Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Amerikan Emperyalizmi ve Türkiye

Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı Döneminde İsmet İnönü Paşa, İkinci Dünya Savaşına girmedi ve tarihi bir hatayı işlemekten kaçınarak Cumhuriyetmizin dengeli bir şekilde devam etmesini sağladı.
İnönü’nün yaptığı büyük hata, iktidar olduğu dönemin son yıllarındaydı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda, dünyayı yöneten İngiliz-Amerikan devletinin yönetim gücünü tehdit eden dört tane tam bağımsız ülke vardı: "Türkiye, Çin, Sovyetler Birliği ve Küba".
ABD başkanı Truman döneminde, M. Thornburg, 1947'de Türkiye'ye gönderildi. Amerikan devletine verdiği rapor "Türkiye'ye niçin yardım?" adını taşıyordu. Raporunda "1923'te Atatürk'le başlayan sanayileşme atılımları devam ederse, Türkiye'de komünist bir tehlike yükselebilir" demişti ve sonrasında Türkiye’ye ekonomik(para) yardım teklif etmeyi kararlaştırmışlardı. Bu teklifi, Komünist bir saldırı korkusuyla(ki böyle bir saldırı asla söz konusu değildi), kabul eden İnönü Uluslararası Para Fonu IMF'ye girip çok büyük bir hata yapmıştı. Çünkü 1947-1950 yılları arasında Amerikan yardımıyla, Türkiye, yargı, ekonomi, politika, savunma konularında Amerika'ya bağlanmıştı. Ve bunların sonucunda 1950'de Türkiye ilk demokratik seçimini yaptı, ve Amerikancı Adnan Menderes iktidar olmuştu. Bilmeden de olsa, İnönü yaptığı bu hatayla Menderes hükümetinin oluşması için zemin hazırlamıştı.
Buradan alınması gereken ders: "Türk Milleti’nin çıkarına olabilecek tek devlet yönetim sisteminin, Atatürkçü(Kemalist) Tam Bağımsız sistemin olduğudur. Demekki, yarı bağımlılık, yada çok az bağımlılık bile sonraki senelerde felaketi getirebiliyor. Dış ilişkilerde sadece devletimizin çıkarları doğrultusunda dostluklar olabilir, başka bir devlete bağımlı kalmanın ise, asla ve asla dostlukla, müttefiklikle alakası yoktur, ve bu tür yanlışlar devletimizin dönem dönem yarı sömürge bir sistemle yönetilmesini sağlamıştır".

Amerikan Emperyalizmi ve Türkiye

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:39

Amerikan Emperyalizmi ve Türkiye

Türkiye'de bugün, acil, temel ve halledilmesi zorunlu ve önemli mesele, Amerikan emperyalizmi meselesidir.
Yurdumuzun kalkınamaması, dünya devletleri arasında en geri sırada oluşumuz ve bugün mahkemede sanık sandalyesinde bulunuşumuz bu yüzdendir. Bilmeyenler, menfaatleri gereği bilmek istemeyenler veya "Türkiye'de Amerikan emperyalizmi yoktur" diyenler iyi dinlesinler. Bu tarihi savunmada söyleyeceğimiz birkaç söz kulaklarına küpe olsun. Mevkiler, kürsüler, menfaatler ve başkalarına yaranmalar, bilimi ve gerçekleri engellemeye, doğruları susturmaya yeterli değildir. İnsanlık tarihi, nice yıkılmaz sanılan tahtları yerle bir etmiştir. Gerçeğin ve o uğurda verilen kutsal kavgaların yıkamayacağı, ezemeyeceği ve alt edemeyeceği hiçbir şey tasavvur edilemez. Bizler, dışarıda hayatımızı ortaya koyarak, hiçbir menfaat gözetmeden, gözümüzü kırpmadan nasıl mücadele ettiysek, bu savunmamızda da görevimizi yapacak ve bilmek istemeyenlere, hesabına gelmeyenlere belgelerle Amerikan emperyalizminin varlığını ispatlayacağız. Buna rağmen belli zümre ve kişiler, bildiklerini yine yapmaya devam edeceklerdir. Bunu da çok iyi biliyor ve haykırıyoruz. Bizler ölsek de, kalsak da bu kavga devam edecektir. İki kere ikinin dört olduğuna nasıl inanıyorsak, Amerikan emperyalizmi ve uşaklarının alt edileceğine de öyle inanıyoruz. Türkiye halkı bu kavgadan alnı açık ve muzaffer çıkacaktır. Ama bu defa Kurtuluş Savaşımızda sorulması unutulmuş bütün hesaplar, bugünkülerle beraber mutlaka sorulacaktır. Gülerek, alay ederek ve bazen acıyarak maroken koltuklarda rahatınızı kaçıran bu kavga ne anarşist adını taktığınız beş-on kişinin, ne birkaç öğrencinin, ne de kandırılmış kişilerin kavgasıdır. Bu kavga otuz beş milyon nüfuslu Türkiye halkının bağımsızlık ve kurtuluş kavgasıdır. Hâlâ beş-on anarşist diye alay edecek olanlara duyuruyoruz. Bugün beş-on, yarın yüz, öbür gün bin ve bir gün gelecek milyonlar karşınıza dikilecektir. Bu kavganın önüne geçilemez, set çekilemez ve durdurulamaz. Kökü Amerika'nın ve uşaklarının erişemeyecekleri kadar derinliklerdedir.

Bizler, Amerikan boyunduruğu altındaki yoksul Türkiye'nin çocuklarıyız. Açlık ve sefaletin içinden bu yaşa kadar gelmemiz şans eseridir. Yaşadığımız sürece bağımsızlık ve kurtuluş bayrağını elimizde taşıyacağız. Ölürsek, kurtuluş bayrağı biraz daha yükselecektir. Hem görevimiz, hem de varlığımız sebebi olan bu kavgaya boynumuzu eğmeden devam edeceğiz.

Amerikan emperyalizmi, patronlar, ağalar, onların emrindeki uşaklar, dinleyiniz:

Kurtuluşa kanla, ateşle varılacaktır. Talan ettiğiniz bu vatan, esaretinizden mutlaka kurtulacaktır. Geri kalmamızın, sefaletimizin sebebi sizlersiniz. Menfaatiniz için yaptığınız antlaşma ve ittifaklarla Türkiye halkını esaret altına soktunuz. Güya demokrasi ve medeniyet adına yaptıklarınıza hâlâ devam ediyorsunuz.

Bugün yurdumuzda durum şudur:

Amerika, askerleri, sermayesi, kültürü ve politikasıyla bağımsızlığımızı ayaklar altında çiğnemektedir. Buna karşı çıktığımız için suçlu oluyor, vatan haini olmakla itham ediliyoruz.

Bizleri itham ederken şunları söylüyorlar:

Türkiye Kurtuluş Savaşıyla bağımsız oldu ve hâlâ da bağımsızdır.
Onun için bağımsızlık nedir, Amerikan emperyalizmiyle ilişkilerimiz nasıldır, bilmek gerekir.
Türkiye, İkinci Emperyalist Dünya Savaşından sonra bağımsızlığını yitirdi ve tekrar yarı-bağımlı bir ülke oldu. 1946-1971 Türkiye'si, Amerikan emperyalizminin kontrolü altında yarı bağımlı bir ülkedir. 1945 yılında atom bombasıyla barbarlığını son haddine ulaştıran Amerika, savaştan galip çıkan emperyalist ülkeler arasındaydı. Savaş boyunca yıpranmış, ordusu zayıflamıştı. Bu ortamda savaştan bıkan dünyanın durumunu hesaba katarak kabuğuna çekilmek istedi. Fakat bu ancak altı ay sürdü. Tekrar barbarlığı eline alarak dünyada jandarmalık yapmaya başladı. Savaş sonrası, Türkiye yardım isteyince çekingen davrandı ve vermek istemedi. Sebebi ise basitti. Türkiye, bağımsızlık savaşı vermiş ve başarmıştı. Devletçilik politikası uyguluyordu. Türkiye hükümetiyle uzun yıllar arası açık geçmişti. Bu yüzden yapacağı yardımın işine gelmeyeceğini ve kâr sağlayamayacağını tahmin ediyordu. Türkiye ağır sanayi kurmak azmindedir ve yardımı bu amaçla istemektedir. Amerika ise pazar olacak bir ülkede ağır sanayi olmamasını ve ekonomiye istediği şekilde yön verecek bir ortam olmasını istemektedir. İşte, Türkiye'deki politikacılara pek güvenmemektedir.
Yardım talebi yapıldıktan sonra Amerika'dan heyetler gelmiş, ekonomik ve politik alanda incelemeler yapmışlardır. Ortadoğu ve Doğu Akdeniz, savaş öncesi, İngiltere'nin elindeydi. Savaştan sonra durum değişti ve İngiltere jandarmalık görevinden vazgeçmek zorunda kaldı. Böylece savaş sonrasının süper devi Amerika, bu alana yerleşme imkânı buldu. Türkiye, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz'i sömürmek açısından askeri planda stratejik bir yerdi. Ve Amerika, Türk hükümetine güvenmemesine rağmen teklifleri incelemeyi ihmal etmemiştir.

Esasen Amerika, yardım edeceği ve sermaye ihraç edeceği ülkelerde, emperyalist politikasının gereği belli şartlar arar:

1. Endüstrisi geri olan ve sanayi mamullerinin satılabileceği bir ülke olması,
2. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile kârlı yatırım alanlarına sahip bulunması,
3. Sermayenin serbestçe alan bulması için özel teşebbüsün kısıtlı olmadığı bir ülke olması,
4. Böyle bir ortamda varlığını sürdürmesi için, gerekli imkânları sağlayacak politik iktidar ve zümrelerin bulunması gerekir.

Bu açıdan Amerika, incelemeler yaparak amacını o zaman belli etmiştir. Bu yıllarda Ortadoğu ve Doğu Akdeniz'de, İngiltere'den boşalan yeri doldurmak çabasında olduğu için, savaş sonrası ortamından yararlanarak askeri yardımı ön plana almıştır.

Gerekçe ise, Truman'ın "Karşılıklı Savunma Yardımı Kanunu"nda şöyle anlatılmaktadır:

Yabancı hükümetlere yapılacak yardımlar, onların iktisadi ve siyasi güvenliklerini sağlamakla beraber aslında Amerika'nın güvenliği uğrunda yapılmış yardımlar olarak düşünülmektedir. Amerika'nın bu güvenliğinin artırılması için, yabancı devletlerin askeri güçlerini artırma yönünde çaba göstermelerini istememiz gereklidir.

Çünkü o zaman bir Amerikan erinin gideri 4.500 dolar, yardım alacak ülke erinin ortalama gideri ise 540 dolardır. Bundan dolayı Amerika kendi ordusunu güçlendirmekten çok, gerektiği zaman kullanabileceği bağımlı ordular yaratma çabasındaydı. Çünkü bu cins ordular kendisine daha ucuza mal olmaktaydı.

İlk antlaşma, 23 Şubat 1945 tarihinde imzalanmıştır. Bu antlaşmanın birinci maddesinde, Türkiye'ye, "savunma maddeleri, savunma hizmetleri ve savunma bilgileri" verileceği, cinsi ve miktarı açıklanmadan belirtiliyordu. İkinci maddesinde ise, T.C. hükümeti, sağlayabilmek vazifesinde olduğu ve müsaade edebileceği maddeleri, hizmetleri, kolaylıkları ve bilgileri ABD'ye temin edecektir, deniyordu.

İncelenen metin, askeri bir antlaşma olmasına rağmen, ikinci maddesinde "savunma" sözü geçmekte ve çok geniş kapsamıyla ileride imzalanacak bütün antlaşmaların tohumunu teşkil etmektedir. Beşinci maddeye göre de, Amerika isterse malzeme ve yardımları geri alabilecektir.

İkinci antlaşma, 27 Şubat 1946 tarihinde imzalanmıştır. Buna göre Amerika, Türkiye'ye 10 milyon dolar kredi verdi. Bu kredi, Türkiye'nin alacağı Amerikan savaş artıklarını ödemek içindir. Bu her iki antlaşma da birbirine bağlıdır. Amerika'dan savaş artığı malzemeler aldık, bunların karşılığını yine Amerika'dan aldığımız 10 milyon dolarlık kredi ile ödedik. Aldığımız malzemenin mülkiyet hakkı Amerika'ya aittir ve istediği zaman bu malzemeyi geri alabilir. Malzemeyi Türkiye'nin kullanması için ABD Başkanının onayı gereklidir.

Askeri alanda bu tavizler verilirken, ekonomimizle ilgili Amerika'da ilginç gelişmeler oluyordu. Zamanın önemli sorunu, Türkiye'nin Marshall yardımından yararlanıp yararlanmaması konusu idi. Türkiye Marshall yardımındaki amaçları benimsedi ve 1948 yılında "İktisadi İşbirliği Antlaşması" imzalandı.

Amerika'nın, Türkiye'yi Marshall yardımı kapsamına almaktaki amacı şuydu:

Savaştan yıkık çıkan Avrupa'nın gıdaya ve hammaddeye ihtiyacı vardı. Türkiye aldığı yardımlarla tarımını geliştirecek, Avrupa'nın gıda ve hammadde deposu haline gelecektir. Buna karşılık sanayi mamullerini Avrupa'dan alacaktır.

"Türkiye'nin Bugünkü Ekonomik Durumunun Tenkidi" adlı Thornburg Raporu 1923-1939 dönemi hakkında şunları söylüyordu:

Türkiye'de sınai kalkınmanın ilk devresinde, özel teşebbüsün rolünün tanındığı doğrudur (Burada 1923-1931 dönemi kastedilmektedir). Fakat memleketi kurma işini devletin kendi eline alacağını, hükümetin resmen ilan etmesi üzerine (1931-1939 devletçilik dönemi kastedilmektedir) özel teşebbüsün sanayi alanındaki gelişmesi durmuştur.
Bu sözlerle Türkiye'deki geçmiş politikanın, yabancı sermaye ve onun koruyucusu yerli özel teşebbüse engel olduğu anlatılmak istenmektedir. Türk hükümeti, 1947 yılında tutumunu değiştireceğini söylemesine rağmen Amerika tam güvenmemiştir.

Şüphelerini raporda şöyle belirtiyor:

Biz söze değil eyleme bakarız... Son zamanlarda yapılan beyanlar dış yardım temini arzusuyla ve samimi olarak yapılmış olabilir. Ancak bunun da söz vermekten ziyade, eylemde ispat olunması lazımdır.

Diyor ve samimiyetimizi anlamak için eylemler sıralıyordu:

Karabük Demir Çelik Fabrikası tasfiye edilmelidir.
Kendi açısından haklıydı. Çünkü bu fabrika ağır sanayinin temelidir ve Amerikan pazarı olmamızı engelleyici bir yatırımdır. Türkiye birçok tekliflerde bulundu, fakat hemen hemen hepsi reddedildi. Bu teklifler, Kalkınma Planı içinde yer alan girişimlerle ilgili idi. Lokomotif, makine ve motor imali için gerekli yardım istendi, fakat Thornburg veto etti.

Gerekçesinde ise:

Esas itibariyle ziraatçı olan ve ziraat için lüzumlu çelik sapan vesair malzemeyi henüz yapamayan bir memleketin lokomotif inşa etmek arzusu mevsimsizdir. Türk makamları bu şekilde düşündükleri müddetçe, dolarlarımızın ve bu gibi makineleri imal edecek fabrika malzemelerimizin vatanımızda kullanılması daha iyi olacaktır. Bu gibi tasavvurları hazırlayan veya mütalâa eden kimselere Amerikalılar iyi mesai arkadaşı nazarı ile bakamayacakları gibi, memleketin mali kaynaklarını böyle projelere tahsis eden bir hükümetin de yabancı sermayedarlara itimat telkin ettiği iddia olunamaz.
demiş ve tarım aletleri için montaj sanayi kurulmasını önermiştir.

Gemi alınması için istenen kredi hakkında ise, Thornburg kredinin verilmesini reddederek şu cevabı vermiştir:

Türkiye'nin deniz ticaretinde gelişmesi, özel teşebbüsün aleyhinde olacağı için, devlete gemi vermek doğru değildir.
Thornburg'un asıl önerisi şuydu: Türk hükümeti özel teşebbüse geniş imkân tanımalı ve Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu çıkarmalıdır. O zaman sermaye sahipleri, uygun gördükleri alana girer yatırım yaparlar. Nitekim bugün sayıları yüzleri bulan meşrubat fabrikaları ve sayılamayacak kadar çok olan benzerleri bu tip yatırımlardandır.

O zamanın gerçeği şudur: Türk hükümeti, yabancı sermaye, kredi ve borcun yurda girmesine ve bununla ağır sanayinin kurulmasına çalışmaktadır. Oysa Amerika'nın ağır sanayi kurmak için kredisi yoktur. Borç vermemektedir. Yardım etmemektedir. Onun istediği, Türkiye'nin bir tarım ülkesi olarak kalması, mamul maddelere karşı olan ihtiyacın Amerika'dan karşılaması ve kendi sermayesini yurdumuzdan devlet kontrolünden uzak, istediği alana yatırmasıdır. Türkiye'ye girecek sermayesi üzerinde hiçbir yabancı devlet imtiyazına yanaşmamaktadır. Amerika ile Türkiye'nin ilişkileri 1950 yılına kadar bu hava içinde geçti. Aynı yıl Demokrat Parti'nin iktidara gelişiyle bu durum tamamen değişti. Çünkü Demokrat Parti iktidarı, Thornburg ilkelerini aynen kabul ediyor ve Amerika ile çok sıkı ilişkilere giriyordu. CHP ise DP'nin bu tutumunu bildiği için sermaye çevrelerini ve Amerika'yı darıltmamak için hemen hemen aynı şartları kabul ediyordu.

1950 seçimleri sırasında CHP'li Başbakan Şemsettin Günaltay, radyodan şöyle diyordu:

Yurdumuzda yabancı sermaye teşvikine ilişkin kanunla dışarıdan gelecek ve yurdun iktisadi kalkınmasında kullanılacak sermayelere transfer imkânı verilmiş olduğu gibi, özel teşebbüs tarafından hariçten temin edilecek kredilere de hazine kefaleti temin olunmuştur. Muhtelif yollardan yaptığımız devamlı teşebbüsler neticesinde, Türkiye'nin de Amerikan Yardım Planına alınması sayesinde memleketimiz için dış kredi bakımından geniş ve çok faydalı bir kalkınma yolu açılmış bulunmaktadır. Devlet planını hazırlamak üzere de Amerika'dan iki uzman yakında yurdumuza gelecektir.

CHP'nin seçim beyannamesinde ise şöyle deniyordu:

Türkiye'de iş görmek isteyen ve medeni memleketlerce kabul edilmiş milletlerarası şartlara uyacak yabancı sermaye için kapılarımız açık tutulacaktır. Yabancı sermayeyi teşvik için bu yıl çıkarılmış olan Teminat Kanunu, bu yolda sağlam bir zemin hazırlamıştır, deniyordu.

Bir de DP'nin seçim beyannamesine göz atalım. Bu beyanname Amerika'nın isteklerini bütünüyle dile getirmektedir.

1. Tarıma daha çok önem verilmesi,
2. Devlet teşebbüslerinin özel teşebbüse devri,
3. Milli sermaye ve özel teşebbüsün çalışma teminatı noksan olan bir memlekette dıştan sermaye gelmesini beklemek bir hayalden ibaret olur. Halbuki dışarıdan gelecek teşebbüs, sermaye ve ileri tekniğe şiddetle muhtaç bulunuyoruz. Yabancı teşebbüs, sermaye ve tekniğinden geniş ölçüde faydalanabilmenin şartlarını tahakkuk ettirmek ve icaplarını yerine getirmek kararındayız.

Seçim ortamının ve 1950 Türkiye'sinin durumu budur. Türkiye'de iktidarı eline alacak her iki parti de Amerikan emperyalizminin şartları karşısında dize gelmişler ve DP yabancı sermaye konusunu en büyük seçim propagandası yapmıştır. Türkiye halkını sömüren ve çoğunluğu İstanbul'da yaşayan bir avuç çıkar çevresi Amerikan sermayesi ile ortaklığın planlarını yapmaya başladı. Amerika ise uzmanlar ve heyetler göndererek sermayesine uygun alanlar arıyordu. Sonuç olarak DP'yi tutan gerici çevreler iktidara geldi ve günümüze kadar süregelen oyunlar oynanmaya başlandı.

1950 seçimlerinin anlamı, Cumhuriyetin ilanından beri tasfiye edilen ve uzun süre palazlanma imkânı bulan, ekonomik yapıya hakim işbirlikçi tüccar, toprak ağası ve eşraf takımının Amerikan desteğiyle iktidarı alışıdır. Dolayısıyla da, tam anlamıyla Amerikan taraftarı bir koalisyonun iktidara gelişidir.

DP artık iktidardadır. İş Bankası'nı kontrol altına alan ve Osmanlı Devleti zamanında yabancı sermaye ile işbirliği eden İstanbul tüccarını da saflarına çeken Celal Bayar kadrosu, uzun bir mücadeleden sonra galip gelmiştir. Eline geçen bu iktidar fırsatını değerlendirecek ve bir daha yenilme ortamını kapatacaktır. Nitekim 1960 yılına kadar böyle olmuştur.
Amerika, Türkiye'de kendisine sağlam bir müttefik bulmuştur. Artık askeri, ekonomik ve siyasi alanda antlaşmalar imzalanacak ve Amerika'nın bütün istekleri yerine getirilecektir.

On yıl Türkiye'yi yöneten DP iktidarının izlediği iktisadi politika:

1. Tarıma ağırlık vermek ve Türkiye'yi gelişmiş bir tarım memleketi yapmak,
2. Yabancı sermayeyi teşvik etmek ve her türlü imkânı tanımak,
3. Devletçilik politikasını terk ederek, liberal politika izlemek,
4. Dış politikada emperyalist Amerika ile çok geniş ittifaka girmektir.

Politikası bu olan DP iktidarı, artık bütün ümidini Amerika'ya bağlamıştır. Fazla yardım almak için kraldan fazla kralcı kesilmiş, her türlü ittifaka girmiş ve dış politika meselelerinde daima Amerika'nın yanında yer almış, dünya devletlerinin en haklı meselelerine bile, sadece Amerika karşı olduğu için karşı çıkmıştır. On yıllık bu dönemin ekonomik, politik ve askeri yönlerini ayrı ayrı inceleyelim.

Kaynakça
Kitap: Savunma
Yazar: Deniz Gezmiş
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Amerikan Emperyalizmi ve Türkiye

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:39

Ekonomik Yapı

Daha önce de bahsettiğimiz gibi, on yıllık DP iktidarı döneminde Amerika'nın emri, Adnan Menderes'in zekâsıyla ekonomide tarıma önem verilmiştir.

Celal Bayar, 1950 Meclis açış konuşmasında şöyle demektedir:

Elimizdeki kudret ve imkânları birinci derecede bütün şubeleriyle tarıma, tarımın yardımcısı olan işlere ve tarım sanayinin inkişafına tahsis etmeliyiz.
Böylece tarımı ön plana alma politikası, çiftlik ağası olan Adnan Menderes'in sonsuz desteğini sağlayacak ve eskiden başaramadığı bütün çiftlik meselelerini de bu politika sayesinde halledecektir.

Tarım alanında uygulanan politikanın en belirgin özellikleri şunlardır:

1. Traktör, biçerdöver sayıları arttırılmıştır (1948 yılında 1950 olan traktör sayısı, 1952 yılında 31.415'ti. Yine 1948'de 999 olan biçer-döver sayısı, 1952 yılında 6.000'e yükselmiştir).
2. Ziraat Bankası kredileri genişletilmiştir (1948 yılında 325 milyon olan kredi toplamı 1 milyar 212 milyon liraya çıkmıştır).
3. Ürün fiyatları artmıştır (Toplam tarım ürünlerinde 1951-1955 yılları arasında %30-%40 fiyat artışı olmuştur).

Tarım kesiminde uygulanan bu politikanın doğal sonucu, tarım ürünlerinde çok büyük bir artış görülmüştür. Bu artışa 2-3 yıllık iyi hava şartları ve ekilen arazinin genişletilmesinin de etkisi olmuştur.
Tarım kesiminde uygulanan bu politika çok büyük adaletsizlikler doğurmuştur.

Dünya Bankası misyonu üyelerinden William H. Nicholls, gelişme hakkındaki görüşünü açıklarken şunları söylemiştir:

1953'te Türkiye'nin tarımı makineleştirme programlarından doğrudan doğruya 25.000-27.000 kadar çiftçi ailesi faydalanmıştır ki, bu %1'den biraz fazladır. Sözü geçen ailelerin yıllık ortalama gelirleri 15.000 dolardan fazladır.
Ağalar, topraklarını genişletmek için ortakçı ve kiracıyı tasfiye etmişler, boş mülkleri ekmişler, devlet meralarına tecavüz etmişler ve bunlar olmayınca arazi satın almışlardır. Bunun üzerine sefalete düşen topraksız ve az topraklı köylü, orman tahribine başlamıştır. Orman suçları çok ağır olmasına rağmen bu sürede 3 milyon 337 bin 210 dönüm arazi ormanlardan kazanılmıştır. Mülkiyette büyük dengesizlik doğmuş, tarımla uğraşan ailelerin %5.5'i toprağın %62.1'ine sahip olmuştur.
Tarım politikasının bir başka sonucu, tefecilik ve faizcilik üzerine de olmuştur. Tarım kredilerindeki yolsuzluklar ve adaletsizlikler kredilerin belli ellerde toplanmasına sebep olmuş ve tefecilik geniş faaliyet ortamı bulmuştur. Türkiye'de bu yıllarda faiz ortalaması %100'dür.

Sanayi Kesimi

Sanayi kesiminde temel değişim, devletçilik politikasından liberal politikaya geçmiştir. Bu amaçla devlet fabrikaları satışa çıkarılmıştır. Pamuklu ve yünlü dokuma fabrikalarına, çimento, tuğla, kiremit ve bira fabrikalarına müşteri aranmaya başlandı. Özel teşebbüs, fiyatların çok ucuz tutulmasını ve kendilerine satış bedeli kadar kredi açılmasını istemişlerdir. Bu "fabrikaları parasız verin, üstüne de fabrika fiyatı kadar kredi verin" anlamındadır.
Sonuçta fabrikaların satışı sekteye uğramıştır. 1951 yılında Devlet Deniz Yolları özel sermayenin ortaklığına verilmiş, Devlet Hava Yolları'na da İngiltere Hava Yolları ortak olmuştur.

Ticaretteki kısıtlamalar büyük oranda kaldırılmış ve 1950'de 62 milyon olan ticaret açığı, 1952'de 233.9 milyon dolara yükselerek, Türkiye, Avrupa Ödemeler Birliği'nin en büyük borçlusu olmuştur.
Bu dönemde her türlü borçlanmaya gidilmiştir. 1951-1957 yılları arasında toplam dış yardımlar 756 milyon dolara ulaşmıştır. Aynı dönemde ekonomiye transfer edilen yerli sermaye ise 749 milyon dolardır. Görülüyor ki, sekiz yılda ekonomik alana harcanan dış sermaye yerli sermayeden fazladır.

1951 yılında Yabancı Sermaye Kanunu çıkarılmış, fakat hem tarım ve ticaret sermaye alanının dışında tutulmuş, hem de yabancı sermayenin kârı sınırlandırılmıştır. 1954'de Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu çıkarılarak bu yasaklar da kaldırılmıştır.
1951-1960 yıllarında yurdumuza giren toplam yabancı sermaye tutarı 548 milyon liradır. Ayrıca birçok hallerde yabancı sermaye hiç kullanılmadan yabancı şirketler sadece lisans veya mamulün adını satmaktadır. Örneğin: Coca Cola yüzde yüz yerli sermaye ile kurulmuştur. Fakat firma buna rağmen, Amerikan firmasına her yandan bağımlı durumdadır. Oto montaj sanayinde yabancı otomobil imal eden firmalar yüzde yüz yerli sermaye ile kurmuşlardır. Fakat yabancı firmalara bağımlıdırlar.
İş Bankası, yabancı firmalardan Pirelli, Unilever, General Elektrik, Tanı Sigorta ve Türk Amerikan Dış Ticaret Bankası ile ortaktır. Sonradan Turizmi Teşvik Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanuna göre, yabancılar köylerde arazi satın alabileceklerdir. Bu yüzden bugün birçok turistik tesisler ve köyler yabancılara aittir. Böylece yabancı sermaye, sahil yağmasından da nasibini almıştır.

Celal Bayar, 1954 yılı Ocak ayında Amerika'ya yardım istemek için gitmiş, fazla yardım koparmak için de malum Petrol Kanunu'nu çıkararak dostlarını memnun edeceğine dair söz vermiştir. Bu kanuna göre: Devletin elindeki petrol, özel teşebbüse devredilecektir. Devletin bu konuda özel teşebbüsün karşısına çıkmaması garanti edilmiştir. Yabancı şirketlerin muvafakati olmadan bu kanun değiştirilemeyecektir. Bu derece dengesiz ve hayasız politika izleyen ve her şeyimizi Amerikan dolarlarına peşkeş çeken o zamanki DP tutumuna CHP karşı çıkmıştır. Çünkü Petrol Kanunu'yla tanınan imtiyazlar, diğer imtiyazlardan daha ağırdır. Bu konu ile ilgili olarak İsmet İnönü 1955 yılında İzmir'de yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
Yabancı sermaye, kayıtsız şartsız olarak Türkiye topraklarına davet edilmiştir. Yabancı Sermaye Kanunu, ticaretimizi, sanayimizi, iktisadımızı can evinden vuran bir kanundur. Yabancı sermaye, uzun mücadelelerle elimize aldığımız ticari ve zirai sahalarımıza girmiştir.

Hiçbir devlet, ben kapitülasyon istiyorum, demez. Siz de devlete diğer devletlerden ayrı fazla bir hak tanıdınız mı, diğer devletler karşılıklı olarak bu haklardan istifade hakkına maliktirler. Çünkü hiçbir devlet diğer devletlerden eksik bir durumu kabul etmez. Birine bir şey verdiniz mi, aynı şartları diğerlerine de teşmil etmek lazımdır.

Tarihte yabancılar, kapitülasyon himayesi ile Türkiye'yi istismar ettiler. Yeni devirlerde yerli vatandaş hakikat dışı ve emniyetsiz usullerle ıstırap çekecek ve yabancı sermaye hususi kanunların himayesinde yaşayacaksa kendi elimizle yerli sermayeyi yabancı olmaya zorlamış oluruz. Asırlardır tecrübe edilmiş mahsurlu usullerin yeni bir marifetmiş gibi yeniden getirtilmesine teşebbüs edileceğini asla tahmin etmezdik.
Diyorlar ki, Hollanda büyük inekler getirecek. Böylece inek beslemeyi öğretecek, tohumlar ıslah edilecek. Alemin hiç işi kalmadı da Türklerin tohumunu düzeltelim, hayvanlarını büyük yapalım diye mi buraya gelecek? Bunlar bizde eskiden de vardı. Zorla çıkardık memleketten. Girdikten sonra çıkarılması baş belasıdır. Üç yüz senede zorla çıkardık.

Bugün Afrika kabileleri, kendi topraklarını işleten yabancılara karşı ayaklanmışlardır. Bizim iktidar, gül gibi toprağımıza, Afrika kabilelerinin kovduğu yabancı sermayeyi getirmek istiyor.
Petrol Kanunu bir kapitülasyon kanunudur. Bu kanunla memleket bilinmeyen meçhul akıbetlere sürüklenmiştir.
Biz bu memleketi sokakta hazır bulmadık! Biz bu memleketi bir avuç harabe halinde aldık! Yabancı ellere kaptırmayacağız! Bu memlekette kapitülasyonların yeniden ortaya çıkmasına asla müsaade etmeyeceğiz! Ve bu uğurda sonuna kadar mücadele edeceğiz...

Petrol Kanunu, kapitülasyon hükümleriyle hazırlanmış gönüllü bir kapitülasyon layihası olarak teklif edilmiştir.
İşte profesörler, işte hukuk âlimleri, hepsinin önünde söylüyorum. Petrol Kanunu'nu karşılıklı taahhüt şeklinde görmek, bir kapitülasyon devrini açmaktır.
Petrol ve Yabancı Sermaye Kanunları, memleketin can evine dokunmaktadır. İktidara gelirsek düzelteceğiz. Bununla her zaman uğraşacağım. Bırakmam yakalarını...
Ne yazık ki Türkiye'de Amerika o kadar güçlenmişti ki, İsmet İnönü'ye rağmen yaşayacak güce erişmişti.
1950-1953 dönemindeki tarım politikasıyla, Türkiye tahıl ambarı haline gelmiştir. Fakat 1953'ten sonra genişletilecek arazinin kalmaması, Amerikan yardımlarının kısıtlanması ve Kore Savaşının sona ermesi, "Küçük Amerika" diye dünyaya tanıtılan Türkiye'nin öneminin azalmasına sebep olmuştur. Dış ticaret fazla açık verdiği için kısıtlanmalar konmuş ve Türkiye 1955 yılından itibaren Amerika'dan tarım ürünleri almak zorunda kalmıştır. Bu konuda 12 Kasım 1956'da Tarım Ürünleri Antlaşması imzalanmıştır.

Bu antlaşmaya göre:

1. Türkiye'ye satılan Amerika'nın tarım ürünleri fazlası, Amerika'nın aynı mallarının alıcısı bilinen pazarlara ve Amerika'nın düşman tanıdığı ülkelere satılmayacak ve yalnız Türkiye iç tüketimi için kullanılacaktır.
2. Bu antlaşmayla, Türkiye'ye satılacak malların dünya tahıl ürünlerinin piyasa fiyatları üzerinde tesir yapmaması için, dünya piyasası üzerinde fiyat tespit edilecektir.
3. Türkiye'nin yetiştirdiği ve antlaşmada adı geçen veya benzeri mahsullerin Türkiye'de yapılacak ihracatı, Amerika tarafından kontrol edilecektir.
4. Amerikan tarım ürünleri fazlası, Türk Lirasıyla satın alınacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'na yatırılacak olan bu Türk Liraları şöyle kullanılacaktır:

a) ABD hükümetinin Türkiye'deki masraflarına karşı ödenecektir.
b) ABD tarım ürünlerine yeni piyasa imkânları temin için kullanılacaktır.
c) Uluslararası eğitim mübadelesi, kitap ve gazete tercümelerine,
d) Amerikan vatandaşları tarafından kurulup işletilen okul, kütüphane ve cemiyet merkezlerine yardıma,
e) Paranın geri kalan kısmı faizle borç verilmek suretiyle kullanılacaktır.

Bu antlaşma ile Türkiye tarım ürünleri ihracatının Amerika tarafından kontrol edilmesini açıkça kabul etmiştir.
Şayet Amerika'nın tayin ettiği miktardan fazla buğday ihraç edilirse, ihraç edilen buğday kadar Amerikan buğdayını Türkiye kendi parasıyla satın alma cezasına çarptırılacaktır.

Gene 21 Şubat 1963 tarihli ve 11513 Sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Amerikan notasında, ikili antlaşmalara dayanarak şu istekler belirtiliyordu:

Notanın birinci bölümünde, "Türkiye'nin bir yıllık zeytinyağı ihracatı 10 bin tonla sınırlandırılmıştır" deniyordu. Eğer Türkiye'nin bu devredeki, yani bir yıl içindeki zeytinyağı ihracatı müsaade edilen miktarı aşarsa, Türkiye'nin kendi dövizi ile Amerika'dan aynı miktar nebati yağ satın almak suretiyle cezalandırılması öngörülmektedir. Türkiye'deki zeytinyağı üretiminin artarak dışarıya satılması, Amerikan nebati yağlarının ihracatını azaltacağı için, Amerika kendi üreticisini korumak maksadıyla Türkiye'nin zeytinyağı ihracatını kısıtlamıştır.

Amerika'nın bu notasına zamanın Türk hükümeti şu cevabı vermiştir:

Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin notadaki hususlar üzerinde mutabık olduğunu bildirmekle şeref duyarım.
Ekselanslarından en derin saygılarımın kabulünü rica ederim.

Muhlis Ete

Görüldüğü gibi, Amerika ile imzalanan bütün antlaşmaların karakteri budur. Bu tür antlaşmaların doğal sonucu Türkiye'de yabancı firmalara ve devletlere bağlı kapitalist bir sınıf doğmuştur. Yurdumuzda büyük yatırım isteyen bütün fabrika ve şirketler Amerikan sermayesi ile ortak olmuşlardır.

İktisadi Devlet Teşekkülleri, özel sermayeye %50 veya daha fazla imkân tanımışlardır. Özel sermaye ise, yabancı sermaye ortaklığı ile bu teşekkülleri de dış devletlere bağlamış ve ortaya yabancı sermayeyi koruyan devlet teşekkülleri çıkartılmıştır.
1966 yılı TBMM Kamu İktisadi Teşebbüsleri Ziraat İşleri Alt Komisyonu raporuna göre, Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş., 3 milyar 80 milyon lira sermaye kullanmaktadır. Bunun 183 milyonu kendi öz kaynaklarından, 2 milyar 897 milyonu yabancı kaynaktandır. Fakat özel teşebbüs, kendisine ait görünen 2 milyar 897 milyonun, 2 milyar 334 milyonunu yine devlet hazinesinden almıştır. Türkiye Çimento Sanayi A.Ş. için de durum aynıdır. Şirket on fabrika kurmuştur. 9'una yabancı sermaye ortaktır. Sümerbank'ın imkânlarını genişleteceğiz diye toplam kaynaklarının %95'i yabancı gruplara devredilmiştir. Bu yüzden banka, kâr yapma yerine faiz ve komisyon ödemek zorunda kalmıştır. 1964 yılında 30 milyon TL faiz ve komisyon ödenmiştir.

Yabancı sermayenin katıldığı diğer bir önemli kuruluş, Ereğli Demir Çelik Fabrikaları T.A.Ş.'dır. Bu kuruluşa Amerikan "Koppers Comp. Iııc." (Washington Electric Inc. Comp.)vc "Blow Knox" adlı üç şirketin meydana getirdiği Koppers Grubu ortak olmuştur. Bugün Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş.'nin işleyişine bakarsak:

1. Kuruluşa ait incelemeyi ve iktisadi etüdü yapan firma: Koppers Grubu.
2. Şirkete gerekli 80 milyon dolarlık fabrika ünitesini sağlayacak firma: Koppers Grubu.
3. Müşavir firma: Koppers Grubu.
4. Montaja nezaret ve ilk işletme: Koppers Grubu.
5. Sevk ve idare müşaviri firma: Koppers International.
6. Bazı mühendislik hizmetleri: Türk Koppers.
7. Ereğli'nin 9 kişilik yönetim kurulunda, 3 kişilik temsilci bulunduran hissedarın Koppers Grubu olduğunu görüyoruz.

Diğer taraftan kârlı iş alanları olan, müteahhitlik, arsa spekülasyonu, banka ve sigorta oyunlarıyla, bir avuç adam Türkiye'nin sayılı zenginleri arasına girmeye hak kazanmıştır.

Talan o kadar ileri gitmiştir ki, zamanın başbakanı Menderes şu sözleri söylemeye mecbur oluyordu:

Çalıyorlar birader, çalıyorlar. Ne diyeyim, Allah belasını versin! Ama ben ne yapayım? Ben başvekilim, müfettiş değilim ki...
Bu sözler çığırdan çıkan ve önüne geçilemeyen talanın dile getirilişidir. Aynı talan devam etmiş ve 1956 yılında Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikası (SEKA)'ya Amerika ortak edilmiştir. Kapılarımızın Amerikan sermayesine sonuna kadar açıldığı bu dönemde, diğer yüz kızartıcı antlaşmalar askeri ve siyasi antlaşmalardır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Amerikan Emperyalizmi ve Türkiye

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:40

Askeri Antlaşmalar

Demokrat Parti iktidara gelince, Amerika ile ilişkisini daha da kuvvetlendirmek ve fazla yardım almak için askeri antlaşmalar yapmış ve 1949 yılında kurulmuş olan NATO'ya girmekte ısrar etmişti. Ancak bu kolay olmadı. Çünkü, NATO Kuzey Atlantik İttifakı olup bu örgütü oluşturan devletlerle Türkiye'nin komşuluğu yoktu ve bu askeri antlaşmadan yararlanması imkânsızdı. Ancak, Türkiye'deki egemen güçler, Doğu Akdeniz'de veya Ortadoğu'da kurulacak bir ittifak arzuluyorlardı. Fakat böyle bir ittifak yoktu.

Türkiye ve Yunanistan 1949 yılında Avrupa Konseyi'ne kabul edilmişti. O zaman İngiliz Times gazetesi, Türkiye'nin din, ırk, gelenek ve coğrafya bakımından Avrupa'dan farklı olmasına rağmen askeri bakımdan elverişli topraklara sahip olduğu ve bu kabulün Avrupa'nın çıkarına olacağını belirtiyordu.

Ne pahasına olursa olsun NATO'ya girmekte ısrar eden Türkiye, Amerika'yı memnun etmek için, Kore'ye asker yolladı.

Bununla ilgili olarak devrin bakanlarından Fahri Belen şöyle demiştir:

Kararın ne şekilde verildiğini biliyor musunuz? Yalova'da Reisicumhur, Başbakan ve Milli Savunma Bakanı karar vermişlerdi... Usulen Bakanlar Kurulundan karar alınması, uysal arkadaşları iştirak ettirmek suretiyle temin edilmiş, bendeniz ve sayın Nihat Reşat Belger bu toplantıya davet edilmemiştir...

Böyle bir kararın sonucu, Türkiye Kore'ye asker yollamıştır. Çünkü bunun amacı, Amerika'dan çok yardım almak ve NATO'ya girmek için Amerika'nın isteklerine uymaktır. Onlar için masum Türkiye halkının haksız ve bizi hiç ilgilendirmeyen bir savaşta ölmesi önemli değildir. Önemli olan zengin türetmek için Amerika'dan yardım almaktır. Nitekim, 1964 Kıbrıs buhranındaki Amerikan tutumuna karşı, Kore'de madalya alan askerler bunları sahiplerine iade etmişlerdir.
Türkiye'nin bu tutumu üzerine Amerika, NATO'ya girmemizi kabule yanaşmış, ancak bu defa diğer NATO devletleri reddetmişlerdir. Ret gerekçelerinde haklıdırlar; NATO, Kuzey Atlantik İttifakıdır, Türkiye ise Atlantik değil Akdeniz ülkesidir. Danimarka ve Norveç gibi ülkeler Akdeniz'de çıkacak bir savaşa Türkiye yüzünden bulaşmak istememektedirler.
İngiltere Türkiye'nin bu durumunu gözden kaçırmadı. Ortadoğu'da prestijini kaybeden İngiltere, Türkiye'yi Ortadoğu'da askeri bir ittifaka girmek için paravan olarak kullanmayı düşünüyordu.

İngiliz Dışişleri Bakanı Morrison bunu şöyle dile getiriyordu:

Şimdiye dek asıl güçlüğün Kuzey Atlantik Antlaşması'na katılma isteğiyle Ortadoğu'nun genel savunmasıyla ilgili durumun bağdaştırılması...
Bundan iki gün sonra Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, NATO'ya alınacak Türkiye'nin, bir Ortadoğu ittifakına girmeye hazır olduğunu ilan ediyordu. Artık engeller kalkmıştı ve 1952 yılında NATO'ya girildi.

NATO, başta Amerika olmak üzere diğer emperyalist ülkelerin ve onların Türkiye'deki bir avuç komisyoncusunun sermayelerine bekçilik eden bir askeri ittifaktır. Bütünüyle Türkiye halkının çıkarlarına aykırı olan bu antlaşmanın varlığına dayanılarak kabul edilen çok daha ağır ve menfaatimize aykırı antlaşmalar vardır.

NATO gereğince, Kuvvetler Sözleşmesi Antlaşmalarına göre Türkiye'deki Amerikalılar ayrı bir statüye tabidir. Sözleşmeye göre, Türkiye'deki görevli asker, sivil bütün personel ve onların yakınları görev anında işledikleri suçlarla ilgili olarak Amerikan makamlarınca yargılanacaklardır. Ve suç ile resmi görev ilişkisinin tayininin tek ve son mercii Amerikan Askeri Yardım Grubu (JUSMAT) Başkanıdır.
1959 Kasımında Amerikalı Yarbay Morrison, Ankara'da, Çankaya'daki Amerikan kulübünden akşam, çalışma saatleri dışında çıktıktan sonra 80 kilometre hızla sürdüğü arabasıyla toplu halde yürüyen 11 askerimizi çiğnediği halde görevli olduğu belgesi ve iddiasıyla Türk adli makamlarına verilmemiştir. Çiğnenen erlerden biri ölmüş, birkaçı felç olmuştur. Bu olaylar çok kere tekerrür etmiş ve hepsinde sonuç aynı olmuştur.
1954 yılında Türkiye ile ABD arasında Vergi Muafiyetleri Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma DP'nin çıkmaza girdiği ve Amerika'nın yardımları kıstığı 1954 ortamında imzalanmıştır.

Antlaşma gereğince, Amerika'dan ve Amerikalılardan alınmayacak vergiler şunlardır:

1. İthalat vergisi,
2. Resim ve ücretler, muamele vergisi,
3. Nakliyat resmi, harçlar ve damga resmi,
4. Elektrik ve havagazı vergiler,
5. Kazan ve motorlardan belediyece alınan vergiler,
6. Akaryakıt vergisi,
7. Telgraf, telefon ve Milli Savunma vergisi,
8. Gemi ve uçaklar dolayısıyla liman ve meydanlardan alınan resim ve ücretler,
9. Belediyece alınan ilan resmi, şeker istihlâk vergisi, tekel vergisi.
10. Müdafaa ve hususi istihlâk vergileridir.

Gümrük vergileri Amerika için tamamen kaldırılmış ve bugün yurdumuzda kaçak satılan Amerikan mallarının dolmasına sebep olmuştur.
Yurdumuzdaki Amerikalılar üzerinde yargı yetkisinin olmaması, gümrük ve vergiden muaf tutulmalarıyla ilgili bu birkaç antlaşma dahi Türkiye'nin bağımsızlığının ayaklar altında çiğnenmesine yetmektedir.

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı yıllarında bu konuda şöyle diyordu:

Bir devlet ki, kendi vatandaşlarına uyguladığı bir vergiyi yabancılara koyamaz, gümrük muamelelerini, resimlerini memleketin ve milletin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi yasaktır ve bir devlet ki, fazla olarak yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan mahrumdur. Böyle bir devlete pek tabii bağımsız denemez...

Bu sözlerden sonra şunu demek gerekir:

Şayet bu antlaşmalara rağmen Türkiye hâlâ bağımsız ise, o zaman:

- Kurtuluş Savaşı neden verilmiştir?
- Mustafa Kemal yalan mı söylemektedir?
- Ya bu antlaşmalara giren Türkiye yarı-bağımlıdır veya Kurtuluş Savaşı bağımsızlık savaşı değildir...

Amerika ile imzalanan askeri antlaşmalar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yapısını da değiştirmiş ve Amerikan ordu yapısına benzetilmek istenmiştir. Amerika'nın büyük ordu kurması ve geliştirmesi çok masraflı olduğu için yabancı orduları Amerikanlaştırmayı, ittifaklarla istediği zaman kullanmayı daha uygun bulmuştur. Amerikan ordusunun personel ve malzeme kadroları ordumuza aynen tatbik edildi. Ve DP döneminin özlemi "Kardeş Amerikan Ordusu" meydana getirilmeye çalışıldı. Kuruluş ve kadrolar değiştiği için eğitim ikmal usulleri ve taktikleri, Amerikan kitapları Türkçeye çevrilerek aynen uygulandı. Hatta o kadar ki, Amerikan ordusu idare talimatnamesindeki "papaz" yazılan yere "alay imamı" koyacak kadar sadık kalındı.

Amerikan Askeri Yardım Kurulu Başkanı bir general Harp Akademisi öğrenim süresinin bir yıla indirilmesini, çünkü Türk Ordusunun denizaşırı bir hareket yapamayacağını, asıl görevinin büyük çaplı bir kara harekâtını gerilla savaşı ve tabur üniteleri şeklinde yürütmek olduğunu ve bunun için de üç yıllık Harp Akademisi öğreniminin gereksiz olduğunu iddia ediyordu. Amerikalı bir profesör ise, Türkiye'de yaptığı inceleme sonunda Amerikan askeri yardımını şöyle değerlendiriyordu:
Truman Doktrinini uygulamak üzere, 1948'de Amerikan askeri yardımının tesisi ile Türk Ordusu, generallerinin onlardan çok daha yüksek ücret ve imtiyaza sahip Amerikalı çavuşlar tarafından eğitime tabi tutulması gibi acayip bir durum karşısında kalmıştır...

Kurtuluş Savaşında, Amerika da dahil bütün emperyalist ülkeleri yenen ordumuz, bu etkilerle yapısını değiştirmiş ve Amerikan sermayesi ile askeri ittifakların emrine sokulmak istenmiştir. Bütün bu değişimler DP ve onun temsil ettiği sermaye çevreleri açısından normaldir. Onlar, Mustafa Kemal Türkiye'sine ve Kurtuluş Savaşımızın ordusuna karşıdırlar. Onlar için en iyi ordu, ortakları olan Amerika ve kendi sermayelerini en iyi koruyacak ordudur. Bu amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Menfaatleri gereği imzalamış oldukları bu antlaşmaları, Türkiye halkından, Meclisten ve bazı bakanlardan gizlemişlerdir.
27 Mayıs İhtilalinden sonra bu antlaşmalar aranmış fakat çoğu bulunamamıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Amerikan Emperyalizmi ve Türkiye

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:41

Siyasi Antlaşmalar

Türkiye'nin NATO'ya girmesi, Eisenhover'in Amerika Cumhurbaşkanı seçilmesi, Kore Savaşının sona ermesi ve Amerika'nın Ortadoğu ile ciddi ilgilenmesi sonucu, İngiltere, Ortadoğu'da bir askeri kumandanlığın değişik bir isim altında kurulması için Amerika ile işbirliği yapmıştır. Amerika'nın teşebbüsleri sonucu Türkiye'nin, Ortadoğu'da kurulacak bir savunma teşkilatının liderliğini üzerine almaya istekli olduğunu bildiği için kumandanlığa katılacak diğer devletleri bulmaya çalışmıştır. Böyle bir antlaşmada Türkiye tam anlamıyla paravan olarak kullanılacaktır. Çünkü, İngiltere'nin Ortadoğu'da çıkarlarını korumak için bir antlaşma yapmaya yüzü tutmamaktadır. Ve Süveyş Kanalı konusunda Mısır'la arası son derece açılmıştır. Önce Türkiye ile Pakistan arasında Ka-raşi Antlaşması imzalandı ve 1954'te yürürlüğe girdi. Türkiye, Irak'ı bu antlaşma ile imzalanan pakta almak istemiş, fakat Süveyş meselesi hâlâ çözümlenemediği için Mısır karşı çıkmıştır. Bunun üzerine İngiltere, önce Mısır'la Süveyş konusunda geçici bir antlaşma imzaladı, sonra Irak Başbakanı Nuri Sait Türkiye'ye pakta girmek için karar verdiğini bildirdi. Türk hükümeti, Suriye ve Lübnan'ın pakta girmesine çalıştıysa da sonuç alamadı.

Irak'ın antlaşmayı kabulünden sonra 1955'te Bağdat Paktı Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmanın 5'inci maddesine göre, antlaşma Arap Birliği üyesi devletlere açıktır. İsmi yazılı olmadığı halde antlaşmaya İngiltere de katılmıştır. Zaten antlaşmanın asıl amacı Amerika ve İngiltere'nin Ortadoğu'daki çıkarlarını korumaktır. 1955 yılının sonlarında İran ve Pakistan da pakta dahil olmuştur. Böylece İngiltere ve Amerika, Ortadoğu petrollerini güvenlik altına almışlardır.
Bu paktın üye devletlere askeri hiçbir faydası olmamıştır ve esasen buna imkân da yoktur. Aksine Arapları birleştirmiş, Irak'taki geçici hükümeti zayıflatmış ve yalnız kalan hükümet 1958 yılında ihtilalle düşmüştür. İhtilalden sonra İngiltere'nin üsleri Irak'tan çıkarılmıştır.

Bağdat Paktı yüzünden Türkiye ile Arap devletlerinin arası açıldı. Hatta Türkiye yabancı devletlerin etkisi ile 1957 yılında Suriye'ye silahlı müdahale hazırlığı yapmış, son anda vazgeçmiştir. Irak'taki ihtilalden sonra Bağdat Paktı'nın varlığı tehlikeye girdi. Arap halkı pakta karşı çok büyük tepki gösterdi. Durumu görüşmek üzere üye devletler Irak hariç, 1958'de Londra'da toplanarak deklarasyon imzaladılar. Pakta üye devletler Irak'ın durumunu görüştüler, ayrıca Amerika'nın Türkiye üzerinden Lübnan'a, İngiltere'nin Ürdün'e müdahalesini kararlaştırdılar. Amerika bu pakta çok önem veriyordu. Çünkü 1954'te Türkiye ile imzaladığı askeri bir antlaşmadan dolayı Bağdat Paktı'na dolaylı üye idi. Deklarasyon dünyada ilk defa "endirek saldırı" terimini kullandı. Bunun ne anlama geleceği, nasıl tatbik edileceği şartlara ve uygulamalara bağlıdır. Herhangi bir meseleden dolayı, endirek saldırının sorumluluğu altına girilebilir.
Amerika bu fırsatı değerlendirmek için 1959 yılında, dolaylı saldırıyı içine alan bir antlaşma imzalamıştır.

Bu antlaşmanın 1. maddesinde şöyle denilmektedir:

Ortadoğu'da sulh istikrarı istihdaf eden müşterek karar suretinde derpiş edildiği veçhile, Silahlı Kuvvetlerin kullanılması da dahil olmak üzere ABD'nin Anayasasına uygun gerekli her türlü harekete geçecektir.
Bunun anlamı; Amerika, Ortadoğu'daki barış ve düzeni antlaşmalar gereğince korumak için Silahlı Kuvvetler dahil olmak üzere ABD'nin Anayasasına uygun her türlü eyleme geçebilir demektir. Barıştan kastedilen, Türkiye'yi, Ortadoğu'yu sömürmesi için statükonun devamı, düzenden kastedilen ise, Türkiye'deki sermayesi ve Ortadoğu'nun petrolleridir. Amerika bununla da yetinmemiştir. Irak ihtilalinden Türkiye ve dünya iki gün haber alamamıştır.

İhtilalden bir gün sonra İsrail Ataşesi Albay Michael, İsrail Başbakanı ve Genelkurmay Başkanı adına Türk Genelkurmayına giderek şu teklifi yapmıştır:

Ürdün Krallığı, İngiltere; Lübnan Cumhuriyeti, Amerika tarafından işgal edilecektir. İsrail de Suriye'yi Birleşik Arap Cumhuriyeti'nden ayıracaktır. Türkiye de İran ile birlikte Irak'taki Nuri Essayiş rejimini restore edecektir.
Teklif Genelkurmay Başkanı tarafından Cumhurbaşkanı ve hükümete götürülerek kabul edilmiş, fakat uygulanmamıştır. Burada Amerika'nın oynamak istediği oyun şudur: Irak ihtilalini bastırmak için Arap devletlerine saldıracak ve Irak'ı savaşa sokacaktır. Haksız olduğunu bildiği için ihtilali iki gün kamuoyundan gizlemiştir.

Bütün bu karışıklıklar ortamında Amerika, Türkiye'yi çok sadık bulduğundan paktın merkezini Ankara'ya taşıdı ve adı da değişerek CENTO oldu. Amerika esas üye olmamasına rağmen, CENTO içinde en çok sivil ve asker bulunduran ülkedir. İran ve Pakistan CENTO'yu feshetmeyi her vesilede teklif ettikleri halde Amerika'nın emriyle Türkiye kabul etmemektedir.
Görülüyor ki, siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel antlaşmalardan sonra Türkiye tamamen yarı-bağımlı bir ülke olmuştur.

1950'de iktidara gelen DP birkaç yıl dolar şarkıları söyleyerek bayram yapmış, dış sermayeyi yurda doldurmuş, fakat 1960'a doğru bayramın tadı kaçmış ve nihayet 1960 yılında çaldığı davul patlamıştır.
On yıllık dönemde, işçilerin bütün demokratik hakları kısıtlanmış, tarım ağaları desteklenmiş, köylüler ise tefeci ve ağaların sömürüsü altında perişan olmuşlardır. Gelen yabancı sermaye ve izledikleri temel politika gereği bir avuç sanayici, tüccar ve ağa, elde ettikleri kârlarla rekor kırmışlar, buna karşı toplumun diğer kesimleri ise milli gelirden çok az bir pay almışlardır. Az topraklı köylüler arazilerini ağalara kaptırmışlar, memurlar, topraksız köylüler ve sanayi işçileri aç kalır duruma gelmişlerdir. Ekonomideki enflasyon, yoksul halkı perişan etmiş, sermaye çevreleri ise gelirlerini artırmışlardır.

Kısacası, hükümet ve Amerika ile ortak sermaye çevreleri hariç, gidişten herkes ıstırap duymaktadır. Halk uyanmaya ve direnmeye başlamıştır. Memurlar, subaylar ve öğrenciler çok ağır geçim şartları içinde oldukları için, bir taraftan ülkenin sürüklendiği batak, diğer taraftan geçim derdi, bilhassa büyük şehirlerde hükümete karşı direnmeleri yaratmıştır. DP iktidarı bunlara karşı, çeşitli baskı metotları kullanmıştır. Varlığını devam ettirmek için her şeyi haklı görmekte, en ufak bir tepkiyi çok sert karşılamakta ve kendisini yenilmez bir güç görerek talana devam etmektedir.

Bu tutuma karşı İsmet İnönü şöyle diyor:

Vaziyeti bahane ederek daha geniş kazanç peşinde koşanların hareketini tahlile lüzum yoktur. Onlar beğendiklerini yapsınlar, ama hareketlerinin kendilerine gayrimeşru daha fazla kazanç değil, sadece dert sağlayacağını görecekler, ticaret hayatında kumar oynamanın akıbetlerine en kısa zamanda katlanmak zorunda kalacaklardır. Bu husustaki kararımızın değişmez mahiyetini burada belirtmek isterim.
DP hükümeti hem ekonomiyi hem de siyasi yapıyı çıkmaza sokmuştur. Türkiye'de ekonomik ve politik kriz başlamış, birçok kurum ve müesseselerde ciddi çöküşler olmuştur.
Ordu, basın, üniversite ve halkın diğer kesimlerinde sert tepkiler başlamıştır. Ordu iktidara karşı gizli örgütlenmeye başlamış, basın, yılların sansürü ve baskısına karşı çıkmış, özgürlük istenmiştir. Üniversiteler, öğrenci ve öğretim üyeleriyle ayaklanmışlar ve Ankara ile İstanbul devamlı sokak çarpışmalarına sahne olmuştur.

Hükümet hâlâ pervasızlık içinde, "Biz milletin iradesiyle geldik, yine milletin iradesiyle gideriz" diyerek olaylara gülmektedir. CHP, DP'ye karşı kesin tavır almış ve gençliği desteklemiştir.
Nihayet 27 Mayıs 1960 günü Türk Silahlı Kuvvetleri duruma müdahale etmiş ve idareyi ele almıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1938-1950: İsmet İnönü Paşa Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron