Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Gökhan Zamanı (M.Ö. 174-160)

Burada Asya Hun İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Gökhan Zamanı (M.Ö. 174-160)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:13

Gökhan Zamanı (M.Ö. 174-160)

Mete ölünce, Çinlilerin Chi-yü dedikleri, Ki-ok olarak telaffuz edilen oğlu tahta çıktı. Hakanlık ünvanı Lao-shang idi ve bunun manası "Koca ve en yüksek" veya "semavi ve yüksek" imiş. "Gökhan" adını Bahaeddin Ögel kullanmaktadır, bizde ona uyuyoruz. Bazı nakiller yaparken bunu belirtmeye çalışacağız.

Geçen sayfalarda Hun Devleti'nin azametini kısmen seyretmiştik. Gökhan, mutlaka babasıyla savaşlara katılmış, devlet tecrübesi kazanmış, hayatin her türlü mihnetini görerek pişmiştir. Veliahtlığı de ilgili bilgimiz yok. Durmuş oturmuş büyük bir imparatorluğun başına geçtiği için babasından daha şanslıdır. Devraldığı bu şanlı, büyük mirasa hakkım verebilirse ne ala, veremezse altında kalır ezilir, milletinin de ezilmesini seyreder.

Şanslı sayılması için yeterli sebepler olduğu gibi, bunun aksine de kapı açıktı. Han hanedanlığı Çin'de kargaşayla boğuşuyor; Mete onların çilesinden sefa payı çıkarabiliyordu. Gökhan idareyi devraldığında durum hayli değişmişti. İmparator, düşman kazanmamak için nefret ettiklerine dahi mütebbessim bakıyor, herkese sempatik görünmeye çalışıyordu; çünkü gücünü toparlamak için, düzeni sağlamak için buna muhtaçtı. Şimdilerde ise, sevmediğine yan bakabilir, kaş çatabilir, sert sözler sarf edebilir. Bu elbette, devamlı Çin de münasebeti olan bir millet için dezavantajdır; lider içinde öyle.

Gökhan'ın başını ağrıtacak, topun ağzındaki ilk mermi ise Yüeçilerdi. Çok kuvvetli, dayanıklı, cesur bir topluluk olan bu pes etmeyi bilmeyenler Mete zamanında hayli hırpalandılar, yurtlarından çıkarıldılar, ama kar suyu gibi kaybolmadılar. "Tanrı Dağları'nın kuzeyinde bulunan bozkırlarda" konaklamışlardı.

Çin'in toparlanmış olması, Yüeçiler'in varlığı Gökhan'ı tehdid eden önemli unsurlar sayılır; bunlara daveten bir de, Hunlu savaşçıların adaleti gözardı edilemez.
Zengin ve büyük komşu Çin, zayıf düştüğü dönemlerinde Hun-lan hediye yağmuruna tutuyordu. Yiyecek, içecek, giyecek hatta ziynet eşyaları bol miktarda gelmekteydi. Askerler; "parlak ve yumuşak elbiseler giymekten, porselen tabaklarda yemek yemekten, çevresinde dikkatli ve güzel cariyeler görmekten mutlu (idiler). Kendilerini refahın ve iktidarın sevincine terk etmişlerdi."

Mete zamanında en sevdiklerine karşı bile ok atmaktan sakınmayan sert tabiatlı askerler, gördükleri bolluğun-bereketin, birazda içtikleri Çin şarabının tesiriyle gevşemiştiler. Gökhan, aşağı yukarı miskinleşmiş bir topluluğun üzerine hakan olmuştu.

Bir Prenses (!) Bir Vezir

Protokol kaidelerine uyan Çin, Gökhan yeni hakan olduğunda elçilerle kutladı. İki ülke arasında mevcut olan sulh durumunun devamında faydalar görmekteydiler, bunun içinde mutat bir görevin yerine getirilmesi gerekliydi. Bu, Gökhan'a verilecek bir prenses de hısımlığı yemlemekti. Rivayetler muhtelif. "İmparator kendi kızım gönderdi" dendiği gibi, "hayır, herhangi bir kıza prenses ünvanı verilerek, Mete gibi oğlu da kandırıldı. Gökhan prenses niyetine sıradan bir Çinli kızla evlendirildi." Diyenler de var. Bunlardan hangisinin doğru olduğunu tespitimiz imkansız gibi görünüyor. Fakat Mete gibi bir başbuğa dahi herhangi bir saraylının yutturulduğu göz önüne alınırsa, Gökhan'a niçin hakikisi gönderilsin ki, denebilir.

Aşağıda anlatılacak olan ve Hunlar için oldukça mühim sayıları kişinin kimliği hakkında da bir karışıklık hüküm sürüyor. M. Ö. 200 yılından bahsederken Pai-teng muharebesinde küçük bir kalede mahsur kalan imparatorun Mete'nin elinden kurtarılışının iç yüzü Hunların hizmetinde bulunan bir Çinli memur (Chung-Hang-Yüeh) tarafından açıklanmıştı. Aynı ismi şimdi Gökhan'a elçi olarak geliyor, diye takdim edeceğiz. Hunlar, Hunların Hayatı, Türk Tarihi, Büyük Türk Tarihi, Türk Kültürü'nün Gelişme Çağları, Türk Milli Kültürü adlı eserler Chung-Hang-Yüeh adlı bir nazırın Gökhan'a elçi olarak geldiğini yazıyorlar. Biz de çoğunluğa uyacağız. Mete devrinde bahsedilen kişinin adı yanlış yazılmış da olabilir, aynı kişi o zamanda gelmiş olabilir, veyahut, başka şeyler. Üzerinde durmamız gerekmiyor.

Bazı kitaplardan azar azar nakillerle devam ediyoruz:

İmparator kendi ailesinden-akrabalarından veya başka bir aileden bir kızı Gökhan'a verecek idi. Bunun çeşidi merasimleri vardı, yerine getirilmesi gereken bir sürü kurallar icra olunacaktı. Diğer kişiler, hediyeler her ne ise de prensesi Hun sarayına getirmeye memur edilen "Çong-hang-Yüe (Chung hang Yüeh) adlı aslen Hun olan"bir vezir idi. Bu kişinin Hunlarla akraba olan bir soydan sayıldığı da tahminler arasındadır.

Kısaca Çong diyeceğimiz zatın yaptıklarına gelince:

Çin'e göre hain, Hun'a göre kahraman alim Çong, gelin hanımla beraber Hım başkentine adım atınca, yüreğinde bir sıcaklık duydu. Aradan bir müddet zaman geçip, normal olarak Çin'e dönme vakti geldiğinde bunu yapmak istemedi. Belki kanı bağlamış, belki Hunların arasında kendisini daha mutlu hissetmişti. Hakan'a yanında kalmak arzusunda olduğunu bildirdi. Tanındığı süre içinde bilgeliği de hayranlık uyandırmıştı Gökhan'da. Memnuniyetle hizmetine kabul edip, vezirlik payesi verdi.

Kaynakça
Kitap: TANRININ ASKERLERİ
Yazar: NAZIM TEKTAŞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Gökhan Zamanı (M.Ö. 174-160)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:20

Çong'un Seçtiği Işık

Çin'de ne derece itibarı ve selahiyeti vardı bilemeyiz ama Hunlar arasında sevilen, sayılan fikirleri sorulan bir büyük vezir olmuştu Çong. Verdiği kıymetli öğütler kıymetini artırmaktaydı. Çong "Yabgu'nun çevresinde bulunanlara, tebaa ve hayvan sayısı de mal varlıklarının bir deftere kaydedilmesini öğretti. Bu durumun kabulü, Hun toplumunun iç işlerinde büyük bir devrim yarattı."

Tecrübeli ve bilge vezir Çong Çin'den gelmiş, Çin'i iyi biliyor, içlerinde yaşadığı Hurdan da öğrenmişti. İyi bir sosyolog görüş ve sezgisine sahipti. Her fırsatta Hun geleneğindeki bozulmaları, bunların getireceği olumsuz etkileri ortaya koymaya, ibret dersi vermeye çalıştı. Çinden alınan haraçlar kadınıyla erkeğiyle bütün Hunların yaşayış biçimini değiştirmiş olduğundan endişe duyan Çong bir öğretmen vazifesi üstlenmişti. Hun'lu kadınlar koyun derisinden yapılma elbiselerini atmışlar. Çin'in ipekli elbiselerini giyiyorlardı. "Çin süs ve ziynetine bütün gücüyle karşı koydu. Hunlar'a tehlikeli sonuçlan gösteriyor, sürekli olarak ormanlarda av peşinde bulunan, sürülerini korumak zorunda olan kavimler için deriden esvapların sağlamlıktan hasebiyle, Çin'de imal edilen bütün o güzel ipeklilerden üstün olduğunu, Tataristan'ın (Yazar Hunların memleketine Tataristan diyor) süt ve mahsulatının Hunların beslenmesine yeterli olacağım, bir kez Çin ahlak ve adetlerini kabul edecek olurlarsa artık Çinliler'in erzak ve zahirelerinden vazgeçemeyecekleri cihede günün birinde Çinliler'in idaresine gireceklerini iddia ediyordu."

Ateşü bir Türk milliyetçisi kesden Çong'un söyledikleri harfiyen uyulması gereken öğütler, tavsiyeler idi.

Diyordu ki:

"Hunların nüfusu bir Çin şehrine bile denk değildir. Fakat, onlar farklı giyim-kuşam ve yeme-içme konusunda Çinliler'e bağımlı olmadıkları için güçlüdürler. Şimdi ise, ey yabgu, siz adetlerinizi değiştiriyor, Çin eşyalarından hoşlanıyorsunuz. Eğer Çin, elindeki eşyaların onda birini gözden çıkarsa, bütün Hunlar tek tek Han hanedanı tarafına geçerler. Siz Çin'den ipekli kumaşlar alarak, halkın üzerindeki elbiseyi çıkarıp onları giydirin. Sonra da dikenli bitkiler arasına salıp, böylece, bunların kürk ve deri elbiselerin yerini tutamayacağım gösterin."

Burada şu kısa notu (yukardaki kaynaktan) düşelim. M.Ö. 170 yılları civarında, Hunların toplam nüfusu 300 binden, asker sayısı da 60 binden fazla değildi. Çin'in nüfusunun, bundan 350 sene sonra, yani M.S. 180'de 50 milyon olduğunu öğreniyoruz. Demek ki onlarca milyondan bahsedilebilir. Savaşlar da cepheye sürülen asker sayısı da daima Çin lehine üç-beş-on-yirmi kat fazladır. Buna rağmen nasıl oluyor da Çinliler Hunlardan yaka silkiyor, savaşların çoğunu Hunlar kazanıyor?

Hep methedile gelmiştir; savaş Hunların, diğer deyimle Türklerin sanatı idi. Macar Tarihçi L. Ligeti nasıl anlamış bir bakalım:

"Onlar için hayatın gayesi savaştı. İrili-ufaklı birlikler halinde toplanarak düşman üzerine, hem de şaşırtıcı bir hızla baskınlar yaparlardı. Eğer tesadüfen, karşılarına hakkından gelemeyecekleri bir kuvvet çıkmış bulunursa, karmakarışık bir halde yüz geri etmekten de çekinmezlerdi. Ama onlar kaçışı bile bir harp tuzağı yaparlardı. Bir aralık şimşek hızıyla geri döner, çabucak ve sıkı bir intizamla sıraya girerek, ne olduğunu anlamayan düşmanın üzerine saldırırlardı. Savaşta gösterilen cesaret ve yararlığa çok kıymet verdikleri ise gayet tabiidir. Kim en çok düşman doğrar veya esir getirirse, hükümdar ona hediyeler verir ve bir tas şarapla onu sevindirirdi.... "

Çong'un anlattıkları varsayılan her mevzu, Hunlar'ın hastalığına en mahir doktor tarafından yazılmış bir reçete niteliğindeydi.
Sanki yüzlerce sene sonra dünyaya gelecek, Bilge Tonyukuk'un, Bilge Kağan'ın dilleriyle konuşuyordu. Onlardaki özlü sözlerin kokusunu bunda bulmamak mümkün değil.

Çong'un Savaş Kışkırtıcılığı

Çong'un milliyetinin meçhul kalması o kadar önemli değil; yaptıkları de, yaptırmak istedikleriyle bir Türk idi. Hazır yemekten, savaşmamaktan, lüksten fersudeleşen bünyeleri harekete geçirmek için elinden geleni yaptı. Türklerin Çinlilerden üstün olduğunu durmadan anlattı. İmparatorluk sarayında bulunan Çinlileri her fırsatta tahkir ederek, onları Hunların gözünden düşürme yolunu ihmal etmedi. Hun-Çin farkı üzerinde, Çinden gelip gidenlerle tartıştıklarında, deniyordu ki "Hunlar ihtiyarlara hakaret ederler" Çong cevabı yapıştırıyor "Çin'de ne kadar ihtiyar vardır ki devlete bir çok hizmetler gördükten sonra muhtaç bir hale geliyorlar. Hunlar yalnız savaşlarda uğraşıyorlarsa bunu milletin umumi yararına yapıyorlar. İhtiyarlar güçsüz olduklarından, savaşa katılmayanlar bol bol yiyecek buluyorlar. Onları savunma hususunda dikkat gösteriliyor. Babalar ve çocuklar karşılıklı bir birlerine yardım ediyorlar. Hunların yaşlılarına hakaret ettikleri iddiası yanlıştır".

Babası ölen oğul'un üvey anasını, kardeşi ölenin yengesini alışım da müdafaa ederek:

"Adenin yok olmaması için yaptıklarım" söylüyor. Velhasıl, Hunların herhangi bir sebeple kötülenmesini, karşı cevaplarla tesirsiz bırakıyordu.
Çong, Gökhan'ı tesiri altına alıp, Hun-Çin savaşırım başlaması için de elinden geleni yaptı. Bunda ki amacı da uyuşmuş askerin asli görevini unutmaması içindi. Boş duran yağ bağlıyor, savaşçılar tembelleşiyor. Halbuki Hunların tek sermayesi akınlardan elde edilen kazançlardı. Gerçi, Çinden çeşidi hediyeler geliyor ama, bu sevgiden değil korkudandı. Yarın Hunların Çin'e hiçbir şey yapamayacağı anlaşılırsa ne ipek gelir, ne şarap, ne de diğer yiyecekler; üstelik zayıf düşen askerlere açılacak bir savaşta Çinliler galip geleceği için millet tamamen mahvolur. Kötü durumlara düşmemenin tek yolu vurma şansının değerlendirilmesiydi.

Çin imparatoru de Hun hakanı ara sıra mektuplaşırlar, bunda da belirli kurallara riayet edilirdi İki tarafta birbirini yüceltici üslup kullanır, mektupların yazıldığı tabletlerin ebatları bile dikkatle seçilirdi.

Çong bu hususta da, Gökhan'ı kışkırtıcı olmaya zorladı. "Laoşang (Gökhan) (... ) Çine karşı saldırgan bir tavır takındı ve mektuplarında eskiden gösterdiği nezaket ve saygıyı kaldırdı. Çin imparatoru, ortalama boyuttaki tabletler üzerine yazdığı mektupların başında "imparator Hunların büyük Tanju'suna rica eder ki..." diye hitap ederken, Laoşang (Gökhan) çok daha büyük tabletlere yazdırdığı mektupların başında "Gök ve Yer'in yarattığı, Ay Ata de Gün Ata'nın koruduğu Hunlar'ın büyük Tanju'su, Çin imparatoru'ndan saygıyla rica ederki:..." ifadesini kullanıyordu."

Başka söz ve davranışlarla da, başta imparator olmak üzere bütün Çinlilerin tahrik edilmesine çalışıldı. Wen-ti biraz vurdumduymaz havadaydı, fakat onda da milli duygulan gevşememiş devlet adamları vardı; bunlardan biri de vezir Kyo-İ idi. Bütün cesaretini toplayıp, biraz da pervasız denecek biçimde, imparatoru suskunluğundan, Hunların hakaretlerine ceza vermek istemeyişinden dolayı kınadı. İyi kötü bir kıvılcım da Çin'de parlamaya başladı; savaşın ışıklan her iki tarafta da görüldü.

Savaş Ve Hun Zaferi

Söylendiğine göre, imparator Gökhan'a hakaretamiz bir mektup göndermiş. Bu hem hakanın hemde diğer Hunların gururunu incitmiş.

Bundan sonra, diyor Marcel Brion:

"Hunlar hemen Çinli elbiselerini çıkarıp attılar; porselenlerini kırdılar. Deriden elbiselerini çıkarıp «giydiler, başlarına börklerini geçirdiler ve atlarını eğerlediler..."

Gökhan'ın "140 bin kişilik süvari ordusu" hazırladığı söyleniyor. Üç-beş sene önce Hunların, bağlılarıyla beraber yekun nüfusu 300 bin den fazla değil, askeride ancak 60 bin kadardır diyen Gumilev (Hunlar kitabında) 140 bin deyip geçiyor. Bu seferde bizim itirazımız var. Galiba bu rakam şişirilmiş. Şimdi asker sayısına değil yapılan savaşa, alınan neticeye bakıyoruz.
Bir kilo demirin bir paket pamuktan ağır olması gibi -o tarihlerde- bir Hun askeri de -bazen- on Çin askerinden ağır çekebiliyordu. Nitekim, kazanılan Hun zaferleri bunun kanıtıdır. Bu defa da iyi hazırlanmış Hun ordusu Çin'in kuzey kısımlarına yıldırım gibi daldı. "Başkent Ch'ang-an'a 43 km. kadar yaklaşarak, hızlı bir akın düzenlediler."

İmparator seferberlik dan etti ise de, Çin ordusu hazırlanmadan, Hunlar bir çok yerleri zaptetti. Bu seferde bol miktarda ganimet ve esir aldılar, imparatorun yazlık sarayım yaktılar. Çin ordusu gelene kadar, Hun ordusu işini bitirip kendi yurduna çekildi.

Bu savaşın tarihi M. ö. 166 idi. Hunların Çin şehirlerini tahrip ve yağması, bundan sonra dört sene devam etti. İmparator düşmanım durdurmakta aciz kalıyordu. Nihayet, barış talebi Çin'den geldi. Gökhan, imparatorun barış teklifini önemsemediğini gösterme gayretindeydi. Bunun anlaşılması için de, karşı cevabım küçük rütbeli bir memurla, çelimsiz iki at göndererek verdi. Küçük Hun topluluğu büyük Çin'e her isteğini kabul ettirecek konumdaydı. İmparator hiçbir şeyi onur meselesi yapacak halde değildi. Bağrına taş basan Çin tarafı de Hun tarafı arasında şöyle bir barış anlaşması yapıldı. Bundan böyle Çin de Hunlar iki eşit devlet sayılacak. "Çin, komşusunun ülkesindeki soğuk iklimin güçlüklerini hesaba katarak Hun Yabgusuna her yıl "hatırı sayılır ölçüde olan, beyaz pirinç, sindi kumaş, ipek, pamuklu kumaş ve farklı değişik eşyalar" gönderecekti". Bunlara daveten, şöyle bir notu da geçelim. Gökhan "Çin de iktisadi ilişkilerini dostane bir şekilde sürdürmek için, bir Çinli prenses de evlendi".

Yapılan anlaşmanın muhtevasına bakınca, bunu iki eşit devlet arasında kararlaştırılmış saymak mümkün değil. Adına hediye denmiş olmakla, verilenlerin haraç olduğunu inkar etmek, güneşi balçıkla sıvamaya benzer.

Kafatasından Şarap Tası Yüeçiler'e Darbe

Hunlar biraz eğlenceye dalmış, kasları gevşemeye başlamışken vezir Çong'un balyoz tesiri yapan sözleri başlarına inmişti. Bunun faydası kısa zamanda görüldü. Adetler Çinlilere benzemekte iken, birden tekrar Hunlulaştılar, girdikleri ilk savaşta Çin'in kuzey taraflarının tozunu attılar. Yaptıkları barış anlaşmasıyla, yine hediyeler pınar gibi akmaya başladı. Sırada Yüeçiler var.

Yüeçiler bir çok tarihçinin nazarında Türktür. Hunlarla bunlar akrabadır. Gayet tabu ki asıl olan bir bayrak altında bulunmak; bunun dışındaki bağlar bağlayıcı değil. Yılların yavrusunu öldüren köylü de yılların bitmeyen kini Hunlarla Yüeçilerin yüreklerine ekilmiş, durmadan boy veriyor, genişliyor, büyüyordu. Bir tarafın diğer tarafı ortadan kaldırması şart idi. Mete zamanında had safhaya varan düşmanlıkla, bir savaş yahut bir çok savaş yapılmış, son darbe vurulamamıştı. Ancak yurtlarından çıkarılabilmişlerdi.

Gökhan, kesin neticeyi almak istiyordu. Bunun için hazırlığını tamamlayıp saldırıya geçti. Safhaları hakkında tafsılata girmeyeceğiz. "Yüeçiler Mete'nin oğlu tarafından kesin olarak mağlup edilerek, batıya sürüldüler. Güçlü Yüeçiler batıya doğru büyük bir korku de kaçarlarken, önlerinde hiçbir engel tanımamışlar ve bir çok kavimleri de yerlerinden sökerek atmışlardı."

Yüeçiler'e çok fazla temas edilmemiş olsa da, Hunlar 'a huzursuzluk verdikleri anlatılmıştı. Sanki, çürük diş gibi vakitli vakitsiz dayanılmaz acıyla ortaya çıkıyordu. Gökhan kerpeteniyle çekilip atıldılar. Onların, Tanrı Dağlan eteklerinden batıya doğru kaçmaları bir kendilerini kaybetmeleriyle, bir de önlerine gelenleri kovalayarak, temizleyip, daha başka topraklan boşaltmalarıyla iki türlü hizmet görmüştür. Hunlar bunun için Yüeçilere minnettar olmalıdırlar.

Yüeçilerin akıbeti hakkında çok şeyler söylenebilir. Şimdilik kısaca diyeceğimiz; Türkistan, Afganistan ve oradan Hindistan yolunu tuttular. Orada "Kuşan Devletini kurdular. Hayırmıdır şer mi, bu aynı konu, fakat Kuşan Devleti Hindistan'da derin izler bıraktı. "Bu da dini de edebiyatını koruyan ve yüceltenler Kuşanlar olduklarından Buda dini gelişmesini Kuşanlar devletine borçludur."

Hun orduları Yüeçilerin üzerine hışım gibi dalmış, çok sert, ama kısa süren savaşta Yüeçilerin başbuğu öldürülünce ordu dağılmıştı. Gökhan'ın kinini gösteren en sağlam delil bu olmalı. Yüeçi başbuğunun başı gövdesinden ayrıldı, hakana takdim edildi. Kral -başbuğ-kafatası gerekli işlemlerden geçirildikten sonra, Tanju'ların törenlerde kullanacakları bir kupa yapıldı.

Yemin İçmek

Kafatası altoda kaplanmış, pırıl pırıl bir şarap tasına dönüşmüştü. Kral kafası oluşuyla ayrıca değerliydi. Her kullanılışında, kazanılan zaferi hatırlatması Hakan'a haz veriyordu. Şarap tası'nın işlevi malum "Büyük yeminler ve devletler arası andlaşmalar, bu altadaşmış kafatasından, hep birlikte şarap veya kımız içilerek yapılırdı."

Dilimizde "yemin içmek" diye bir deyim var. Yemin dille telaffuz edilen kelimelerle yapıldığı halde "Yemin içmek" ne demek oluyor? Bunun izahı şöyle yapılmaktadır. Bilhassa, konu ettiğimiz altın kaplamalı kafatasından çok şarap ve kımız içilmiş. adeta, devletler arası anlaşmaların imzası yerine geçen kadeh kaldırmalar da, bu tas ve içilen mayi, bir zaman sonra değişik ifade edilmeye başlanmış. Yani tasın içinden içilen mayi telaffuzdan kovulmuş, yemin onun yerine kaim olmuş şarap içelim yerini, biraz da anlaşmaların, toplanmanın ruhuna uygun olarak "Yemin içelim" almış. Çin elçilere de, bahsedilen tas de uzun seneler şarap ikram edilmiştir.

Yüeçilerden geriye, olayların geçtiği yerde kalan en cardı hatıra kafatasından yapılan şarap tasıdır. Hindistan'a gidenlerden ayrı bir küçük grupda Tibet dağlarına çekilmiş, fazla etkinlik gösterecek güçleri olmamışta.

Gökhan'ın Ölümü

Mete ile Yavuz Sultan Selim, Gökhan ile de Kanuni Sultan Süleyman mukayese edilebilir. 1700 sene kadar beriye gelip bakarsak bazı benzerlikler fark edilir.

Özede söylenecek olursa:

Mete, devletini sağlam temeller üzerinde yükseltmişti; oğluna büyük imkanlar bıraktı. Oğlu da bunu aldı yürüttü. Ne yazık ki, bir şeyi, Çinden gelen Çong'un da ısrarla üzerinde durmasına rağmen başarıyla uygulayamadılar. Lüks hayat, bedeni rahatlık Hunların düşmanıydı. Ne aldıkları gıda çeşidini ne de giyim şekillerini değiştirmeyeceklerdi. Ve Çinli kadınlarla evlenmemeleri lazımdı.

İbrahim Kafesoğlu, Gökhan'ın Çin prensesini aldığım söyledikten sonra esef yüklü görüşünü aktarıyor:

"Çin sarayı de devam ettirilen akrabalık siyasi mahiyette bir davranıştan ibaretti. Fakat bu surede deride, Çin de temas halindeki hemen bütün Türk devletleri bakımından kötü neticeler verecek olan bir çığır derinleştirilmiş oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu yakınlaşmalar, her zaman, Çin hile makinesinin harekete geçmesi için fırsat teşkil etmekte idi. Hun merkezinde Çinli prensesin himayesinden faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri Hun imparatorluğu topraklarında serbestçe gezip dolaşıyorlar, Türkler ve tabii kavimler arasında kötü propaganda yapıyorlar, devleti sinsice kuvvetten düşürmeğe çalışıyorlardı."

Birde def'aten bahsettiğimiz lüks ve rahata alışmak var ki, bu Çin'in bilerek uyguladığı bir politika değilse de, rehavet aşılamada çok etkiliydi. "Eşyaların cazibesi, Hunlar'ı giderek daha fazla tüketime şevketti ve neticede hayat tarzları değişti. Fakat bu tür değişimlerin neticelerinin görülmesi için çok beklemek gerekmeyecekti."

Çin de yapılan barış anlaşması de sağlanan akar' m yanı sıra, sınır yağmalan da devam ediyordu. Ufak tefek hareketler büyük savaşa yol açmıyor, imparator, önemli etkisi olmayan olaylara göz yummayı menfaati icabı kabullenmişti. Esas, Hun tarafının arzusu sınır ticaretinin serbest bırakılması idi, ama bu başarılamamıştı.

Biraz da sınır ticaretinin yapılamayışı yüzünden, Şansi ve Peçeli Lea-U-Tung vilayetlerine Hunların akınları tekrarlanıyordu. Buna uzun süre dayanamayan imparator "Han'a eski anlaş mal an yenilemeyi teklif etti. Her iki taraf bu anlaşmalara uyacağına söz verdi. Her iki tarafın sınırına akına girişeceklerin idam edilecekleri karan alındı." Bundan kısa süre sonra Gökhan öldü.

(M.Ö. 160)

Yavuz'dan Kanuni'den misal vermeye kalkışıp onların dönemleri de Mete-Gökhan dönemleri hakkında benzerlik olduğunu söylemiştik. Bu gün başlayan bozulmanın kokusunun 59 de 75 sene arasında görülebileceği de kaydedilmişti. Şimdi gelen ve sonra gelecekleri de dikkatle takibe çalışacağız.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Asya Hun İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron