek... / Nasıl koşarsa ardından bir devin / O çapkın babamı ben öyle sevdim.
Bilmezdi ki oturduğumuz semti / Geldi mi gidici, - hep, hepp acele işi!.. / Çağın en güzel gözlü Maarif Müfettişi / Atlastan bakardım nerelere gitti / Öyle öyle ezber ettim gurbeti.

Sevinçten uçardım hasta oldum mu / 40'ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a / Bi helallaşmak ister elbet, diğ'mi oğluyla / Tifoyken başardım bu aşk oyununu / Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
En son teftişine çıkana değin / Koştururken ardından o uçmakta devin / Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için / Açıldı nefesim, fikrim, canevim / Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Can YÜCEL

Mareşal Çakmak'ın komünistleri desteklemekle suçladığı «Eski Milli Eğitim Bakanı» kimdi?

Eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, Ulus gazetesinde Çakmak'a şu soruları yöneltti:

«1 — Beyanımızdaki eski Milli Eğitim Bakanı dediğiniz hakikaten ben miyim?
2 — Desteklenen komünistler kimlerdir ve nasıl desteklenmişlerdir?
3 — Bu hususta hükümeti yazı ile ikaz ettiniz? Sözle ise kime, ne zaman söylediniz?
Bunları sizden soruyorum ve sözünün sahibi bir Türk vatandaşı olarak cevabınızı bekliyorum.» Mareşal, Yücel'e yanıt vermedi.
Yanıt, Mareşal yerine Demokrat Parti'nin İstanbul İl Başkanı Avukat Prof. Kenan Öner'den geldi.
Öner, «Evet, o Maarif Nazırı sizsiniz» diyordu.
11 Şubat 1947 tarihli Yeni Sabah, Kenan Öner'in yanıtını sekiz sütuna yerleştirmişti.

Kenan Öner'in yanıtı şöyle başlıyordu:

«Sayın Mareşale yazmak cüretinde bulunduğunuz açık mektubu... Baş döndürücü bir hayretle okudum. Mesullerin sail (soru soran) mevkiine yükseldiği bir zamanda sizin de aynı taktiği kullanmanızda şaşılacak bir şey olmamakla beraber, durup dururken adeta deliye taş atar gibi gösterdiğiniz cüret, nokta ve sıfırın hakiki kıymetini kesif hususunda gösterdiğiniz dirayetle telif edilir şeylerden olmadığı içindir ki hayret etmiş bulunuyorum.»

Kenan Öner, milliyetçilik akımı yanında bir de komünistlik akımının bulunduğunu, anımsatıyor ve Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında bastırılan ciltler dolusu kitaplar ve üniversite kürsüsünde okutulan inkılap tarihi derslerinde milliyetçi akımları, ırkçılık-Turancılık olarak gösterdiğini ileri sürüyordu.

Öner, şöyle sürdürüyordu suçlamalarını:

«Pekala bilir ve hatırlarsınız ki 1944 senesinde Nihal Atsız ismindeki bir milliyetçi öğretmenin, Mareşale sorduğunuz, neşrettiği bir broşürde üç sene evvel açıklamış, fakat bu ifşaatın tesiri altında mevkii müstahkemini tehlikede zanneden zatı devletiniz o broşürde de Şükrü Sökmensüer'in nutkunda geçen Sabahattin Ali'yi bu milliyetçi öğretmen aleyhine Ankara Mahkemesi'nde bir hakaret davası açtırmaya ve Ulus avukatını kendine fahri bir vekil tayin ettirmeye muvaffak olmuştunuz.»

Demokrat Parti İstanbul İl Başkanı Sabahattin Ali -Atsız davasında Adliye ve Başbakanlık önünde gösteri yapan milliyetçi gençlere Yücel'in vur emri verdiğini de ileri sürüyor; 1944 yılında açılan Irkçılık-Turancılık davasının da yine Yücel'in etkisi ile açıldığını söylüyordu.

1944 yılındaki davanın avukatlarından olan Öner, bunlarla da yetinmiyor; Yücel'e şu ağır suçlamaları yöneltiyordu:

«Türk adalet tarihinde bu havayı yaratanlar için, sizin için ebedi bir hicap teşkil etmesi icap eden bu hadiseyi İstanbul sıkıyönetiminin vazifesi içine sokarak, İstanbul zabıtasının elbirliği ile tahkikatı istediğiniz şekle soktunuz. Bu dava nutkun 'İnönü'nün 19 Mayıs Söylevi' tesiri altında kalan sıkıyönetim ve zabıtanın iştiraki ile hazırlık ve ilk tahkikat safhasını geçirirken genç, münevver, okumuş ve okutulmuş tam 23 sanığı mutena hücre ve tabutluk denilen yerlerde bir seneden fazla inim inim inlettikten sonra bunlardan birçoğunun uzun seneler sürecek ağır hapis cezaları ile mahkûmiyetlerine yol açtınız.»

Prof. Kenan Öner, Hasan Ali Yücel'i Irkçılık-Turancılık davasının sanıklarına yapılan işkencelerden de sorumlu tutuyordu:

«Siz yalnız komünistleri bakanlığınızda beslemekle, uğradıkları hücumlara karşı onları müdafaa etmekle kalmadınız, bakanlığınızın telkinlere milliyetçilik belasına başlarını soktuğunuz tam 23 genci İspanyolların engizisyonuna rahmet okutacak işkencelerle ezdirdiniz, harap ettiniz ve hırpaladınız.»

Kenan Öner şöyle düşünüyordu:

Hasan Ali Yücel, Sabahattin Ali'yi koruyordu, Sabahattin Ali, Cami Baykurt'tan da, Sertel'den de «yüz bin kat fazla komünist»ti; Sabahattin Ali - Atsız davasında yapılan gösteriler, Irkçılık-Turancılık davasına yol açmıştır. Yücel, bütün bunlardan sorumludur.
Hasan Ali Yücel, Kenan Öner'i mahkemeye verdi.

Bu davada Irkçılık-Turancılık davasının sanıkları gelip ifade verdiler.
Yücel, Öner'i mahkemeye vermişti. Ama Çakmak'a da soru sormaya devam ediyordu.
Yücel, Çakmak'tan TBMM'de yanıt beklediğini yazdı. Ancak yanıt alamadı.
Mareşal susuyordu.

Hasan Ali Yücel, 23 Şubat 1957 tarihli Ulus gazetesinde Mareşale seslenen bir açık mektup yayımladı.

Yücel'in o tarihte elden ele geçip okunan açık mektubu şöyle başlıyordu:

«İtiraf edeyim ki suallerime cevap vermemenizin sebebini anlamak mümkün olmamıştır. Ya sizin politikanızı müdafaa edenlerin yazdıkları gibi beyannamenizdeki imada beni kastediyorsunuz, bu takdirde medeni bir insan olarak fikrinizi açıkça söyleyecek cesareti sizden beklemek hakkımızdır. Yahut bunun tahminler hilafına imanızda beni kastetmediniz. O halde bunu bir kelime ile söylemek her namuslu adam için borçtur.»

Hasan Ali Yücel, Çakmak'ın «komünistleri destekledikleri» konusundaki sözlerinin de gerçek dışı olduğunu söylüyor ve şu açıklamayı yapıyordu:

«Bu, delilsiz, ispatsız boş bir söz olarak kalmıştır. Ben üç zatın başbakan bulunduğunu heyetlerinde Milli Eğitim Bakanlığı vazifesini gördüm. Birincisi Celal Bayar, ikincisi Refik Saydam, üçüncüsü Şükrü Saraçoğlu'dur. Celal Bayar'a bir şey yazmış ve söylemiş olmanız ihtimalden uzaktır. Çünkü kendileri ile ancak iki ay hükümette bulundum. Şükrü Saraçoğlu, böyle bir ikazdan haberdar olmadığını söylüyor. Bir üçüncü ihtimal olarak ikaz ettiğinizi söyleyebileceğiniz hükümet başkanı şimdi aramızda bulunmayan ve kendisinden işin hakikatim sorup öğrenme imkanı olmayan merhum Refik Saydam'dır.»

Yücel, Çakmak ile ilişkilerinin «hürmet ve muhabbetle» sürdüğünü, 1941 yılı Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi üzerine yaptığı konuşma nedeniyle Çakmak'ın kendisini «takdir ve teşekkürlerle» kutladığını da anımsatıyordu.

Açık mektup şöyle devam ediyordu:

«Eğer o zamanlar hakkımda böyle menfi bir kanaatiniz bulunmuş olduğunu sezmiş olsaydım, sizin yaptığınız gibi hareketsiz kalmaz, bu kanaatin sahibinden bugünkü gibi hesap sorardım. Devlet ve milletin hayat ve mukadderatı üzerinde susmakla ve hareketsiz kalmakla yaptığınız bu ihtiyatsızlığı ve senelerce beraber çalıştığınız arkadaşlarınız hakkında bu kadar insafsız ima ve isnatlarda bulunmanızı, şimdi, esefle ve hüzünle idrak etmiş bulunuyorum.
(...) Bir kere daha inancımı tazelemiş bulunuyorum ki, cesaret ve ciddiyet, hakiki ve şaşmaz milliyetseverlik, ne makam, ne de rütbe ile mukayetmiş.»
Hasan Ali Yücel'in bu ağır yergileri Mareşali konuşturmaya yetmedi.
Hasan Ali Yücel sordu.
Mareşal sustu.

Mareşal yerine DP'nin İstanbul il başkanı konuşunca Yücel, Kenan Öner'i mahkemeye verdi.
Hasan Ali Yücel - Kenan Öner davası, DP muhalefetinin komünist suçlamalarından nasıl yararlandığını kanıtlayan bir dava oldu.
Soğuk savaş yıllarında «komünistlik suçlamaları» geçer akçeydi. İktidardaki CHP, muhalefetteki DP'yi komünistlikle suçluyor; DP de kendisinin komünistler ile ilişkisinin olmadığını, olmayacağını, komünizmi koruyanların CHP iktidarında aranması gerektiğini ileri sürüyordu.
DP lideri Bayar, Mareşal Çakmak ve DP kurucularından Prof. Fuat Köprülü, komünizmin CHP tarafından korunup kollandığını yazıp söylüyorlardı.
Çok partili yaşama «sen komünistleri korudun, hayır koruyan sensin» tartışmaları ile geçildi.
Çok partili düzenin hamuru bu (McCarthy'ci) maya ile yoğruldu.

Çok partili yaşama geçilirken bazı solcuların DP'ye sıcak baktıkları da bir gerçektir. Sertel, DP'nin kuruluş çalışmalarına katılmış; Tevfik Rüştü Aras, Bayar ve Menderes ile toplantılar düzenlemiş, Celal Bayar, DP'den ay

rılma dilekçesini İstanbul'da Moda Deniz Kulübü'nde Zekeriya Sertel ile birlikte yazmış; Sertel, Cami Baykurt, Çakmak ile İnsan Haklan Derneği kurmuşlar, Bayar ve Menderes, Görüşler dergisine destek olmuşlardır.

Partili yönetimin oluşturduğu baskıcı yönetimden kurtulma amacı, sağ ya da sol, bütün muhalefeti, ister istemez, birleştirmişti.
CHP, bu yakınlaşmayı, DP için bir yıpratma aracı olarak kullanmıştır. DP de bu suçlamayı CHP'ye yöneltmiştir.
DP muhalefeti ve sağcı çevreler için bir komünizm simgesi bulunmuştu: Hasan Ali Yücel.
Irkçılık davası sanıkları, 1944 yılındaki davanın öcünü Hasan Ali Yücel'den çıkarmışlardır.
Hasan Ali Yücel'in DP İstanbul İl Başkanı Prof. Kenan Öner ile Öner'in dava konusu demecini yayımlayan Yenisabah Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Cemalettin Saraçoğlu haklarındaki dava Ankara 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nde başladı.

Yücel, eski bir bakan ve milletvekili olduğu için Ankara Savcılığı Kenan Öner hakkında kamu davası açtı.
Ankara Savcı Yardımcısı Fahrettin Öztürk, iddianamesini, 19 Mart 1947 günü mahkemeye verdi.
Yücel, Ankara Hukuk Fakültesi'nin ünlü Profesörü Bülent Nuri Esen'i avukat tutmuştu.
O tarihte doçent olan Bülent Nuri Esen, 17 Nisan 1947 günlü dilekçesi ile davaya katıldı.
Yücel'in Kenan Öner'e açtığı dava Radyo Gazetesinde de yayımlandı.

Öner, mahkemeye başvurarak, Yücel'in Ulus gazetesinde yayımlanan mektubunda kendisi için ad vermeden «müfteriler iftiracı olmaktan kendilerini kurtaramayacaklar» sözcüklerini kullandığını, bu nedenle Yücel hakkında dava açtığını, bu davanın da aynı mahkemede görülmesini istedi.
Prof. Öner, mahkemeden «ispat hakkı» istedi.

Oner'in ispat hakkı isteyen dilekçesinde Yücel hakkında şu suçlamalar sıralanıyordu:
141 ve 142'nci maddelerde yazılı suçlara iştirak ve feran zimmedhallığı ısyılza edeceği (ikinci derecede so-rumlu) kabul olunmazsa bile... Vazifeyi suiistimal..»
«..Komünistliği iddia olunan şahısları Milli Eğitim Bakanı sıfatıyla Maarif Teşkilatı'na toplamak..
Milliyetçilere yapılan işkencelerin icrasına da vazife ve nüfuszi memuriyetlerini kötü istimal ederek (kötüye kul-lanarak) sebep olmak.
Sabahattin Ali'yi Nihal Atsız aleyhine dava açtırmaya yöneltmek..

Cumhurbaşkanı İnönü'yü ikna ve iğfal ederek (inandırıp, kandırarak) ırkçılar aleyhine konuşturmak.
Milliyetçilik aleyhine, dolayısıyla, beynelmilelcilik le-hine yazılan yüze yakın makaleyi kitap olarak toplamak.
Öğrencileri, milliyetçilik ve Türkçülük aleyhine ve komünistler lehine kışkırtmak..
Memleketin adliye ve zabıta kuvvetlerini masumlar aleyhine tahrik etmek.
Duruşma, 17 Nisan 1947 günü başladı. Yargıç Saffet Ünan, savcı da Dr. Abdullah Polat Gözübüyük'tü.
Savcı Gözübüyük, iddianamesini okumaya başladı.

Yücel, bu dava için iki avukata vekaletname vermişti. Biri Bülent Nuri Esen, öteki Hikmet Belbez.
Kenan Öner, Savcı Gözübüyük'ün iddianameyi okuyuş biçimine, dayandığı kanıtlara, yaptığı yorumlara çok kızmıştı.

Öner'in bir başka savı daha vardı:

Öner, Yücel'in avukatlarından birinin Yargıtay Başkanı'nın, ötekinin de Adalet Bakanı'nın akrabası olduğunu ileri sürüyordu.
Öner, bu ilişkilerin «Adaleti altüst edecek bir plan» olduğuna da inanmıştı.

Öner'in savcıya yönelttiği suçlamalar da şuydu:

Savcı Gözübüyük, Yücel'in avukatı Bülent Nuri Esen ile bir araya gelmiş; dava «Bunlar tarafından yapılan etüde uygun» olarak açılmıştır!

Öner, ilk duruşmadan bir gün sonra verdiği dilekçede şunları yazıyordu:

«Dünkü celsede sayın savcı yardımcısının derin fakat ifalkar (aldatıcı) bir tetkik mahsulü olan notlarını okumak zahmetini, hiç olmazsa ferdaya talik (geleceğe erteleme) suretiyle «zahiri hali muhazaya» (görüşünü kurtarmaya) lüzum görmeden okumaya hem de acemi bir mektep çocuğu gibi kekeleyerek... »
«Bütün askeri ve siyasi hayatımdaki vazifelerin hiçbirini küle almadan diyebilirim ki öldüğüm zaman Türk milletine iki eser bırakmış olacağım. Biri köy okulları, diğeri de çok partili hayattır.»
İsmet İNÖNÜ
(Cumhurbaşkanı 1946, ekim)

«Kültür alanında 44 sene zarfında yapa-bildiğimizden çok daha ileri gidebilirdik. Gitmeliydik. Bunun hicranını ben daima çekerim.»
İsmet İNÖNÜ
(CHP Genel Başkanı, 1967)

Avukat Kenan Öner'in hırçın; hırçın olduğu kadar da yetenekli bir avukat olduğunu bugün dava dosyasındaki dilekçelerini incelerken anlıyoruz.

Kenan Öner'in şanssızlığı şuradaydı; karşısında da en az kendisi kadar yetenekli ve hünerli birisi vardı:

Bülent Nuri Esen.
Yücel-Öner davası, zeki ve hünerli iki avukatın zeka ve hukuk yarışması biçiminde geçmiş; ilk raundu Öner kazanmış; ikinci ve son raundu da Esen.
Kenan Öner, bu hakaret davasına, komünizm, ırkçılık, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali - Nihal Atsız, Dil-Tarih olayları ve Köy Enstitüleri konularını taşımayı başarmıştı.

Davanın tartışma ve çekişme konularından biri Köy Enstitüleriydi.
Hasan Ali Yücel, Köy Enstitülerinde komünistleri korumuş muydu?
Mahkeme, bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı'na yazılar yazdı. Aynı konuda tanıklar dinlendi.
Köy Enstitüleri, 1940 yılında kurulmuştu. Köy Enstitülerinin öncüsü Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Gene! Müdürü İsmail Hakkı Tonguç'tu.
Tonguç'un kafasındaki köy okulları projesinin en büyük destekçileri. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve Cumhurbaşkanı İnönü'ydü.
17 Nisan 1940 günü TBMM Köy Enstitüleri Yasası'nı kabul etti.

1942 yılı 19 haziranında Köy Okulları ve Köy Enstitüleri Teşkilat Yasası çıkarıldı.
Daha sonra yayımlanan bir kararname ile de Yüksek Köy Enstitüleri kuruldu.
1940-46 yılları arasında köy enstitülerinden binlerce öğretmen yetişti.
Köy Enstitüleri, köylüleri uyandırıyor; köy çocuklarını çağdaş birer aydın olarak eğitiyordu.
Köylü, eğitmenler, öğretmenler ve kooperatifler aracılığı ile örgütleniyordu.
İnönü, sik sık Hasan Ali Yücel'i ve Tonguç'u Çankaya Köşkü'ne çağırır, çalışmalarını yakından izlerdi.
İnönü, eğitim ve kültür alanındaki meydan savaşını köy enstitüleri ile vermeyi planlamıştı.

Eğitim ordusuna da iki komutan atanmıştı:

Biri Hasan Ali Yücel, öteki Tonguç.
Köy enstitülerinin yazgısı toprak reformunun yazgısına bağlanmıştır.
1945 yılında Cumhurbaşkanı İnönü, «Toprak Konumumu çıkarır, yasa tasarısı CHP grubundan güç-bela geçer. Tarım Bakanı Prof. Şevket Raşit Hatipoğlu'nun hazırladığı yasaya komisyonda Adnan Menderes karşı çıkar.
Menderes'in yıldızı bu konuşmayla parlar.

Tasarı, komisyonlarda engellenir. Başbakan Şükrü Saraçoğlu, tasarıyla topraksız köylülere toprak verileceğini üyelere anlatmaya çalışır.
Ağalar, etkindir.

Tasarı üç ay komisyonlarda bekletilir.
Ve «17. madde» tartışmaları başlar. Alaattin Tiritoğlu tasarıyı savunur. Adnan Menderes ve Emin Sazak, yasaya karşı çıkarlar.
İş büyür.

17. madde topraksız çiftçilere ne kadar toprak verileceğini düzenleyen maddedir.
Bu maddeyle toprak sahiplerine 50'şer dönüm arazi bırakılmakta; gerisi kamulaştırılmaktadır.
Emin Sazak «Bu prensip kabul edilince yarın amelenin şu apartmanın bir odasını isteme hakkı doğacaktır» diye yakınır.
Cumhurbaşkanı İnönü, «Toprak reformu istemeyen benim partimden değildir» diye konuşur.
CHP içinden yasaya karşı muhalefet başlar. Ağalar ve eşraf, ürkmüşlerdir.

Demokrat Parti'nin tohumları da işte bu tartışma sırasında atılır.
DP, 1950'de iktidara gelir gelmez bu 17. maddeyi değiştirir.
Köy Enstitüleri, toprak reformu ile birlikte yürümesi planlanan bir projeydi. Köy birlikleri, köylülerle ortak işletmeler, kooperatifler ve Köy Enstitüleri yapılması öngörülen toprak reformu ile birlikte işlevlere kavuşacaktı.

Köy Enstitüleri Yasası, CHP içinde muhalefet ile karşılanmış; parti içindeki toprak ağaları ve eşraf, enstitülere kuşkuyla bakmıştır.
Milli Eğitim Bakanlığının bir kısım bürokratı da bu projeye karşı çıkmıştı.
Köy Enstitüleri, yetiştirdiği binlerce öğretmen ile okuma-yazma çığrı açmış; ayrıca köylüyü de örgütlemişti.
Bu bir devrimdi. Kansız, silahsız bir devrim!
1946 yılında CHP'nin sağ kanadı, partide egemenliğini ilan etmişti. Milli Eğitim Bakanlığının bazı yöneti

çileri ile CHP milletvekilleri, gözlerini köy enstitülerine dikmişlerdi.
Çifteler Köy Enstitüsü'ndeki «komünistlik ihbarları» o günlerde yaşandı. Öğretmen Asiye Eliçin'in öğrencilerine sol içerikli kitaplar salık verdiği, öğrencilerden oluşan bir «komünist şebeke» kurulduğu ihbar edilmişti.
İhbar edilen öğrenciler ile ilgili bir kanıt elde edilmedi. Ama devlet affetmiyordu; ihbar edilen öğrencilerden Talip Apaydın, Turan Aydoğan, Veli Demiröz, Ahmet Ertaş, Mehmet Ünver yedeksubay okullarından er çıkartılıyorlardı.

Çifteler Köy Enstitüsü Müdürü Rauf İnan'dı. İnan, Milli Emniyet'in kara listesine girmişti.
Köy Enstitülerindeki ikinci komünistlik ihbarı Hasan-oğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nde yaşandı.
Bekir Semerci, İhsan Atıkan, Talip Apaydın, Veli Demiröz, Ali Özcan, Ali Dündar, Mehmet Toydemir, İsa Öztürk, Emrullah Öztürk, Mustafa İnal, Rıfat Ural, Hasan Ayaş, Azmi Erdoğan, Niyazi Kayhan, Mehmet Başaran, Haşin Kanat, Cesaret Toygar'ın komünist oldukları arkadaşlarınca ihbar edilmişti.
Bu öğrenciler ile birlikte iki öğretmen de ihbar edilmişti.

Rezan Taşçıoğlu ve Cemil Toygar. Bu iki öğretmenin suçu ortaktı:
DTCF'den hocaları olan Behice Boran ve Mediha Berkes ile görüşmek!
İhbar edilen öğrencilerin bir kısmı askerliklerini er olarak yapacaklardı, ceza buydu.
Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ndeki solculuk ihbarları, İnönü'yü ürkütmüştü. O günlerde, yüksek köy enstitülerinde iki öğrenci grubu arasında ilericilik-gericilik kavgası yaşanıyordu.

İlerici grubu. Çifteler ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü çıkışlılar oluşturuyordu. İzmir'deki Kızılçullu Köy Enstitüsü'nü bitirenler de o günlerdeki «milliyetçi grup» olarak biliniyorlardı.
Solcu grup, Rauf İnan'ın, sağcı grup da Emin Soysal'ın öğrencisiydiler.

Yüksek köy enstitüsünde milliyetçi gençlerin dernek başkanlığını Hüseyin Atmaca yapmaktaydı. M. Şükrü Koç, Arif Gelen, İbrahim Türk, Fahri Özçelik, Cemal Yıldırım, bu derneğin yönetim kurulunda yer alan öğrencilerdi.
Yüksek Köy Enstitüsündeki bir kısma sağcı öğrencinin Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ndeki solcu öğrencileri devrin TBMM Başkanı Kazım Karabekir'e ihbar ettikleri anlaşılır.

İhbar edilenler, ihbarın, dernek başkanı Hüseyin Atmaca ile M. Şükrü Koç'tan kaynaklandığını ileri sürerler. Koç, bu savları reddeder.
Koç, 60'lı yıllardaki Öğretmen Dernekleri Federasyonumun solcu genel başkanı, "70'Ii yılların DİSK genel başkanlığı danışmanlarındandır; Hüseyin Atmaca, CHP milletvekilliği yapmıştır. Arif Gelen, sol içerikli bir kitabı çevirmek suçundan tutuklanmıştır; İbrahim Türk, ilerici saflarda yer almıştır. Cemal Yıldırım, ODTÜ'de profesör olmuştur. Fahri Özçelik, 1970'ten sonra CHP milletvekilliği yapmıştır.
Kurtuluş Savaşı yıllarında «Bolşeviklikle» suçlanan ve bu yüzden TBMM'de Mustafa Kemal tarafından savunulan Kazım Karabekir, bu ihbar mektubunu alır alma", Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne gelerek soruşturma yapar".

Cadı kazanı kaynıyordu...
Bu arada Saraçoğlu hükümeti gitmiş; yerine Recep Peker hükümeti gelmişti.
Irkçılık-Turancılık davası sanıklarının hedefi Hasan Ali Yücel, Peker hükümetinde yer almadı. Yücel daha önce istifa etmiş, istifası kabul edilmemişti.
Milli Eğitim Bakanlığına sağcı ve tutucu düşünceleriyle tanınan Reşat Şemsetin Sirer getirilmişti.
CHP, Köy Enstitüleri konusunda yeni kurulan DP tarafından hükümete yönelen eleştirilerden kurtulmak için iki dayanak bulmuştu: Bakan Sirer ve milletvekili Emin Soysal.

Sirer ve Tonguç'un aynı bakanlıkta çalışmaları olanaksızdı.
Cumhurbaşkanı İnönü, Tonguç'tan daha önce Rauf

İnan'ın bakanlık müfettişliğine alınmasını önermişti. Tonguç, İnönü'nün önerisine yanaşmamış, ancak Rauf İnan'ın görev yeri değiştirilmişti.
Köy Enstitülerindeki temel taşlarından biri de işte böyle ustaca sökülüp alınmıştı.
Bakan Sirer ile Tonguç geçinemezler. Dünya görüşleri de, inançları da ayrıdır.
Bakan Sirer ile Genel Müdür Tonguç arasında bakanlık odasında sert tartışmalar geçer.
Sirer, Tonguç'a «Senin çoluk çocuğunla birlikte belini kıracağım» diye bağırır. Tonguç da bakana «elinden hiçbir şey gelmez» diye karşılık verir. İpler kopmuştur.

Kenan Öner, Hasan Ali Yücel - Kenan Öner davasında Köy Enstitülerinin «komünist yuvası» olduğunu kanıtlamaya çalışacak; yeni Bakan Reşat Şemsettin Sirer aracılığı ile mahkemeye enstitüler ile ilgili raporları ve yazışmaları getirtecekti.
Pulur Köy Enstitüsü sağlık öğretmeni Sadık Baykaner'in ihbarları üzerine yapılan soruşturma sonunda bakanlık müfettişlerinden Mehmet Doğanay ve Fethi İsfendiyaroğlu'nun düzenledikleri raporda ihbar edilen öğretmenlerin «solcu fikirler taşıdıkları ve komünistlik propagandası yaptıklarına dair bir kanaat» elde edilmedi. Ancak yine de bu öğretmenlerin başka okullara atanmalarının doğru olacağı sonucuna varılmıştı.
İhbar konusu olaylara da - rapordan alıntılar yaparak - kısaca da olsa değinelim:

«Hemen her akşam müdür Osman Yalçın'ın enstitüdeki evinde Mualla Eyüpoğlu ile birlikte votka ve konyak gibi içkilerin içildiği; Mualla Eyüpoğlu, öğrenci 309 Fatma Yavuz sancılandığı zaman bu öğrenciye konyak içirdiği.

(...) Öğrencilerin sık ve kızlarla karışık olarak hafta arasında geceleri kamyonla Erzurum'a sinemaya götürülmeleri.
(...) Doktor, bilhassa müdür Osman Yalçın'ın ensti-tüdeki solculuk telkinin esiri altında kızların memelerinin iddia edildiği şekle geldiğini bir fikir olarak beyan ediyor.
(...) Yük. Mimar Mualla Eyüpoğlu, Koşapınar köyünde Hacıhaz'ın evinde akşam yemeğinde alenen rakı istemiştir.
(...) Pulur Köy Enstitüsü yapıcılık öğretmeni Halil Basutçu, müdür Osman Yalçın ve mimar Mualla Eyüpoğlu ile sık temasta bulunmuştur. Bu öğretmenin de solcu fikirlere sahip olduğu ve fikirlerini yaymaya çalıştığı ve komünist olduğu kanaati enstitünün bir kısım öğretmenleri ve memurları arasında yaygındır.»
Hasan Ali Yücel - Kenan Öner davasında köy enstitüleri Kızılçııllu eski okul müdürü ve milletvekili Emin Soysal da tanık olarak dinlenmişti.
Soysal, 1932 yılında Sabahattin Ali'yi ihbar edenler arasında yer alan «öğretmen Emin»den başkası değildi!

Kenan Öner'in Köy Enstitülerinin komünistliğini kanıtlamak için ileri sürdüğü gerekçelere de gözatalım:

«Türkiye'de modern teknik kitabının 100. sahifesinden 106'ncı sahifesine kadar devam eden yazılar maarif vekaletinin milliyetçilik ve insaniyetçilik fikirleriyle din ve ahlak telakkilerini tenkit eden yazıları ihtiva etmektedir. Ben yalnız şu fıkraya temas edeceğim.

Maarifimiz gayelerini ve hedeflerini yukarıda ismi ge-çen broşürü bize veriyor; maarifin başlıca vasıflarını sayarken hem milliyetçilik hem de hümanist (insaniyetçi) olduğunu kaydetmektedir. Bununla beraber broşüre göre bu hümanizma Latin ve Yunan'ınkilerden daha geniştir. Bütün insanları kavrayacak bu kavrayış, liselerimizde Latin ve Yunanca dillerini yüksek öğrenim müesseselerimize Hitit, Sümer ve saire dillerini sokmuş, maarif teşkilatımızın hedefi yetişmekte olan nesle, onu kendi milletimize ve bütün insanlığa faydalı kılacak her nevi medeniyet vasıfları vermektir.

Burada mevzuu bahs olan (milliyetçilik) hiç şüphesiz, hümanizmi ve bunun ifade ettiği komünizmi maskelemek için zehirli bir telfikten (toplayıp birleştirmek) başka bir-şey değildir... »

Kenan Öner, Sabahattin Ali'nin Hasan Ali Yücel tarafından korunduğunu ileri sürüyor ve şu suçlamayı yapıyordu:

«Moskova'da neşrolunan (Yeni Zamanlar) mecmua-sının son nüshasında Türkiye'ye dair bir yazı vardır: Türk köylüsü açtır, sefildir, yolsuzdur, mektepsizdir, ışıksızdır; Türk köylüsü mağaralarda, ağaç kovuklarında yaşayan dünyanın en iptidai insanlarıdır, vesaire.
Rus mecmuasına bu yazıyı ilham eden kimdir bilir misiniz? 'Türk muharrirlerden Sabahattin Ali. Ruslar, Sa-bahattin Ali'nin kitaplarını okuyarak Türk köylüsünü yu-karıdaki kelimelerle tasvir ediyorlar.

Hiçbir Rus mecmuası bize Rus köylüsü hakkında böyle bir fikir vermedi. Çünkü onlar komünist olmadan Rus olduklarını bilecek kadar münevverdirler.
Sonra bu çeşit yazıları yazan adamları beslemek içirt kurulmuş bir maarif bakanlığı da yoktur.»

Hasan Ali, hem Köy Enstitülerinde komünist örgütlenmelere izin vermiş; hem de okullarda ve üniversitede komünist öğretim üyelerini korumuştur. Kenan Öner bu savdadır.
Hasan Ali'nin suçu ne kadar büyükmüş baksanıza: Eğitimin hem «milliyetçi» hem «hümanist» olduğunu söylemek!..

«Şu sılanın ufak tefek yolları / Her dem sızıdan tutmaz / Tepeden tırnağa şiir günleri / Yiğidim arslanım burda yatıyor / Bugün efkarlıyım açmasın güller / Yiğidimden kara haber verirler / Demirden döşeği taştan sedirler / Yiğidim, arslanım burda yatıyor / Ne bir haram yedi / Ne cana kıydı / Ekmek kadar temiz / Su gibi aydın / Hiç kimse duymadan hükümler giydi / Yiğidim arslanım burda yatıyor.»
Bedri Rahmi EYUBOĞLU

İçişleri Bakanlığının 24 Ekim 1945 gün ve 56019 sayılı gizli yazısında şunlar yazıyordu:

«Moskova'da çıkan 'Yeni Zamanlar' dergisinin 1 Eylül 1S45 gün ve 7 sayılı nüshasında (Bugünkü Türk Köyü) başlığı altında yazar Sabahattin Ali'nin yazılarından mülhem olan bir yazı yayımlanmış ve bu yazı Sofya'da çıkmakta oian (Rabotnicesko Delo) gazetesiyle (28 Eylül 1945 günlü nüshası) İstanbul'da çıkmakta olan Tasvir gazetesi tarafından (17 Ekim 1945 günlü nüshasından) iktibas etmiş olduğunun...»

Milli Eğitim Bakanlığı da bu yazıdan sonra «Devlet Konservatuvarı Müdürlüğü'nden adı geçenin, siyasi hayata genel olarak girip karıştığının apaçık görülmekte olması dolayısıyla konservatuvarda öğretmen olarak çalışmada devamını» sakıncalı görmüş ve Sabahatin Ali'yi bakanlık emrine almıştır.
7 Aralık 1945 gün ve 1036 sayılı bakanlık emrine alınma işleminin altında Hasan Ali Yücel'in imzası bulunmaktadır. Sabahattin Ali, renkli kişiliği ve yaşamı ve siyasal kavgaları ile 1940'lı yılların kilit adlarından biridir. Türk dilinin bu en yetenekli öykü yazarı, kırklı yıllarda sağ-sol kutuplaşmasının da taraflarından biri olmuştu.

Sabahattin Ali - Nihal Atsız davası, daha sonra ırkçılık-Turancılık davasıyla Hasan Ali Yücel - Atsız davasına da damgasını vuracaktı.
Sabahattin Ali, bakanlık emrine alındıktan sonra Aziz Nesin ile Marko Paşa adlı ünlü, güldürü dergisini çıkardı. Marko Paşa, «Topunuzun Köküne Kibrit Suyu» başlıklı yazı nedeniyle kapandı.

Olayların daha sonrası, CHP hükümetinin demokrasi anlayışının acı öyküsüdür.
Sabahattin Ali gözaltına alınır. Bunu Aziz Nesin'in «Nereye Gidiyoruz?» adlı broşür nedeniyle gözaltına alınması izler.
Sabahattin Ali, «Marko Paşa» kapanınca «Merhum Paşa»yı çıkarır.
Sabahattin Ali «İçimizdeki Şeytan» adlı öyküsüyle Irkçılık-Turancılık sanıklarını konu eder.

Gazeteci Mehmet Barlas'ın babası Cemil Sait Barlas, arkasından da Irkçılık-Turancılık davası sanıklarından ünlü şair Cenap Şahabettin'in oğlu Rasin Tümtürk, Sabahattin Ali'ye hakaret davaları açarlar.

1947 yılında yayımladığı «Sırça Köşk», Bakanlar Kurulu kararı ile toplanır. Sabahattin Ali, M. Ali Aybar ile «Zincirli Hürriyet» adlı dergiyi çıkarır.
«Zincirli Hürriyet»i İstanbul'da hiçbir matbaa basamaz. Tan olayı herkesi ürkütmüştür. Zincirli Hürriyet, İzmir'de basılır. Ancak matbaa saldırıya uğrar. Matbaa sahibi Zincirli Hürriyet'i basmayacağını bildirir. M. Ali Aybar da bir yazı nedeniyle tutuklanır!
Sabahattin Ali, Cemil Sait Barlas'ın açtığı dava nedeniyle mahkûm olup tutuklanmıştır.
Sabahattin Ali cezaevinden çıktıktan sonra kararı vermiştir; yurtdışına kaçacaktır; yurtdışına, İngiltere'ye, Fransa'ya, İtalya'ya. Oralarda yaşamayı düşlemektedir.

Sabahattin Ali o sıralar, taşımacılık işine girmiştir. Kamyonla Bulgaristan sınırına gidecek, buradan kaçacaktır.
Kaçış için kendisine Ali Ertekin adlı Yugoslav göçmeni yardım edecektir.
Ertekin ordudan atılmış bir astsubaydır. Cezaevinde yattığı günlerde Milli Emniyet'ten Zeki adlı bir görevli ile ilişki kurarak ajanlık yapar.
Ertekin bir ara Tan Gazetesi'ne de girmeye çalışır.

Ali Ertekin'in işi adam kaçırmaktı, yurtdışına adam kaçırarak para kazanıyordu.
Hem adam kaçırıyor, hem de Milli Emniyet'e bilgi veriyordu.

2 Nisan 1948 günü Sabahattin Ali Kırklareli'nin Üsküp nahiyesi Sazara köyünde Ali Ertekin tarafından öldürülür.
Sabahattin Ali, «Göklerde kartal gibiydim / Kanatlarımdan vuruldum / Mor çiçekli dal gibiydim / Bahar vaktinde kırıldım» dercesine bir Milli Emniyet ajanının sopa darbeleriyle can vermişti.

Ertekin, 1948 yılı 28 aralık günü tutuklanır. Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi'nce 1950 yılı 15 ekim günü bu cinayet nedeniyle dört yıl ceza alır!
Ve o yıl Af Yasası nedeniyle salıverilir...

Sabahattin Ali'nin yakın çevresi, Sabahattin Ali'nin Kırklareli'nde Milli Emniyet tarafından sorgulanırken işkence sırasında öldüğüne, olayın Sabahattin Ali'nin, Ali Ertekin tarafından öldürülmüş gibi sunulduğuna inanırlar.

Ben de olayın bu yorumunu hem emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan'dan hem de Talat Turhan'ın arkadaşı Adnan Çakmak'tan dinlemiştim.
Adnan Çakmak, Mareşal Fevzi Çakmak'ın yeğeniydi. Eski bir emniyet müdürü olan Çakmak, 12 Mart günlerinde Talat Turhan ile birlikte Faik Türün'ün İstanbul'daki Ziverbey işkenceevinde sorgulanmışlardı.

1973 yılında Ankara'da bir akşam Adnan Çakmak bu öyküyü uzun uzun anlatmıştı. Yıllar sonra öyküyü Çakmak'tan dinleyip yazmak istediğimizde Çakmak konuşmuyordu.

Sabahattin Ali olayı kırklı yılların sisleri arasında gizini bugün de koruyor.
«Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emeline kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimize hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.
Bu ne affedilmez suçmuş meğer!

(... ) Çalmadan çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?»

Sabahattin Ali, bu satırları yazdıktan bir yıl sonra yaptırımı ölüm cezası, 24 yıl, bilemediniz 18 yıl olan adam öldürme suçu nedeniyle «milli hisleri tahrik» gerekçesi ile cezası indirilerek, ancak 4 yıl ceza alacak olan Ali Ertekin tarafından başına sopa vurularak öldürülecek, Irkçıların boy hedefi de böylece bir MİT ajanı eliyle yok edilecekti!

Kaynakça
Kitap: 40'LARIN CADI KAZANI
Yazar: UĞUR MUMCU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Çağın En Güzel Maarif Müfettişi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Nis 2011, 03:06

Nazım Hikmet Olayı

Orhan Şaik Gökyay, Ankara Konservatuvarı Müdürlüğü yapmış; 1944 yılında ırkçılık-Turancılık davasında yargılanmıştı.
Gökyay, Galatasaray Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yapmaktaydı. Gökyay, Kenan Öner'in savunma tanıklarından biriydi.

Hasan Ali Yücel - Kenan Öner davasında 7 Mayıs 1947 günü tanık olarak dinlenen Gökyay, «Bunlar komünisttir» diye bir liste veriyordu:

Sabahattin Ali.

Pertev Boratav, Behice Boran. Niyazi Berkes, Adnan Cemgil.
Gökyay, Sabahattin Ali ve Nazım'ın Hasan Ali Yücel tarafından korunduklarını ileri sürer.

Gökyay, Nazım Hikmet konusunda şunları söyler:

«Malûm bir komünist olan Nazım Hikmet de Hasan Ali'nin himayesindedir. Nazım Hikmet, Çankırı Hapishanesi'nde mahpustur. Konservatuvar-opera tercümeleri yaptırmaktadır. Bu tercümede müzisyenlerle beraber Türkçe-ye vakıf şahıslar da vazifelendirilmektedir... (...) 1940 yılından sonra tercüme ettirildiğini bildiğim bir operanın tercümesi işi Hasan Ferit Alnar'a verilmiş ve bu şahıs defalarca Çankırı'ya giderek Nazım Hikmet'in rey ve fikrine müracaat etmiştir.»

Gökyay'ın bu ifadesi ertesi günkü gazetelerde yayımlanınca olayla ilgisi olan bir tanık mahkemeye başvuruyor ve şu açıklamayı yapıyordu:

«1932-1933 senelerinde İstanbul'da Şehir Tiyatrosu Orkestra Şefi bulunduğum sırada bestelediğim 'Yalova Tür-küsü ve Sarı Zeybek' operetlerinin şarkılarım rejisör Ertuğrul Muhsin'in tavsiyesi üzerine şair Nazım Hikmetle beraber hazırlamıştık. Bu mesai iştiraki dolayısıyla adlarını bildirdiğim iki eser sanat bakımından büyük muvaffakiyet kazanmış bulunuyordu.

(... ) 1941 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu artistlerinden Semiha Berksoy, Ankara'ya misafireten gelmişti. Kendisinin Toska Operası'nı oynaması bahis mevzuu ediliyordu. Bu sebeple operanın tercümesi işi üzerinde duruyor idi. Tercüme edilecek Toska Operasfnın tarafımdan dilimize çevrilmesi hususu Prof. Kari Elbert tarafından tanzim edilen bir rapor Konservatuvar Miıdürlüğü'ne tevdii edilmiş bulunuyordu. Bu operanın tercüme edilmesi mevzuu üzerinde bir gün Semiha Berksoy ile görüştüğüm sırada 'Nazım Hikmet'in halen mahkûmiyeti olmasaydı bu işte beraber çalışmamızın temin edilecek muvaffakiyete büyük yardımı olurdu' tarzında müşterek duygu izhar etmiştik... (... ) Bu sebeple Toska Operası'nın tercümesinde Nazım Hikmet'in sanat kabiliyetinden ve edebi zevkinden istifade etmek tabii olarak akla geliyordu... »

Bu sözler. Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası şef yardımcısı Ferit Alnar'ındı.
Hasan Ali Yücel'in Nazım'a cezaevinde çeviri yaptırttığı konservatuvar müdürü Orhan Şaik Gökyay'ın ifadesinde geçmişti.
Gökyay'ın ifadesi yayımlanınca Ferit Alnar mahkemeye başvuruyor ve ifade veriyordu.

Olay şöyle gelişmişti:

Nazım Hikmet'in yakını General Ali Fuat Cebesoy, o sıralar, Bayındırlık Bakanidır. Cebesoy, Alnar'ı bakanlığa çağırarak konuyu görüşür. Daha sonra Cebesoy, Hasan Ali Yücel'e ve Adalet Bakanı Fethi Okyar'a telefon ederek Nazım'a çeviri yaptırılması için izin verilmesini ister.

«Böylece Çankırı Cezaevi Müdürü'nün huzurunda ol-mak üzere dört veya beş defa Nazım Hikmet ile her gidişimde birkaç seans beraber çalışmak suretiyle Toska Operası'nın tercümesini ikmal eylemek kabil oldu. Çankırı'ya gitmediğim zamanlarda ise Nazım Hikmet opera üzerindeki çalışmalarına cezaevinde ve ben de burada devam ediyordum. Operanın tercümesi bitirildikten sonra namına tahakkuku yapılan takriben sekiz yüz lira arasındaki tercüme ücretini şahsen aldım. Nazım Hikmet'in hissesine isabet eden yarı nisbetindeki kısmını kendisine gönderilmek üzere bizzat General Ali Fuat Cebesoy'a verdim.
(...) Bir operanın tercümesi işi zannedildiği gibi kolay ve basit değildir. Ortaya muvaffak olmuş bir eserin konabilmesi için ancak musikişinas ve kuvvetli bir şairin veya bu iki sıfatı nefsinde toplamış bir sanatkarın işe el koyması lazımdır. (... ) Bu işte eski bakan Hasan Ali Yücel'in alaka derecesi az evvel anlattıklarımdan ibarettir. Fikir bende doğmuş ve tarafımdan tatbik sahası bulmuştur.»

Nazım Hikmet adı da 40'lı yılların sakıncalı adlarından biriydi. Nazım Hikmet'e selam vermek bile suç sayılıyordu.
Mareşal Çakmak, Şükrü Sökmensüer tarafından solcularla işbirliği yapmakla suçlandığında, kendisinin komünistleri korumadığını; tersine, komünistleri koruyan bir milli eğitim bakanını uyardığını ve orduda komünistlerle ilgili davalar açtığını söyleyecekti.
Çakmak'ın sözünü ettiği davalar Nazım Hikmet'in yargılandığı Harp Okulu - Donanma davalarıydı.
Kara Harp Okulu davası, Harp Okulu'nda Ömer Deniz, Sadi Alkılıç ve Abdülkadir Meriçboyu gibi öğrencilerin kitap okuma tutkularından kaynaklanmıştı.

Daha sonra olay şöyle gelişir:

Ömer Deniz adlı Kara Harp Okulu öğrencisi, Maçka'da İpek Film Stüdyosu'na gidip Nazım Hikmet ile görüşür.
Nazım, bu Harp Okulu öğrencisinin polis olabileceği kuşkusuyla Emniyet Müdürlüğü'ne telefon ederek «polisleri resmi elbise giydirip peşime düşürmeyin» der.
Milli Emniyet durumu Genelkurmay Başkanlığı'na bildirir. Genelkurmay Başkanı Çakmak'tır.
Nazım ile birlikte solcu oldukları saptanan öğrenciler tutuklanırlar. Öğrencileri ihbar edenler Irkçı-Turancı tanınan arkadaşlarıdır.
Tanıklardan biri Süreyya Koç'tur.
Koç'a yaptığı tanıklık nedeniyle bir altın saat ödül verilir!

Süreyya Koç, Kara Harp Okulu'nu bitirdikten sonra orduda çeşitli rütbelerde hizmet edecek, albay rütbesinden emekli olduktan sonra CHP milletvekili olarak siyasal yaşama atılacaktı.

Nazım Hikmet, 29 Mart 1938 tarihinde Kara Harp Okulu Askeri Mahkemesi'nce «ordu içinde sosyalizm esaslarının yayılması», bu amaçla «askeri isyana teşvik» ettiği gerekçesiyle 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırılır.

«Doğuşu, gelişmesi ve yürütülüşü siyasi hale sokulmuş olan bu dava, kendinden korkmayan ve halinden şüphe etmeyen vatandaşların her cins hücum ve tecavüze rağmen adalete dehaletten (sığınmadan) pişman olmayacaklarını ortaya koymuştur.»
Hasan Ali YÜCEL

Kenan Öner, Hasan Ali Yücel'e ne gibi suçlar yöneltiyordu?
Bakanlık yaptığı sürede komünistleri korumak...

Sabahattin Ali - Nihal Atsız davasında öğrencilerin düzenledikleri gösteriyi hükümete karşı bir ayaklanma gibi göstermek...
Irkçılık-Turancılık davasının ilk hazırlık aşamasında 23 sanığı tabutluk denen hücrelere kapattırmak...

Milliyetçi gençlere işkence yaptırmak...
Nihal Atsız, Kenan Öner'in savunma tanığıydı.

Atsız tanıklığına şu suçlama ile başlamıştı:

«Milli Eğitim Bakanlığı kadrosu içinde bulunan Ankara DTCF'de profesör olan Pertev Naili Boratav, Doçent Niyazi Berkes, karısı Mediha Berkes, İstanbul Edebiyat Faküîtesi'nden Sadrettin Celal, Ticaret Lisesi'nde öğretmen Adnan Cemgil, halen Amerika'da olan Prof. Semgil... Behice Boran, Devlet Matbaasinda memur Hasan Ali Ediz... Bunların hepsi sabıkalı komünisttir ya da mahkûm olmuşlardır. Yahut da en azından nezaret altına alınmışlardır.»

Atsız, komünist olarak nitelediği bu öğretim üyeleri ve öğretmenlerin, Bakan Yücel tarafından korunduklarını söyledikten sonra şu suçlamaları da yapıyordu.

7 Mart 1947 tarihli duruşma tutanağından okuyalım:

«İçişleri Bakam'nın nutkunda Yurt ve Dünya adlı bir mecmuadan bahsedilmekte ve buna Moskova'dan direktif alan Şefik Hüsnü'nün direktif verdiği tespit edilmektedir. Bu mecmua Hasan Ali'nin zamanında Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden ayrılan tahsisatla satın alınmış ve okunmak üzere mekteplere dağıtılmıştır.»

Atsız, daha sonra Sabahattin Ali'den, Hasan Ali Ediz'-den ve Sadrettin Celal Antel'den söz eder.
Atsız, Yücel'in Atatürk'e hakaretten mahkûm olan Sabahattin Ali'yi konservatuvar öğretmenliğine getirdiğini; komünistlikten mahkûm Hasan Ali Ediz'i Milli Eğitim Basımevi'nde bir göreve atadığını... Prof. Şevket Aziz Kansu'yu da DTCF'nin başına oturttuğunu söylüyordu.
Atsız'ın komünist listesi bunlarla da bitmiyordu.

Atsız, İstanbul Edebiyat Fakültesi doçentlerinden Abdülbaki Gölpınarlı'nın da komünist olduğunu, bu suçtan tutuklanan Gölpınarlı'nın cezaevinde klasiklerden çeviri yaptığını ileri sürüyordu.

Atsız suçluyordu; Hasan Ali Yücel'in bakanlığında çevrilen dünya klasiklerinin çevirileri «komünistlikten mevkuf ve meşhur olan şahıslara» yaptırılmıştı.
Nihal Atsız, Sabahattin Ali'nin bakanlık emrine alındığında Bakan Hasan Ali tarafından «Bunun bir zaruret olduğu, her şeye rağmen zararların başka şekilde telafi edileceği bildirilmek suretiyle teselli edildiği» ve Yurt ve Dünya Dergisi sahipleri Boratav ve Boran'ın yine Bakan Yücel tarafından bakanlığa çağrılarak «Türkçü mecmuaların kapatılmaları karşısında kendi neşriyatlarının doğru olmadığını», basılan son sayısının da yayımlanmamasını, «doğacak zararın kendisi tarafından ödeneceğini» ileri sürüyordu.

Atsız suçlamalarını art arda sıralıyordu:

«1944 yılının 3 mayısında komünizm aleyhine üniversiteli gençler tarafından bir nümayiş yapılmıştı. Bu nümayiş yüzünden üç-beş yüz genç polis tahkikatma tabi tu-tulmuştu. Bunların ifadesi alınırken, Hasan Ali ile Falih Rıfkinın polis dairesine giderek... Dinledikleri ve ifadesi alınan şahıslara sual tevcih ettiklerini işitmiştim...
Polis nezaretinde bulunurken kapımızın önünde bek-leyen polisler de aleyhimizdeki tahkikatın Hasan Ali'nin başından çıktığını söylemekte idiler... »

Irkçılık-Turancılık davasında yargılananların hepsi Hasan Ali Yücel - Kenan Öner davasında tanıklık yapmışlardı.
Tanık Necdet Özgelen «Hasan Ali, yalnız komünistleri korumamış, komünizmi himaye etmiştir» diye söze başlıyor ve Pertev Naili Boratav'ın Niyazi ve Mediha Berkes'in, Adnan Cemgil'in, Sadrettin Celal, Sabahattin Ali ve Hakkı Tonguç'un komünist olduklarını, komünistlikten altı ay hapis cezasına çarptırılan Rıfat Ilgaz’ın Yücel ta-rafından öğretmenliğe atandığını, Orhan Veli'nin bakanlık tercüme bürosunda görevlendirildiğini ileri sürmüştü.

Özgelen'in Köy Enstitüleri ile ilgili tanıklığı şöyleydi:

«Köy Enstitüleri meselesine gelince, Tonguç, bunun başındadır. Mahmudiye Köy Enstitüsü'nde komünist olarak getirilmiş bir aile kızı gönderilmiş ve bu kızın yaptığı faaliyet zabıtaya aksetmiş, milliyetçi grup cephe almış, zabıta birçok kitaplar bulmuş, buna rağmen komünistliği anlaşılan kız ve arkadaşları tekrar enstitüye alınmış ve ondan sonra da köy enstitülerinin daha yükseğine gönderilmiştir.»

Bir başka tanık Ahmet Ellezoğlu'dur. Ellezoğlu, DTCF eski asistanlarındandır.

Şöyle konuşur:

«1944 senesinin nisan ayına kadar Ankara DTCF'den mezun olmuştum ve orada asistanlık yapmıştım. Fakülteye asistan olarak girmiştim. Askere gideceğim zaman da soğuk cereyanlar hissediliyordu. Askerden döndüğüm zaman bu fakülteye komünist fakülte adı verilmişti. Dönüş sırasında fakültede doçent ve asistan olarak beş komünist doçent bulmuştum. Bunlar, Pertev Naili Boratav, Muzaffer Şerif Başoğlu, Mediha Berkes ve Niyazi Berkes'tiler... (...) Sabahattin Ali ile Pertev Naili ve Adnan Cemgil'in komünist oldukları halde, Hasan Ali tarafından tutulduklarını biliyorum. Hasan Ali'nin Nihal'i mahkemeye vermesi için ısrarla ve hatta sabaha kadar teşvik ettiği o sırada Ankara'da söyleniyordu.

(... ) Emniyet Müdürlüğü'nde Hasan Ali'nin her zaman olduğu gibi 4 muhafız, otomobili ile duruyordu... Bundan anladım (ci Hasan Ali orada idi. 4 saat bekletildiğim halde kendisi ile görüştürülmedim. Ankara Valisi ile temas ettiğini öğrendim. Kapıdan çıkarken, kendisine vaziyetimi anlatmak üzere yürüdüm ve Nevzat Tandoğan tarafından takdim edildim. Hasan Ali beni dinlemiyor, yalnız kendilerini müteessir ettiğimizi ve merhametlerinin galip olduğunu söyleyerek beni dehalete davet ediyordu. Ben de ne pahasına olursa olsun, dehalet etmeyeceğimi ve hak davasında mağdurun gaddara dehalet etmeyeceğini söyledim, çekildim.»

Ahmet Ellezoğlu'nun daha sonraki şu sözleri zamanın Sıkıyönetim Komutanı Sabit Noyan'ın Hasan Ali Yücelre «Şahsınız hakkında saygı beslediğimi bilmez değilsiniz. Size tarafımdan tevcih edildiği iddia edilen hakare-tamiz sözler tamamen gayrivakidir» satırlarının yazılmasına yol açacaktı.

Ellezoğlu'nun ifadesini tutanaktan okuyalım:

«..Bundan sonra İstanbul'a sevkedildik. Burada tahkikat devam ederken, umum müdür Kamuran Bey, bana 'Atatürk düşmanlığının şahsıma Hasan Ali tarafından takıldığını' söyledi. Ertesi gün polis müdürü Demir, Kamuran, Kazım Aloç ve daha birçok kimsenin huzurunda sorgum yapılmış ve sonunda Sabit Paşa, 'Hasan Ali Bey'in size sarfettiği Atatürk düşmanlığı nereden geliyor' demiş ve Sabit Paşa bütün zevat huzurunda 'Hasan Ali'nin uğramış bu çocuk' dedi. Ben de böylece muttali oldum.»

Kenan Öner'in bir başka tanığı da Mehmet Külahlı'ydı.
«Komünist olduğu Avrupa'daki talebe müfettişi olan şimdiki Milli Eğitim Bakanı Şemsettin Sirer'in raporu ile tespit edilmiş bulunan ve tahsilini bitirmeden dönmek zorunda kalan Pertev Naili Boraav, doçentliğe alınmış ve Milli Eğitim Bakanlığı'nda yer verilmiştir. Bunun komünist olduğunu arkadaşım olan kardeşi Can Boratav'ın dilinden de defalarca dinledim.»

Topçu Yüzbaşı Alpaslan Türkeş de Hasan Ali Yücel-Kenan Öner davasının savunma tanığıdır.
Türkeş, Bandırma Asliye Ceza Mahkemesi'nde ifade verir. Savcı Kani Vrana'dır. Vrana, 27 Mayıs ihtilalinden sonra kurulan Anayasa Mahkemesinde önce üye ve sonra da başkan olur.

Türkeş'in 12 Mayıs 1947 günlü ifadesini okuyalım:

«Ben 1944 ve 45 senesinde İstanbul askeri cezaevinde Turancılıktan ötürü sanık olarak tutuklu bulunuyordum. Bu süre içinde aynı suçtan ötürü sanık ve tutuklu bulunan Orhan Şaik Gökyay, Nihal Atsız, Necdet Sancar, Fethi Tevetoğlu, vs... Birçok şahıslar arasında vaki görüşmelerde Bakan Hasan Ali Yücel'in komünistleri himaye ettiğini ve mühim vazifelerde bulundurduğunu, eczümle Ankara'da Pertev Naili Boratav'ın Dil-Tarih Fakültesi'nde profesör olduğunu, aynı fakültede Niyazi Berkes ve Mediha Berkes, Behice Boran ve Devlet Konservatuvarinda Sabahattin Ali, İstanbul Üniversitesi Pedagoji Profesörü Sadrettin Celal Antel, yazıları ile komünistliği yaymaya çalışan ve Sadrettin Celal'in de Türkiye'de komünistlik teşkilatında çalıştığı malûm bulunduğu halde bunları himayesine alarak mühim yerlerde vazife verdiğini söylüyorlardı.»

Türkeş şu kanıdaydı:

«İsimleri geçen ve himaye ettiği şahısların çıkarttıkları mecmualarda tamamen komünistlik lehinde yazılar yazmış olmaları ve bu şahısların komünist oldukları ve bu şahısları da Hasan Ali Yücel Milli F.ğitim Bakanı olduğu sırada himaye etmesi ve bu şahısların çıkardığı Yurt ve Dünya dergilerini toplayıp okullara yaydırması - ki, bilahare İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer'in bu dergilerin (sahiplerinin) komünist olduklarım muaffak bir şekilde bildirmiş olmasına göre - Hasan Ali Yücel'in de komünistleri himaye ettiği ve bin netice komünist olduğu kanaatindeyim.»

Tarih ne ilginç olaylara tanık oluyor?
DP İstanbul İl Başkanı Kenan Öner, 1944 Irkçılık-Turancılık davası sanıklarından Alparslan Türkeş'i tanık gösteriyor.
Türkeş, 1960 27 Mayıs günü Kenan Öner'in İstanbul il başkanlığını yaptığı Demokrat Parti hükümetine karşı düzenlenen askeri ihtilalin içinde yer alıyor.
Davanın en uzun ifade eden tanığı Selahattin Ertürk'tü.
Ertürk, 6 Mart 1947 günü Pertev Naili Boratav ve Prof. Şevket Aziz Kansu'ya karşı gösteri düzenleyen öğrenciydi. Öztürk, dava sırasında Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde öğretmenlik yapıyordu.

Ertürk, şunları söylemişti:

«6 Mart 1947'de komünist doçentler lehine yapılan gösteriden sonra Nurullah Ataç fakülteye gelmiş ve komünist doçentlerden bulabildiklerini görmüştür. Nurullah Ataç'ı fakülteye girerken gördüm. Oradan çıktıktan sonra Hasan Ali Yücel ile Dil-Tarih Fakültesi önünde gördüm. Yanlarında Şevket Aziz Kansu da vardı. Hararetli konuşu-yordu. Sağlık Bakanlığı'na doğru gittiler.»

Ertürk, daha sonra Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav'ın komünist olduklarını söylüyor. Suut Kemal Yetkin'i suçluyor, Nusret Hızır'ın «komünist öğrencileri pohpohladığım» söylüyordu.

Selahattin Ertürk, fakültede komünist öğrencilerin Sovyet yanlısı olduklarını anlatıyor ve «Çingene Akşit» diye bir de ad veriyordu.
Ertürk, Hasan Ali Yücel'in «Komünistlerin Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne girmelerini ve orada yatmalarını sağladığını» da ileri sürmekteydi.
Irkçılık-Turancılık davası sanıklarından Hikmet Tanyu, 31 Mayıs 1947 günkü oturumda dinlenmişti.
Tanyu sözlerine «Kenan Öner tarafından yapıları is-natların hepsi doğrudur» diye söze başlamış ve şunları söylemişti.
«Turancılık adı verilen davaya ben de karıştırıldım, sanık olarak örfi idare mahkemesine sevk edildim. Ankara'da kaldığım müddet içinde dönen manevraları kimlerin yaptığını gördüm. Bunu emniyet müdürlüğünde gördüm. 3 Mayıs 1944 tarihinde Ankara'da Sabahattin Ali - Nihal Atsız davasından dolayı gençler bir tezahüratta bulunmuşlardı. Bunların bir kısmı nezarete alındılar. Nezarette alınan gençlerden Osman Yüksel, şair Cemal Oğuz'u birkaç defa emniyet müdürlüğünde gördüm, arkadaşlarımı görmek için emniyet müdürlüğüne gittiğim gün Milli Eğitim Bakanı'nın merdivenlerden indiğini gördüm. 6 Mart 1947'de Ankara'da gençler tarafından nümayiş yapıldığı gün öğleden sonra Hasan Ali Yücel'in Dil-Tarih Fakültesi'ne giderek o zamanki dekan Aziz Kansu ve komünist hocalarla müşavere yaptığını felsefeden mezun şair Selahattin Ertürk'ten duydum.»

Tanyu daha sonra tıpkı öteki tanıklar gibi DTCF'deki solcu öğretim üyelerinin listesini vermekte ve Haluk Karamağralinın komünistle arkadaşlık yaptıktan sonra ihbarda bulunduğunu anlatmaktaydı:

«Dört sene okuduğum Dil-Tarih Fakültesinde komünist olarak yazılarıyla, sözleriyle Muzaffer Şerif Başoğlu, Niyazi Berkes, Behice Boran, Azra Erhat, Pertev Boratav... Komünist olarak bunları tanıdım. Bu fakülteden Haluk Karamağralı ile tanışmıştım. Haluk, adlarım saydığım hoca-larla uzun müddet görüşmüş ve onlardan direktif almıştı... Hasan Ali'nin oğlu Can da komünisttir. Yine bu talebelerden Nabi Dinçer'in Nezih Fıratlının Haluk'la yakın temasları vardır. Haluk Karamağralının 'Hasan Ali kimdendir' sualine Nezih Fıratlı 'bizdendir' diye cevap vermiştir... Haluk, fakültedeki bu komünist tahrikatı hakkında 1943 senesinde Milli Eğitim Bakanlığı'na şikayette bulundu. Ve bu şikayeti tarih öğretmeni Bahattin Ögel ile beraber yapmıştı. Haluk Karamağralının milliyetçi genç olduğu komünistlerce anlaşıldığından... Oradan çıkıyor. Bahattin Ögel, Emniyet Müdürlüğü'ne şikayet ederek... Bu iş askeri mahkemeye intikal etti. Muzaffer Şerif, Nabi Din-cer ve yedi-sekiz genç askeri mahkemece tevkif edildiler. Üç hafta nezarette kaldıktan sonra serbest bırakıldılar.»

Tanyu, Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde milliyetçi öğrencilerin komünistleri TBMM Başkanı Kazım Karabekir'e bildirdiklerini, Karabekir'in enstitüye gidip incelemeler yaptığını, yeni Milli Eğitim Bakanı'nın enstitüde görevli 40 öğretmeni başka yerlere atadığını da anlatıyordu.

Hikmet Tanyu, 1944 yılında İçişleri Bakanlığı'nda memurdur. Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Kamran Çohruk'un kendisinin memur olmasından yararlanarak, Atsız ve arkadaşları hakkında «hükümet aleyhine çalıştıklarını söylemesini» istediğini, kendisinin bu öneriyi kabul etmeyince, Çohruk'un polislere «Bu şahsı ezin» dediğini; Çohruk'un 'anayasayı anımsatması' üzerine. Genel Müdür Yardımcısı'nın «Hasan Ali böyle istiyor» karşılığını verdiğini söylüyor ve şunları anlatıyordu:

«...Emniyet Müdürlüğü'nün üst katındaki 19 nolu hüc-reye çıkardılar. Buraya tabutluk deniyor. Kuvvetli elektrikler yanıyor. 3-4 temmuz günleri burada kaldım. Yiyecek mevzubahis değildi. Terledim. 1500 voltluk elektrik lambası altında bu vakitler geçirdim... Bu vaziyet Avukat Kenan Öner tarafından partiye ihbar ve şikayet edilmiş.»

Etnografya Müzesi asistanlarından Haluk Karamağralı (tutanaktaki soyadı Opan) 12 temmuz 1947 günkü oturumda dinlendi.

Karamağralı'nın tanıklığı ilginçtir, okuyalım:

«1942 yılında fakültenin Arkeoloji Enstitüsü'ne talebe olarak girdim.. Aynı enstitüde bulunan Nezih Fıratlı ve Klasik Filoloji Enstitüsü'nde Nabi Dinçer, ilk günlerde bana çok yakın arkadaşlık gösterdiler... Bu arkadaşların sonradan öğrendiğime göre, fakültede komünist teşkilatın avlama organlarından klasik ve Arkeoloji Enstitüsü'nde bulunanlar olduğunu kendilerinden anladım... (.) Fikri gelişmemi temin için bana kitaplar verdiler... (..) İlk önce, emniyete vermemiştim; durumlarına iyice vukuf peyda edince memleket aleyhine çalışan kimseler olduklarına hükmettim, icabında bunları meydana çıkarabilmek için daha yakından tanımaya karar verdim. Telkinlerine müsait davrandım... (Hasan Ali'nin durumunu Nezih ve Nabi'den birkaç defa sordum. İlk zamanlar 'iyi adam' diyorlardı, sonra 'bizden' dediler. (.. ) Hasan Ali'nin komünist olduğuna inandım.»

Karamağralı, DTCF'deki komünistleri kendisinin ihbar etmediğini, ihbarda bulunanın Bahattin Ögel olduğunu da söylüyorlardı.
Karamağralının bu sözleri üzerine Nabi Dinçer, savcılığa başvurarak Irkçı-Turancı olan tanığın yalan söylediğini bildirir. Karamağralı da mahkemeye gönderdiği bir dilekçede Nabi Dinçer'i yalanladı.

Aynı davada Sait Bilgiç, Hüseyin Namık Orkun, Mustafa Soylu, Prof. Sadri Maksudi Arsal, Ziya Turan, Osman Yüksel Serdengeçti... Nurallah Barıman, Sururi Ermete, Nejdet Sancar, Zeki Sofuoğlu, Melik Adalan, İsmail Zengingönül, Ziya Karamuk, Rasin Tümtürk, Adnan Ötüken de Yüceli suçlayan ifadeler verdiler.
Tanık Nurullah Ataç, Yüceli savunarak öteki tanıkları yalanladı. Pertev Naili Boratav mahkemeye dinlenmesi için başvurduysa da tanıklığına gerek görülmedi.

Davanın savcısı Abdullah Pulat Gözübüyük, Irkçılık-Turancılık davasının sanıklarının yaptıkları tanıklıklarının geçerli olmayacağını 18 Ekim 1947 günü okuduğu esas hakkındaki görüşünde şu sözlerle anlatıyordu:

«Irkçılık-Turancılık davasında sanık ve davada da tanık sıfatıyla dinlenmiş olan bu kimseler bir yandan takibe maruz kalmış, nezaret altına alınmış ve tevkif edilmiş olmalarından ve öte yandan çeşitli sebeplerden dolayı Yücel'e karşı besledikleri husumetten dolayı, tarafsız, samimi ve doğru beyanlarda bulunmalarına imkan olmayacağı cihetle... »

Savcı Gözübüyük, Milli Eğitim Bakanlığının «Yurt ve Dünya» dergisine diğer dergiler gibi abone olduğunu ancak derginin Bakan Hasan Ali Yücel'in önerisi üzerine Bakanlar Kurulu kararı ile kapatıldığını; Sabahattin Alinin Hasan Ali Yücel'in bakanlığında değil, Abidin Özmen'in bakanlığı sırasında işe alındığını ve Hasan Ali Yücel'in bakanlığı döneminde işine son verildiği, komünistlikten mahkûm Prof. Sadrettin Celal Antel'e eski bakanlardan Mustafa Necati tarafından görev verildiğini, Anteiin Hasan Ali Yücel tarafından bakanlık emrine alındığı da anlatılıyordu.
DTCF'a'eki öğretim üyeleri, Behice Boran, Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes de Hasan Ali Yücel'in emriyle bakanlık emrine alınmışlardı.

Ankara 3. Asliye Ceza Yargıcı Saffet Ünan, 19 Kasım 1947 günü kararını açıklıyordu:

«Kenan Öner'in yaptığı isnatların doğruluğu sabit olmuştur.»

Kenan Öner, davayı kazanmıştı. 21 Kasım günü Kudret gazetesi, Öner'in demecine yer veriyordu:

«Karar, zaten hakimin fazilet ve adaletinden beklenen neticeydi.»

Yücel'in avukatı Bülent Nuri Esen, Ankara 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nin kararının bozulması için Yargıtay'a başvurdu.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi kararı bozdu.

Bozma gerekçesinde soruşturmanın eksik yapıldığı ve bakanların eylem ve işlemlerinin ancak Yüce Divan'da yargılanabileceği yazılmıştı.

Yargıç Saffet İnan bu karara karşı direndi. Yargıtay Genel Kurulu, 16 Mart 1948 günü şu sonuca vardı:

«Bir bakan hakkında hakaret suçundan yargılanan sanıklar, hakarete konu olan savlarını yargılandıkları mahkemede ileri süremezler.»

Yargıtay Ceza Kurulu da mahkemenin ısrar ve genel kurulunun içtihadı birleştirme kararlarından sonra dosyayı ele almış ve Yücel'in bakanlığı dönemindeki savların 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülemeyeceği gerekçesiyle kararı bozmuştu.

Yargıç Saffet Ünan, Yargıtay'ın verdiği bu «tevhidi içtihat kararı» ile sanıkların savlarını kanıtlama olanaklarının ellerinden alındığını ileri sürüyor. Bu hukuksal gelişmeyi hafifletici neden sayarak Kenan Öner ile Cemalettin Saraçoğlu'nu 4'er ay 20'şer gün hapis cezasına çarptırıyor ve cezaları da erteliyordu.
Yargıtay bu kararı 21 Temmuz 1949 günü onadı. Hasan Ali Yücel, sonunda davayı kazanmıştı.

Hasan Ali Yücel, Kenan Oner'e karşı bir dava daha açmıştı. Dava konusu yine hakaretti.
Kenan Öner'in dava dilekçelerinde kullandığı sözler suç sayılmıştı ve Öner, bir de bu sözlerinden dolayı 16 gün hapis cezasına çarptırılıyor ve ceza da erteleniyordu.

Hasan Ali Yücel, tanıklardan Osman Yüksel Serden-geçti, Cemal Oğuz ve Haluk Karamağralı, Selahattin Ertürk ve Sururi Ermete haklarında da davalar açmış, bu davaların hepsi de tanıkların cezalandırılmaları ile sonuçlanmıştı.
Bu davaların yargıcı Ferruh Adaliydi.
Aradan yıllar geçti, 27 Mayıs 1960 ihtilali, 1944 Irkçılık-Turancılık davası sanıkları ile Hasan Ali Yücel - Kenan Öner davasının savcı ve tanıkları başka başka koşullarda karşılaştılar.

Albay Türkeş, 27 Mayıs ihtilalini yapan ihtilal komitesinin içindeydi. Komitenin kararı ile tutuklanan Demokrat Parti milletvekilleri arasında Irkçılık-Turancılık davası sanıklarından Sait Bilgiç de bulunuyordu.
Bilgiç'in, Yassıada'daki ilk sorgusu Altay Ömer Egesel başkanlığındaki 3 nolu soruşturma komisyonunda yapılmıştı. Bu komisyonun üyelerinden biri de Irkçılık-Turancılık davası sanıklarından Cebbar Seneidi!
İhtilal hükümeti de Adalet Bakanlığına Hasan Ali Yücel - Kenan Öner davasının savcısı Dr. Abdullah Polat Gözübüyük'ü getirmişti.
Aradan yine yıllar geçmiştir.

Yıl 1976.

Gözübüyük, Yargıtay 8. Ceza Dairesi Başkanıdır. 1944 yılının Irkçılık-Turancılık davası sanığı ve Yücel-Öner davası tanığı Türkeş de Demirel hükümetinin başbakan yardımcısı.

Gözübüyük, Türkeş'e gönderdiği bayram tebriğinde şu tümceleri kullanır:

«Tarihi, kalbi dostluk, aynı ülkü ve aynı Türkçülük üs-tün duyguları ile... »

Abdullah Polat Gözübüyük, Yücel-Öner davasında 18 Ekim 1947 günü okuduğu «Esas hakkındaki mütalaa»nın 33. sayfasında Irkçılık-Turancılık davasını şöyle yorumlamıştı:

«Milli sınırlar dışı milliyetçiliğin nazizmden mülhem kan ırkçılığı yurdun hayatı olan iç ve dış güvenliğine karşı gösterdiği tehlike ve zarar...»
Bu dava, bir hakaret davası olmaktan çıkmış; siyasal görüşleri, ideolojilerin ve çeşitli kişiliklerin çarpıştığı bir savaş haline dönüşmüştü.
Evet; 40 yılların cadı kazanı bu dosyaların alevleri ile kaynatılmıştı.
Davalar bitmiş; bu davaların hepsini de Yücel kazanmıştı.
DP İstanbul İl Başkanı Prof. Kenan Öner, partiden ayrılacak ve Millet Partisi'ne geçecek, 9 Mart 1949 günü de renkli ve fırtınalı geçen yaşamına gözlerini kapayacaktı.

Mareşal Çakmak, 10 Nisan 1950 günü ölmüş, cenazesi bir siyasal gösteriye dönmüş; Çakmak'ın cenaze töreni CHP iktidarının da cenaze töreni olmuştu.
Öner-Yücel davası, bir siyasal dönemin bütün renklerini taşıyan bir perde gibiydi.
Hasan Ali Yücel - Kenan Öner davasını noktalarken, Nihal Atsız'ın, oğlu Yağmur Atsız için yazdığı vasiyetnamenin 8 sayfasına göz atmasak eksiklik olur.

Nihal Atsız, 4 Mayıs 1941 tarihinde yazdığı vasiyette şu görüşleri dile getirmişti:

«Yağmur oğlum!
Bugün tam birbuçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bi-tirdim, kapatıyorum. Sana bir de resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut iyi bir Türk ol. Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Rus'lar, Çin'liler, Acem'ler, Yunan'lılar tarihî düşmanlarımızdır. Bulgar'lar, Alman'lar, İtalyan'lar, İngiliz'ler, Fransız'lar, Arap'lar, Sırp'lar, Hır-vatlar, İspanyol'lar, Portekizliler, Romen'ler yeni düşman-larımızdır. Japon'lar, Afgan'lılar, Amerikalılar yarınki düşmanlanmızdır. Ermeni'ler, Kürt'ler, Zaba'lar, Çerkeş'ler, Abaza'lar, Boşnak'lar, Arnavut'lar, Pomak'lar, Laz'lar, Lezgi'ler, Gürcü'ler, Çeçenler, Çingeneler içeriki düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.

Tanrı yardımcın olsun.
Atsız»
Evet, işte böyle!

Irkçılık-Turancılık davasından sonra estirilen fırtınadan sonra iktidardaki CHP Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'i saldırıların ortasında tek başına bırakmıştı.
Yücel, 7 Ağustos 1947 günü bakanlıktan ayrılmış; daha sonra CHP'den.
Yücel, CHP hükümetinin sözcüsü Ulus gazetesinde yayınladığı yazıları da kesmişti.
Hasan Ali Yücel, yazılarını Cumhuriyet gazetesinde yayınlamaya başladı. Bu insancıl, bu ilerici Milli Eğitim Bakanı, öldüğü gün olan 1961 yılı 26 Şubatına kadar evinde yazdı; çizdi.
Cumhurbaşkanı İnönü ile Yücel hiç karşılaşmadılar mı?
Hayır.

İnönü, Yücel'i hiç aramadı. İnönü ne Yücel'i aradı ne Tonguç'u.
İnönü «köy enstitülerini, cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetli ve sevgilisi sayıyorum. Köy Enstitülerinde yetişen evlatlarımızın muvaffakiyetlerini ömrüm oldukça yakından takip edeceğim» sözlerini de unutmuştu.
Aradan yıllar geçti.

İnönü ve Yücel, 27 Mayıs İhtilalinden hemen sonra Ankara konser salonunda karşılaştılar. İnönü, Yücel'i görünce, kollarını açarak eski bakanını kucakladı. Kucaklarken de «Yücel seni unuttuk» dedi.
Bu sözlere Yücel çok içerledi. Paşa nasıl unuturdu?

Bugün geriye doğru bakıp düşündüğümüzde Yücel'in unutulmadığını görüyoruz; hiçbir Milli Eğitim Bakanı, Türk milli eğitimine Yücel kadar katkıda bulunmadı.
Yücel, Bakanlık yaptığı dönemde Türk milli eğitimine damgasını vurmuştu.
Yücel, Milli Eğitim Bakanlığina geldiğinde 6700 ilkokul vardı: Bu sayı 13665'e yükseldi. Yine Yücel'i bakanIık yaptığı sürede 14 lise, 40 ortaokul açıldı. 11 olan kız enstitüsü sayısı 37'ye, 9 olan erkek sanat enstitüsü sayısı 75'e, ticaret lisesi sayısı da 3'den 11'e çıkarıldı.
Yücel'in bakanlık yaptığı dönemlerde mühendis mektebi üniversite oldu; fen ve tıp fakülteleri açıldı, Ankara Üniversitesi kuruldu.
Köy enstitüleri Yücel'in bakanlık yaptığı günlerde kuruldu.
Klasikler Yücel zamanında dilimize kazandırıldı.

Üniversite öğretim üyelerine özerklik Yücel'in hazırladığı üniversiteler yasası ile getirildi.
Yücel, üniversiteler yasası çıktıktan bir süre sonra da görevinden ayrıldı.
Üniversite özerkliği Yücel'in Türk üniversitelerine son armağanı olmuştu.
Bu armağanın değeri bugün bunca olaydan sonra çok daha iyi anlaşılıyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1938-1950: İsmet İnönü Paşa Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir