Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kızıl Elma

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde İsmet İnönü Paşa, İkinci Dünya Savaşına girmedi ve tarihi bir hatayı işlemekten kaçınarak Cumhuriyetmizin dengeli bir şekilde devam etmesini sağladı.
İnönü’nün yaptığı büyük hata, iktidar olduğu dönemin son yıllarındaydı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda, dünyayı yöneten İngiliz-Amerikan devletinin yönetim gücünü tehdit eden dört tane tam bağımsız ülke vardı: "Türkiye, Çin, Sovyetler Birliği ve Küba".
ABD başkanı Truman döneminde, M. Thornburg, 1947'de Türkiye'ye gönderildi. Amerikan devletine verdiği rapor "Türkiye'ye niçin yardım?" adını taşıyordu. Raporunda "1923'te Atatürk'le başlayan sanayileşme atılımları devam ederse, Türkiye'de komünist bir tehlike yükselebilir" demişti ve sonrasında Türkiye’ye ekonomik(para) yardım teklif etmeyi kararlaştırmışlardı. Bu teklifi, Komünist bir saldırı korkusuyla(ki böyle bir saldırı asla söz konusu değildi), kabul eden İnönü Uluslararası Para Fonu IMF'ye girip çok büyük bir hata yapmıştı. Çünkü 1947-1950 yılları arasında Amerikan yardımıyla, Türkiye, yargı, ekonomi, politika, savunma konularında Amerika'ya bağlanmıştı. Ve bunların sonucunda 1950'de Türkiye ilk demokratik seçimini yaptı, ve Amerikancı Adnan Menderes iktidar olmuştu. Bilmeden de olsa, İnönü yaptığı bu hatayla Menderes hükümetinin oluşması için zemin hazırlamıştı.
Buradan alınması gereken ders: "Türk Milleti’nin çıkarına olabilecek tek devlet yönetim sisteminin, Atatürkçü(Kemalist) Tam Bağımsız sistemin olduğudur. Demekki, yarı bağımlılık, yada çok az bağımlılık bile sonraki senelerde felaketi getirebiliyor. Dış ilişkilerde sadece devletimizin çıkarları doğrultusunda dostluklar olabilir, başka bir devlete bağımlı kalmanın ise, asla ve asla dostlukla, müttefiklikle alakası yoktur, ve bu tür yanlışlar devletimizin dönem dönem yarı sömürge bir sistemle yönetilmesini sağlamıştır".

Kızıl Elma

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Nis 2011, 02:36

KIZIL ELMA

«Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal (en az) o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir.»
ŞÜKRÜ SARAÇOĞLU (Başbakan) 5 Ağustos 1942

«Sandım gençlik doğar; baktım mart olmuş, gittim, eli gezdim, genci kart olmuş kimi Kırgız, Kazak, kimi Sart olmuş, dedim yahşiler çok ama idman nerede? Gideyim, arayım saman nerede?»
Ziya GÖKALP

Almanlar, Stalingrad önlerinde yenilmişlerdi. Devlet de kararını vermişti.
Önce sağ, sonra da sol kesimler için davalar açılacaktı.
Dergilerin kapatılması alınan birinci önlemdi. İkinci önlem davalardı.
Kamuoyu, sağ için açılacak davanın ipuçlarını Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün 19 Mayıs 1944 tarihli ünlü konuşmasında bulmakta hiç de güçlük çekmemişti.
İnönü, «Turancılık fikri» diyordu, «yine son zamanların zararlı ve hastalıklı göstergesidir.»

İnönü şöyle sürdürüyordu konuşmasını:

«Milli kurtuluş sona erdiği gün yalnız Sovyetler'le dostluk ve bütün komşularımız eski düşmanlıklarının bütün hatıralarını canlı olarak zihinlerde tutuyorlardı. Herkesin kafasında, biraz derman bulursak, sergüzeştçi, saldırıcı bir siyasete kendimizi kaptıracağımız fikri yaşıyordu... »

İnönü, siyasetlerinin «memleket dışında sergüzeşt aramak zihniyetinden tamamen uzak» olduğunu vurguluyor ve Turancıları şöyle suçluyordu:

«Turancılar, Türk milletini bütün komşularıyla onulmaz bir surette derhal düşman yapmak için bir tılsım bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar, genç çocukları ve saf vatandaşları aldatan fikirlerini, millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır.
Aldanmışlardır.

Daha da aklanacaklardır.

Şimdi vatandaşlarımdan iki suale zihinlerinde cevap bulmalarını isteyeceğim:

Irkçılar ve Turancılar, gizli tertipler ve teşkillere başvurmuşlardır. Niçin?
Kandaşlar arasında gizli fesat tertipleriyle fikirler memlekette yürür mü? Hele Doğu'dan, Batı'dan ülkeler, gizli Turan cemiyetleri ile zapt olunur mu?
Bunlar o şeylerdir ki ancak devletin kanunları ve esas teşkilatı ayak altına alındıktan sonra başlanabilir. Şu halde yaldızlı fikirler perdesi altında doğrudan doğruya cumhuriyetin, Büyük Millet Meclisi'nin mevcudiyeti aleyhine teşebbüsler karşısındayız. Tertipçiler, 10 yaşındaki çocuklarımızdan bize kadar derece derece, perde perde hepimizi aldatmak iddiasındadırlar.

Vatandaşlarıma ikinci sualimi soruyorum:

Dünya olaylarının bugünkü durumunda Türkiye'nin ırkçı ve Turancı olması lazım geldiğini iddia edenler, hangi millete faydalı, kimlerin maksadına yararlıdırlar?
Türk milletine yalnız bela ve felaket getirecek olan bu fikirleri yürütmek isteyenlerin Türk milletine hiçbir hizmetleri olmayacağı muhakkaktır. Bu hareketlerden yalnızca yabancılar faydalanabilirler.

Fesatçılar, yabancılara bilerek mi hizmet ediyorlar? Yabancılar fesatçıları idare edecek kadar yakından münasebette midirler?
Bunları hüküm olarak kestirmek bugün mümkün değildir. Ama yabancıya hizmet kastı ve yabancının yakın işbirliği hiçbir zaman meydana çıkmasa dahi hareketlerin, Türk milletine, Türk vatanına zararlı olması ve bunlardan yalnızca yabancıların faydalanmış olması söz götürmez bir hakikattir.
Vatandaşlarım!

Emin olabilirsiniz ki vatanımızı bu yeni fesatlara karşı da kudretle müdafaa edeceğiz.»
İçişleri Bakanı Hilmi Uran, 18 Mayıs 1944 günü 23189 sayılı yazısını imzalayıp İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'na gönderdiğinde, olacakları da kestirmişti.
Cumhurbaşkanı İnönü de bir gün sonra 19 Mayıs nedeniyle konuşmasını hazırlamıştı.

Hükümet, ırkçı ve Turancı tanınanlarla ilgili operasyonlara girmeye karar vermişti. Almanlar yenilmişti.
Hükümet, ırkçılar ve Turancılar ile ilgili operasyonları Alman ordularının yenilgisinden hemen sonra başlatmıştı!
Hilmi Uran'ın İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'na - o zamanki adı ile Örfi İdare Komutanlığı'na - yazdığı yazı, fırtınaların habercisiydi.
«Nihal Atsız, Sabahattin Ali davasının görüldüğü 25.4. 1944 salı günü Ankara'da yüksek tahsil ve lise talebelerinin Nihal Atsız lehinde adliye binası önünde ve içinde yaptıkları nümayiş üzerine, 3 mayıs çarşamba günü davanın ikinci duruşmasında lazım gelen zabıta tedbirleri alınmış ve adliye binasında bir hareket vuku bulmamakla beraber, kalabalık bir kafile, başvekalet ve adliye binası önünde ve Ulus Meydanı'nda taşkın hareketlerde bulunmuş olduklarından zabıta marifetiyle dağıtılmış ve muharikleri (kışkırtıcıları) nezaret altına alınmışlardı.

Mahkemenin cereyan ettiği günlerde Nihal Atsız'ın İstanbul'a döndüğü zaman taraftarlarının büyük sokak nümayişi hazırladıkları haber alınmış ve komutanlığınızın da bu husustaki muvafakati (izni) üzerine Nihal Atsız'ın İstanbul'a dönmesi muvafık görülmemiş ve Örfi İdare Kanunu'nun mahsus maddesindeki selahiyete tevfikan (ilgili maddeye dayanılarak) sözü geçenin evinde ve üstünde arama yapılmıştır.
Bu aramalar esnasında elde edilen vesikalar, filhakika Teşkilatı Esasiye Kanunu'nun (anayasanın) ana vasıflarını ihlale matuf ırkçılık-Turancılık gayesiyle muhtelif vilayetlerde birçok muallim ve talebenin gizli bir cemiyet kurmak için faaliyete geçtikleri anlaşılmıştır.
Bu hareketin cezai mevzuat muvacehesinde durumunu tespit etmek üzere de adliye vekaleti mümessili ile vekaletimiz hukuk müşaviri ve emniyet umum müdüründen müteşekkil bir komisyon toplanmıştır.

Gerek bu komisyonun ve gerekse emniyet umum müdürlüğünün hazırladığı raporlarla aramalar neticesinde elde edilip emniyet umum müdürlüğünce tetkik edilen vesikaların hülasaları (özetleri) bağlıdır.

Yukarıda tafsilatıyla bildirilen faaliyetleri gösterir raporlarla birlikte keyfiyet yüksek başvekalete arzedilmiştir.
Irkçı ve Turancı neşriyat, propaganda ve tahrikçi failleri hakkında teşkilatı esasiye, Türk Ceza ve Cemiyetler Kanunlarıyla Örfi İdare Kanunu'ndaki hükümlere göre kanuni takibat yapılması yüksek icra vekilleri heyetinin 18 Mayıs 1944 tarihli toplantısında tasvip buyurulmuştur.
Gereğinin yapılmasını rica ederim.»

Aldırma Gönül Aldırma

1944 ırkçılık-Turancılık davası, Nihal Atsız - Sabahattin Ali davasından kaynaklanmıştı. Daha doğrusu Atsız -Sabahattin Ali davası, ırkçılık-Turancılık davasının açılmasını belki biraz önce almıştı.

Nihal Atsız, sahibi bulunduğu Orkun dergisinde Başbakan Şükrü Saraçoğlu'na iki açık mektup yayımlamıştı.

Nihal Atsız, Orkun adlı dergisinde 1 Nisan 1944 günü 16. sayısında «Başvekil Saraçoğlu Şükrü'ye İkinci Mektup» başlığı altında yazdığı açık mektupta Türkiye'deki komünistlerin Halk Partisi'nin «Elastiki altı okundan halkçılığa sığınarak kendilerini halkçı yurtseverler olarak gösterdikleri»ni ileri sürüyor ve komünistleri şöyle tanımlıyordu:

«Irk ve aile düşmanlığı, din ve savaş aleyhtarlığı, milleti baltalama, yurdumuzdaki azınlıklara aşırı sevgi, her şeyi iktisadi gözle görüş onları açığa vuran damgalardır.»

Atsız, komünizmin «Türk ırkının hususi yapısına» aykırı olduğunu, komünistlerin de «soysuz ve namert» olduklarını ve «mühim mevkilere» geçip «köşe başlarını tuttuğunu» ileri sürüyordu.
Atsız, Milli Eğitim Bakanlığı'nda komünistlerin örgütlendiklerini, Milli Eğitim Bakanlığı'nın da bunlara kayıtsız kaldığını yazıyordu.
Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'di.

Atsız, o sıralar Ankara Konservatuvarı'nda öğretmenlik yapan Sabahattin Ali'ye şu suçlamaları yöneltiyordu:
«Bugün Maarif Vekaleti'ne bağlı Dil Kurumu azasından ve Ankara'daki Devlet Konservatuvarı'nın öğretmenlerinden bir 'Sabahattin Ali' vardır. Hemen hemen bütün kendisini tanıyanların komünistliğini bildiği Sabahattin Ali, 1931 yılında Konya'da 14 ay hapse mahkûm edilmişti. Sebebi de başta o zamanki Reisicumhur Atatürk olduğu halde bütün devlet erkanını ve rejimi tehzil eden (alaya alan) manzum ve hezeyanname yazmasıydı. Bazı mısralarını bugünkü bazı mebusların da bildiği bu hezeyannamenin tamamını Konya'daki adliye arşivinden bulup çıkarmak kabildir.

Sayın başvekil! Buraya bilmecburiye yazarken büyük bir ızdırap duyduğum iki mısrada (beni mazur görmenizi rica ederim) bu vatan haini şöyle diyor:

İsmet girmedi mi daha kodese?

Kei Ali'nin boynu vurulmuş mudur?

Maarif Vekaleti'nin sevgili memuru olan bu komünistin, hapse girmesini temenni ettiği İsmet, pek kolaylıkla anlayacağınız gibi, o zamanki başvekil, şimdiki reisicumhur ve hepsinin üstünde İnönü zaferlerinin Başkomutanı İsmet İnönü olduğu gibi, boynunun vurulmasını istediği Kel Ali de Ayvalık'ta Yunana ilk kurşunu atan alayın komutanı Ali Çetinkaya'dır. Bu hezeyanları yazan Sabahattin Ali, bugün kültür işlerinin mühim bir mevkiinde Maarif Vekili Hasan Ali'nin şahsi sempatisi sayesinde hatırlamak istediği Türk milletinin parasıyla yaşamaktadır.»

Atsız'ın komünistler listesi Sabahattin Ali ile de bitmiyordu.
Sabahattin Ali'den sonraki ad. Pertev Naili Boratav'dı.
Nihal Atsız, Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi doçentlerinden Boratav için «Nasıl bir komünist olduğunu bilhassa ben çok iyi bilirim» diye yazıyordu.
Atsız'a göre Boratav, Türkiye'deyken «başladığı ko-münistliğe» 1936 yılında gittiği Almanya'da da devam etmiş. Ziya Karamuk, Fazlı Yinal ve Şükrü Güllüoğlu adlı arkadaşları tarafından uyarılmış, bu uyarılara aldırmayınca da «resmen şikayet edilmiş» ve Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişi Reşat Şemsettin Sirer tarafından «suçu sabit görülerek» Türkiye'ye çağrılmıştır.

Atsız'ın komünist listesinde, Boratav'ı İstanbul Üniversitesi Pedagoji Enstitüsü Başkanı Prof. Sadreddin Celal Antel izliyordu.
Atsız'a göre Sadrettin Celal de bir vatan hainiydi; çünkü 1920'de Sadrettin Celal, Moskova'daki Komünist Enternasyonal toplantısına katılmış; 1921'de Türkiye'de Aydınlık adlı dergiyi çıkarmış ve komünistlik yüzünden hapis de yatmıştır.

Nihal Atsız, dilci Ahmet Cevat (Emre)'nin de 1920'ler-de Türk Komünist Fırkası Merkez Komitesi harici bürosu üyesi olduğunu, Mustafa Suphi ve 16 arkadaşının Trabzon'da 1921'de öldürülmesi olayından sonra yoldaşı Pavloviç'e mektup yazarak Mustafa Suphi ve arkadaşlarının

«Anadolu burjuvaları» tarafından barbarca öldürüldüğünü vurguladığını, şimdi de bu komünistin CHP milletvekili olduğunu, bu eski komünistin, «bütün dillerin Türk dilinden çıktığını» ileri sürecek kadar da milliyetçilik yaptığını yazıyordu.

Atsız'ın Başbakan'dan istediği şuydu:

Bütün komünistler görevlerinden alınsın!
Açık mektup Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'i komünistleri korumakla suçluyordu.

Atsız'ın o günlerde büyük gürültü koparan mektubu şu isteklerle ve şu tümcelerle noktalanıyordu:

«Maarif Vekili şimdiye kadar İnönü ansiklopedisiyle ve birçok kitapların ithafıyla devlet başkanına olan bağlılığını göstermeye çalıştı. Bu bağlılığın samimi olduğunu ispat zamanı gelmiştir. Milli şefe karşı o hezeyanları yazmış olan vatan haini başta olmak üzere, bütün bu saydığım komünistleri hala mühim vazifelerde tutmak bu bağlılıkla tezat teşkil eder. Bağlılığın ispatı için bunların vazifelerine derhal son verilmesi zaruridir. Hatta şimdiye kadar her nasılsa bir gaflet eseri bunları vazifede tutmaktan doğan utancı silebilmek için bizzat Maarif Vekili'nin de o makamdan çekilmesi çok vatanperverane bir jest olurdu.»
Sabahattin Ali, Nihal Atsız'ı mahkemeye verdi.

Sabahattin Ali'nin 7 Nisan 1944 tarihli dilekçesinde

«Bu hakaret beni yalnız vatandaşlarımın kin ve husumetine maruz kalmakla bırakmıyor, aynı zamanda benim şahsi ve mesleki mevki ve haysiyetimi de sarsacak, talebem üzerindeki şeref ve itibarımı kıracak bir mahiyet taşıyor» diyordu.
Dava 26 Nisan 1944 günü Ankara 3. Asliye Ceza Mahkemesinde başladı.

Davanın yargıcı Saffet Ünan, savcısı da sonradan Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı yapacak olan Hadi Tan'dı.
Adliye Atsız, yanlısı gençlerle dolmuştu. Yargıç Ünan, duruşmayı öğleden sonraya ertelemek zorunda kalmıştı.

Atsız'ın avukatı Hamit Şevket İnce, Ferruh Aga ve Rasih Yeğengil'di.

Sabahattin Ali duruşmada hangi suçtan yargılandığını o gün mahkemede şöyle anlatıyordu:

«932 senesinde Konya'da bir iftiraya uğrayarak kaili olduğumu (söyleyeni) hiçbir zaman kabul etmediğim bir şiirden dolayı reisicumhur hazretleri hakkında gıyabında imaen ve telmihen (üstü kapalı biçimde) tecavüzkar lisan kullanmak suçu ile bir sene hapse mahkûm edildim. Cezam kesb-i kattiye etti (kesinleşti)... Konya ve Sinop Hapishanesi'nde yattım. 1933 senesi Cumhuriyet Bayramı'nda çıkan Af Kanunu ile cezam, idari ve inzibati tedbirlere de şamil olmak üzere affedildi. Tekrar devlet hizmetine alındım. Tekrar devlet hizmetine alınmam için cürmün taallûk ettiği Gazi Hazretlerinden o zamanki Maarif Vekili Hikmet Bayur vasıtasıyla müsaade istihsal edildi (izin alındı) ve kanunen vazifeme mani bir husus olmadığı hakkında da Maarif Vekaleti Müdürler Encümeni, o zamanlar Maarif Vekilliği Hukuk Müşavirliği yapan, sanık avukatı Hamit Şevket İnce'nin sözü üzerine hizmete alın-mama karar verildi.

O zamanlar Maarif Vekilliği'nde Neşriyat Müdürlüğü Şefliği bilahare de konservatuvar öğretmenliği ve bilahare de dramaturgluğu yapıyorum. Bu müddet zarfında hiçbir siyasi faaliyetim olmamıştır. 1934 senesinden beri sekizi telif, beşi tercüme olmak üzere mecmuen (toplamının) baskı sayısı 60 bine varan 13 kitap neşrettim. Hiçbir şekilde ne vatana ihanetten ne de herhangi bir şekilde komünistlikten zan altına alınmadım ve mahkûm olmadım. Ve yine mevzubahis olan mahkûmiyetimden sonra askerlik hizmetimi yaparak subay oldum ve iki defa aldığım iyi sicillere müsteniden terfi ettim. Bugün ordumuzun bir yedek üsteğmeniyim. Dava benim mazime müteallik bir dava olmayıp halen ve serahatan (şu anda açıkça) yapılan bir hakaretin davası olduğuna göre, yüksek mahkemenizi ancak hayatımın bu kadar kısmını alakadar edebileceğini düşünüyorum».

Sabahattin Ali, eski arkadaşı Nihal Atsız'ı mahkemede uyarır.

Der ki:

«Bu dava benim için basit bir hakaret davasıdır. Bu davanın bir siyasi dava haline getirilmesinin ve burada si-yasi münakaşalar açılmasının hem memleket hem de bil-hassa suçlu için çok ağır neticeler doğurabileceğini zik-retmek istiyorum.»

Sanık Atsız, Türkiye'yi bir uçurum kenarında gördüğünü, açık mektubu bu nedenle yazdığını söyledikten sonra Sabahattin Ali'yi şöyle yanıtlamıştı:
«Sabahattin Ali teskiye edilerek vazifeye başladığını söylüyor. Halbuki bu böyle değildir. Hizmete alındığı 1934 senesinde 'Atatürk hakkında fikrini değiştirdiğini ispat edersen hizmete alınırsın' diyen Hikmet Bayur'a, fikrini değiştirdiğini ispat için Varlık dergisinde bütün mısralarından sahte olduğu anlaşılan bir methiye yazmış ve bununla fikir değiştirdiğine hükmolunarak Maarif Hizmetine alınmıştır, yoksa Atatürk'ten hususi müsaade alınmış değildir. Esasen Cumhurreisi muallimlerin bu gibi hususi-yatları ile uğraşmaz»".

Avukat Hamit Şevket İnce, Sabahattin Ali'ye «Davacı hıyanetini de ispat etmemize müsaade ediyor mu?» sorusunun sorulmasını istemişti.
Sabahattin Ali, Atsız ve avukatı İnce'yi yanıtlıyor, cezaevinden çıktıktan sonra göreve yeniden alınması konusunda Atsız'ın ileri sürdüğü savların doğru olmadığını, sekiz ciltlik eserlerinin görüşlerini de ortaya koyduğunu söylüyordu.

Sabahattin Ali meydan okuyordu:

«Vatan aleyhinde tek satırım bulunursa davamdan vazgeçer, ömrümün sonuna kadar yazı yazmamaya söz veririm.»

Nihal Atsız, savunmasında Sabahattin Ali'nin öykülerinden örnekler veriyor ve yazarın öykülerinde «Köy halkının sermayedarlara köle olduğunu» anlattığını ileri sürüyordu.

Atsız, Sabahattin Ali'nin öykülerini böylece değerlendirdikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:

«Vatanı yıkmak istediği belli olan, besbelli olan birisine vatan haini dediğim için karşınızda bulunuyorum. Vereceğiniz karan lehime çevirmek için kanunun kaçamak yollarını arayacak değilim. Şu kadar söyleyebilirim ki, Sa-bahattin Ali bir komünist olduğu, rejimi değiştirmek ve is-tiklalimizi yok etmek istediği, yani vatan haini olduğu. Ma-arif Vekaleti tarafından himaye edildiği için bu tabiri kul-landım, yoksa mektubun sebebi kalmaz, Maarif Vekaleti'-nin gafleti anlatılmış olmazdı.»

Yargıç Saffet Ünan, 9 Mayıs 1944 günü kararı açıklıyordu.
Atsız, Sabahattin Ali'ye hakaretten 4 ay hapis cezasına çarptırılıyor ve cezası da erteleniyordu.
Mahkeme, kararında sanık Atsız'ın zararlı gördüğü kişileri gerektiğinde devlete bildirebileceğini, ancak kimseye «vatan haini» diyemeyeceğini belirtiyordu.
Sabahattin Ali davasını kazanmıştı.

Atsız, o sıralar İstanbul'da Boğaziçi Lisesi'nde öğretmendir. Nihal Atsız, 7 Nisan 1944'te Boğaziçi Lisesi Müdürü Hıfzı Gönensay tarafından çağrılır ve işine son verildiğini öğrenir.

Atsız, ne bu davayı unuttu ne de kendisini işten atan Milli Eğitim Bakanı'nı.
Sırası gelince de öcünü Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'den aldı...
Nihal Atsız'ın Başbakan Saraçoğlu'na yazdığı açık mektubu yayınlayan Orhun dergisi, Bakanlar Kurulu'nun 6 Mayıs 1944 tarihli ve 3/686 sayılı kararı ile kapatılmıştı.

Yine aynı günlerde solcu Yurt ve Dünya dergisi de kapatılıyordu.

15 Mayıs 1944 gün ve 4/2405 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı yazısını okuyalım:

«Başvekalet Yüksek Makamı'na,
15.5.1944 tarih ve 4/2391 sayılı tezkere ile 'verim' isimli mecmuanın arada arz edilen sebeplerle kapatılmasını rica etmiştim.
Buna ek olarak Samsun'da Dr. Tevetoğlu tarafından çıkarılan ve bazı profesör ve öğretmenlerin yazı yazdıkları Kopuş isimli dergide aynı tahrik edici ruh sarih olarak görülmektedir. Bilhassa kapağın içinde Samsun, Adana ve Balıkesir liselerinin zikredilerek bunları müfrit hareketlere sevkedici yazıların bulunması, bu derginin hemen kapatılmasında zaruret olduğu mülahazasına beni sevketmiştir.

26.6.1944 tarih ve 4/2112 sayılı arzımda Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde doçent olan sahiplerini çağırarak çıkartılmalarının terbiye vazifesi ile telefinde öğrencilerin tahriki bakımından zararlı olduğu söylendikten sonra yayımı sahiplerince tehir edilmiş bulunan Yurt ve Dünya ile Adımlar mecmualarının da cihetleri ne olursa olsun, teşkilatımız içinde en küçük bir tahrike imkan bırakmamak üzere resmen kapatılmalarını faydalı bulmaktayım.
Bu husustaki emirlerinize intizar ile en derin saygılarımın kabulünü rica ederim. Maarif Vekili Yücel.»

Atsız-Sabahattin Ali davasında adliyede ve Başbakanlık önünde gösteri yapan öğrenciler de üniversitede çeşitli cezalara çarptırılmıştı.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Mektebi Talebe İşleri Disiplin Kurulu 18 Mayıs 1944 günü Müdür Vekili Prof. Burhan Köni'nin başkanlığında Prof. Hamit Sadi Selen, Prof. Enver Ziya Karal, Prof. Hüseyin Avni Göktürk, Abdullah Aker ve Bedii Ziya Egemen ile toplanarak üç öğrencinin birer yıl süre ile okuldan uzaklaştırılmalarını kararlaştırmıştı.

Bu öğrenciler, 232 numaralı üçüncü sınıf öğrencisi Osman Gümrükçüoğlu,
313 numaralı öğrenci Ali Çankaya, 352 numaralı ikinci sınıf öğrencisi Ziya Çoker'di. Aradan yıllar geçecek, bu cezayı veren Disiplin Kurulu üyelerinden Hüseyin Avni Göktürk, Milli Emniyet Başkanı, sonradan da DP milletvekili olacak ve 27 Mayıs 1960 İhtilali'nden sonra yargılanacaktı.
Aynı kurulda bulunan Abdullah Aker de DP bakanı olacak, o da Göktürk gibi Yassıada'da yargılanacaktı.

Enver Ziya Karal, 27 Mayıs İhtilali'nden sonra oluşturulan Kurucu Meclis'te Anayasa Komisyonu Başkanlığı yapacak; Ziya Çöker de 1980 öncesinde İçişleri Bakanlığı Müsteşarı olacaktı!

Atsız, Sabahattin Ali'yi Düelloya Çağırıyorl
Her yıl 3 Mayıs «Türkçülük Günü» olarak kutlanır.
3 Mayıs 1944, Sabahattin Ali-Atsız davasında Atsız yanlısı öğrencilerin gösteri yaptıkları gündür.
Sabahattin Ali ve Atsız niçin birbirlerine karşı bu kadar acımasız bir savaş açmışlardı?
Bu savaş, ilerici-gerici; sağcı-solcu; ülkücü-devrimci gibi adlarla nitelenen kavgaların 40'lı yıllara yansıyan biçimiydi.
Atsız olmazsa bir başka Atsız; Sabahattin Ali olmazsa bir başka Sabahattin Ali bulunurdu.
Üstelik, 40'lı yılların iki düşünce ve inanç savaşçısı Sabahattin Ali ve Nihal Atsız çok eski arkadaştılar.
Arkadaşlıkları, 1926-27 yıllarına rastlar. O yıllarda Türkocağında «Kızıl Elma»4 adlı bir oda açılmıştır. 40'lı yılların kavgalarına damgalarını vuracak olan bu iki savaşçı Türkocağı'nda karşılaşırlar.

«Lüzumundan pek fazla gürültüyle konuşan, ağır sözlere bile kızmayan ve hemen herkesle laubali olan bu çocuk bir takım manzumeler yazıyor ve emsaline göre de muvaffak oluyordu. Daima mübalağaya meyyal olan tabiatı dolayısiyle de, överken de, hiciv ederken de şiddetli teşbihler yapıyor, etrafını güldürüyordu. Hiç sıkılmayan, gayet serbest bir huyu vardı.»
Yıllar sonra Atsız, bu amansız düşmanını böyle tanımlayacaktı.

Atsız, Türkocağı'nda ilk kez karşılaştığı Sabahattin Ali'ye sorar:

«Siz Yüksek Muallim Mektebi'nden misiniz?» Sabahattin Ali'nin yanıtı şöyledir: «Hayır, alçak muallimdenim!»

Sabahattin Ali, Orhan Şaik Gökyay, Pertev Naili Boratav ve Atsız İstanbul'daki Yüksek Mualim Okulu'nda aynı yatakhanede kalırlar. Dost ve arkadaştılar.
Atsız, Sabahattin Ali'nin öykülerini «Atsız Mecmua»-da da yayınlamıştı.
Sabahattin Ali ile Atsız'ın yolları ayrılır. Sabahattin Ali solcu; Atsız da ırkçıdır. Sabahattin Ali, ırkçıları konu alan «İçimizdeki Şeytan» romanını yazmıştır. Atsız ve Sabahattin Ali, bu romanın yayınlanmasından sonra birbirlerine iyice düşman olurlar.
Kılıçlar çekilmiştir.

Atsız, «İçimizdeki Şeytan» romanına karşı «İçimizdeki Şeytanlar» başlıklı broşürle karşılık verir. Atsız'a göre Sabahattin Ali, bu romanı ile «milliyetperverliği kötülemeye ve Türkçüleri fena göstermeye» yeltenmiştir.

«İçimizdeki Şeytan» romanının kahramanları Prof Mükrimin Halil, yazar Peyami Safa ve Prof. Zeki Velidi'dir.

Atsız, «İçimizdeki Şeytanlar» adlı broşürde Sabahattin Ali'nin Rum kökenli olduğunu ileri sürerek şöyle saldırır:

«Kirye SebahattinakiL Yahut fikirlerine ve irfanına göre yoldaş Sabahattin AliyefL Sen, kanı bozuk Oflu Rum dönmesi ve Marks'ın fikri veledi!»
Nihal Atsız, bu broşürde Sabahattin Ali'nin Atatürk'e hakaretten mahkûm olduğunu da anlatır. Atsız'ın kendisi de Atatürk ve çevresini eleştiren «Dalkavuklar Gecesi» adlı bir kitap yayınlayacak ve Sabahattin Ali ve Nihal Atsız davasındaki avukatı Hamit Şevket İnce, bu romanı okuduktan sonra Atsız'ın avukatlığından çekilecekti.

Atsız, daha sonra şu satırları ile Sabahattin Ali'yi düelloya çağırır:

«Biz Türklerle, siz komünistlerin, fikir sahasında anlaşmamıza imkan olmadığı için, toplu bir halde, yumruklarımızın hakkını vererek çarpışmamız pek hoş olurdu. Çünkü fikirlerin halledemediği davaları kan halleder. Gerçi komünistler bu yiğitliği gösteremez. Fakat benim sana gayet samimi ve erkekçe bir teklifim var. Sen yedeksubay olduğun için süngü kullanmasını bilmiş olman icap eder. Bu davayı kökünden halledebilmek için benimle, şehirlerden çok uzak bir yerde süngü veya kılıçla bir ölüm-dirim çarpışmasını göze alacak kadar yüreğin var mı? Biz birbirimize ölümüne kadar düşmanlık edecek olan iki zümreyiz. Fikir savaşından bir sonuç çıkmadığını biliyorsun. Her halde senin de istediğin gibi birşeyler yapmalıyız. Türk gençliğini roman ve hikaye ile zehirlemekte devam etmene engel olmak için sana bu teklifi yapıyorum. Fikir sahasında bizimle boy ölçüşemezsiniz. Fakat, gizlice bazı kimseleri kandırabilirsiniz. Bunun da önüne geçmek için sana en şerefli iki silahdan biriyle, ikimizden biri ortadan kalkıncaya dek vuruşmayı teklif ediyorum. Bilmem, bu şerefi de tepecek misin?»
Broşür 19 Temmuz 1940 tarihini taşıyor.

Böyle bir düello olmadı.
Bu düello yerine kalem düelloları yaşandı.
Bugün Sabahattin Alinin kızı Filiz Ali, Cumhuriyet gazetesinde müzik yazıları yazıyor; Atsız'ın büyük oğlu Yağmur Atsız da uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinin Köln muhabirliğini yaptı.

Yağmur, benim de arkadaşım. 1978'de Köln'de evinde kaldım. Yağmur bu evden çıktı; aynı eve Örsan Öymen taşındı. Ve Örsan ölünceye kadar bu evde oturdu.
Yağmur Atsız, ilerici bir aydın. Yağmur Atsız, inançları nedeniyle 12 Eylül döneminde Türkiye'ye gelemedi. Çünkü askeri yönetim Yağmur Atsız hakkında tutuklama kararı çıkarmıştı.

Baba-oğul Atsızlar ilginç bir yazgıyı oluşturmuşlar. Baba ırkçı; oğlu solcu!

Atsız, oğlu Yağmur doğunca şu şiiri yazmıştı:

«Atsız oğlu Yağmur denen bu yağız çeri Atılarak hepinizden daha ileri Güldürecek babasının yanık ruhunu; Ruh ve yürek sağırları anlamaz bunu7..
Yağmur'un yüreği ırkçılıkla değil çağdaş ve ilerici düşüncelerle doldu.

«Vatan ne Türkiye'dir Türklere ne Türkistan vatan müebbet bir ülkedir Turan.»
Ziya GÖKALP

«Örfi İdare Komutanlığı'ndan tebliğ edilmiştir.
Irkçılık-Turancılık gayeleriyle gizli cemiyet kurarak millete ve vatana karşı hıyanet hareketlerine teşebbüs et-tiklerinden dolayı tahkikatları mevkufen yapılan şahıslar hakkında alınan son tahkikat kararı umumi efkara aynıyla arz olunur.
Örfi İdare Komutanı Korgeneral Sabit Noyan.»

İnönü'nün 19 Mayıs konuşmasından sonra soruşturmalar başlamış, tutuklamalar yapılmıştı.
O tarihte İçişleri Bakanı Hilmi Uran'dı. Emniyet Genel Müdürü Osman Sabri Adal, yardımcısı da Kamran Çohruk.
Vali Lütfi Kırdar.
Savcı Kazım Aloç.

Emniyet Müdürü Ahmet Demir, Sıkıyönetim Komutanı da Sabit Noyan'dı.
Soruşturmaları Çohruk, Demir ve Aloç yapıyorlardı..

Sorgucular, polis Muzaffer Uz ve Birinci Şube Müdürü Sait Koçak'tı.
Sanık avukatlarından biri Prof. Kenan Öner'di; öteki de Hamit Şevket İnce.
Irkçılık-Turancılık davasında yargılananlar kimlerdi?

Öğretim üyeleri ve öğretmenler:

Prof. Zeki Velidi Togan, Nihal Atsız, Necdet Sancar, Hüseyin Namık Orkun, Orhan Şaik Gökyay, Ahmet Ellez.

Subaylar:

Yüzbaşı Alpaslan Türkeş, Tabip Yüzbaşı Fethi Tevetoğlu. Dr. Yüzbaşı Hasan Ferit Cansever, Yargıç yedek Teğmen Cebbar Şenel, yedek Asteğmen Zeki Sofuoğlu, yedek Asteğmen Fazıl Hisarcıklı.

Gazeteci:

Reha Oğuz Türkkan, Nurullah Barıman.

Hekim:

Ahmet Karadağlı. Yargıç: Sait Bilgiç.

Öğrenci:

Cihat Savaşer, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan, Cemal Oğuz Öcal.

Memur:

Hikmet Tanyu, İsmet Tümtürk, Hamza Sadi Özbek, Saim Bayrak.

İşsiz:

Yusuf Kadıgil.

Nurüman Karadağlı (Ev kadını - Dr. Karadağlı'nın İran uyruklu eşi).
Bu soruşturma nedeniyle 49 kişinin sorgusu yapılmış; bu 49 kişiden 33'ü tutuklanmıştı. Tutuklanan bu 33 sanıktan Bedriye Atsız, Mehmet Külahlıoğlu, Ahmet Ali Bayrakçı, Ahmet Ellez, Ziya Özkaynak, Tahsin Argun, Mehmet Irmak, İsfendiyar Baruönü, Osman Yüksel (Serdengeçti) ve Orhan Türkkan haklarında koğuşturmaya yer olmdığı kararı verilerek bu sanıklar, 27 Temmuz 1944 günü salıverilmişlerdi.
Geriye kalan 23 sanık İstanbul 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanmışlardı.

ABD'nin Turan Raporu

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Laurance Steinhart, 21 Eylül 1944 günü 798 sayılı gizli yazısında Irkçılık-Turancılık davasında yargılanan 23 kişinin adlarını hükümetine bildiriyordu.

Büyükelçi olayı şöyle yorumluyordu:

«Gizli bir Türk örgütü, (kendisini Türk ırkı ve kültürüne dayayan bir örgüt) bir dava sırasında Ankara Konservatuvarı Müzik Bölümü öğretmenlerinden Sabahattin Ali'nin milliyetçi yazar Nihal Atsız'ı suçlaması sırasında ortaya çıktı.
Bu dava sırasında anti-komünist gösteriler yapmakla suçlanan bir grup öğrenci de yakalandı. Bunlar, pan-Turancılık ideallerini ve faşist doktrinleri Türk öğrenciler ve aydınlar arasında yaydıkları gerekçesi ile cezalandırıldılar.
İnönü, 19 Mayıs törenlerinde Pan-Turancılık konusuna değindi. 7 eylülde İstanbul'da açılan dava, polisin bu konuda inceleme ve soruşturma yapmasına yol açtı. Sanıklardan hiçbiri siyasal yönden göze çarpmadılar.

Davada öğrenciler, öğretmenler ve genç subaylar yargılanıyor.
Suçlanan 23 kişinin lideri İstanbul Üniversitesi Tarih Profesörü Zeki Velidi Togan olarak görünüyor.
Togan, Rusya'daki Müslümanların Türk uyruğuna geçirilmesi görüşünü savunuyor. (..) İddianamede sanıkların anayasayı çiğnedikleri belirtiliyor.
Yabancı nüfuslar, özellikle Almanya'nın bu hareketlerin arkasında olduğunu düşünüyorlar. Almanya, Türkiye'nin kendi yanında savaşa girmesini istiyor.
İddianamede ırkçıların kendi aralarında bazı şifreler kullandıklarını da yazıyor. Bunlar, silah üzerine edilen yeminler, mambo, jambo, cemiyet üyelerinin kalpleri ve dünya üzerine yeminler. (..) Pan-Turancılık hareketinin önemini ve gücünü tahmin etmek oldukça zor. Pan-TurancıIık hükümet çevrelerince 'Bazı aydınlar arasında oluşmuş, ancak kökleri halktan kopuk' olarak tanımlanıyor.

İnönü, 19 Mayıs konuşmasında haklı kararı almış ve bu kararı açıklamıştı.
İnönü konuşmasında ırkçılık konusunda uyarılarda bulunuyor ve hareketin hükümetçe bastırılacağını belirtiyordu.
Türk kaynaklarının elçiliğimize gönderdikleri habere göre Pan-Turancılık hareketi gençler arasında yayıldı ve bazı genç hükümet üyelerince de desteklendi.
Pan-Turancı güçlerin Almanlar tarafından verilen paranın ne kadarını aldıklarını söylemek güç, ama şurası açık ki Turancılıkla suçlananların çoğu Almanya'ya geziler yaptılar. Örneğin şimdi Almanya'da bulunan ve bu

yargılananlarla ilişkisi saptanan Huriye İmam bunlara örnektir.
Güvenilir kaynaklar ayrıca Nuri Demirağ'ın Pan-Turancılık hareketi ile gizli, el altından ve henüz saptanamayan bir bağlantısı olduğunu ileri sürüyorlar.
Nuri Demirağ, Türkiye'nin çok zengin yurttaşlarından biri. Aynı zamanda aşırı derecede ihtiras sahibi olduğu belirtiliyor. Demirağ ayrıca Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Paşa ile de yakın arkadaştır.

Bu ana bağlantı içinde İstanbul'da General Ali İhsan Sabis hakkında "bir dava açıldı. Sabis, emekli generaller-dendir. Yargılananlardan aldığı ve daha önce de ulaşan bilgilere göre Sabis, 1920'lerde Atatürk ile kavga etmiş. Bu nedenle Sabis, rejime karşı kin beslemiş. Sabis'in Hitler'in operasyonlarını kontrol ettiği ve yönettiği ana merkezi iki kez ziyaret ettiği rapor edilmiş. Fakat elçiliğin bir Türk istihbaratçısından aldığı kesin bilgiye göre Sabis Pan-Turancı hareket ile çok yakından ilgiliydi. Sabis, Almanya'dan Zeki Velidi Togan ile birlikte hareketleri yönetiyordu.»
ABD Büyükelçiliği rapora ek olarak yargılananların adlarını da bildiriyordu.

Dava Başlıyor

Son soruşturmanın açılması kararında özellikle üç sanık üzerinde durulduğu anlaşılıyordu. Bunlar, Prof. Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan ve Nihal Atsız'dı.
Reha Oğuz Türkkan, 1940'ların başında Bozkurt ve Gökbörü adlı dergileri çıkartmaktaydı.
Dr. Hasan Ferit Cansever'in Türk Yurdu, Dr. Rıza Nur'un «Türk Yurdu», Atsız'ın «Orhun»u, Orhan Seyfi Or-hon, Yusuf Ziya Ortaç ve Erkilet Paşa ile Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Paşa tarafından paraca desteklendiği ileri sürülen «Çınaraltı», Dr. Fethi Tevetoğlu'nun «Kopuz» adlı dergileri o yılların, Türkçü, ırkçı ya da Turancı sayılan yayın organlarının başlıcalarıydı.

«Orhuncu Atsız» ile «Bozkurtçu Türkkan» birbirleriyle hiç geçinemezlerdi.
Son soruşturmanın açılması kararında; Reha Oğuz'un Ankara Gazi Lisesi'nde sınıf arkadaşları Cihat Savaşferr Ceyhun Kansu, Hikmet Tanyu ve Bülent ile «Gürem» adını verdikleri bir gizli örgüt kurdukları, Reha Oğuz'un Ceyhun Atuf'a «Senin aile tarafın Çerkezmiş» diyerek Ceyhun Atuf'u örgütten uzaklaştırdığını, bundan sonra örgütün Reha Oğuz ve Hikmet Tanyu tarafından sürdürüldüğü anlatılıyordu.
Savcıya göre Gürem gizli örgüttü, Türk soyundan gelmeyenlerin elindeki hükümeti zorla almak amacıyla kurulmuştu!

Savcı, Reha Oğuz'un Nihal Atsız'a başvurup bir gizli örgüt kurduklarını söylediğini belirttikten sonra Ziya Özaynak adlı bir tanığın Reha Oğuz hakkındaki şu anlatımlarına yer veriyordu:

«Irkçı ve Turancı bir hükümet kurmak lazımdır. Bugünkü hükümet hiçbir şey başaramıyor. Biz hükümeti ele almak için gizli bir teşkilat kurduk. Atatürk'e muhalif bir doktorun idaresindeyiz. Birçok subaylar cemiyetimize dahildir. Muhafız Alayı ve Sarıkışla subaylarını elde ederek bu kuvvetlerle merkezden ani bir darbei hükümet yapacağız. Ecnebi bir hükümetle temastayız. Bize silahla yardım edecek. Doğru Büyük Millet Meclisi'ne giderek evvela mebusları tevkif edip, iktidarı alacağız!»

Savcılık ve mahkemede Reha Oğuz olayları şöyle anlatır:

«Türkçülük-Turancılık hakkında yazılmış bütün kitapları okuyarak bunların tesiri altında kaldım. (.. ) Turan'da-ki Türkleri de Türkiye ile birleştirerek saf Türklerden mü-teşekkil kuvvetli bir kitlenin vücut bulacağı inancıyla Filiz dergisinde, Ergenekon ve Bozkurt adlı dergilerde yazılar yazdım. Kitap sevenler kurumu ile de Türkçülüğe ve Turancılığa ait yazılmış eserleri yeniden yayınlamak is-tedim... (Gurem'e girmek için, ırkçı ve Turancı olmak ve bu uğurda çalışacağına yemin etmek şarttı.. (.. ) Turancılığın tahakkuku için hudutlarımız dışındaki Türklerin ilerde hürriyetlerine ve istiklallerine kavuştukları zaman Hatay gibi bize iltihak etmelerine veyahut Türkiye'nin müttefikleri ile Rusya'ya hücum etmeleri veya Alman-Rus harbinde Rusların mağlûp olmaları ve inhilal etmeleri ile oradaki Türklerin istiklale kavuşup Türkiye ile birleşmeye karar vermeleri üzerine vukuu bulacağını... »

Kaynakça
Kitap: 40'LARIN CADI KAZANI
Yazar: UĞUR MUMCU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kızıl Elma

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Nis 2011, 02:36

Reha Oğuz Türkkan, mahkeme önünde Ziya Özkaynak ile görüşmeleri konusunda şu yorumu yapar:

«...Gizli bir cemiyetimizin bulunduğunu; azasının 7080 kişi olduğunu, Avni Mot adlı bir şefimizin bulunduğunu, cemiyetimizin istihbarat matbuat, tetkik ve neşriyat kolları halinde çalıştığım, gayemizin de masonlar gibi fikirdaşlarımızı gizli tutmak, seneler boyunca mühim mevki-lere yükseltmek ve fikirlerimize uymayanlara yer vermemek ve bu arada Türkçülük neşriyatı da yaparak inanan kitleyi çoğaltmak ve azaların bu anlamda kifayetsizliği karşısında ilerde ya da siyasi fıkra halinde ortaya çıkmak veyahut bir hükümet darbesi yaparak inanan nesle iktidarı temin eylemek ve ihtilal yaparak kan dökülmesini doğru görmediğimden kansız bir surette hükümet darbesinin yapılması icap ettiğini söyledim.. Gizli cemiyetimize ordu mensuplarının dahil olduğunu söylemedim. Yalnız Ergenekon mecmuasının her yerde ve hatta Sarıkışla subayları tarafından okunduğunu gördüğümü bildirdim.»

Reha Oğuz, mahkemede, herhangi bir gizli örgütün kurucusu olmadığını, aralarında çekişme olan Atsız'a karşı kendisine «ehemmiyet atfettirmek» için böyle konuştuğunu, amacının «Atsız'a karşı blöf yapmak» olduğunu söyleyerek kendisini savunuyordu:

«Atsız'a karşı yapılan bu blöfün meydana çıkmaması için Fehiman Altan'a da evimde aynı şekilde yemin ettirdim. İkinci maksadım da Anadolucular grubuna karşı bir gösteriş yapmaktı. Çünkü Fehiman, Anadolucular grubundan olan Emin Molo'nun akrobasiydi. Ona söyleyecek, dolayısıyla, aynı gruptan olan Remzi Oğuz Arık da duyacaktı. Bu surette biz Bozkurtçuların esaslı şekilde çalıştığımızı anlatmaktı.»

Atsız, Irkçı-Turancı akımların lideri ve ideologu sayılıyordu.
Dr. Rıza Nur, siyasal görüşlerinin savunulması görevini Atsız'a bırakmıştı.
Nihal Atsız, 1905 yılında İstanbul'da doğmuştu.
Atsız, liseyi bitirdikten sonra Tıp Fakültesi'ne girdi. Siyasal çalışmaları nedeniyle Tıp Fakültesi'nden atılınca Edebiyat Fakültesi'ne girdi. Edebiyat Fakültesi'ni bitirir bitirmez, aynı fakültede asistan oldu.

Atsız, 1930 yılında çıkardığı «Atış» adlı mecmua ve hocası Zeki Velidi Togan ile ilgili bir telgrafı nedeniyle Malatya'ya sürüldü. Çeşitli illerde öğretmenlik yaptı. Orhun dergisini çıkardı. Orhun dergisinde yayımladığı yazılar nedeniyle Sabahattin Ali tarafından mahkemeye verildi.
Atatürk düşmanı Dr. Rıza Nur'un siyasal mirasçısı Nihal Atsız'dı!

Son soruşturmanın açılması kararında, Zeki Velidi'nin Alman-Sovyet savaşı sırasında Almanya'da «Ruslarla birleşip taarruza» geçme düşüncesi ile örgütlenme çalışmaları yaptığı, bu amaç için Neriman ve Ahmet Karadağlı ile görüştüğü ve aynı amaçla Reha Oğuz ile mek-tuplaştıkları anlatılıyor ve Prof. Zeki Velidi Togan'ın bir gizli örgüt kurduğu ileri sürülüyordu.
Savcı Kazım Aloç, 1941 yılında sanıkların Taksim'de bir evde «esir Türkleri kurtarmak» amacıyla gizli örgüt kurdukları, bu örgütle de hükümeti devirmek istediklerini, bu amaçla tabanca ve bayrak üzerine yemin ettiklerini ileri sürmekteydi.
Savcıya göre Atsız, Irkçı ve Turancıydı. Kardeşi Necdet Sancar'a yazdığı mektuplarda Turancılık propagandasından söz etmiş, öteki sanıklara da ırkçılığı ve Turancılığı benimsetmiştir.

Atsız'ın Sancar'a yazdığı 7-8 Eylül 1941 günlü mektubu şöyleydi:

«Senin Çerkez olduğunu keşfeden itler benim de Çerkez olduğumu keşfetmişler. Bizi Türk olmamakla itham edip şüphe yaratmak istiyorlar. Memlekette namuslu Türklük rejimi kurulunca bunların toptan imhası işten bile değildir.»

Atsız, «Bozkurtçu» olarak bilinen Reha Oğuz Türkkan ile çatışma halindeydi. Mektupta bu çatışma anlatılmaktaydı.
Savcı Kazım Aloç ile sanıklardan Nihal Atsız arasında sorgularda sık sık tartışmalar yaşanıyordu.

Bu tartışmalardan birini aktararak o günlerin havasını birlikte yaşayalım:

Savcı Atsız'a, «Siz dördüncü göbek babanızı bilmiyorsunuz. Biz öğrendik» der.
Atsız, şaşırır ve sorar: «Kimmiş?»

«Dördüncü göbek babanız Rum» der. Atsız'ın dedesinin babasının da «dönme» olduğunu ileri sürer.
Savcı, bu görüşünü iddianamesine de yansıtmış; Atsız'ın «üçüncü göbekten babasının Rum olduğunu» yazmıştı!

Atsız, Aloç'ün bu savlarını mahkemedeki sorgusunda şöyle yanıtlar:

«Belki bu iftira benim ırkçılığımı çürütmek için ortaya atılmıştır. Fakat çürütülemez. Farzı mahal benim ve baba tarafından bütün ecdadım gayri Türk olsa bile yine bununla ırkçılık ülküsü çürütülemez... (... ) Fakat ben halis Türk değilsem, ırkçılık davası gütmem; hem samimi olduğumu hem bu davanın haklı ve kuvvetli olduğunu gösterir.»

Atsız, sorgusunda Turancılık konusunda şu ilginç polemiği yapar:

«Irkçı ve Turancı olduğumuz için vatan ve millet haini olduğumuzu gazetelerde ilan eden örfi idare komutanıyla duruşmamızı yapan hakimlerin hep Turancılığa ait adlar taşıması Allah'ın bir lütfü ve ihtarıdır.»

Atsız, gerçekten parlak bir savunma yapmıştı.
Nihal Atsız, savunmasında Reha Oğuz ve Cemal Oğuz'u verdikleri ifadelerin kendisi ile ilgili bölümleri yüzünden sert bir dille yanıtlıyordu.
Atsız, Sabahattin Ali'nin açtığı dava nedeniyle yapılan gösterilerin kendisi tarafından değil, Rasih Kapan, Reşat Şemsettin, Behçet Kemal, Rabii Barkın, Suud Kemal ve Tahsin Banguoğlu adlarındaki milletvekillerinin «şifahî telkinleri» ile oluştuğunu da söylüyordu.

Atsız, Savcı Aloç'ü şu sözlerle suçluyordu:

«Bu kadar büyük, adeta cihanşümul bir davanın sorgusunu üzerine alan Kazım Aloç, davanın azameti ile uygun, şahsi bir ikbal temini hevesiyle işe başlamış, müzelerdeki heybetli mankenlerin altından iki değnek parçası çıktığı gibi bu haliyle tahkikatın altından da iki manyakla masum vatanperverler çıkınca inanmamış, muhakkak resmi sözlere uygun ifadeler almak için maznunlara emniyet müdürlüğündeki yardımcıları ile birlikte her türlü işkence yapmaktan çekinmemiştir. İnsanların insan gibi hava ve güneş görerek yaşayacağı kocaman bir askeri cezaevi varken, maznunları sıkışık, pis, bir karyolanın ancak sığdığı hücrelerde, güneş bulunmayan, yaz günlerinde musluklarından su akmayan Emniyet Müdürlüğü nezarethanesine niçin götürüldüğü, elbette mahkemenizce takdir olunacaktır.»

Nihal Atsız savunmasını şöyle bitirmişti:

«Irkçı ve Turancı olduğum için mahkûm olursam, bu mahkûmluk hayatımın en büyük şerefini teşkil edecektir.»
Sanıklar, Sirkeci'deki ünlü Sansaryan Han'da «Tabutluk» adı verilen hücrelere kapatılmışlardı. Başlarına da beş yüz mumluk lambalar asılmıştı.

Atsız, Savcı Aloç'u işkencelerden de sorumlu tutuyordu:

«Bize Pera Palas Oteli'ni tahsis edemeyeceğini söyleyerek istihza kabiliyetini ispata yeltenen, 'Elbette her türlü işkenceyi göreceklerdir' diyerek şecaat arz eden; istediği şekilde ifade almak için anayasamızla yasak edilen işkence yollarına saparak Reha'yı, Hamza'yı, Hikmet'i, Osman Yüksel'i, Orhan Saik'i (Tabutluk) denen, tepesinde beş yüzer mumluk üç ampul yanan, bir insanı ancak ayakta durabileceği kadar dar bir hücreye sokan; amme şahidi diye ifadesini okuduğu Külahlıoğlu Mehmet'e falaka attıran; Necdet Sancar'ı ne bir penceresi ne de hava deliği olmayan hücrede 22 gün tutan, Zeki Velidi'yi üç gün aç bırakan; beni toprağın beş metre altında küflü ve rutubetli havasında kibrit yanmayan ve eşyaları küflenen, duvarlarından lağım borusu sızan bir mezarda, evet me-zarda, bir hafta tutan, masum zevcemi tevkif ettirerek yav-rusundan zorla ayırıp o zaman dört yaşında bulunan küçük oğlumu anası babası sağken öksüz bırakan bu adamın, bana vicdansız diyerek tahkire cüret etmesi, vicdana karşı bir iftira ve işgal ettiği makama hakarettir!»

Sanıklardan Reha Oğuz Türkkan'ın savunması 8 saat, 23 dakika sürdü. Türkkan, 327 sayfa tutan savunmasında, kendisinin «Kızıllar tarafından» susturulmak istendiğini, davanın açılma nedeninin bu amaç olduğunu ileri sürüyor ve «Gizli örgüt kurma» suçlamasını yadsırken de şunları söylüyordu:
«17-18 yaşlarımın tesiri ile şuna, buna, gizli bir cemiyet mensubu gibi görünmek sevdasına düştüm. Bir iki kişiye bundan bahsettim. Mektuplarımda mübalağalı cümleler sarfettim. Laf olsun diye bir iki kişiye yemin ettirdim. Hülasa, yalan demeyim, yaşım hakkında zararsız palavralar attım.»
Reha Oğuz Türkkan, savunmasının 17. sayfasında bu çocukça çalışmalarının «düşmanları tarafından tahrif edilip şişirildiğini» anlatıyor ve «düşmanlarının listesini de veriyordu.

Şahsi düşmanlar; Nihal Atsız, Hamza Sadi Özbek, Nurullah Barıman, Ziya Özaynak, Tahsin Argun, Kazım Aloç.
Fikir düşmanları; komünistler ve Türkkan'ı eleştiren Falih Rıfkı gibi yazarlar!
Türkkan'a göre Atsız «kindar, kıskanç ve yalancıydı. Sanıklardan Hüseyin Namık Orkun da kendisi hakkında «Ermenidir» diye dedikodu yapmış; bu yüzden araları açılmıştı. Ziya Özaynak da yalancıydı.

Türkkan, «Ermenilik» savlarına karşı mahkemede şu açıklamayı yapıyordu:

«Babam Yük. Müh. Halit Ziya Türkkan, İzmir'in Tire kasabasından. O'nun babası Hacıkadı ailesinden İbrahim Rıza Kastamonu Taşköprü kazasındandır. Büyük babamdan itibaren altı göbek yukarımıza kadar soyumuz hep Taşköprülüdür.
Anam; Şaibe Türkkan, Rumeli'de doğmuştur. Babası Yusuf Bahtiyar Bey Baku'de doğmuş bir Azeri Türktür... O'nun babası ise Gence eyaletinin Handek köyünden Ali Ağa'dır.
Annemin ana kolu ise Rumelilidir. Ve Türktür. Aslen İstanbullu Arslan Paşazadeler ailesine mensuptur ki, bunun en uzak atası da ya Sivaslı ya Mucurlu imiş. Şimdiki Paris Büyükelçisi Numan Menemencioğlu ile - Namık Kemal aracılığı ile - ana kolumdan akraba bulunuyoruz. Abdulhalik Renda ise bu koldan kız almış bir aileye mensuptur.»

Türkkan, ailesinin soy ağacını açıkladıktan sonra kendisine Ermeni diyenleri «alçaklıkla» suçluyordu.
Reha Oğuz Türkkan, savunmasının 113'üncü sayfasında başlayan bölümde de «Turancı» ve «müfrit ırkçı olmadığını» yazıyordu.
Türkkan «Almancı ve mihverci» olmadığını da söylüyordu. Türkkan'a göre «Kemalizm» ve «Türkçülük» özdeş kavramlardı. Bu yüzden suçlamaların dayanağı da yoktu.

Reha Oğuz Türkkan, arkadaşları Sami Karayel, Lütfi Aksoy ve Doç. Aydın Yalçın'ı savunma tanıkları olarak göstermişti.
Tanıklar, Türkkan'ın gizli bir örgüt kurmadığını, evindeki toplantıların daha çok ülkede yaygınlaşan komünizm akımları üzerinde ne gibi önlemler alınacağı konuları üzerinde yoğunlaştığını söylemişler; Sıkıyönetim Mahkemesi de bu tanıklıklara dayanarak Reha Oğuz Türkkan'ın aklanmasına karar vermişti.
Sanıklar, mahkemede kendilerine ağır işkenceler yapıldığını ileri sürdüler.
«Tabutluklar» siyasal sözcüklere 1944 Irkçılık-Turancılık davası nedeniyle geçti.
Savcı Aloç, Üsteğmen Alparslan Türkeş'in sorgusunda «Nihal Atsız bana daima Irkçı ve Turancı telkinatta bulunmuştur. Ben de tamamen onun gibi düşünüyorum» dediğini de kararına yazmıştı.

Son soruşturmanın açılması kararında, daha Atsız-Sabahattin Ali davasında adliye önünde ve içindeki gösterilerin kimler tarafından, nasıl yapıldığı anlatılıyordu.

Savcı Aloç'un Üsteğmen Alparslan Türkeş ile ilgili değerlendirmesi şöyleydi; okuyalım:

1917 senesinde Kıbrıs'ta, Lefkoşa'da doğmuştur. Küçük yaşta asker ocağına iltihak eden Alparslan Türkeş, 1937-38 senesinde Nihal Atsız'ın pençesine düşmüş ve siyasi faaliyetten tamamen uzak, askeri camianın temiz havasını bulandırmaya yeltenmiştir.
Atsız'ı gölgede bırakacak derecede Irkçı, Turancı ve menfidir.

Tahkikattaki sarih ifadesinde:

(Türkiye'de yalnız Türk soyundan gelenler yaşamalıdır. Bilhassa devlet mekanizmasına katiyen karışık ırklar getirilmemelidir. Karışıklıklar çıkarsa çok az kalacağımızdan Asya'daki Türklerle birleşmemiş zaruridir) diyor.»

Sıkıyönetim Savcısı, Türkeş'in Atsız'a yazdığı bir mektupta da Irkçılık-Turancılık konusunda «Kalem kifayet etmezse o zaman işi silahlara bırakacağız» dediğini de aktarıyordu.

Üsteğmen Alparslan Türkeş, mahkeme önündeki sorgusunda «Devletin kabul ettiği prensiplere bağlı, onlara hürmet ve riayetten» ayrılmadığını, «Koyu bir milliyetçi olduğunu, ancak zannedildiği manada ırkçı olmadığını» söyleyecekti.

Askeri mahkeme 29 Mart 1945 günü kararını açıklar: Prof. Zeki Velidi Togan: 10 yıl. Reha Oğuz Türkkan: 5 yıl, 5 ay. Nihal Atsız: 6 yıl.
Necdet Sancar, Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş ve Cemal Oğuz da çeşitli cezalara çarptırıldılar. 13 kişi de aklanır.
Sanıklar mahkeme kararının bozulması için Askeri Yargıtay'a başvurdular. Askeri Yargıtay Başkanı Orgeneral Alman cephesini ziyaret eden iki generalden biri olan Ali Fuat Erden'di.

Şu ilginç rastlantıya bakın ki Erden ile aynı geziye katılan General Erkilet de ırkçılık-Turancılık davası nedeniyle tutuklanmıştı!
Sanıklar, Askeri Yargıtay'da davaya bakan kurul içinde Tümgeneral Kemal Alkan'ın Arnavut, Tuğgeneral İsmail Berkök'ün Çerkez Ali Fuat Erden'in de Arap kökenli olduklarını ileri sürüp kuşkulanıyorlardı.
Kuşkular yersizdi; 25 Ekim 1947 günü Askeri Yargıtay, İstanbul 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nin kararını bozuyor ve sanıkların hemen salıverilmelerine de karar veriyordu.

İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde duruşmalar yeniden başlamıştı.
Bu arada mahkeme üyeleri değişmişti.
Başkan Tuğgeneral Yaşar Yenicioğlu, duruşma yargıcı Yargıç General Şevki Mutlugil ve üye Yarbay Ömer Köprülü'den oluşan Sıkıyönetim Mahkemesi 31 Mart 1947 günü bütün sanıkların aklanmalarına karar vermişti.

Bu karara karşı İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Yargıtay'a başvurdu. Askeri Yargıtay aklanma kararını onadı.
Yargıtay Başsavcısı Münir Koçaçıtak, kararın düzeltilmesi başvurusunda bulundu. Bu istem de Yargıtayca reddedildi.
Irkçılık-Turancılık davası da böylece kapanmış oldu. Dava doğrusu bir süre kapandı, sonra da Hasan Ali Yücel-Kenan Öner davası nedeniyle yeniden açılacaktı.
Askeri Yargıtay kararından bir süre sonra Yargıtay Başkanı Orgeneral Ali Fuat Erden hükümet tarafından emekliye ayrıldı. General Berkok ve Kamil Alkan da kendi istekleriyle emekliye ayrıldılar.

Irkçılık-Turancılık davasında sanıkları cezalandıran mahkemenin üyeleri, Tümgeneral Yusuf Ziya Yazgan, Yargıç Albay Cevdet Erkut ve Süvari Albay Galip Kaan, Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Sabit Noyan, Savcı Kazım Aloç, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Kamran Çohruk, İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir, Birinci Şube Müdürü Sait Koçak ve polis memuru Muzaffer Uz haklarında 1947 yılında soruşturma açıldı.

Aradan yıllar geçti.
Alparslan Türkeş, 27 Mayıs 1960 tarihinde İhtilal Komitesi içinde yer aldı. Irkçılık-Turancılık davasındaki sanık arkadaşlarından Sait Bilgiç, Türkeş'in içinde bulunduğu Milli Birlik Komitesi'nin emriyle tutuklandı. Sait Bilgiç'-in Yassıada'daki sorgusunu 1944 yılındaki koğuş arkadaşı Cebbar Şenel yaptı11.
Türkeş, 1960 yılı 13 kasımında ihtilalci arkadaşları tarafından Yeni Delhi'ye sürülmüştü.
Alparslan Türkeş, Türkiye'ye döndükten sonra da 1963 yılında Talat Aydemir'in liderliğindeki askeri ihtilal girişimini hükümete haber verecek, bir süre hapis yattıktan sonra salıverilecektir.

Türkeş'i daha sonra MHP Genel Başkanı; başbakan yardımcısı olarak göreceğiz. Türkeş, 12 Eylül döneminde de uzun süre hapis yattı.
Alparslan Türkeş, bugün MÇP Genel Başkanı.
Davadan dönmüyor!

Zeki Velidi Togan, 1970 yılında öldü.
Davasından dönmeyenlerin başında Atsız geliyor.
Atsız, 1973 yılında bir basın suçu nedeniyle yeniden tutuklandı. Atsız'ın cezası Cumhurbaşkanı Korutürk tarafından affedildi. Atsız, 1975 yılında öldü.
Ferit Cansever, Necdet Sancar, Cemal Ogüç Öcal Hamza Sadi Özbek, Fazıl Hisarcılar, Osman Yüksel ve Fethi Tevetoğlu öldüler.
Aynı dava nedeniyle tutuklanan Osman Yüksel (Serdengeçti) AP milletvekili olarak parlamentoya girdi. Dr. Fethi Tevetoğlu da AP senatörlüğü yaptı; Marksist akımlarla ilgili kitaplar çıkardı.

Tevetoğlu, geçen yıllarda Teksas'ta «Esir Milletler Kongresi»ne katıldı.
Hikmet Tanyu, profesör oldu.

Dava sırasında İçişleri Bakanlığı arşiv memuru olan Tanyu, daha sonra DTCF'ne asistan olarak girdi. 1980'lerin ortasına kadar bu fakültede öğretim üyesi olarak çalışan Tanyu, siyasal çizgisini hiç değiştirmedi.
Davadan dönmeyenlerden biri de Reha Oğuz Türkkan.

Türkkan, 1944 Irkçılık-Turancılık davasından sonra Amerika'ya yerleşti. Askerlik görevi için çağrıldı, yurda dönmeyince yurttaşlıktan çıkarıldı; hukuktaki adıyla «haymatlos» oldu. Bu nedenle ABD uyruğuna geçti. Amerika'da ticaretle uğraştı, eğitim çalışmaları yaptı ve Türkleri tanıtan bir ansiklopedi yayımladı.
1969 yılında Türkiye'ye kesin dönüş yapan Türkkan,. yeniden Türk uyruğuna geçti.
Reha Oğuz Türkkan, İstanbul'da yaşıyor.

Türkkan'ın son yayını Türk 2000 Vakfı Yayınları arasında çıktı.
Kitabın adı «Biz Kimiz?».
Reha Oğuz Türkkan'ın son çabası Amerika'daki Kızılderililer ile Türklerin aynı soydan geldiklerini kanıtlamak!

Türkkan ile Ankara Gazi Lisesi'nde «Gürem» adlı örgütü kurduktan sonra «Ailesinde Çerkez var» diye örgütün dışında tutulan Dr. Ceyhun Atuf Kansu, bütün yaşamı boyunca, Atatürkçülüğün, aydınlığın, ilericiliğin ve erdemin simgesi oldu.
1944 ırkçılık-Turancılık davası nereden bakarsanız bakın bir siyasal davaydı. Her siyasal davada olduğu gibi, bu davanın sorgularında da sanıklara işkence yapıldı. Yapıldı, ama Almanlarla işbirliği yaptıklarını ortaya koyacak bir kanıt çıkmadı.
Kanıtsız, belgesiz bir dava açılmıştı. Dava kuşkulara dayanmaktaydı.
Almanlarla ilişki kuran Nuri Paşa ile ilgili bir soruşturma hiçbir zaman açılmadı. General Ali İhsan Sabis ve Hüseyin Hüsnü Erkilet haklarında soruşturma açılmışsa da, Almanlarla ilişki ortaya çıkarılamadı.

Sabis, Demokrat Parti milletvekili olarak 1950 yılında TBMM'ye girdi.
Almanlarla ilişki, belki de bir süre hükümetin bilgisi altında yürütülmüştü, kimbilir!
Alman hükümetinden Büyükelçi Von Papen'e Türkiye'de «dostlarına» dağıtılması için gönderilen altınların kimlere verildiği de hiçbir zaman ortaya çıkmadı.

Bugün, 44 olayına duygularımızdan ve siyasal düşüncelerimizden soyutlanarak 1990 yılının pencerelerinden baktığımızda şu sonuca ulaşıyoruz:

İster yandaşı, ister karşıtı olalım, bu pencereden baktığımızda şu gerçeği görmemiz gerekiyor:


1944 yılında yargılanan bu kadro, daha sonra siyasal yaşamda etkili roller oynamıştır. Ve oynuyor da.
1944'te yargılananlar, 1970'lerde iktidar oldular; 1980'lerin siyasetini ve ideolojisini de yönlendirdiler.

«Sana selam olsun / Sürgünler, mahkûmlar, hastalar! / Alacağın olsun / Seni İstanbul seni / Seni Bursa, Çankırı, Malatya / Sizlere selam olsun üniversiteler! / Öğretmenleri alınmış üniversiteler! / Öğretmenleri alınmış kürsüler / Öğretmenler! / Sizlere selam olsun ! Hürriyeti yazan eller / Dizen eller! / Sizlere selam olsun makinalar / Entertipler, bobinler! / Bu gülünç, aşağılık / Namussuz şeyler dışında / Sana selam olsun / Zincirin, zulmün kar etmediği, büyük tahammül.
Enver GÖKÇE

Dr. Tevfik Rüştü Aras'ın Ankara Bahçelievler 3. Cadde'deki bahçe içindeki dubleks evi, o gün önemli konuklarını ağırlayacaktır.
Celal Bayar ve Menderes beraberce gelmişlerdi. Zekeriya Sertel, İstanbul'dan trenle geliyordu. Sertel'i, istasyonda Menderes'in yeğeni Özdemir Evliyazade karşılamış. Dr. Tevfik Rüştü'nün evine getirmişti.
Hemen konuya girildi. Konu, yeni kurulacak partiydi. Partinin adı «Cumhuriyetçi Demokrat Parti» olacaktı.
Bayar ve Menderes, sol eğilimli Tan Gazetesi sahibi ve yazarı Zekeriya Sertel'den, kurulacak partinin görüşlerini savunacak bir dergi çıkarmasını istiyorlardı.
Dergi konusu, daha önce Sertel'in İstanbul Moda'daki evinde de açılmıştı. Celal Bayar ısrarlıydı, yeni kurulacak parti için bir yayın organı gerekliydi.
Tan Gazetesi'nin sahibi Zekeriya Sertel'di. Tan Gazetesi'nde Esat Adil, Aziz Nesin, Behice Boran, Adnan Cemgil, Muaffak Şeref, Sabahattin Ali'nin yazıları yayımlanıyordu.

Atatürk'ün Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras ile İçişleri Bakanı Cami Baykurt da Tan'a yazıyorlardı.
Tan, sol eğilimli bir muhalefet gazetesiydi.
Demokrat Parti'nin sözcülüğünü yapacak olan dergiyi Zekeriya Sertel'in eşi Sabiha Sertel çıkaracaktı.

Dergiye Sabiha Sertel'in Tan Gazetesi'ndeki köşesinin adı verilmişti:

«Görüşler».

Sabiha Sertel'in Tan Gazetesi'nde yazı yazması 1941 yılında İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından yasaklanmıştı. Şükrü Kaya, Sabiha Sertel'in yasağını daha sonra kaldırmıştı.
Marksist Sabiha Sertel, Demokrat Parti'nin sözcüsü olacaktı!
Görüşler Dergisi'ne Bayar, Menderes, Prof. Fuat Köprülü'nün yanlarında Behice Boran, Pertev Boratav, Niyazi Berkes ve Halide Edip Adıvar da yazı yazacaklardı.
Görüşler Dergisi 1945 yılının aralık ayında yayımlandı.
Yayımlanınca da kıyamet koptu.

Derginin ikinci sayısı çıkarken Bayar şu açıklamayı yapacaktı:

«Herhangi bir mecmuanın tahrir heyetine dahil olacağım bahis konusu değildir».
DP kurucularının kulaklarına su kaçmıştı!.

Kalkın Ey Ehli Vatan
Sabiha Sertel, o günlerin en çok okunan yazarlarından biriydi. Solcu Sertel, yazılarında CHP'yi sık sık diktatörlükle suçlardı.

3 Aralık 1945 günü Sabiha Sertel'in Tan Gazetesindeki «Görüşler» başlıklı köşesinden yine CHP eleştiriliyordu.
Sertel'in yazısı «Halk Partisi Mecliste ekseriyet değil ittifak partisi»dir diye başlıyor, daha sonra CHP hükümetinin muhalefetin sesini kestiği ileri sürülüyor; bu antidemokratik baskılardan örnekler veriliyordu.

Sertel'in yazısı şöyle noktalanıyordu:

«Bütün bunlar senelerce ihtikar, suiistimal, tahakküm altında dilini, şuurunu paslandıran, halkı şaşırtmak içindir. Halkın muhalefetini boğmak için muavvakatın feryadıdır.
Aynı gün Tanin'de başyazar Hüseyin Cahit Yalçın tarafından yazıldığı anlatılan bir yazı çıkıyordu.
Sağ üst köşeden aşağıya kadar uzanan yazı başlığı Namık Kemal'in «Kalkın ey ehli vatan» dizesiydi.

Alt başlık da şöyleydi:

«Bir vatan cephesine lüzum vardır».

Yazı şöyle başlıyordu:

«Bu memleket, asırlardan beri, Şimalden gelen hücum-lara eti, kanı, ruhu ve silahı ile karşı koydu. Milletin varlığı, bu ıstıraplar ve felaketlerle yoğrulmuştur. Bu defa yine anavatan topraklarından parçalar ve Türk istiklalinin hatimesini teşkil edecek surette boğazlardan üs isteniyor. Milli Şef, şerefli insanlar gibi yaşayacak ve şerefli insanlar gibi olacağız derken, milletin kalbini okumuştur. Fakat düşman istilası şimdi komünizm propagandası halinde içimize sızmaya başlamıştır. Yeni Dünya'nın, Görüşler'in intişarı bu hususta tereddüde yer bırakmamıştır. Vaziyet açıktır: Beşinci kol faaliyettedir ve hücuma geçmiştir. Hitler de göz koyduğu memleketlerde bozgunu bu surette evvelden temin etmişti.

Büyük vatanperver Namık Kemal'in sesi bugünün parolasıdır. Kalkın ey ehli vatan, mücadele başlıyor. Ve başlamak lazım. Çünkü en azgın ve insafsız bir propaganda-nın, Türk vatandaşlarının ruhuna her gün en yakıcı, yeis verici, ümit kırıcı bir propaganda zehirini dökmesine mü-saade etmeyiz. Bir vatan sahibi olmak, bu vatanın içinde hür ve müstakil yaşamak isteyen her Türk bu propa-gandaya karşı koymaya mecburdur.
Mücadelenin silahı yalnızca söz ve yazıdır. Fikirler, fikirlerle yıkılır. Cebir ve şiddet onların ekmeğine yağ sürer. (... )
Görüşler'i açıp da Bayan Sertel'in Zincirli Hürriyet makalesini okuduğum zaman, sayfayı süsleyen bu kıpkızıl demirlerle, bize nasıl bir hürriyet hazırladıklarını derhal anladım.

Bayan Sertel şöyle diyor:

'Hür insanlar cemiyetinin en büyük şiarı, geniş halk kitlelerinin menfaati için icap ederse şahsi menfaatini feda etmektir.'

Komünist edebiyatıyla meşgul olmamış olanlar bu satırların altında gizlenen manayı gözden kaçırabilirler. Geniş halk kitlelerinin menfaati namına hürriyetlerin feda edilmediği yer Rusya'dır.
Bunları susturmak için cevap vermek hükümete düşmez, söz, eli kalem tutan gazetecilerin ve hür vatandaşlarındır.»

Tanin ertesi gün «Beşinci kol propagandası» başlığı ile çıkıyordu.

Bu kez konu «Atatürk istismarıydı. Tanin, komünistlerin Atatürk'ü sömürdüklerini ileri sürüyordu:

«Atatürk'e karşı bu memlekette beslenen hürmet ve hayranlık düşmanların elinde Türkiye'ye karşı bir propa-ganda silahı olmuştur. Hitler, bu silahı bol bol kullandı. Çünkü, Türkiye, nüfuz ve tesirine kapılmıyor, garp demokrasileriyle birleşiyor. Diktatörlüğe nefret besliyordu. Alman Radyosu, Türkiye'de Atatürk sağ olsaydı, Türk hü-kümeti böyle bir politika takip etmezdi, Türk Hükümeti Atatürk'ün izinden ayrılıyor diye Türk milletini hükümete karşı kışkırttı. Durdu.
Aynı silahı Ruslar ellerine aldılar. Türk hükümetini Atatürk'ün yolundan şaşmakla ve Hitler'e meyletmekle itham ettiler. Şimdi Yeni Dünya ve Görüşler aynı silahı kullanıyor.
(... ) Görülüyor ya, faşist olsun, kızıl faşist olsun, bütün düşmanlar Atatürk silahı ile Türkü Türke vurdurmak istiyorlar. Memleket içindeki gönüllü komünist beşinci kolu da bundan medet umuyor. Hatta Tevfik Rüştü Aras da bu kervana katılmış.»

Hüseyin Cahit Yalçın, Atatürk döneminin bir altınçağ olmadığını, kendisinin 1924 ve 1925 yılında İstiklal Mahkemesinde yargılandığını, Zekeriya Sertel'in de yazdığı bir öykü nedeniyle üç yıl hapis cezasına çarptırıldığını yazıyordu.
Sabiha Sertel, demokratların, komünistlerin ve sosyalistlerin kuracakları birliklerle «irticayı» yeneceklerini yazmıştı.
Hüseyin Cahit, «hayır» diyordu. Komünistlerle sosyalistler birleşmiyorlar. Bayan Sertel hem aldanıyor, hem de aldatıyordu. Komünistlerin kurdukları «vatan cepheleri» de Moskova'nın emrinde komedi oynuyorlardı.

Hüseyin Cahit Yalçın'ın bu yazıları etkisini göstermekte gecikmedi.
CHP İstanbul il örgütü, üniversite bahçesinden başlayacak bir yürüyüşü hemen düzenlemişti.
4 Aralık günü İstanbul Üniversitesi bahçesinde toplanan öğrenciler Tan Gazetesi'ne doğru yola çıkmışlarda.
Zekeriya Sertel, olayı daha önce haber almış Vali Lütfi Kırdar'ı uyarmıştı.
Vali «biliyorum» demişti «önlemleri aldım».

Bu yürüyüşten ve saldırıdan hükümetin haberi vardı.
Sayıları on bin kişiyi bulan yürüyüşçüler yolda hiçbir engelle karşılaşmadan Tan Gazetesi'ne ulaştılar.
Gazetenin çevresi polisçe sarılmıştı, ama polis olanları yalnızca izliyor. Saldırganlar Tan Gazetesi'ne girerek, ellerindeki balyoz ve baltalarla camları, pencereleri ve rotatifi kırdılar.

Tan Gazetesi'ne girenler binanın her yerine de kırmızı mürekkep döküyorlar ve bağırıyorlardı:

«Kahrolsun komünizm. Kahrolsun Serteller.»
Linotip dizgi makineleri, hurufat ve dizgi malzemeleri, kapılardan, pencerelerden aşağı atılıyordu.

Kağıt deposundan çıkarılan bobinler de sokağa atılmıştı.
Tan Matbaası bir saat içinde yerle bir edilmişti.
Sıra Atatürk'ün İçişleri Bakanı Cami Baykurt ve Sabahattin Ali'nin çıkardıkları «La Turquie»ye gelmişti.
Saldırganlar «La Turquie» Gazetesi'nin matbaasına da girdiler.
Matbaada ne varsa parçalandı.

Esat Adil Müstecaboğlu'nun «Yeni Dünya» matbaası da saldırıya uğramış, matbaa içinde ne varsa teker teker parçalanmıştı.
Saldırganlar, daha sonra Kadıköy vapuruna binip Serteller'in Moda'daki evlerine saldırmayı planlamışlardı.
Vali Lütfi Kırdar, olayın daha da büyümesinden ürkmüş olacak ki, Kadıköy vapuru kaptanına «doğru adalara» emrini vermişti.
Birkaç gün sonra İstanbul Savcılığı, Serteller, Cami Baykurt, Tan Gazetesi'nin sahiplerinden Halil Lütfi Dördüncü haklarında davalar açacaktı.
Dava ikinci ağır ceza mahkemesinde başladı.

Mahkeme Başkanı Salim Başol, savcı da Hicabi Dinç'ti.
Yapılan yargılama sonunda Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel ve Cami Baykurt, «Hükümetin manevi şahsiyetini tahkir» suçundan birer yıl hapse mahkûm oldular.
Yargıtay 1. Ceza Dairesi bu kararı bozacak; sanıklar dört ay cezaevinde kaldıktan sonra özgürlüklerine kavuşacaklardı.
Cami Baykurt'un, Dr. Tevfik Rüştü Aras'ın ve Zekeriya Sertel'in kurtuluş çalışmalarına katıldıkları Demokrat Parti de çalışmalarına başlamıştı.
Tan olayı, DP kurucuları ile Serteller'in ve Baykurt ve Aras'ın ilişkilerini de etkilemişti.
Artık eskisi gibi pek görüşmüyorlardı. Yolları ayrılmıştı.
Dr. Tevfik Rüştü Aras, Cami Baykurt ve Zekeriya Sertel, «İnsan Hakları Derneği» kurmak için yine o günlerde sık sık bir araya geliyorlardı.

Akıllarına ilginç bir ad gelmişti: Mareşal Fevzi Çakmak.
Mareşal Çakmak, Kurtuluş Savaşı'nın önderlerindendi. Orduda çok sevilen Mareşal, İkinci Dünya Savaşı sonunda Cumhurbaşkanı İnönü tarafından emekliye ayrılmıştı. Demokrat Parti'nin kuruluşuna umut bağlayan Çakmak, düş kırıklığına uğrayacak ve bir süre sonra İstanbul'da Erenköy'deki evine çekilecekti.
«İnsan Hakları Derneği olayı» da o günlerde yaşandı.

Sertel, Cami Baykurt ve Dr. Aras, Mareşal Çakmak ile birlikte İnsan Hakları Derneği kurmayı kararlaştırmışlardı.
Mareşal Çakmak o günlerde bir yurt gezisine çıkmış ve halktan büyük ilgi görmüştü.
Mareşal, bu geziden sonra «İnsan Hakları Derneği»nin başına geçmeyi kabul etmişti.
İnsan Hakları Derneği, 20 Ekim 1946 günü kuruldu.

Kurucular, Fevzi Çakmak, Tevfik Rüştü Aras, DP İstanbul İl Başkanı Prof. Kenan Öner, Zekeriya Sertel, Cami Baykurt, emekli General Sadık Aldoğan, Atatürk'ün özel kalem müdürlerinden ve cumhurbaşkanlığı eski genel sekreterlerinden Hasan Rıza Soyak, eski Berlin Büyükelçisi Hamdi Artak ve Reşit Karel'di.
Zekeriya Sertel, Atatürk'ün ilk Matbuat Umum müdürlerindendi. Dr. Rüştü Aras, Atatürk'ün Dışişleri Bakanıydı. Mareşal Çakmak, Atatürk'ün Genelkurmay Başkanıydı. Hasan Rıza Soyak, özel kalem müdürü.

Cami Baykurt, eski İttihatçılardandı. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra ordudan ayrılmıştı. 1914 yılında seferberlikle yeniden orduya alınan Baykurt, İzmir'de Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurucuları arasında yer almış, Tevfik Paşa kabinesinde İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı yaptıktan sonra Anadolu'ya geçmiş ve Atatürk tarafından oluşturulan ilk TBMM hükümetlerinde İçişleri Bakanlığı'na atanmıştır.
Roma'da TBMM temsilciliği görevinde de bulunan Cami Baykurt, sosyalist düşünceleri ile ilgi çekerdi.

İnsan Hakları Derneği, Saraçoğlu hükümetince kuşkuyla karşılanmıştı.
Mareşal, solcuların başına mı geçecekti? Amaç neydi? Amaç, hükümeti yıkmak mıydı?
İktidar yanlısı basında hem Mareşal'e hem de Dr. Tevfik Rüştü'ye saldırılar başlamıştı. DP kurucuları, İnsan Hakları Derneği ile ilgili yayınlar nedeniyle hem Mareşal hem de Tevfik Rüştü ile ilişkilerini kesmişlerdi.
Mareşal Çakmak, bu saldırılar karşısında demekten çekildiğini açıklayacak ve İnsan Hakları Derneği olayı da böylece kapanacaktı!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kızıl Elma

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Nis 2011, 02:39

Dr. Şefik Hüsnü

«Eski Tüfek» diye adlandırılan Marksistler, bilimsel sosyalizm düşüncesini Türkiye'ye Dr. Şefik Hüsnü'nün getirdiğini söylerler.
Komünist Manifestosu'nu ilk kez Türkçeye çeviren de Dr. Şefik Hüsnü'dür.
Yirmili yıllardan ellili yıllara kadar hemen hemen her olayda adını duyuran, yargılanan, tutuklanan Dr. Şefik Hüsnü, 1887 yılında Selanik'te doğmuştu.
Tıp öğrenimini Fransa'da yapan Dr. Şefik Hüsnü, Paris'te Fransız Marksistleri ile tanıştı; onlarla arkadaşlık yaptı.
Dr. Şefik Hüsnü, 1912 yılında Türkiye'ye döndü.

Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale'de askeri doktor olarak çalışan Dr. Şefik Hüsnü, savaş içinde yüzbaşılığa yükseldi.
Çanakkale Savaşindan sonra İstanbul'a yerleşen Dr. Şefik Hüsnü, 1919'da da İstanbul'da Marksist bir parti kurmuştu.
Partinin adı, «Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası»ydı.

Dr. Şefik Hüsnü, 3. Enternasyonal Kongresi'ne de katıldı ve Enternasyonal'in Yürütme Komitesi'ne de seçildi.
1925 yılında İstiklal Mahkemesi'nde yargılananlar arasında Dr. Şefik Hüsnü adına da rastlanıyordu.

Dr. Şefik Hüsnü o sıralar yurtdışındaydı, ceza yokluğunda verilmişti: On beş yıl!
Nazım Hikmet de Dr. Şefik Hüsnü ile aynı cezayı almıştı. Şefik Hüsnü de. Nazım da Moskova'daydılar.
Aynı davada Sadrettin Celal (Antel), Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Hasan Ali Ediz de yargılanmışlardı.
Yasa değişikliği nedeniyle bu ceza daha sonra bir yıla indirilecek. Dr. Şefik Hüsnü, 1927 yılında yargılanacak ve bir yılı aşkın süre cezaevinde kalacaktır.
Cezaevinden çıkan Dr. Şefik Hüsnü, 1933 yılında Berlin'deki ünlü Reichstag yangınından sonra Dimitrof ile birlikte tutuklandı.
Almanya'dan sınır dışı edilen Dr. Şefik Hüsnü Paris'e yerleşti.

Şefik Hüsnü, 1939 yılında Paris'tedir, avukat olan kardeşi, İçişleri Bakanlığı'na başvurarak Şefik Hüsnü'nün Türkiye'ye dönmek istediğini söyler.
Emniyet Genel Müdürlüğü'nün 1.7.1939 gün ve 4 SB 270/12472 sayılı izni ile Türkiye'ye dönen Dr. Şefik Hüsnü 1940-41 yıllarında yüzbaşı rütbesi ile askere alınır.
Sivas'ta görev yapan Dr. Şefik Hüsnü, mide ülseri nedeniyle ordudan ayrılır.
Dr. Şefik Hüsnü yeniden örgütlenme çalışmalarına başlar.

Zekeriya Sertel'in Tan Gazetesi'nde yazı yazan Dr. Şefik Hüsnü, 1945 yılında Fariş Erkmen'in imzasıyla sosyalist program yayımlar.
Anayasaya aykırı yasaların kaldırılması, Atatürk devrimlerine düşman ırkçı kuruluşlar dışındaki akımlara örgütlenme hakkı verilmesi, Türk-İngiliz ve Amerikan dostluğu..
Ve tabii emekçiler yararına istemler..

Dr. Şefik Hüsnü, 1946 yılında yeniden parti kurar:

«Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi».
O sıralar, Esat Adil Müstecapoğlu da Türkiye Sosyalist Partisi'ni kurmuştu. Esat Adil, Adalet Bakanlığı'nda bir yüksek bürokrattı.

Dr. Şefik Hüsnü'nün partisi 1946 yılı aralık ayında kapatılır. Dr. Şefik Hüsnü ve arkadaşları yargılanırlar. Verilen ceza 5 yıldır.
5 yıl hapis ve 5 yıl da sürgün.
1950 yılındaki af ile cezaevinden çıkan Dr. Şefik Hüsnü, «1951 tevkifatı» nedeniyle yeniden cezaevindedir!
Bu ceza da çok partili yaşamın armağanıdır.

Ankara Garnizon Komutanlığı 2 No'lu Askeri Mahkemesi, Doktor'a 7 yıl ağır hapis cezası verir.
TKP Genel Sekreteri Dr. Şefik Hüsnü o tarihte 66 yaşındadır!
Şefik Hüsnü, 1959'da Manisa'da sürgündeyken ölür. 8 yılı cephede, 11 yılı da cezaevi ve sürgünde geçen yetmiş iki yıllık yaşam 1959'da Manisa'da noktalanır".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kızıl Elma

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Nis 2011, 02:50

Dil - Tarih Olayları

Yıl: 1947. DTCF'deki 4 öğretim üyesi, komünistlik suçlamasıyla üniversiteden atılır.

Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Enver Ziya Karal, Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğrenim Genel Müdürlüğü'ne 13 Aralık 1945 gün ve 2258 sayılı şu gizli yazıyı yazar:

«İstanbul'da yayınlanan ve 'haftalık siyasi mecmua' olduğunu ilk sahifesinde açıklayan bir derginin kapağında 'yazı yardımı vaad edenler' başlığı altında fakültemizden Doçent Behice Boran, Doçent Pertev Boratav, Doçent Niyazi Berkes ve İlmi Yardımcı Mediha Berkes'in isimleri görülmüştür.
Politika eğilimi ilmi düşünceyle uzlaşma kabul etmeyecek karakterde olan bu dergiye Doçent Behice Boran ile Doçent Pertev Boratav'ın ihtisaslarıyla ilgili de olsa yazı göndermelerini, Doçent Behice Boran'ın yayınlamasını, Doçent Niyazi Berkes'in yazı vaadetmesini, ilmi yardımcı Mediha Berkes'in yazı vaadetmiş olduğunu söylemesine rağmen mecmuayı gördükten sonra kendi hakkındaki ibareyi yayınlamamasını akademik kariyer düşünce ve çaIışmalarıma aykırı gördüğümü ve yukarıda adı geçenlerin bu hareketleriyle fakülte içindeki durumlarının gözönüne alınması gerektiğini saygılarımla arzederim.»

Enver Ziya Karal'ın bu yazısından bir ay önce Yüksek Öğrenim Genel Müdürü N. Halil Onan, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'e yazdığı 14 Temmuz 1945 gün ve 4/6141 sayılı yazısında Boratav, Boran, Niyazi Berkes ve eşi Mediha Berkes'in «Fakültede kalmamaları gerektiğini» bildiriyordu.

Genel Müdür Onan şu kanıya varmıştı:

«Bazı öğretim üyelerinin fakültedeki çocuklarımızın fikirlerini zararlı istikametlere yöneltmekte amil oldukları kanaatini bende takviye etmiştir.»

Milli Eğitim Bakanlığı'nda Yüksek Öğrenim Genel Müdürlüğü yapan şair Onan, aynı zamanda da DTCF'de edebiyat dersleri veriyordu.
«Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın / Bu toprak bir devrin battığı yerdir» dizilerinin şairiydi Onan.
Hem şair Necmettin Halil Onan, hem Dekan Karal aynı kanıdaydılar.

Görüşler Dergisi'ne yazı yazanlar ya da yazı yazma sözü verenler fakülteden atılmalıydı!
Milli Eğitim Bakanlığı - o zamanki adıyla Maarif Vekaleti Müdürler Encümeni de aynı gün 132 sayılı karar ile Boran, Boratav ve karı-koca Berkesler'i bakanlık emrine alıyordu.

Müdürler encümeninde bir üye «Tahkikat yapıldıktan sonra alınmalarına taraftarım» diyor ve karara bu gerekçeyle karşı oy yazıyordu.
Bu üyenin adı Hakkı Tonguç'tu.
Bakan Hasan Ali Yücel, Zekeriya Sertel'in çıkardığı Görüşler Dergisi'ne yazı yazan ya da yazı yazma sözü veren üç doçent ve bir asistanı bakanlık emrine alan encümen kararını 15.12.1945 günü onaylıyordu.
Bakanlık emrine alınan öğretim üyeleri Danıştay'a başvurdular. Danıştay Beşinci Dairesi, Doç. Boran, Doç. Boratav ve karı koca Berkesler ile ilgili kararları 26 Mart 1946 günü oy birliği ile iptal etti.

İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer, TBMM'de 28 Ocak 1947 günü yaptığı konuşmada «Yurt ve Dünya» ile «Adımlar» Dergisini komünist yayın organları olduğunu ileri sürmüştü.
67 öğrenci. Milli Eğitim ve İçişleri bakanlarına başvurarak, Yurt ve Dünya Dergisi'ni çıkaran Prof. Pertev Naili Boratav ile Adımlar'ı çıkaran Doç. Behice Boran'ın üniversiteden çıkarılmalarını istediler.

Aralarında Hikmet Tanyu, Osman Yüksel, Selahattin Ertürk, Mehmet Balkan, Zeki Sofuoğlu'nun bulundukları milliyetçi öğrencilerin dilekçesi şöyleydi:

«İçişleri Bakanımız Şükrü Sökmensüer'in belirttikleri gibi iki Marksist mecmua olan Yurt ve Dünya ve Adımlar'ın sayıları karıştırıldığı zaman onları çıkaran kimselerin maalesef kürsülerinden bugün hala gençliğe içimiz sız-layarak söylemek mecburiyeti duyuyoruz. Kökü hariçte olan ve memleketimizi yabancı ellere teslim edecek bu idealin peşinde koşan kimselerin faaliyetlerine kısa bir zamanda son verilmesini saygılarla rica ederiz.»

Bayrak ve 24 Saat gazeteleri bu ihbar dilekçelerini yayımladılar. Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer de, bu gençlerle Ankara Palas'da görüşmüştü.
Reşat Şemsettin, 1937 yılı haziran ayının 7. günü Milli Eğitim Bakanlığina gönderdiği 2886-37 sayılı yazı Pertev Naili'nin Türkiye'ye geri çağrılmasını isteyen öğrenci müfettişiydi.

Sökmensüer'in konuşması; ardından da milliyetçi öğrencilerin gazetelerde yayımlanan dilekçeleri havayı iyice gerginleştirmişti.
Milli Eğitim Bakanı da öğrencilerden yanaydı.
Tansiyon iyice yükselmişti.

Prof. Pertev Naili Boratav'ın o gün fakültede konferansı vardı. Konferans salonu «milliyetçi» gençlerle doldurulmuştu.
Öğrenciler Prof. Boratav'a saldıracaklardı. Olayı haber alan Boratav, konferans salonuna gelmedi.
Kürsüye çıkan Selahattin Ertürk, «Memleketin dört bir yanını saran kızıl ateş» diye öğrencileri coşturan bir konuşma yapıyordu.
Rektör Kansu, öğrencilere «yaptığınız nümayiştir» diyorsa da sözünü dinletemiyordu.
Rektör Kansu odasına çıktı.

Göstericiler, İstiklal Marşı söyledikten sonra rektörün istifasını istediler.
Talebe Birliği Başkanı M. Ali Arıkan, bir grup öğrenci ile birlikte Rektör Şevket Aziz Kansu'nun odasına çıktı.
Tıp Fakültesi Dekanı General Abdülkadir Noyan, rektörün kapısında öğrencileri yatıştırmaya çalışıyordu.
Göstericiler, «kahrolsun komünizm» sloganları ile rektörün üstüne yürüdüler ve rektörün elinden zorla «istifa ettim» diye bir dilekçe aldılar.
Saldırılar nedeniyle sol eğilimli Türkiye Gençler Derneği Rektör Kansu'ya olayları kınayan bir telgraf çekti.
Olaydan sonra Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Muzaffer Şerif Başoğlu ve Niyazi Berkes haklarında soruşturma açıldı.
Soruşturma konuları arasında «Komünist tanınan Ruhi Su ile» arkadaşlık ve dostluk da vardı.
Boratav, yapılan yargılama sonunda aklandı. Boran ve Niyazi Berkes asliye ceza mahkemesince görevi kötüye kullanmak suçundan önce cezalandırıldılar; Yargıtay bu kararı da bozdu.

40'lı yılların en kızgın cadı kazanı DTCF'de kaynıyordu. DTCF'yi Ankara Üniversitesi'nin öteki fakültelerinden ayıran ne gibi özellikler vardı?
Olaylar niçin DTCF'de oluyordu da öteki fakülteler bu kaynaşmadan pek o kadar etkilenmiyordu?
Bu soruların yanıtını, o günlerdeki siyasal ortamda ve bu ortamın DTCF'ye yansıttığı özel koşullarda aramak gerekir. Bu da yetmez; bu olayları gereğince değerlendirebilmek için DTCF'deki öğretim üyeleri ile öğrencilerin siyasal yapılarını ve kişiliklerini de incelemek gerekir.
Bu soruların yanıtlarını ararken o günden bugüne kalan dosyaları, soruşturma raporlarını ve yazışmaları incelemek zorunlu bir görev olmuştu.
Bu dosyalar incelenmese olaylar, ister istemez, bu olayları anlatanların kişisel yorumları ile sınırlı kalacaktı.
Dosyalar, raporlar ve yazışmalar.. Bunlar, 45 yıl öncesinin olaylarını o kadar güzel sergiliyorlardı ki!

Tartışmaların odağı Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Felsefe Enstitüsü'ydü. 1939 yılında kurulan enstitüde Doç. Necati Akder ve Doç. Hamdi Akdemir, sağ eğilimli olarak tanınıyorlardı. Prof. Muzaffer Şerif Başoğlu, Doç. Behice Boran ve Doç. Niyazi Berkes de sol eğilimliydiler.
DTCF Felsefe Enstitüsü Başkanı Fransız Profesör Olivier Lacombe, Fakülte Dekanlığına yazdığı 15 Haziran 1942 günlü raporunda sağcı ve solcu doçentler arasındaki bu uyuşmazlıkların öğrenimi aksattığını da bildirmişti.

Tartışma akademik olmaktan çıkmış, siyasal ve ideolojik kimliklere bürünmüştü.
Sabahattin Ali - Nihal Atsız davasıyla 1944 Irkçılık-Turancılık davası bütün şiddetiyle DTCF Felsefe Bölümü öğretim üyeleri ile öğrencilere yansımıştı.
Üstelik, Pertev Naili Boratav, Sabahattin Ali'nin en yakın arkadaşlarındandı.
Fakültedeki sağcı öğrencilerin başını Selahattin Ertürk, Haluk Karamağralı, Osman Yüksel (Serdengeçti), Hikmet Tanyu ve Mehmet Balkan, Zeki Sofuoğlu çekiyorlardı.

Osman Yüksel, bir gün Sabahattin Ali ve Boratav'ın Ankara Halkevleri binasından çıkışlarında izlemiş; arkalarından taş atmış ve olaydan hemen sonra yakalanmıştı.

Aynı günlerde Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in Ankara Mithatpaşa Caddesi'ndeki evinin salonuna bilinmeyen kişilerce ateş edilmişti.
Sabahattin Ali - Nihal Atsız davası nedeniyle 3 Mayıs günü Ankara'da yapılan gösteriler sonucunda tutuklananlar arasında Osman Yüksel de bulunmaktaydı.
Irkçılık-Turancılık davası nedeniyle DTCF öğrencilerinden Osman Yüksel ve Hikmet Tanyu da tutuklanmışlardı.

40'lı yılların başında DTCF'de böyle gerilimler yaşanıyordu.
İstanbul'da Tan Gazetesinin CHP Gençlik Kollarınca düzenlenen bir saldırıyla yıkılıp-yakılması DTCF'deki olayları da hızlandırmıştı.
İstanbul'daki bu saldırıları protesto etmek için DTCF'deki bir grup öğrenci kendi aralarında hazırlık yapıyorlardı.
Milli Eğitim Bakanlığı da olayı öğrenmişti. Hemen bir soruşturma açıldı.
Soruşturma iki konu üzerine yoğunlaşmıştı.

Prof. Pertev Naili Boratav, Prof. Muzaffer Şerif Baş-oğlu ile Doç. Behice Boran ve Niyazi Berkes'in öğrencileri Eyleme yöneltici çalışmaları olmuş muydu?
Bu birinci konuydu.

İkinci konu da şuydu:

Doç. Boran «Görüşler» Dergisine yazı yazmış, Berkes ve Boratav da dergide yazı yazmaya söz vermişti. Bu konu da soruşturmalıydı.'
Konu, Milli Eğitim Bakanlığınca hemen soruşturuldu Sonuç, Fakülte Dekanı Enver Ziya Karaia sunuldu.

Ve Enver Ziya Karal, kararını verdi:

Solcu doçentler atılmalı!
Olayların bundan sonrasını gelin belgeler ve dosyalar üzerinden izleyelim:

«4.12.1945 tarihinde İstanbul Üniversitesi öğrencileri tarafından yapılan nümayişi protesto yolunda DTCF öğrencileri tarafından hazırlanan hareket dolayısiyle dışarıdan ve öğretmenlerinden açık ve tahrik ve teşvik gör-düklerini meydana koymamış ise de adı geçen fakültedeki bazı öğretim üyelerinin fakültedeki çocuklarımızın fikirlerini zararlı istikametlere yöneltmekte amil olduğu kanaatini ben de takviye etmiştim. Bilhassa Halk Edebiyatı Doçenti Pertev Boratav, Sosyoloji Doçenti Behice Boran, Niyazi Berkes ve İlmi Yardımcı Mediha Berkes'in politik eğilimi açıkça belli olan Görüşler isimli haftalık siyasi derginin yazı heyeti arasında bulunmaları, adı geçenlerin bu vesile ile açıkladıkları siyasi hüviyetleri ile öğretim üyesi olarak fakültede kalmamaları gerektirir mahiyette görülmüştür.»

Genel müdürün bu raporuna koşut olarak Milli Eğitim Bakanlığı müfettişleri Refik Günel, Sami Akyol ve Mehmet Doğanay, hazırladıkları 15 Ocak 1946 gün ve 486 sayılı raporlarında aynı sonuca ulaşıyorlardı:

Doçentler atılmalı!

Gerekçe de şuydu:

«Bu üç doçent ile ilmi yardımcının halen taşımakta oldukları düşünce ve kanaatlerini muhafaza ettikleri müddetçe ilmin istediği tarafsızlıkla yetiştirilmeleri gereken yüksek öğrenim gençliği ile olan temaslarının kesilmesinin uygun olacağı kanaatinde olduğumuzu arzederiz.»

DTCF eski Felsefe Doçenti Boran, yıllar sonra 1986'da Federal Almanya'nın Düsseldorf kentinde kendilerini fakülteden atılmalarını isteyen yazının altında «Dekan Enver Ziya Karal»ın olduğunu söylediğimde «Karal'dan hiç beklemezdim; şaşırdım doğrusu» diyecek ve olayları o gün yeniden yaşarcasına şöyle anlatacaktı:

«Dil-tarih olayları dediğiniz olaylar döneminin başlangıç tarihi olarak 1941 Ocak ayında Yurt ve Dünya Dergisi'nin yayınlanmasını alabiliriz. Fakülte içinde Pertev Boratav, Niyazi Berkes ve eşi, dışarıdan da Adnan Cemgil ile birlikte çıkardığımız ve sahipliği ile yazı işleri müdürlüğü benim üzerimde olan Yurt ve Dünya Dergisi çok kısa zamanda kimi çevrelerin dikkatini çekmekte ve tepkilere yol açmakta gecikmedi.

Bunlar, başta iktidar çevresi olmak üzere CHP'nin resmi devlet ideolojisine dönüştürdüğü ideolojiyi savunanlar ve o yıllarda belki en yaygınlık kazanmış bulunan «Turancı ve «Anadolucu» olarak ikiye ayrışan ırkçı, gerici, Hitler Almanyası hayranı olarak tanınmış gibi ve çevrelerdi. Yurt ve Dünya'nın bu tür ideolojileri reddettiği ise açıktı. Dergi ve onu çıkaranlar sol ve solcu olarak damgalanıyorlardı.
Damgalandı diyorum, çünkü, o zamanki egemen zihniyete göre bu fikrin yayını, kişiyi sol ve solcu olarak nitelemek, onu kesin ve mutlak olarak mahkûm etmek, top-lumdan dışlamak, yaşam hakkı tanımamak anlamına geliyordu.»

Boran, daha sonra hakkında bir soruşturma açıldığını, bu soruşturmadan bir sonuç çıkmayınca başka yollara başvurulduğunu şöyle anlatmıştı:

«Tarih bölümünden seçilmiş kimi öğrencileri sosyoloji ve psikoloji öğrencileri arasına sokup onlardan hocaları hakkında bilgi edinmek girişimi açığa çıkınca, bu operasyon durduruldu ve resmi soruşturma açıldı. Bizlerin ifadesi alınmadı. Soruşturma sırasında Nihal Atsız'ın fakültelerdeki örgütlenmelere ilişkin olarak öğrencilere yazdığı «Kandaşım» diye başlayan mektup ele geçince, bu soruşturma da «Bunun Felsefe Enstitüsü öğretim üyeleri arasındaki görüş ayrılıkları ve çekişmelerden ibaret olduğu» sonucu ile kapatıldı».

Danıştay 5. Dairesi kararlarında şu gerekçeyi benimsemişti:

«Hizmete tesiri tesbit edilemeyen ve sübutu halinde ise kanunun özel bir hükmü ile başka türlü müeyyide altına alınmış bulunan bir eylemden ötürü memurlar kanunun 60. maddesinin tatbiki ile davacının Bakanlık emrine alınmasında kanun hükümlerine uyarlık bulunmamıştır.»

Danıştay'ın tek parti döneminde verdiği bu kararları, demokrasi tarihimizin ışıklı birer kilometre taşı gibi görmek gereksiz bir abartma sayılmamalıdır.
1990'lı yıllarda hala üniversitelerden 1402 sayılı yasa gereğince sıkıyönetim komutanlarınca atılan öğretim üyeleri ile ilgili kararları tartışıyoruz.
5. Daire, 80'li yılların sonlarına doğru, üçe karşı iki oyla öğretim üyeleri ile öteki kamu görevlilerinin açtıkları davaları reddediyordu.
Sonra üyelerden biri emekliye ayrıldı.

Bu kez, davalar oy çokluğu ile kabul edilmeye başlandı!
Bu kararlardan biri de Prof. Korkut Boratav ile ilgili karardı.

SBF öğretim üyesi Prof. Korkut Boratav, 12 Eylül 1980 tarihinden sonra askeri yönetimce görevinden alınmıştı.
Korkut Boratav da Danıştay'a dava açtı.

Korkut Boratav, 45 yıl önce babası Pertev Naili Boratav'ın yaşadıklarını yaşıyordu!

Dil-tarih olaylarını o günlerin tanığı Behice Boran'ın kendisinden dinleyelim:

«Fakülteyi (.. ) basanlar bizim fakültenin öğrencileri değildi; aralarında onlardan da bulunsa, karşı çıkan asıl kitleyi oluşturan Hukuk Fakültesi - belki de kısmen SBF -öğrencileriydi. Fakülte dekanlığı, olaydan birkaç gün önce üç öğretim görevlisine; Berkes, Boratav ve bana, bir hafta fakülteye gelmememiz haberini göndermişti. Görülüyor ki, olay «öfkelenen gençliğin ani taşkınlığı» gibi gös-terilemezdi; önceden biliniyor, ama önleme, fakat fakültenin etrafında güvenliği sağlama tedbirleri alınmıyordu. Rektör Şevket Aziz Kansu'ya yapılanları biliyorsunuzdur. Bu olaylar üzerine dekanlık, lüzum gördüğü dersleri tatil etme yetkisini kullanarak bizlerin derslerini tatil etti.»

O günlerde üniversitedeki sağcı öğrenciler. Bakan Hasan Ali Yücel dışında iki kişiyi daha hedef seçmişlerdi: Rektör Şevket Aziz Kansu ve Yüksek Öğretim Genel Müdürü Necmettin Halil Onan.

Haluk Karamağralı'nın çıkardığı «Kür-Şad» adlı dergide Rektör Kansu'nun komünist olduğu yazılıyor; CHP Milletvekili Dr. Fahri Kurtuluş da aynı dergide Rektör Kansu'nun «Hudut.. Millet.. Vatan.. Harp ve düşman.. » gibi kavramlar için «Bunlar nedir?» diye sorduğunu ileri sürüyordu.

Dr. Kurtuluş, kendisi ile yapılan röportajı şöyle bitiriyordu:

«Şahsi kanaatime göre Bay Şevket Aziz'e rektörlük sıfatı ve makamı iyi gelmiyor ve gelmeyecektir».

1947 Aralık ayına bu koşullandırma ile girilmişti. Aralık ayının 27 nci günü de beklenen oldu.
Pertev Naili Boratav'ın 27 Aralık 1947 günü fakülte konferans salonunda konferansı vardı.

Konferans salonu, fakültenin «milliyetçi» tanınan öğrencileri ile doldurulmuştu. Salonda DTCF öğrencileri dışındaki öğrenciler de vardı.
Saldırı birkaç gün önceden planlanmıştı.
Boratav, olayları öğrenmiş, bu yüzden konferans salonuna gelmemişti.
Öğrencilerin başında biri DTCF öğrencilerinden Selahattin Ertürk ve İhsan Akpolat ile Ankara Yüksek Tahsil Birliği Başkanı Hukuk Fakültesi öğrencisi M. Ali Arıkan vardı.

Ertürk kürsüye çıkmış konuşuyordu:

«Memleketin dört bir yanını saran kızıl ateş.. »

Bu konuşmanın ardından da İstiklal Marşı söyleniyor ve öğrenciler tempo tutarak «Rektör istifa, rektör istifa» diye bağırıyorlardı.
Rektör Kansu öğrenciler ile konuşmaya çalıştı. Rektür «Bu yaptığınız nümayiştir» diyor ama sesini duyuramıyordu.
Heyecan ve öfke doruktaydı.

Rektör, hızla odasına çıktı. Arkasından M. Ali Arıkan, Selahattin Ertürk ve arkadaşları da çıktılar.
Rektörün kapısında Tıp Fakültesi Dekanı General Abdülkadir Noyan, rektörün istifa ettiğini söyleyerek öğrencileri yatıştırmaya çalışıyordu.

Göstericiler, rektörün odasına girdiler. M. Ali Arıkan bağırıyordu:

«Rektör bizlerle beraber kahrolsun komünizm diyecek.. »

Kansu «Kahrolsun komünizm» diye bağırdı. Öğrenciler üstelediler, «Bir daha, bir daha». Rektör, birkaç kez «Kahrolsun komünizm» diye bağırdı.
Bu da yetmedi.

Saldırganlar, rektörden «İstifa ediyorum» diye bir kağıt imzalamasını da istediler. Rektör, bir kağıda «İstifa ettim» diye yazdı.
Öğrenciler, bunu da yeterli görmediler. Rektörden, kağıda bir de pul yapıştırmasını istediler.

Rektör, kağıda pul da yapıştırdı.
Prof. Kansu'yu odasından bir yüzbaşı çıkarabildi. Jandarma yüzbaşısı, emrindeki erlerle güçlükle yol açarak rektörü bir araca bindirdiler.
Saldırganlar arabayı da tekmelediler. Bu arada, olay yerindeki jandarma ve polis havaya ateş ettiler. Arozözler, saldırgan öğrencilerin üzerlerine su sıktı.
Olay yerine vali de gelmişti.

CHP milletvekilleri Dr. Kemal Satır, Hamdi Orhon ve İhsan Olgun da olay yerindeydiler. Saldırganlar, bir öfke seli gibi halkevlerinin bulunduğu (bugünkü Resim ve Heykel Müzesi) binayı kuşatmışlardı.
Vali, göstericilerden dağılmalarını istedi.

Dağılan gruplardan biri Denizciler Caddesi'ndeki «Türkiye Gençler Derneği»ne girdi. Dernekte ne varsa yok edildi.
İstanbul Yüksek Tahsil Derneği, rektöre ve aynı olayda saldırıya uğrayan Türkiye Gençler Derneği'ne telgraf çekerek olayı kınadı.
Başkanlığını Rüknettin Tözün'ün yaptığı İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği de Ankara'da yapılan gösterileri doğru bulduğunu bildiriyordu.
İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Demeği Genel Sekreteri Nihat Sargın da Tasvir Gazetesi'nde yayınlanan açıklamasında «Türkiye'de yalnız Moskova'nın değil, hiçbir yabancı memleketin uşaklığını yapacak bir genç yoktur» diyordu.

Bu olaylardan sonra Boratav, Boran ve Berkes haklarında soruşturmalar açıldı. Bu soruşturmaları ceza davaları izledi.
Bu soruşturma ve davalarda Selahattin Ertürk, Osman Yüksel ve Hikmet Tanyu, Serap Yalçın, Erhan Löker, Ömer Arpacıoğlu, Tevfik Aksoy, Galip Moğolkoç, Mehmet Tuğrul, Vecihe Kılıçoğlu, Nasır Bolayırlı tanık olarak dinlendiler.
Bu tanıklar, suçlayıcı ifadeler verdiler.

Soruşturma sırasında iki yüz kişi tanık olarak dinlendi. Soruşturma Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Profesörü Baha Kantar ve Doç. Faruk Erem tarafından yapıldı.
Soruşturma sırasında Boran, Boratav ve Berkes'in Emniyet Genel Müdürlüğündeki dosyaları da incelendi.
Gelen bilgi ve belgeler ilginçti.

Berkes'in «Sabahattin Ali ile temas ettiği», Boratav'ın «Komünist tanınan İlhan Başgöz'ü himaye ettiği» ve derslerde «Komünizm idaresinin iyi bir idare tarzı olduğunu, ancak bunun bugün için tatbikine imkan bulunmadığı» söylendiği, Boran'ın da «Sabahattin Ali ve Abidin Dino ile temasta olduğu» gelen bilgiler arasındaydı.

«Sağcı öğrencileri sınıfta bırakmak... Konferanslarda Rus rejimini övmek... İlkel toplumda mülkiyet hakkı bulunmadığını söylemek... Komünist olduğu söylenen Ruhi Su ile temas etmek... Marksist diye isimlendirilen Yurt ve Dünya ile Adımlar dergilerine yazı yazmak.. »

Boratav, Boran ve Berkes'e bu gibi suçlar yöneltiliyordu.
Üç öğretim üyesi Ankara 4. Asliye Ceza Mahkemesinde yalgılandılar.
Yargıç, Talat Karay'dı.

Yargıç duruşmalarda bu üç öğretim üyesine milliyetçilik ve ırkçılık konularında sorular sordu.
Boratav, yapılan yargılama sonunda aklandı. Boran ve Berkes, görevi kötüye kullanmak suçundan cezalandırıldılar. Boran ve Berkes haklarındaki kararların bozulması için Yargıtay'a başvurdular. Yargıtay bu kararları bozdu.
CHP hükümeti ve parti içindeki particiler bu kavgadan da yenik çıkmışlardı.
O zaman bir yol kalıyordu.

Solcu öğretim üyelerinin kadrolarını kaldırmak. Bu yola başvuruldu.
Bu üç öğretim üyesinin kadrolarını kaldıran yasa tasarısı 5 Temmuz 1948 günü TBMM'ce ele alındı.

Tasarı üzerindeki ilk konuşmayı Dr. Fahri Kurtuluş yaptı. Dr. Kurtuluş, konuşmasına şöyle başladı:

«DTCF'nin felsefe enstitüsü mevcudiyeti ve faaliyetleri kızıl radyolara konu hazırlayan elemanların at kok-turduğu bir yer olmaktan çıkmadıkça kürsüler gerek bilginin, geniş ihtisasın, köklü vukufun, milli gelenek ve bu geleneğe candan bağlılığın eline verilmedikçe...
Dr. Kurtuluş, DTCF'deki yabancı öğretim üyeleri ile solcu profesör ve doçentleri, ayrıca Hasan Ali Yücel ve Necmettin Halil Onan'ı da suçluyordu.
Dr. Kurtuluş'a göre Hasan Ali Yücel, üniversitede «İlmi ahlak buhranı» yaratmıştı.

DTCF bu bunalımdan nasıl kurtulacaktı? Doktor reçeteyi de hemen oracıkta yazıyordu:

«DTCF'ye ilmi metotla birlikte milli ruh, milli ideai, milli birlik ve Türk rejimini - milliyetçiliğe dayalı demokrasiyi - olduğu gibi kabul ediş... »

Milli Eğitim Komisyonu sözcüsü Prof. Suut Kemal Yetkin de suçlayıcı ifadeler kullandı. Emin Soysal da tasarıyı destekleyen konuşma yaptı.

Tasarıya iki kişi karşı çıktı:

General Sadık Aldoğan ve Atatürk'ün bakanlarından Dr. Adnan Adıvar. O kadar!
DTCF'de olayları bir de. Milli Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulunun 6.2.1944 gün ve 1104 sayılı raporuna bakarak izleyelim.

Teftiş Kurulu Başkanı Besim Kadırgan ve Müfettiş Osman Pazarlı'nın hazırladıkları rapora gözatıyoruz:

«Reha Oğuz Türkkan adında bir kimse tarafından yazılan ve 1943 senesinde çıkarılan «Kızıl Faaliyet» adındaki kitap bozkurtçu fikirleri daha açık ve cüretli şekilde ortaya atmıştır. Bazılarının Türk ırkından gelmedikleri iddia edilmekte ve bu arada fakülte doçentlerinden Muzaffer Şerif Başoğlu, Dr. Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Boratav'ın komünist oldukları ileri sürülmektedir... (.. ) Kızıl Faaliyet Bahattin Ögel ve arkadaşlarınca okunmuş ve bazı talebeye okutulmuştur. Bu neşriyattan sonra Bahattin Özel, Osman Yüksel, Haluk Opan (Karamağralı), Tevfik Ersen, Selahattin Ertürk, Mehmet Çağlar adındaki gençler kendilerinin anladıkları manadaki Türkçülük ve ırkçılığı fakülte içinde varlığını iddia ettikleri kızıllara karşı müdafaa etmek vazifesini üzerlerine almışlardır. Bu Türkçülerin, kızıl komünist dedikleri talebelerin başlıcaları (Sefer Aytekin, Nabi Dimçer, Nezih Fıratlı, İbrahim Erden, Asaf Ertekin, Asım Akşar)'dır. Bunlar da kendilerine komünist diyenlere faşist, ırkçı, Turancı gibi adlar takmışlardır.»

Raporda daha sonra ilginç olaylara yer veriliyor. Örneğin, Reha Oğuz Türkkan, fakültedeki bir arkadaşına «Kandaşım» diye başlayan bir mektup yazdığı, Başoğlu. Pertev Boratav, Niyazi Çıtakoğlu ve Niyazi Berkes'in Hatay'da incelemeler yaptıklarını, bu gezi nedeniyle «Hatayda komünist propagandası yapılıyor» diye dedikodular ortaya atıldığı, bunun üzerine Milletvekili Dr. Fahri Ecevit'in konuyu fakülte dekanlığına yansıttığı da raporda yeralıyor.
Raporun 9. sayfasında Bahattin Ögel'in çalışmaları ele alınıyor.

«Bahattin Ögel, solcular hakkında bir delil veya vesika bulmak arzusuyla dolaşırken fakültenin 4. katında bulunan felsefe dershanesinde bir toplantı yapıldığını Yüksel vasıtasıyla haber almış, ve derhal bunun tahkikine girişerek nihayet bu havadisi yayan Mukaddes Çiftfiliz'i bulmuştur...).
Bu hadiselere şahit olan ve Bahattin Ögel'in fakülte idaresi, Emniyet Teşkilatı ve büyükler namına hareket eder gibi davrandığını gören felsefe şubesi talebelerinden Lütfi Östabağ ve Ekrem Altay, fakülte müdürü Lütfullah Erdem'e çıkarak Bahattin'in durumu ve sözlerinden şikayet etmişler, Müdür Erdem de dekana vaziyeti anlatmış ve bu suretle mesele tahkikata dökülmüştür.»

«Açlıktan bahsediyorsun!
Demek ki sen komünistsin!
Demek bütün binaları yakan sensin!
İstanbul'dakileri sen!
Ankara'dakileri sen!
Sen ne domuzsun sen!»
Orhan VELİ

Giresun Milletvekili Ahmet Ulus, «Son günlerde kendisini daha fazla gösteren komünist tahriklerinden dolayı Sıkıyönetim Komutanlığı'nca yapılan tahkikatların bugünkü durumu ve şimdiye kadar alınmış olan sonuçlar hakkında» sözlü önergesini hazırladığında herhalde sorunun hiç bu kadar dallanıp budaklanacağını düşünmemişti.

Takvimler, 1947 yılının ocak ayının 29. gününü gösteriyorlardı.
Recep Peker hükümetinin İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer, TBMM kürsüsünden bu sözlü soruyu yanıtlarken komünist örgütlenmelerden, Türkiye Komünist Partisi'nden söz etmiş; TKP lideri Dr. Şefik Hüsnü'nün evindeki aramada ele geçen mektuplardan bölümler okuyarak, TKP'nin Demokrat Parti ile işbirliği yaptığını üstü kapalı biçiminde de olsa ileri sürmüştü.
Bakan Sökmensüer'in komünistlerle işbirliği yapmakla suçladığı siyasetçiler arasında Kurtuluş Savaşı'nın ünlü komutanlarından Mareşal Fevzi Çakmak da bulunmaktaydı!

Sökmensüer, yaptığı konuşmada, komünist hareketleri beş bölüme ayırıyor; bu örgütlenmelerin odak noktasına Dr. Şefik Hüsnü'yü oturtuyordu.

İçişleri Bakanı Sökmensüer, komünist hareketler için «birinci safha» olarak adlandırdığı ilk örgütlenme çalışmalarını şöyle anlatıyordu:

«Daha evvel Berlin'de ve komünizmin yer aldığı diğer yabancı memleketlerde çalışan ve yetiştirilen ve Bakü'de Mustafa Suphi'nin daveti ile birinci kongresini yapan Türk komünistleri, bu kongrede Türk Komünist Fırkası'nın programını hazırlamışlardır. Büyük harpte muhtelif sebepler altında hariçte kalan ve komünizme kazanılmış olan vatandaşlar bu kongreden sonra Türkiye'ye girerek faaliyetlerine başlamışlardır.
1919'da Şefik Hüsnü, Komünist Partisi murahhası sıfatıyla Üçüncü Enternasyonal'e iştirak etmiş ve dönüşünde bu enternasyonalden aldığı direktifle İş Derneği altında sendika teşkilatının temelini atmıştır... »

Sökmensüer, Aydınlık, Kurtuluş, Orak-Çekiç ve Yoldaş dergileri çevresinde örgütlenen komünistlerin bu çalışmalarının «açık cereyan» ettiğini ve bu dönemin Takrir-i Sükun Yasası ile sona erdiğini anlatıyor.
Bakan, komünistler için «gizli cereyan» eden dönemin bundan sonra başladığını, Şefik Hüsnü ve Nazım Hikmet'in aralarında bulunduğu 38 kişinin tutuklandıklarını ve Şefik Hüsnü'nün 15 yıllık ağır hapis cezasına çarptırıldığını, hapiste yatmamak için yurtdışına kaçtığını ileri sürüyordu.
Sökmensüer'e göre ceza yasasındaki cezaların hafiflemesi üzerine Türkiye'ye dönen Şefik Hüsnü, «Türkiye'de ihtilal yaparak proletarya diktatörlüğü kurmak ve Sovyet rejimine iltihakı sağlamak» için yeniden örgütlenme çalışmalarına girmiş; bu arada 89 kişi yakalanarak tutuklanmıştır.
Üçüncü aşama bundan sonra başlamış; 1928 yılında İstanbul'da 45 kişi tutuklanmış; 1935 yılında Ankara'da, Trabzon'da, Adana ve Samsun'da bakanın deyişi ile «komünist yuvaları tespit» edilmişti.

Sökmensüer, bu dönemin komünist örgütlenmelerinde izlenen taktikleri kendince şöyle tanımlıyordu:

«Bu devirde şiir ve edebiyat gerekse ilim sahasında faaliyet örtülü olmuştur. Nazım Hikmet'in şiirleri şöhret kazanmış; Marx'ın, Engels'in ve diğer Marksistlerin eserleri tercüme edilerek aydınların mütalaalarına sunulmuştur.»

Sökmensüer, «dördüncü safha»nın «1938-39'a kadar Deniz Harp Okulu öğrencileri ile Yavuz harp gemisi mürettebatı arasına hulül eden teşebbüsler» ile başladığını.

Deniz Harp Okulu ve Yavuz gemisinde ortaya çıkarılan örgütlenmeleri daha sonra 1940-41 yılları arasında İzmir ve Zonguldak'ta öğrencilerin izlediğini, 1943 yılında «Hamidiye Köy Enstitüsü'nde bir tahrikat yuvası»nın ortaya çıkarıldığını, Ankara ve İstanbul'da yedek subay okullarına «nüfuz etmek isteyen teşebbüslerin tespit edildiğini», Karabük'te öğrencilerin yakalandıklarını, İstanbul'da da «İleri Gençlik Komünist Örgütü»nün ele geçirildiğini anlatıyor ve Nazım Hikmet'in bu Marksist örgütlenmeler üzerindeki etkisini de şu tümcelerle açıklıyordu:

«Bu devirde sinsi ve sistemli komünist neşriyat faaliyetine de şahit oluyoruz. Başta Nazım Hikmet olmak üzere birtakım şairler ve romancılar sanat kisvesi adı altında komünist fikir ve inançlarını yaymaya başlamışlardır ki, bu neşriyat genç ve heyecanlı dimağlarda az çok müessir olmuştur.»

CHP hükümetinin İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer, «Marksist bilginlerin isimleri ve eserleri zikredilmeksizin formülleri ve maruf tabirleri kullanılmaksızın güya memleketimizde sosyal ve ekonomik problemlerini ilmi bir şekilde tahlil ve teşrih eder mahiyette propaganda» yapıldığından da yakınıyor. Bakan, komünistlerin günlük basına sızdıklarını da anlatıyor.

Şükrü Sökmensüer'in bomba etkisi yapan açıklamaları, bakanın «beşinci safha» adını taktığı bölümdeydi.
Bakan Sökmensüer, Şefik Hüsnü'nün Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi'ni, Esat Adil'in de Türkiye Sosyalist Partisi'ni örtülü olarak kurduklarını «İşçilerimizin milli duygularını çürütecek telkinler altında çalışan komünist partisinin direktifi ile» sendikaların kurulduğu. Tan Gazetesi'nin bu koşutta yayınlar yaptığını anlattıktan sonra Şefik Hüsnü'nün ele geçen mektuplarından parçalar okuyordu..

Bakan Sökmensüer, Dr. Şefik Hüsnü'nün 1944 yılında «umumi bir komünist merkezine» gönderdiğini ileri sürdüğü raporundan şu parçaları okumuştu:
«Memleketimizde de her türlü sol temayüllü gruplar ve namuslu terakkiperver yurtseverleri içine alacak ve hatta faşizme gönül vermiş ve yabancı faşist hükümetlerin ajanları ile düşüp kalkmış unsurlardan temizlemek şartıyla Halk Partisi'ne de yer verecek (Faşizme ve Vurgunculara Karşı Demokrat Mücadele Cephesi) namı altında bir teşekkül yaratmaya çalışmak kararlaştırılmıştır... »

Şefik Hüsnü, bu mektubunda izlenecek ülkeleri şöyle özetlemiştir:

«1 — Faşizm propagandacı ve tahrikatçıları zindana,
2 — Devlet dairelerinde ve ordu kadrosunda faşist-lerden, vurgunculardan ve kötü kullananlardan sıkı bir temizlik,
3 — Mahkûm ve sanık anti-faşist sol mücahitleri serbest, rahat ve faaliyete iade,
4 — Balkanlar'da eski irtica cereyanlarına değil yeni demokrat hükümetlere yardım ve onlarla kaynaşma.
5 — Sovyetler Birliği ile çabucak anlaşacak ve eski dostluk bağlarından daha kuvvetli münasebet kuracak, an-ti-faşist demokrat bir hükümet,
6 — Bütün işçiler ve terakkisever aydınlar (Halk İçin Türkiye) sağlayacak olan (İleri Demokratlar Cephesi) ki, bu liste doğmak üzere olan hareketin siyasi muhtevası ve temelini karakterize ettiği cihetle onu da ayrıca mektupla birlikte gönderiyorum.»

İçişleri Bakanı Sökmensüer, Dr. Şefik Hüsnü'nün bu raporunu ya da mektubunu değerlendirir. TKP, o tarihlerde, yeni oluşan Demokrat Parti muhalefetini desteklemektedir!
Sorun da budur.
Bakan şu kanıdadır: TKP, DP'yi «körüklemek ve desteklemek» kararı almıştır.

İçişleri Bakanı, Dr. Şefik Hüsnü'nün imzasını taşıyan 1945 tarihli bir başka mektuptaki şu bölümleri okur:

«Partimizin iç taktiği, Türkiye'nin bir Sovyet cumhuriyeti olmasına yarayacak en keskin şartları bütün açıklığı ve çıplaklığı ile mevzubahis etmekten çekinmez. Çünkü bu istediğimiz bir şeydir ve bunu kendi aramızda böylece konuşup bilmeliyiz. Fakat etrafımızdaki henüz iyice olmamış unsurları ve cahil halk yığınlarını ürkütmemek için onlara daha başka türlü ve sureti haktan görünerek konuşmamız ve politika yapmamız zarureti doğar ki, bu partimizin dış taktiği meselesidir.»

Bakan, TKP'nin, Demokrat Parti'yi destekleme kararı aldıktan sonra Ankara'da Yurt ve Dünya ve Adımlar gibi Marksist eğilimli dergilerin yayınlara başladığı ve İstanbul'da da Sabiha ve Zekeriya Serteller'in yönetimindeki günlük gazete Tan'ın DP'yi destekler nitelikte yayınlar yaptığını ileri sürüyor.
Recep Peker hükümetinin İçişleri Bakanı Sökmensüer, daha sonra, Marksistlerin Atatürk'ün dışişleri bakanlarından Tevfik Rüştü Aras aracılığı ile Demokrat Parti ile ilişki kurduklarını da anlatıp, Zekeriya Sertel'in evindeki aramada ele geçen 1945 tarihli mektubu okuyor.

Tevfik Rüştü Aras, Zekeriya Sertel'e yazdığı mektupta Adnan Menderes'in «Görüşler» adlı dergiye yazı yazmayı kabul ettiğini şöyle anlatıyor:

«Mecmuaya yazı göndermesi için Adnan Menderes ile konuştum. Gazetemizde zaruret olmadıkça yazı yazmak adetini edinmediğini bildiğimi hatırlatarak sırf mecmuamız için ikinci nüshaya bir şeyler hazırlayacağını vaadetti. Celal Bayar daha henüz buraya gelmedi. Belki siz orada daha önce görüşeceksiniz.
Yazı kadrosuna isterseniz Rüştü Şardağ'ı da koyabilirsiniz.»

Tevfik Rüştü Aras, 30.10.1945 tarihinde Sabiha Sertel'e yazdığı mektupta da aynı sözleri yinelemektedir.
Bakan Sökmensüer, Cami Baykurt ve Zekeriya Sertel'in 2 Eylül 1956 tarihinde Mareşal Fevzi Çakmak'a yazdıkları mektubu okur.

Mektup şöyle başlar:

«Muhterem Mareşal:
Bugün Cami Beyefendi ile birlikte vaziyeti tetkik ederken vardığımız neticeyi zati devletlerine arzetmeyi faydalı bulduk. Mecliste intihap mazbataları hakkında cereyan eden müzakere ve varılan netice bizde şu kanaati kuvvetlendirmiştir ki, Halk Partisi şimdiye kadar muhaliflere karşı oynadığı oyunlarda muvaffak olmuş ve nihayet Meclisin, hükümetin Cumhurreisi'nin meşruiyeti bakımından bir emrivaki vücuda getirmişlerdir. Bu işte bizi en ziyade üzen nokta, Halk ve Demokrat Parti'nin zatı devletlerinin de halk nezdindeki büyük teveccühü ve itimadını sarsmak için adeta elbirliği ile hiçbir gayreti esirgememekte olmalarıdır.»

Mektupta, 1946 seçim sonuçlarının yarattığı kuşkulardan söz edilmekte ve Cakmak'a şu öneride bulunulmaktadır:

«Zatı devletlerinin Meclis kürsüsünden kısa, veciz ve fakat katı bir nutukla Meclisin, hükümetin ve Cumhurreisi'nin gayri meşru olarak kurulduğunu, böyle bir Mecliste bulunmakla onun mesuliyetlerine iştirak edemeyeceğinizi bildirerek çekilmenizi, gemisi batmak üzere olan bir amiral gibi bayrağınızı alarak dışarıda halkla beraber onun hakkını ve davasını müdafaa etmenizi en tabii ve zaruri bir hareket olarak görüyoruz. Bütün milletin böyle bir hareket karşısında arkanızdan geleceğine emin bulunuyoruz.
Şahsınıza karşı olan sonsuz bahtdan ve memleketin selamet ve kurtuluş ihtiyacından cesaret alan bu maru-zatımızdan dolayı bizi mazur göreceğinizi umarız.»
Bakan Şükrü Sökmensüer'in açıklamaları bomba etkisi yapmıştı.

Bakan, Sertel ve Baykurt'un bu ortak mektuplarının, Tevfik Rüştü Aras tarafından Mareşal'e götürüldüğünü, Çakmak'ın da Sertel ve Baykurt'a «sönmez muhabbetlerini» gönderdiğini, Aras'ın Sertel'e gönderdiği mektuba dayanarak açıklıyor ve daha sonra şu değerlendirmeyi yapıyordu:

«Bu mektup, Büyük Millet Meclisi'nin meşru olmadığını millete göstermek için Demokrat Parti Meclis Grubu'nun Meclisi terketmemek hareketine teşvikte muvaffak olamayan solcuların Demokrat Parti'den ümitlerini keserek Meclisin kanuni ve meşru durumunu baltalamak için Mareşal Çakmak'ı alet olarak kullanma yolunda ayartıcı teşebbüslere nasıl devam ettiklerini pek açık surette göstermektedir. Bu surette Mareşal Çakmak'ın hizmet yıllarında kazandığı hürmet sayesinde devleti yıkmak için bir tahrik malzemesi olarak kullanmak teşebbüsü azami kuv-vetini bulmuş demektir. Demokrat Parti'yi idare edenlerin komünistlerin bu aldatıcı taktiklerine alet olmamak için gösterdikleri uyanıklığı memnuniyetle karşılıyoruz.»

İçişleri Bakanı, bu mektuptan sonra Dr. Şefik Hüs-nü'nün mektubunu okurken DP lideri Celal Bayar oturduğu yerden bakana söz atar:

«Birçok serserilerin mektuplarını getirmiş okuyorlar.»

Bakan Sökmensüer, Şefik Hüsnü'nün şu yazısını da okur:

Dr. Şefik Hüsnü'nün 29 Temmuz 1946 tarihli değerlendirmeleri çok ilginçtir.

Okuyalım:

«Görülüyor ki, Demokratlarla Halkçıları ayıran birçok teferruatın üstünde Türkiye'nin selameti İngiltere'ye mi yoksa Sovyetler Birliği'ne mi dayanmakta olduğu meselesi vardır. Ve Demokrat muhalefete mensup olanlar ve en başta Mareşal, Halkçıların memleketi toptan İngiltere'ye satmalarına ve tabi bir devlet haline düşürmelerine karşılık süratle Sovyetlerle anlaşmak sayesinde ancak memleketi kurtarmak ve milli istiklalini sağlamlaştırmak mümkün olacağına ve bunun için insiyaki bir tarzda bu kanaati besleyen inkılapçı, çalışkan halk yığınları ile el birliği yapmak lazım geldiğine inandıklarını açığa vurmaktan çekinmediler. Öyle anlaşılıyor ki, Demokrat muhalefeti iktidara geldiği takdirde Halk Partisi'nin yaptığı gibi emekçi kitlelerin inkılapçı mümessili olan bizlere, düşman muamelesi yapmayacak, bilakis harici siyasetlerinde tarafımızdan desteklenmeye kıymet vereceklerdir.»

Bakan, Dr. Şefik Hüsnü'nün konu ile ilgili değerlendirmelerini aktarmayı sürdürür.

TKP Genel Sekreteri Şefik Hüsnü, DP ve Mareşal'in TBMM'den toptan ayrılmalarından sonra ortaya çıkabilecek olasılıkları şöyle yorumlar:

«Bu ihtimallerden en mühimi birincisidir. Bu şekilde mücadele arasına ve köylere intikal ettirildiği takdirde bizim bütün gücümüzle ona katılmamız, Mareşal'i ve Demokrat Parti'yi desteklememiz, bütün teşkilatımızı ve faaliyetimizi bu mücadelenin icaplarına göre ayarlamamız icap eder. Dikkat edeceğimiz nokta, Demokrat Parti'nin idarecileri olmaya namzet olanlarını mümkün olduğu kadar sosyalist demokrasiye çekmeye gayret etmek ve bu içtimai bünye değişikliklerinin gerçekleşmesine bizzat iştirak edebilen unsuru saklamaya uğraşmaktır. Bu vadide birçok başarılar elde edebileceğimizden katiyyen şüphe edilmez. Bunun için teşebbüsü bir an elden bırakmamız, diğer partilerin idarecileriyle temas kaybetmemeye dikkat etmemiz kifayet eder.»

İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer'in bu konuşmasında, TKP ile DP ve Mareşal Çakmak'ın işbirliği yaptığını söylüyor ve muhalefeti toptan suçluyordu.

Ertesi gün en büyük tepki Mareşal'den geldi. Çakmak, Kudret Gazetesi'nde şu açıklamayı yaptı:

«Ben komünist değilim. Ve hiçbir komünist partisiyle de hiçbir münasebetim yoktur.
Senelerce Dışişleri Bakanlığı yapmış Tevfik Rüştü Aras ile İçişleri Bakanlığı yapmış olan Cami Baykurt'un bile bu kadar senelik memleket hizmetleri unutulup komünistlik ile itham edilmişlerdir.»

Çakmak, yanıtlarını başka yayın organlarında da sürdürdü.
«Millet olgundur. Bu propagandalar makus (ters) neticeler verir. Millet, benim komünist olmadığımı ve komünistlere alet olmayacağımı çok iyi bilir. Halkın, haklarında güvensizliğini izale etmek (gidermek) istiyorlarsa, bu sadece halkın derdini anlayıp halletmekle olur.
Benim düşüncem şudur ki milletlerin yüreğinde hürriyet ateşi yanmıştır. Ve sönmez. Yer yer dolaşmalarımda, temaslarımda dertlerini, şikayetlerini ve arzularını din-lediğim ve hak verdiğim vatandaşlara komünistlerdir denilebilir mi?»

«Kim kaldı / Müdafaa-ı Hukuk Cemiyetinden / Avcı ceketli / Körüklü çizme / .Astragan kalpak / Bazen «İttihatçı» / Hafif «İştıraküyun / Öfkeli kaşları salkım saçak / Kumral bıyıkları mahzun?
Ezeli dalgınlığımızın ıslığıdır ney / Keman yanlış anlaşılmasından tedirgin / Utlar vahim sorular soruyor / Öldü Nazım, Şamilof, Sarı Mustafa / Yıkılmış Strasnoy Ploscat'm saat kulesi / Eski Bolşeviklerden kim kaldı?»
Atilla İLHAN

Mareşal Çakmak'ın kısa demecine Şükrü Sökmensüer hemen yanıt verdi:

«Benim ifadem sarahatla gösteriyor ki, kapalı bir şe-kilde komünist partisi kuranlar, mareşalden işçiler ve köy-lülere kadar memleketin bütün unsurları meşru devleti yıkmak için vasıta olarak kullanmayı esas tutmuşlar ve metodlu bir şekilde tatbikatına girmişlerdir. (...) Yaptığım açıklamalar kendilerinin komünistler tarafından bir tahrik vasıtası olarak istendiği noktasında maşerali uyandırmış bulunmalıydı.»

Sökmensüer, bu açıklamayı yaptıktan sonra şunları söylüyordu:

«Mareşalin 'memleketimizdeki demokrasinin gelişmesinin iktidarca bir komünist tahriki şeklinde gösterilmek istendiğini' ifade etmesi kamuoyunca üzüntü ile karşılanacaktır.»

İçişleri Bakanı bu demecine bir de belge ekliyordu. Sökmensüer'in sunduğu TKP ile ilgili bir belgede şunlar yazılıydı:

TKP, Türkiye'nin hususi şartları içinde emperyalizm, milli burjuvazi ve derebeyi aleyhine sosyalist Sovyetler Birliği, cihan proletarya inkılabını ve komünizm lehine mücadele ile mevcut burjuvazi hakimiyetini devirerek yerine Sovyet rejimini kurmak gayesini takip eder."

Bakan, bu belgeyi okuduktan sonra şu yorumu yapıyordu:

«Sarih ve açık vesikalara rağmen komünizmin çabalamalarına demokrasi gelişmesi şeklindeki ifadeyi, şüphesiz ki, her vatandaş hayretle karşılayacaktır.»
İçişleri Bakanı Sökmensüer, gazeteci Zekeriya Sertel'i komünistlikle suçlamaktaydı.

Sertel, hemen yanıt verdi:

«Ben komünist değilim.»

Sertel, Sökmensüer'in sözlerini şöyle yanıtlıyordu:

«Tevfik Rüştü ile aramızda cereyan eden muhaberenin meydana çıkardığı hakikat ise o vakit Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Tevfik Rüştü'nün Görüşler mecmuasına yazı yazımında bulunmayı vaat ettikleridir. Biz o vakit hürriyet ve demokrasi davasında bu davayı benimsemiş olan bütün aydınların kalem yardımlarını temine çalışmış, Rauf Orbay, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Celal Bayar ve M. Ali Aybar gibi birçok zatlara da müracaat etmiştik.»

Sertel daha sonra Mareşal Çakmak'a mektup yazıp dilek ve düşüncelerini bildirdiklerini söylüyor ve soruyordu:

«İstanbul ve Ege vilayetlerinde mareşal hakkında ya-pılan nümayişler esnasında halkın hep bir ağızdan tekrar ettiği 'Mareşal sen bizi kurtaracaksın' feryadı aynı duygu ve düşüncenin bir başka şekilde millet tarafından ifadesi demek değil midir? Yoksa mareşalin etrafında toplanıp bu feryadı koparan yüzbinlerce insan hep bozguncu ve komünistler miydiler?»

Sertel, bakandan özür dilemesini de istiyordu.
1 Şubat 1947 tarihli gazetelerde CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran'ın bir açıklaması yer alıyordu.

CHP Genel Sekreteri, içişleri Bakanını şöyle yalanlıyordu:

«Benim elimde Demokrat Parti'nin komünistleri des-teklemekte olduğu hakkında bir vesika yoktur.»
Uran, DP kongrelerinde CHP hakkında «tellak hika

yeleri» uydurulduğu ve «Kızıl Sultan» benzetmeleri yapıldığından yakınmaktaydı.
Bu arada CHP milletvekillerinden şair Behçet Kemal Cağlar, DP kurucularından Fuat Köprülü'ye yazdığı yazıda mareşali Nazım Hikmet'e selam ve af müjdesi yollamakla suçluyordu!

Suçlamalar ve karşı suçlamalar böyle gidiyordu.
Bu demeçler, o günlerde ilgiyle izleniyordu. Mareşal Çakmak'ın TBMM kürsüsüne çıkıp Bakan Sökmensüer'i yanıtlaması da bekleniyordu. Bakan Sökmensüer ile meydan savaşını Meclte yerine gazetelerde açmayı uygun bulmuştu.
Mareşalin sert yanıtı 7 şubat günlü gazetelerde çıktı. Tartışma, Cami Baykurt ve Zekeriya Sertel'in mareşalden Meclisi terketmesi yolundaki önerilerinden kaynaklanmaktaydı.

Çakmak, suçlamaların bu bölümünü şöyle yanıtlıyordu:

«Benim Meclisten çekilmemi isteyenler yalnız onlar değildir. DP de bu şartlar altında Mecliste oturup otur-mamayı düşünmektedirler. Bana yazılan mektupta 'gel komünistlik yapalım' diyorlarmış. Bu, Meclisin meşruluğuna karşı gelme hazırlığı imiş. Dünyanın neresinde bir mil-letvekilinin Mecliste zorla oturacağı ve çekilirse bunun bir ayaklanma olacağı hakkında bir hüküm görülmüştür?»

Çakmak, «Sine-i millete çekilme» diye adlandırılan bu tavrın «komünist mücadelesi» olmadığını vurguluyor, TBMM'den çekilip mücadeleye dışarıdan devam etmesi halinde kendisini «hiçbir kuvvetin durduramayacağını» ve böyle bir kuvveti de «tasavvur» etmediğini söylüyordu.
Bu açıkça bir meydan okumaydı.

Çakmak, kurucusu olduğu İnsan Hakları Derneği ile ilgili suçlamaları da şöyle yanıtlıyordu:

«Bir cemiyeti siyasi bir harekete alet etmek istedikleri gün ya onlar ya ben cemiyetten alakamızı keseriz. Fakat demokrat düşünceli bir vatandaş olarak mahkeme hükmü giymemiş, komünistlikleri sabit olmamış insanlara ben şahsen leke sürmem.»

Mareşal Çakmak'ın asıl gürültü koparan açıklaması bundan sonraydı.
Çakmak, Cami Baykurt ve Tevfik Rüştü Aras'ı yıllar önce tanıdığını, siyasal düşüncelerinin ayrı olduğunu, ancak «medeni insanlar» olarak birbirlerine saygı duyduklarını anlatıyordu.
«Hükümet, emrindeki imkanlarla araştırsın, bu vatan-daşların komünist tahrikatçısı, hain olduklarım tesbit etsin, ben de onlara düşman olayım.»

Mareşal daha sonra şunları söyleyecekti:

«Milli mücadele esnasında Cami Baykurt'un İtalya'da para sarfedip hesabını hükümete vermediği de yazılmıştır. Ben hareketin başından bugüne kadar öyle bir hadiseden haberdar olmuş değilim. Yalnız Avrupa'ya silah mübayaasına giden ve onun hesabını vermeyen iki kişi bilirim ki bugün bir tanesi Halk Partisi'nde nüfuz sahibi olan bir zattır; diğeri de ölmüştür... Bunları divanı harbe sevk etmiştim. Fakat sonra mebus seçildikleri için haklarında takibat durdu.»
Çakmak'ın adlarını vermediği iki milletvekilinden biri Saffet Arıkan, öteki de Nuri Conker'di.

Çakmak, daha sonra açıklamasını şöyle sürdürür:

«Ben komünistliği bu memleket için muzır telakki edenlerdenim. Onun için komünistler ordu ve donanmaya sokulmak istedikleri zaman şiddetle mukabele ettim. Kalk Partisi mensuplarından birçok hatırlı zevatın tavassutuna rağmen ısrar ettim. Fakat onlar, Şefik Hüsnü'ye parti kurmak selahiyetini ve 34 tane müseccel komüniste de amelenin, işçinin önüne geçerek rehberlik etme imkanını sağladılar... »

Demecin püf noktası bundan sonra geliyordu:

«Ben daha işin başındayken eski bir Milli Eğitim Bakanı'nın bu faaliyeti destekleyen hareketinden dolayı hükümeti resmen ikaz ettim. Kimse kulak asmadı, daha sonra da Hamidiye Köy Enstitüsü'ndeki komünist yuvasından bahsettiler... »

Mareşal bu üstü kapalı suçlamadan sonra şu güvenceyi de veriyordu:

«Komünistlik bu milletin ruhuna aykırıdır. Bu cereyan-lara hükümet müsamaha etse bile biz mücadele edeceğiz. Aklınıza mareşal de komünist olabilirmiş gibi bir fikir sakın gelmesin.»

Mareşal'in açıklaması şu yakınma ile noktalanıyordu:

«Cenabı Hak'tan dileğim şudur:
Bana bu milletin kendi hak ve hürriyetini kendi elinde tuttuğu günü göstersin.
Göstermeyecekse, biran evvel canımı alarak, devam eden acıklı halin şahidi sıfatıyla bana azap çektirmesin».

Kimdi komünistleri destekleyen bu Milli Eğitim Bakanı?

Mareşalin CHP Milletvekili Saffet Arıkan ve Nuri Conker ile ilgili yolsuzluk suçlamalarını Arıkan ve Conker'in oğlu Mahmut Naci Conker yanıtlıyorlardı.
Saffet Arıkan, 1920 yılında Nuri Conker ile birlikte sahte kimliklerle Almanya'ya silah almak için gittiklerini, bir Alman işadamı tarafından silah alımları sırasında dolandırıldıklarını, dolandırıcının mahkûm olduğunu, olayla ilgili soruşturmanın Celal Bayar'ın da aralarında bulunduğu bir kurulca yapıldığını, Milli Savunma Bakanlığı'nın dosyayı incelediğini ve vardığı sonucu Başbakanlığa bildirdiğini anlatıyor ve TBMM'nin kendilerini sorumlu bulmadığını açıklıyordu.
Tartışmaların odak noktasına Tevfik Rüştü Aras, Zekeriya Sertel, Dr. Şefik Hüsnü ve Cami Baykurt adları oturtulmuştu.

Tevfik Rüştü Aras, Ulus gazetesine gönderdiği mektupta, kendisine yöneltilen suçlamaların «Atatürk'ün ölümünden beri kin ve garaz»dan kaynaklandığını ileri sürüyor, temaslarından «Polis romanlarında yapıldığı gibi» anlamlar çıkarılıp muhaliflerin sindirilmek istendiğini yazıyordu.
Şükrü Sökmensüer'in açıklamaları, üstü kapalı da olsa Demokrat Parti'yi komünistlerle işbirliği yapmakla suçlamıştı. DP lideri Celal Bayar da tartışmaya katılma gereği duymuştu.

Bayar, parti örgütüne gönderdiği genelgede, Dr. Şefik Hüsnü'ye parti kurma izni veren CHP hükümetini suçluyor ve «Görüş» adlı dergiyle ilgili şu açıklamayı yapıyordu:

«1945 senesi sonlarında İstanbul'da bazı kimselerin çıkarmak istedikleri bir mecmuaya, arkadaşlarımız Prof. Fuat Köprülü ve Adnan Menderes'in benden yazı istemesi hikayesini ihtiva etmektedir. Güya mühim bir meseleymiş gibi bunun etrafında başkaları tarafından makale verildi, verilecek gibi yazılar ve mektupları vesika mahiyetinde göstermeye hususi bir dikkat atledilmiştir.»

Bayar, dergiye «sağ ve sol cereyanlarla alakası olmayan maruf bazı zevata müracaat» edildiğini söylüyor, konunun abartıldığını ileri sürüyordu.

İçişleri Bakanı Sökmensüer, Hatay'da 19 Temmuz 1946 günü şöyle konuşmuştu:

«İyi biliniz ki bunların 'yani demokratların' istedikleri hürriyet Kemalist hürriyet değildir. Kızıl faşist hürriyettir, yani hakiki esarettir. Bu zavallılar işbaşına geçerlerse asıl o zaman bu memleket hürriyetsizlikle boğulacaktır. Çünkü onların kulaklarına üfleyenleri bu temiz ve arslan yürekli vatanın boynuna geçirmek onların baş hedefidir. Kızıl faşistlerin bir gün maskelerini yüzlerinden düşürdünüz mü karşınıza kıpkızıl bir sırtlan dikilir. Ve sizi canavarlar gibi yemek ister,»
Bayar, İçişleri Bakanı Sökmensüer'in «Mecliste DP'yi idare edenlerin komünistlerin aldatıcı telkinlere alet olmadıkları için gösterdikleri dikkat ve uyanıklığı memnuniyet ve şükranla karşılıyoruz» biçiminde konuştuğunu, bakanın o günkü küfürlerine de, bugünkü övgülerine de aldırmadıklarını söylüyordu.

Celal Bayar, Sökmensüer'in Meclisteki konuşması ile güdülen amaçları şöyle sıralıyordu:

1 — DP'yi komünist hareketi ile ilişkili göstermek.
2 — DP ile uyum halinde gördükleri mareşal ile partiyi birbirinden ayırmak.
3 — Komünizm ve gericilik konusundaki yasaları elde tutma zorunluluğunu halka anlatma.
4 — Sıkıyönetimin devamını sağlamak ve sıkıyönetimi siyasi baskı aracı olarak kullanmak.
5 — Meclisten çekilme kararı verilirse, bu hareketi komünist etkisine bağlamak.

Bayar, CHP iktidarını sağ ve sol örgütleri kendi siyasetleri için kullanma taktiği uyguladıklarını da söylüyordu:

«...Halk Partisini temsil edenlerden bazı zevat şahısları namına politika yapmaya alışık olduklarından zaman zaman komünistleri, zaman zaman da ırkçıları tutup okşadıkları gibi bazen de bunlardan birini alıp diğerini yere vurmak istedikleri bilinen hakikatlerdendir.»

Çakmak'ın konuşmasına CHP'nin yayın organı Ulus gazetesinde Falih Rıfkı Atay'dan da tepki geliyordu.

Atay, Çakmak'ı eleştiren uzun yazısının bir bölümünde mareşalin komünistlik ve Dr. Şefik Hüsnü ile ilgili suçlamalarına karşı şunları yazıyordu:

«Mareşal, kendisini hiç kimse komünistlik temayülü ile suçlamamışken, nedense iş başında bulunduğu vakit kızıllara karşı neler yaptığını anlatmak ihtiyacını duymuştur. Komünistlere karşı çok şiddetle hareket etmiş, CHP mensuplarından birçok hatırlı zatın tavsiyesine rağmen hareketinden caymamış. (...) Acaba mahkemeler mareşalin emri ile hüküm veriyorlar mıydı ki hatırlı zatların sözlerinin dinlenip dinlenmemesi ile ceza görecekler veya görmeyeceklerdir? Dahası var. Komünistlere çalışma imkanı verenler CHP hükümetleri imiş. Bu nasıl iddia? CHP hükümetlerine, insanların düşünüş ve anlayışlarına, kanu-nun ve mahkemelerin işine karışmak hakkını kim vermiştir?»

Ulus başyazarı, Dr. Şefik Hüsnü «eğer serbest dolaşıyorsa» buna yasanın izin verdiğini de söylüyordu.
Tartışma bu yazıyla da bitmedi. Prof. Nihat Erim, Ulus gazetesindeki «Bu ne telaş» başlıklı yazısı ile mareşali «genelkurmay başkanı iken aşırı ırkçılık» gütmekle suçluyor. Muhalefetin mareşalin adı çevresinde bir Hitler ve Mussolini edebiyatı yaratma peşinde olduğunu yazıyordu.

Peyami Safa da Ulus'taki «kısa ve açık» başlıklı köşesinde 14 Şubat 1947 günü DP'yi komünistleri korumakla suçluyordu:

«Demokratlar, kızıl harekatı küçümsemek ve dolayısıyla komünistlerin iftiraya uğradıkları hissini vermek için bir adım ötesi onları müdafaa etmekten başka bir şey olmayan bir propaganda yolu tutmuşlardır.»

Peyami Safa'nın mareşal hakkındaki yargısı da kesindir:

«Çakmak... Kızıllarla açıkça işbirliği yapmıştır!»
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1938-1950: İsmet İnönü Paşa Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir