Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İçisiye Yabgu Zamanı (M.Ö. 126-114)

Burada Asya Hun İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

İçisiye Yabgu Zamanı (M.Ö. 126-114)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:32

İçisiye Yabgu Zamanı (M.Ö. 126-114) (Çince Yazılışı I-Ch'eh -Hsieh)

Kün-çin'in uzun yabguluk dönemi Hunların bozulmaya başladığı yıllar sayılsa da, askeri yönden hayli başarılı geçmişti. O öldüğünde kardeşi İçisiye doğu prensi idi. Tahta namzet savdan Kün-çin'in oğlu Yu-pi, haliyle devletin başına geçmek istedi. İki taraf arasında kısa süren bir savaş başladı. İç karışıklık Yu-pi'nin aldığı ağır mağlubiyetle sonuçlandı. Amcasının elinden canım kurtarabilen yeğen Yu-pi Çin'e sığındı ve orada iltifatlara gark edildi, fakat kısa zaman sonra bu prens Çin'de öldü.

İçesiye duruma hakim olunca, Çin'le savaşa kaldığı yerden devam etti. Hunlarda enerji kaybı hiç olmamış gibiydi. İlk senede, "Çin'in kuzey-doğu kasabaları (Bu günkü Ho-pei, Liao-hsi ve Liao-tung), Yin-shan'ın ormanlık bölgelerini kendilerine üs olarak seçen Hunlar" tarafından yerle bir edildi. 125 senesinde Ordos'ta geniş çaplı yağma hareketi yapılıp, bir çok esir alındı.
İmparator ülke sınırlarında cereyan eden Hun yıkıcı faaliyetlerinden oldukça rahatsızdı. Şimşek gibi, göz açıp kapayıncaya kadar vurup kaçan Hunlara yetişemiyorlardı. Ordu teşkilatında değişikliğe ihtiyaç duyan Çin, hafif süvari birlikleri oluşturmaya başladı. Yanlarına sadece ihtiyaçları kadar yiyecek içecek alacak olan süvariler daha seri hareket edebileceği için, Hunlara belki yetişebilirdi.

Çin, yeni stil orduya hazırlayınca, bunun başına 129'da on biner kişilik dört ordudan birinin komutam olan Wei-Ch'ing'i getirdiler. O seneki saldırılarında en başardı olan Wei-Ch'ing idi; aynısını, hatta daha fazlasını yapacağı umulmaktaydı. Asker sayısıyla ilgili rakamların hiçbir zaman tam doğruyu yansıtmadığı, Çinlilerin bu hesapta çok mübalağacı olduğu söylenir. Wei-Ch'ing'in ordusu 100 bin kişilikti deniyor; bu böyle değilse bile çok kalabalık olduğundan şüphe etmemek lazım.

Durumları, ağırdan almayı kaldıramayacak kadar vahimdi. Zoraki bir süratle, Ordos'tan yürüyüp, batıdaki göçebe Hunlara saldırdılar. Hiçbir şeyden haberi olmayan insanlar olağan şekilde vakit geçiliyorlardı. Baskın başarılıdır, Hunlar perişan edildiler. Canım kurtarabilen batı prensi diğerlerini kurtaramadı. Bir çok düşük rütbeli prensle beraber 15 bin kişi esir düştü.

Aynı sene içinde Hunların cevabı olacaktır, ama yapılan kar zararı karşılamaktan çok uzak kalacak. Alınan bin kadar esir, ancak zirai işlerde çalıştırılarak geçinmelerine katkıda bulunacaktı.

Çin müdafaada kalır, Hun devamlı saldırırdı. Şimdi hareketler farklılaştı, roller değişti gibi. 123 senesinde aynı komutan, doğudaki göçebelere iki ayn saldırı düzenledi. Bunlarda Çinliler umduğunu bulamadılar, üstelik çok kayıp verdiler. En mühimi ise Çin birliklerinden biri teslim olmak zorunda kaldı.

Kaynakça
Kitap: TANRININ ASKERLERİ
Yazar: NAZIM TEKTAŞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İçisiye Yabgu Zamanı (M.Ö. 126-114)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:32

Chao Hsin

Kısaca söylersek, hakiki prenslerin dışında, akrabalıktan veya başka sebepten prens sıfatı taşıyan pek çok kişi vardı. Tabi prens denen bunlardan biri de Chao-Hsin idir ve Kün-çin'in ölümünün ardından başlayan kardeş kavgalarında, Çin'e kaçanlardan idi. Hım taşı de Hun başı yarmak isteyen düşman onu iyi karşılayıp, birlik komutam yapmış, Hunlara saldırı da kullanıyordu. İşte teslim olan birlik ve komutam budur. Yabgu İçisiye Chao-Hsin'i cezalandırmak yerine mükafatlandırdı. Kız kardeşiyle evlendirdiği eski prensi danışman olarak istihdam etti. Çinin ne yapacağım bilen bu zat çok faydalı bilgiler aktararak borcunu ödemeye çalıştı. Yapılacak saldırıların hedefi olması hasebiyle, Chao-Hsin'in tavsiyesi istikametinde, karargah kuzeye taşındı.
Fazla önemi olmayan saldırılar iki taraf içinde tatmin edici değildi. Sayılmaya ihtiyaç duyulmayacak basit olaylarla M.Ö. 121. seneye gelindi.

Uçan Komutan

Bir çin kahramanı, atını çok hızlı koşturduğundan dolayı bu ünvanı almış. Çeşitli şekillerde yazdan adı, (Ho-Kiyu-Ping) (Hua-Ch'ü-Ping) Hagübin olarak okunabilirsede biz unvanı de anlatacağız.
İmparator, ordusunu yemleme işini tamamlamıştı, inançları o idi ki, bundan sonra ani Hun saldırılarına cevap verebilecekler ve kendileri de ani saldırılarda başardı olacaktı. Uçan komutan Başkumandan seçildi.

Bu arada şunu belirtelim:

Kün-çin döneminin en önemli kaybı Ordos'u elde tutamamış olmasıydı. Stratejik açıdan önemli olan bölgeler Çin'in esas hedefi idi. Bu yüzden imparator kendi ordu sistemini değiştirip Hım tarzında bir süvari birliği hazırlamıştı. Türk usülüne göre hazırlanıp, Hun silahlarıyla donatılan ordu Hunlar gibi ata binen bir komutana teslim edilince şansları gülecekti.

Özetle:

Uçan komutan 10 bin süvari ile batıdaki göçebe Hunlara saldırdı ve bir hayli insan doğradıktan sonra çok sayıda esir aldı. Hunların kurban sundukları altın idolu da alıp gitti. Aynı yılın (121) yaz aylarında ikinci defa, bu sefer Tanrı Dağları eteklerine baskın yaptı ve daha ağır hasar verdi. Burada öldürülen insanların sayısı belli değil, ama esir alınanlar aralarında düşük dereceli 70 prensle beraber 30 bin kişi.

Hunlar için tehlike çanları çoktan çalmış, artık onun felaketleri yaşanıyordu. Gördükleri zararların telafisi için doğuda bir şeyler yapmaya çalıştılar iki bin kadar Çin'liyi öldürdüler. Dört Çin birliğinin dört bin kişisinden yansı telef edilmişti, ama diğer yarısı, yetişen yardımcı kuvvetlere sayesinde kurtuldular. Son birkaç senedir kanlı çarpışmalar cereyan ederken Hun tarafının kaybı daha fazla oluyordu. Nüfusdaki oransızlık hesap edilirse, böyle devam edecek savaşlarda, Çin'den hiçbir eksiklik hissedilmeyecek, Hunlardan ise canlı insan kalmayacaktı.
Yabgu İçesiye batı da alınan yenilgilerden çılgına döndü. Gerekli tedbirleri almayan prensleri başa gelen belalardan sorumlu tutup, iki kabile prensinin kellelerini istedi. "Durumun" ümitsiz olduğunu anlayan Hun-shieh prens, ihaneti ölüme tercih etti. Panik halindeki Hu-chui prensi öldürerek, kendi kabilesiyle onunkini alıp Çin tarafına geçti. Çin'e sığınanların sayısı 120 bin kişi idi."

Herhalde, 120 bin kişinin içinde daha önce Çin'e gidenler de var; sadece bir defa da bu kadar insan gitmiş değildir. Yakın zamana kadar Hunların bütünü 300 bin nüfus olarak hesap edilirken, iki küçük grubun, yukarda verilen miktarı bulması imkansızdır. Olayın farklı anlatılış biçimide var.

Bura da şahıslar küçük krallar olarak geçiyor; aynı şekilde, Çinlilerin tahribatıyla başa çıkamayışlarından dolayı İçesiyi öfkelendirdikleri anlatılıyor, devamla:

"Han'ın niyetinden haberdar olan bu kumandanlar Çin'e kaçmağa karar verdiler. Fakat daha maksatlarına vakit bulmadan aralan açıldığı için Hoen-sye-came, Hyeo-tu-vam'ı öldürdü, bütün tebasına sahip oldu. Kendisinin askerleriyle birlikte ordusu 40 bin kişiye çıkabilirdi. Sonra Çin yolunu tuttu."
Çin'in büyük bir kumandam 10 bin kişiyle saldırıya geçip, Hun kumandanının 40 bin askerlik ordusunu dağıtabilir mi hiç? Rakamlara pek itibar etmiyoruz.

İnsan Eksiltmenin Bir Kaç Zararı

İçesiye Yabgu'nun kötü gidişattan sinirleri bozulmuş, etraflıca düşünmeden, sadece neticeye bakıp komutanlarım suçlamıştı. Çinliler tarafından yığınlarla Hunlu öldürülüyor, nüfus gittikçe azalıyor, buna ilaveten bir de bu tür uygulamalar zararı büyütüyordu. Yab-gu'nun insan harcamada müsrif olma hakkı ve imkanı yoktu.

Çin, biraz önce öldürmeye çalıştığı, onların oklarına hedef olan bir çok askeri öldüğü halde sığınmalara kucak açıyordu. Hatta, ülkesine gelmekte olan Hunlardan haberdar olunca, karşılamaya arabalar gönderiyordu. "Vezirler, bu barbarların bu surede ülkeye girmesinden dolayı imparatoru ayıpladılar. Hele, kendi halkı yiyecek bulamazken onlara erzak vermesi bütün bütün eleştirildi. Fakat imparator düşüncesinden vazgeçmedi."

İmparator alicenaplığından, Hunlara duyduğu hayranlığından misafirperver kesilmemişti. Uzun emelleri olan, geleceğe yatırım yapan bir insan olarak, ordusunun yenilemiş, bunun masrafı halkın sıkıntıya düşmesine yol açmıştı. İleride bulacakları huzur için bugünlerin kederine boyun bükülmesini umursamıyordu. İmparatoru bu davranışa iten sebep şu: "Çin sarayı Hunlar arasında ihtilafı çoğaltmak için kendilerine iltica eden komutanlara rütbeler ve mevkiler veriyor, hatta nazırlık derecesine kadar çıkarıyordu. Çinliler bu Hunları aralarında Çinlileştirdikten sonra hudut muhafızlığı vazifesine tayin ediyorlar, bu suretle Hun hücûmuna karşı yine Hunlarla müdafaa ediyorlardı."

Ölümcül Darbe Niyetine

İmparator Wu-ti'nin Çin'i, Kaşıkçı Elmas'ı gibi, etraftaki bütün komşuların gözünü kamaştırıyor, ülke'nin başı dertten kurtulmuyordu. Hepsi neyse de Hunlar'la başa çıkmak bir hayli zordu. Akla gelen her yolun denenmesinde mahzur yoktu. Bunun için savaş usûlü de beraber savaşçı kıyafeti bile Hunlardan taklid edilmişti.

Şöyle anlatılır bu değişim:

"Ağır yol alan harb arabasını bir yana bırakarak, Çin askeri de tıpkı rakibi olan Hun gibi ata bindi. Keçeden veya bezden yapılan eski pabucunu çıkararak süvari çizmesi giydi. Tabiatıyla, bol, topukları döven ve hareketi güçleştiren Çin urbasını da giyemezdi, göçebelerde gördüğü gibi giyinmeye başladı. Vücuda yapışan dar setri giydi ve bunu, eskisi gibi bezden, beline sarıp, önünde bağladığı kuşakla değil, tokalı bir kayışla sıktı. Hatta başına da samur kuyruğu de süslü göçebe kalpağını geçirdi... "

Kendini medeni sayan Çin, barbar diye hakir görüp, göçebe diye küçümsediği kavmin taklidini büyük bir zevkle kabul etmişti. Hun usûlüne göre hazırlanan büyük ordu de doğrudan Hun hakanı hedef alınacak, dertler kökünden halledilecek.

Sene M. Ö. 119.

Çin ordusunun, çıkacağı sefer'in önemiyle mütenasip hazırlandığı, iki önemli komutam bu işle görevlendirdiği anlatılmaktadır; biri general Wei-Ch'ing, diğeri, iyi tanıdığımız Uçan Komutan. "Bu iki komutandan her birine 50 şer bin adı verilmişti. Ha-çu-bing (Uçan Komutan)e ordusuna bundan maada 100 bin yaya askeri, nakliyatçı ve her şeyi göze almış sergüzeştçi gönüllüler katılmıştı, sade bunların kendilerinin 140 bin atları vardı. Daha buna, bu yığının uzun zaman muhtaç olduğu yiyecek maddelerini taşıyan, azımsanamayacak kalabalığı da katmamız lazımdır."

İmparator için bu sefer, belki de hayatının macerası idi Ordunun hazırlığı; iaşesi, silahlanması vs. milyonlarca halkın rızkından kesilerek yapılmıştı. Eğer Gobi Çölünü aşabilir, önü Alashan prenslerinin karargahlarıyla kesilmiş bulunan Yabgu'nun otağına ulaşabilirlerse, 138 ötesinden endişeleri yoktu. Hatta imparator ordu için yaptığı masrafları Hunlar'ın hazinesini! Ele geçirerek, karşılayacağına inanıyordu.

Muazzam ordunun seferi saklı tutuluyordu. Çinliler sanıyorlardı ki sadece kendi haber alma teşkilatlan iyi işliyor; bu hususta Hunlar daha ileriydiler, zamanında bilgi sahibi oldular. Kaplumbağa gibi servetleri yanlarında taşınabildiği için koyunlarım, büyükbaş hayvanlarım, atlarım düşman eline geçirtmemek yönünde gereken yapıldı. Ortalıkta, ayakbağı olacak hiçbir şey bırakılmadı. Henüz Çin ordusu görünmese de Yabgu'nun hazırlığı tamamlanmış oldu. Çinliler ise Hunları gafil avlayacaklarını sanıyorlardı. Onlar ne kadar ansızın bastırıp, bir çırpıda işi bitirmeyi düşünüyorsa beri tarafta savaşılacak yerin kendilerine en uygun saha olması için uğraşıyordu. Netice olarak, İçesiye, savaş dışı tutulması gereken canlı cansız her şeyi uzaklara gönderip, savaşçıları de beraber "çölün kuzey uçlarında düşmanı beklemeye başladı."

Büyük bir handikap olan büyük çölü Çin orduları hasarsız geçti. "Çıkış noktalarından şöyle bir 1000 Li (tahminen 400 kilometre)X kadar uzaklaşmışlardı ki; nihayet Hun ordularına rastladılar. Durdular. Kendilerine sıkı bir ordugah kurmak için, arabaları sıkı bir sıra halinde yan yana dizdiler. Sonra harb vaziyeti aldılar.

Buralara kadar fire vermeden gelebilmeleri Çinliler adına öğünülecek bir başarıdır. Devamlı durdukları yerde saldırıya uğrayıp, ederinden geldiğince onları püskürtmeye çalışırlardı. Bu defa çileti ve uzun bir yol kat ederek düşman üzerine yürüdüler, mutlaka çok yorgundular. Geçilen çöl bir Çinli tarihçinin kalemiyle şöyle tasvir ediliyordu. Güneşin parlaklığım bir fırın sıcaklığı ile yansıtan kum "rüzgarın etkisindeki nehir gibi" akıyordu. Bu sıcak kum nehrini geçip gelen kum gibi kaynayan Çin ordusu, kendisinden bir hayli az olan Hun ordusunu boğazlamak için sabırsızlanıyordu.

Birbiriyle karşılaşan iki ordu nazlanmadan savaşa başladı. Çöl'ün kumlan kandan renk değiştiriyordu. İlk anlarda, "Hunlar yiğitçe yerlerinde duruyorlardı, fakat mücadeleye durmadan yeni Çin birlikleri sokulduğundan, ezici üstünlüğe karşı bir şey yapılamayacağı anlaşıldı. Her şeye rağmen müthiş döğüş hava kararana kadar devam etti. Güneş batarken korkunç bir fırtına çıktı. Uçuşan kumlardan göz gözü görmüyordu. Oklar Hun savaşçıların itaatinden çıkıp rüzgara ram oldu. İki taraf içinde facia, iki tarafında düşmanıydı, ama sayı üstünlüğüne sahip olan için tehlike daha azdı. Rastgele oklar aynı miktarda ölüme sebebiyet verse, Çin'in dörtte biri öldüğü zaman Hun tarafında kimse kalmaz. Vaziyet böyle olunca daha temkinli olmak askeri az olan tarafa düşüyordu.

El yordamıyla olsa da, şiddeti düşmeyen vuruşma devam ediyor, Çinlder Hunları çember içine alıyorlar, vahim son belli olmaya başlıyordu. Hunlar ok atmadaki ustalıklarını gösteremiyorlar; bir bidonun içinde döğüşür gibi gırtlak gırtlağa giriliyor, bu da müthiş moral bozuyordu. Tabii esas bozulması gereken Çin dairesi idi. Henüz, Yabgu'nun burnu bile kanamamıştı. O "Hassa birliklerinden birkaç yüz gözü pek yiğide bir yarma hareketiyle, gece karanlığından faydalanmak süretiyle; çember dışına çıkmayı başardı." Ordunun büyük bir kısmı da İçesiye Yabgunun peşinden gitti. Geri kalanlar cesaretle, savaşı devam ettirdiler. Gecenin zifiri karanlığı çöktüğünde, yapılacak pek bir şey yoktu.

İki ordunun da kaybı fazlaydı. Hunların ölü sayısını 19 bin olarak yazan Çinli tarihçiler, kendileriyle ilgili rakam vermezler. Ancak şunu diyebilmişler "Her iki taraftan da ölenlerin ve esir düşenlerin sayısı pek yüksekti." Uçan Komutan Doğu Prensi de savaşıyordu. Onu yenip 70 bin savaş esiri almış, ne kadar ölü var, bahsedilmiyor.

Esas, anlatmaya çalıştığımız macera general Wei Ch'ing de Yabgu ordusunun arasında olandı. Çinlilerin savaşa devam ettiği, Yabgunun kaçtığından haberleri olmadığı, bunu bir Hun esirinin itirafı de öğrendikleri söyleniyor. İş işten geçmiş olsa da generalin öfke ateşi sönmemişti; yakalama umuduyla peşine düştükleri Yabgunun izine rastlayamadılar. Orduya yapılan masrafı çıkaracaklar Hun hazinesini de bulamadılar, çünkü yoktu. Bir Hun reisinin karargahında ele geçirdikleri zahirenin taşıyabilecekleri miktarım alıp, kalanım yaktılar.

Bizim, Uçan Komutan diye tak tim ettiğimiz Çinli, Hunların Doğu prensini perişan etmişti. Onu, galiba Çinli tarihçiler efsaneleştirmişler. Yaptıklarım inkar etmek olmaz, ama anlatılanlardaki abartı payım da hesaba katmak lazım. Onun kahramanlığına dair neler denmemiş ki? "Dış Moğolistan'a 1000 km. kadar girdiği, yukarı Tula ve yukarı Orhon'un yakınlarına geldiği, İSO'den fazla Hun asilini ele geçirdiği v.s146.70 bin esir aldığı da inanılacak gibi değil, ama neden olmasın ki, diyelim. Şurası bir gerçek ki M.Ö. 119 senesi savaşı, Hunlardan çok şeyi alıp götürdü. Bölgelerini terk etmek zorunda kaldılar. Çinliler, yiğittikleri gölgelenir diye mi acaba kendi kayıplarım tam olarak bildiremiyorlar. Uçan Komutan 100 bin at kaybetmiş, bu kadar atin ölümü acaba ne kadar askerin de ölmesini gerektirir?

Savaşlar ve diğer bütün olaylar hakkında, bütün kaynaklar aynı şeyi söylemiyor, dolayısıyla kesin sonuçta, tam olarak bilinemiyor. Mesela, biri şöyle yazıyor "124-123 yıllarında, savaş Hunlar'ın asli topraklarına, Moğolistan bozkırlarına taşınmış ve münavebeli zaferlerle sürüp gitmişti. 119'da ise cepheye sürülen büyük Çin ordusu, kuzey yabgusu'nun otağını ele geçirmiş, 90 bin Hun'u esir almış; fakat kendisi de çok ağır kayıplar vermişti."

Bu savaşta insani kayıpların çok fazla olduğu belli ve Çin'in daha az zayiat verdiği söylenemez. Maddi kayıplara gelince; savaş Hun bölgesinde cereyan ettiği ve galip tarafta Çin olduğu için Hunlar mağlup olarak iflas etmişti. Bozkır insanının can damarı sürüleriydi. Hunların 700 bin baş hayvanı Çin'in eline geçmiş. Bunca yıkımdan sonra nasıl toparlanılır, onu göreceğiz.
Uçan Komutan lakabını kazanmış olan general Hunlar'a açtığı derin yaradan iki sene sonra (M.Ö. 117'de) öldü. Çin'in medan iftihan olmuştu.

Rene Grousset şöyle yazıyor onun için:

"Bu büyük süvarinin Hien-Yang'taki (Şensi) mezarı üzerine, bir Hun'u ezen bir atı temsil eden yüksek kabartmadan, sağlam bir heykel yapılmıştır".

Dolu'dan Sonra:

"Bu büyük yenilgiden Sonra Han meydana çıkmağa cesaret edemedi. Teb'asından bir çoğu kendisini ölmüş bildiklerinden, yerine Yeu-Ko-Li-Vam'ı seçmişlerdi. Hun sarayının ileri gelen kimselerinden birine bu ünvan verildi."

Bir telaşe eseri olarak böyle bir şey yapılmış olabilir. Han kalabalık bir orduyla gitmiş, savaş alanından uzaklaşmıştı. Geride kalanlar ne olduğunu anlayamadan, geçici bir tedbir almış olmalıydılar. Kısa süre sonra İçisiye Yabgu döndü ve vazifesinin başına geçti.

Dolu vurmuş meyve ağacına dönmüşler, dallan bile kırılmıştı, ama hayata pes edilemezdi. Maddi ve inşam kayıpların ardından ağlamanın faydası olmaz, zaten şimdiye kadar Hunlarda hiç gözyaşı göremedik. Mağlubiyetin ağır faturası, daha sonra yaşanacak olaylarda bellerini bükecekti. Belirli oranda azalan kuvvetleriyle beraber itibar aşınması da kaçınılmaz olmuştu.

"Wu-huanlar, Hunlar'ın hakimiyetinden çıkarak, Çin sınır boylarına yerleştiler. (Mançurya'ya). Çin yönetimi de bu bölgeye yeniden 60 bin kişilik savaş gönüllüsünü alalacele götürüp yerleştirdi. Buraya yerleşenler, sulama kanalları açtılar ve daha mümbit topraklara sahip olabilmek amacıyla, yerli göçebeleri kovdular. (...) Böylece Gobi Çölü, Çin'le Hunlar arasında sınır oldu."

Wu-huanlar'dan sıkça bahsedilecek; bunlar "201'de Mete tarafından yenilgiye uğratılan Tong-hu'ların soyundan gelmektedirler ya da öyle olduğunu iddia etmektedirler." "Genel de yenildikleri için (fatihlerine) her yıl sığır, at, koyun ve deri verirler"di. "Yeni efendileri tarafından yerleri değiştirildi ve Hunları kollamakla görevlendirildiler."

Hunlar'ın Barış Arayışı

Genel manada Çin zaferi değil idiyse de, Hun hezimeti olduğu inkar edilemez. Toprak kaybı bütün kayıpların üstüne eklenince düştükleri zor durum Çinle yapılacak iyi bir barış anlaşmasını mecbûri kılıyordu. Çin'in takattan düşmüş olduğunu da bilen Yabgu İçisiye barış talebiyle Çin sarayına elçiler gönderdi.

İmparator eşit iki devlet sayılma durumunu kabul etmiyor, Hunların artık Çinlilere vassal olmaları gerektiğine inanıyordu. Barış anlaşması teklifiyle değil, itaat arzetmek için elçi gönderileceğini bekleyen imparator hayli şaşırdı ve Hunları tutuklatıp hapse attırdı. Buna mukabil kendi elçilik heyetini, kendi teklifiyle Hun Yabgusuna gönderdi. Asla Çin'e boyun eğmeyi kabul etmeyen İçisiye, aynen imparatorun yaptığı gibi, elçileri hapse attırdı. Bu olaylar yaşandıktan sonra toplanan Çin istişare heyeti Hunlara yeni bir savaş açmak için karar aldı.

Çin'in Hunlardan korkusu yoktu, ama Hunların da teba olmaları mümkün değil. Restleşmeler iplerin gerilmesini, savaş ortamının ısınmasını geciktirmedi.
İmparator Wu-ti sınıra yerleştirdiği Wu-huanlardan askeri destek istedi. Yeniden bir ordu hazırlamaya başladı. İşte bu sıralarda (M.Ö. 117) Uçan Komutan namlı general öldü. Savaşçılığı ile ünlenen zatın ölümü biraz moralleri bozdu. Buna rağmen, Hunların tepelenebileceği ümidi hakimdi; fakat başka bir şey oldu.

Çinliler Hunları yenince, ele geçirdikleri bölgeye, Alashan ve Nan-shan eteklerine yığmak yapmıştılar. Sadece Hunlar değil Tibetlilerde bu olaydan tedirgin idiler.
Çin imparatoru Hunlarla uğraşırken ihmal edilmiş olan Tibetliler adamakıllı toparlanmışlardı. Kendileri için tehlike oluşturan Çin'in tedbirleri onları da zora sokuyordu; bunun için kuvvetli bir ordu ile Çin'e saldırdılar. Çinlilerin Hunları ezmek için hazırladıkları ordu, ister istemez hedef değiştirdi. Hunlar derin bir nefes aldılar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İçisiye Yabgu Zamanı (M.Ö. 126-114)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:33

Eski Casus Chang Ch'ien (Çong-Kien) Sahnede

M. Ö. 138 senesinde Yüeçileri bulup, Hunlar'a karşı desteklerim almak amacıyla yola çıkan Çong-kien 13 sene sonra dönmüştü. Maceralı seneler yaşadığım, önemli bir raporla geldiğini belirtip, teferruatına girmemiştik. Şimdi M.Ö. 115'de, ona yine görev düştü.

Çong-kien'in 138'de başlayan yolu Hun topraklarından geçiyordu. Elinde imparator tarafından verilen elçilik belgesi, ama yanında da yüz süvari vardı. Hunlar'a yakalandı ve kendini kurtaracak, inandırıcı mazeretler gösteremedi. Yüeçileri aramaya çıktığını söylemesi herhalde şüphe uyandırmasına yetiyordu; çünkü Hunlar uzun savaşlar sonucu onları uzak diyarlara göçürtmüş, belalarından kurtulmuştular.

Uzatmayalım. Genç ve cevval bir subay olan elçi durumunu hiç umursamadı. Esir gibi tutulmaya da itiraz etmeden, Hun memleketine yerleşti. Orada evlendi. Dostça muamele görüyordu ve halinden memnun görünüyordu. Artık bir Hunlu gibi yaşıyordu. Çoluk çocuğa karıştı. Aradan on sene kadar geçmişti. Bir gün kaçma fırsatı bulunca bunu değerlendirdi.
Hedefi Yüeçilerdi. Onları buldu, imparatorun mektubunu takdim etti. Netice alamadı. Eli boş dönerken Tibet sınırlarından geçip en kısa zamanda ülkesine ulaşmak istiyordu. Hedefine yaklaşmak üzere idi ki, aksi talih sınır yakınlarında onu yine Hunlarla karşılaştırdı. Yakayı ele vermişti, fakat bu defa esirliği çok sürmedi, çünkü Hun büyük hükümdarı tam o sıralarda ölmüştü ve gömme, yeni seçim gürültüleri arasında kimse farkına varmadan sıvışmağa muvaffak oldu."

Deli dolu bir adam olduğu anlaşılan elçi Çong-kien aile mefhumunu da pek bilmiyor olmalıydı. Hunlardan bir kızla evlenip, on senede bir çok çocuk babası olmuş, ama hiç birini önemsemeden tek başına kaçmıştı. Daha sonraki yakalanışında dahi canım kurtarmaktan başka kaygısı görülmedi.

Bunlar bir tarafa, onun devletine sunduğu raporda bir tarafa, küçümsedikleri göçebelerden getirdiği tohumlardan bahsedeceğiz:

"Çong Kien'in maceralı dolaşmaları sayesinde Çin gerçekten bir çok nebat ve hayvanla tanışmıştı. Eski Çinliler bile yazıyorlar ki, bu meşhur yolcunun getirdiği tohumlan ekmişler, başkent etrafında çok geçmeden göz alabildiğine yeşil yonca tarla lan meydana gelerek ilkbaharı müjdelemiş, işitip merak edenler ta uzaklardan bunu görmeye gelmişlerdi İmparator sarayının bahçesine bağ çubuklan dikmişler ve bunun tadı yemişi (üzümü) Çinliler'in pek hoşuna gitmişti."

Çin tarafından pek bilinmeyen şeyleri getiren Çong-kien delikanlı iken çıktığı yolculuktan, orta yaşlı bir adam olarak dönmüştü. Aradan, daha sonra geçen seneler onu daha da olgunlaştırmış, imparator, Hun meselesini bitirmek için yeni arayışlara girdiğinde aklına Çong-kien gelmişti. Huzuruna çağırarak fikrini sordu. İstişareler neticesinde Vu-sun adı ön plana çıktı.

Wu-sun'lar Fergana'nın kuzey doğusunda yaşayan, çobanlıkla geçimini sağlayan bir kavimdir. "Kültür balonundan Hunlar'a benzerler, pek çok adan vardır, şehirleri yoktur." Göçebe hayatı yaşayıp, ziraati bilmeyen Vu-sun'lar'ın adetleri de Hunlarınkine benziyordu. Hükümdarlarının ünvanı Kuen-mi olup, ikametgahı Horkas'a doğru İd Nehri kıyısında idi. Buranın Çin başkentine uzaklığı 8.900 Li'dir. (180) Nüfusları 600 bin, çıkarabildikleri asker sayısı 200 bin civarındadır.

Wu-sunlar'la ilgili çizgiler isim verilmeden gösterilse, bunlar Hun'dur denebilecek kadar yakınlıkları var. Savaşçılıkta da Hunlar'dan geri kalmazlar. Biraz, karakter yönünden zayıf oldukları, haydutluk ve yalancılıkla temayüz ettikleri söyleniyor ki, bu yönleriyle Hunlardan ayrılırlar. Çünkü Hunlar mertçe savaşıyorlardı. Yağma hareketleri de savaşın bir parçası ve gıda temininde bazen tek yoluydu.

Sene M. Ö. 115. Çong-kien, Wu-sunları Hunlara karşı Çin de işbirliğine razı etmekle vazifelendirildi. İmparator tarafından, "maiyetine 300 süvari asker, 600 at ve uzun bir seyahat esnasında yiyeceğini temin için 10 bin hayvan verildi." Daha önceden edindiği acı tecrübeler sayesinde "bir tehlikeye uğramadan Wu-sun'ların ülkesine" geldi.

Bazı tarihçiler onlara doğrudan, milliyet atfetmiyor, ama Moğollarla bir bağlan olduğunu açıkça söyleyen de var. Hun'larla aralarında düşmanlıklar yaşanmış, uzaklıklarından dolayı Çin'le hiç alıp verdikleri olmamıştı. Durduk yerde Çin dostluğu peyda ederek Hun düşmanlığını körüklemek Wu-sunlar'ın işine gelmeyebilirdi. Bunu kuvvetli ihtimal olarak düşünen imparator, bu mahzuru ortadan kaldıracak tedbiri de düşünmüştü. Hiç görmedikleri hediyeler ve duymadıkları, gönül alıcı hitaplar işe yarardı. Bunun için hiç çekinmeden, imparator, mektubunda Wu-sun kralına "kardeşim" diye hitap edip, "gökten doğmuş" diye onore ediyordu. Gönderdiği hediyeler Sandal ağacından mamul sandıklar içinde "çok renkli ipek kumaşlar, kaplar ve ejderha işli bol yenli elbiseler, üzeri işlemeli bronz vazolar ve porselenden kaseler... "

Hediyeler hakikaten göz kamaştırıcı idi, fakat Hunlarla düşman olmanın getireceği sonuç, bunlara bakacak göz bırakmaz ki. Çok uzak bir memleketin dostluğu neye yarar?.
Başarılı elçi Çong-kien başkanlığındaki Çin heyeti ile Vu-sun heyeti arasında haftalarca süren müzakereler netice vermiyordu. Bozkırlıların en zayıf noktalan Çinlilerin malumu idi. Vu-sun hükümdarına bir prenses vaat etmişler, Çin'in civarına gelirlerse bir çok faydalan olacağım sayıp dökmüşler. Her şeye rağmen Wu-sunlar Hunlardan çekiniyorlar, Çin'in gücünü de bilmediklerinden, teklif ne kadar cazip olursa olsun yanaşamıyorlardı. Görüşmeler fazla uzayınca Hunlar tarafından haber alındı. "İki kavim arasında düşmanlık başladı. Vu-sun hükümdarı da mecburi olarak Çinlilerle bir anlaşma yaptı."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Asya Hun İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir