Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Mete Han (M.Ö. 209 -174)

Burada Asya Hun İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Mete Han (M.Ö. 209 -174)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 17:55

Mete Han (M.Ö. 209 -174)

Çin'in işaret yazısı bize lazım olan Türk isimlerinin hakikisini bulmamızı zorlaştırıyor. Mete'nin bugün yazıp söylediğimiz biçimini bulması içinde epey uğraşılmış. Fransız tarihçi Deguignes, kitabına Mei-dei diye geçmiş, onun kitabı tercüme edilirken bu isim Mete diye yazılmış. Sonradan, manası üzerinde durulan isim şöyle değerlendirilmiştir. "Öyle anlaşılıyor ki Mete'nin esas adı da eski Türkçe'deki Bagatur ve orta Türkçe'deki Bahadır'dan başka bir şey değildir."

Diğer Çin'ce yazılış ve söylenişlerinden yola çıkılarak yukarıdaki kanaate varılmıştı, bu kanaat ise Alman Sinaloğu F. Hirfth'e ait idi. Demek ki bu gün bu tarihi şahsiyete Bahadır da diyebiliriz.

Meydana çıkıpta mühim işler yapanlar, sonraki zamanlara oldukları gibi taşınamıyorlar. Hemen hemen her önemli şahsiyet için böyle söylenebilir. Elimizden geldiği ölçüde hurafesiz bilgiler edinip, onları anlatmak amacımızın bir parçasıdır. Mete'nin tarih sahnesinde görülüşüyle ilgili öğrendiklerimiz Ordos mağlubiyetiyle başlıyor. Ordos elden çıkmış her yer mızraklı Çin piyadeleri tarafından işgal edilmiş, Teoman bütün obalarını toplayıp Halha'ya kuzeye çekilmişti. Aldıkları yenilgi şok ediciydi, kayıplarının telafisi yakın zamanda hiç mümkün görünmüyordu. Sığından bölgede rahat edebilmekte fedakarlığa bağlı. Çünkü Yüeçilerle hem hudut olmuştular, onlardan gelecek bir saldırıya karşı kendi güçlerine güvenemiyorlardı. Yüeçilerin Hunlara güvenebilmesi de kolay değil; daha düne kadar kanlı bıçaklı hasım idiler.

Ederinden çıkan topraklan başkaları tarafından paylaşılmış, mal sahipliğinden çıkıp kiracı konumuna geçmiştiler. İllede Yüeçilerin hışmından çekmiyorlardı. Mete Yüeçilere rehin olarak gönderildi. Bu Teoman'ın verdiği bir teminat idi. "Ben size saldıramam, gözbebeğim oğlum elinizde" demekti. Rehin olayı doğruda, takdiminde farklılıklar var. Mesela, Deguignes şöyle yazıyor "... Mete adındaki bu genç prens babasının sarayında rahat rahat yaşıyordu. Bir kadın babası de aralarım açtı. Teoman'ın bir karısı hükümdarlık tacım büyük oğuldan alarak kendi çocuğunun başına giydirmek istiyordu. Teoman sevdiği bu kadının ısrarına dayanacak bir metanet gösteremedi. Mete'yi hükümranlık hakkından yoksun ederek saraydan uzaklaştırdı. Yüe-Çi deriden komşu kavimlerin yanlarına rehin olarak gönderdi.

Burada pek tabii olarak saray, sarayda rahat yaşamak hayal mahsulü gibi geliyor. adeta yersiz yurtsuz kalınmış, vatan toprağı saydan yerlerden kovulmuşlar barınak bulma sıkıntısı çekiyorlar ve zaten çadırlarda yaşamaktaydılar... Mete rehin verilmişti, burası doğru. Bir sevgili kadının, üvey oğlunu hükümdarlıktan mahrum bırakıp, kendi doğurduğunu onun yerine getirme teşebbüsüde doğru olabilir. Mete'nin gönderildiği zaten itirazsız kabul edilmektedir. İki görüşten biri Teoman mecbur kaldığı için oğlunu Yüeçilere rehin verdi; diğeri ise öldürülmesini istediği oğlunu böyle bir işe alet etti.

Bütün anlatımlar aşağı yukarı aynı biçimde; biz de onları esas almak durumundayız. Umumi görüş şu: Teoman sevgili karısının arzusuna uyarak, öldürülmesi amacıyla oğlu Mete'yi Yüeçi'lere rehin olarak gönderdi. "Tahtın varisinin teslim edilmesinden sonra, hilekar cariye Teoman'a Yüeçi'lere karşı savaşa girmesi için baskı yapmaya başladı, böylece savaş başladığı anda Yüeçi'ler ellerindeki Mete'yi derhal öldüreceklerdi".

Teoman'ın yakınında bulunan Mete'nin bir arkadaşı kurulan tuzağı öğrenmişti. En hızlı koşan atlardan birine atladığı gibi Yüeçilerin başkentine gelip Mete'yi durumdan haberdar etti. Mete derhal Yüeçilerden ele geçirdiği bir ata binerek, "kaçıp babasının yarana ulaşmayı başardı. Teoman oğlunun yiğitliğini takdir ederek, öldürmek şöyle dursun, bir de 10 bin çadırlık teba'yı onun emrine verdi.

"Mete, bundan sonra vızlayan - ıslık çalan - bir ok icad etti ve askerlerini talim ettirmeye başladı. (Tamamen adı olan) askerlerine, nereye ok atma emredilirse, hemen oraya dönüp ok atmalarını emretti. Kim bunu yapmaz (veya hafifçe tereddüt geçirirse) hemen onun başının kesdeceğini de dan etti. Ayrıca avda da (Mete'nin) vızlayan okunun hangi yöne gittiğine (herkes dikkat edecekti). Vızlayan okun gittiği hedefe (Mete de birlikte) ok atmayanların da başlarım (hemen oracıkta) kestirmişti. Mete, (sonra da) kendisinin çok sevdiği karışma bir ok atmıştı. Askerlerin bazdan duralamış ve Hatun'a ok atmağa cesaret edememişlerdi. Mete (duralayıp, ok atmayanları da tespit etmiş) ve başlarını hemen orada kestirmişti. (Artık askerler disipline alışmış ve her şeyi öğrenmişlerdi.) Mete askerleri ile bir ara ava çıktı. (Askerlerini tecrübe etmek için) vızlayan okunu, kendisinin güzel başka bir atma attı. Askerlerde, bir kişi bile geri kalmaksızın, ata ok atıp vurdular. Mete artık, askerlerinin talim ve terbiyede iyi bir kıvama geldiklerini anlamıştı."

Mete'nin hızlı başlayan macerası devam edecek. İktidarı ele geçirişini, milletini yükseklere uçurduğunu göreceğiz. Hunlarda önemli değişiklikler hazırlanırken büyük komşunun hangi durumda olduğunun merakındayız.

Çin'de imparator Shih-huang-ti M.Ö. 21Crda öldü. İki oğlu vardı. Büyük oğul Fu-Su kurdukları orduyla Meng-Tien'in yarımdaydı. Kanunen, yönetim baş vezir Li-Sih'in eline geçti. Saray emeliklerinin ipleri ise mabeynci Chao Kao'nun elindeydi. Baş vezir ve baş mabeynci, daha zeki ve esas hak sahibi olan büyük evlat Fu-Su'dan çekmiyorlardı. Kendi emellerine alet edebilecekleri yeteneksiz küçük oğul Hu Hai'yi tahta geçirdiler. Bura da baş mabeynci Chao Kao'nun oynadığı başka mühim bir rol, dolaylı olarak işlediği bir cinayet var ki enteresandır.
Ordos'ta kumandan Meng Tien'in karargahında bulunan kanu-ni varisten kolayca kurtulmak isteyen mabeynci "Chao Kao, güya imparator babası, büyük oğlunun intihar ederek hayatına son vermesi yönünde bir ferman imzalamış gibi sahte bir buyruk gönderdi Fu-Su'ya. Meng-T'ien ikna etmeye çalışmasına rağmen prens, Çin geleneklerine göre, oğulluk vazifesini yerine getirmeye karar vererek kendi boğazını kesti. Böylece imparatorun ikinci soyu anlamındaki Erh-Shih ünvanı alan küçük kardeş Hu-Hai tahta geçti."

Çin'de sükünet tamamen kayboldu. "Birkaç ay zarfında 6 muhtelif isyan çıktı. Ch'in'e karşı ve kendi aralarında savaşan 6 ayrı kral vardı. İmparatorun yanında bulunanlardan Chao Kao de Li-Sih savaştılar ve sonunda Li-Sih katledildi: Chao Kao imparatoru öldürdü ve yine öldürmek istediği yeni imparator tarafından hançerlendi."

Görüldüğü üzere, entrikanın, hilenin, kadeşliğin, düzensizliğin, kol gezdiği bir Çin var ortada. Bir başka entrikanın sergilendiği, ihanetin talim edildiği Hunlar ise öbür tarafta. Mete'nin yarım bıraktığı taşarılarının icra edildiği günlere yolcu oluyoruz...

Kaynakça
Kitap: TANRININ ASKERLERİ
Yazar: NAZIM TEKTAŞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mete Han (M.Ö. 209 -174)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:02

Teoman'ın Öldürülüşü - Mete'nin Hakanlığı

10 bin askerin başında idi. Islık çalan oku icad etmişti. Askerlerini birer robot - hatta mankurt haline nasıl getirdiğini görmüştük.

Artık neye ve nereye işaret etse bütün askerlerin okları o yöne çevriliyordu. Hedefteki esas isim, babası Teoman idi.
Birbirine çok benzeyen olaylar neredeyse bütün devletlerde aynen vakidir. Baba-evlat sevgisi bir noktada kesilip, tek amaç iktidar oluveriyor. İşte bu amaç Teoman'a oğlu Mete'yi gözden çıkarttırmıştı. Mete'de istediği kıvama getirdiği 10 bin askeriyle bunlardan başka kendisine bağladığı insanlar ile, iktidardan gayrı düşünceyi kafasından gönlünden uzaklaştırmıştı. Mete'nin yaptıklarında ve yapacağında vicdanın izi var mıydı denirse, tabii ki hayır. Ama o böyle taht sahibi olacak, milletin kalbinde de taht kuracak, büyük bir başbuğ olarak anılacaktı.
Bir gün Teoman ava çıkmıştı. Mete'de babasını takip etti. Aradığı uygun ortamı bulunca, okunu, tereddütsüz babasına çevirdi. Teoman neye uğradığım anlayamadı, aldığı ok yarasıyla yere düştü. Evladının elinden "aldığı ok darbeleriyle dünya hayatıyla vedalaştı."

41 (Sene, M.Ö. 209)

Tamamen gemiler yakılmış, köprüler atılmıştı. En büyük engel olan baba ortadan kaldırıldıktan sonra Mete'nin hedefinde kendisini ölümün kucağına gönderen üvey annesi ve yerine geçirilmek istenen kardeşi vardı. Kısa zamanda onları da öldürttü. Bir de onların tarafını tutan, tutmaya meyyal olan ne kadar insan varsa doğrandılar. Mete'yi desteklemeyen bir tek memur bile sağ bırakılmadı. Ortalık tamamen temizlendikten sonra "kendisini imparator (Şan-yü) dan etti."

Mete, hayata sıkı sarılırken, dünyaya gelmesine vesile olan babasını ve ona yakın olanları, bağlı olanları hayattan ayırmıştı. Bunlar gözler önünde cereyan eden hadiseler olup, kanlan bozkır'ı sulamış-ti. Bir de Mete'yi sevmediği halde, hışmından korkarak içlerinden buğz edenler vardı. Tarafsız olduğu halde, yapılan vahşeti hazmedemeyenlerde az değildi. Bir nevi kanlı ihtilal yapılmış ve yeni bir isim Hun başbuğu olmuştu. Bütün olaylar dışarıdan da takip ediliyor, fırsatı ganimet bilen kabileler, kavimler boş durmak istemiyorlardı. Bunlardan, piyasaya ilk atılan parsayı toplayacağını sanıyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mete Han (M.Ö. 209 -174)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:02

Mete'nin Sabrı

Mete kızgın sacların üzerinde pişmiş, vicdanım ateşlere atmış acımasızlığı de Hun hükümdarı olmuştu. Ona o zaman imparator manasına gelene Şan-yü deniyordu: "Manası sonsuz ululuk, genişlik, yücelik demekti".

Kanla değişen yönetimler en azından bir oturma süresi yaşar ve bu sürede çalkantılı geçer. Mete'yi tanımayanların beklentisi böyle idi. Bir Moğol kavmi olan komşu Tung-hu'lar Hunlar'a savaş açmak istiyorlar, bunun için bahane icad etmek lazım. Biliyorlar ki Mete'nin ahırlarında sayısız at var, ama bunların arasında müstesna yaradılışta olan, Köroğlunun atı gibi birinden de haberdar idiler. Elçiler gönderdiler ve o özel atı hediye olarak istediler. Mesele çok mühimdi.

Mete danışmanlarım topladı; fikirlerini sordu, onların "hayır, olmaz" demelerine aldırmadan, komşu de ilişkiyi zedelemeyelim diyerek istenen atı verdi:

Bu atin bir günde 1000 li (600 km'ye yalan ) (X) koştuğu söyleniyor.

Tung-hu'lar atı alınca, Hunların korktuklarına hükmedip, şımardılar, daha aşın bir talepte bulunmaya kalktılar ve Mete'nin sevgili kanlarından birini istediler. Fikri sorulan gün görmüşler böyle bir şeyin asla münasip olmadığım söylemelerine aldırmayan Mete barış aşkına, gönül aşkım feda etti.
Efsanevi atin gidişi milletin yüreğine oturmuş, Hakan'ın Kadını'nın verilmesi ise izzeti nefislerini derinden yaralamıştı. Mete'de ise sükunet hakimdi. Sanılıyordu ki, Tung-hu'lar terbiye sınırını aştılar, alabilecekleri en son isteklerini aldılar, bundan başka bir talepleri olmaz.

Muhatapların amacı savaş çıkarmak, gerisi bahane. Bir defa daha denemeye kalktılar. Bu sefer iki devlet arasındaki hiçbir işe yaramayan kayalık bir araziyi istediler. Gidenlerin yaranda bunun sözümü olur? Daha önce fikirlerine müracaat edilipte sözleri dinlenmeyenler oy birliğiyle, "hay hay" dediler. Zaten kimseye faydası yok. İşte burada Mete hayır! dedi. At benim özel malımdı; kadında yalnız bana ait idi. Şahsımdan istenen malda fedakarlık yaparım, şahsi şerefimden de taviz verir milletimin kararan akıtılmasına meydan vermem; ama bütün bir milletin olan bir avuç çorak toprağı vermek mi, asla! Dedi.

Hatta, Mete'nin şöyle kükrediği söyleniyor:

"Toprak devletin temelidir. Biz, onu başkasına nasıl verebiliriz!" Mete böyle söyledikten sonra toprak talebinde bulunanların hepsinin başım kestirdi."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mete Han (M.Ö. 209 -174)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:02

Mete'nin İlk Savaşı

Barışın muhafazası için olağanüstü fedakarlıklarda bulunulduğu halde sonu gelmemiş, bıçak kemiğe dayanmıştı. Mete atına atladı.Ordusuna emir verdi ve mızmızlık yapanları öldüreceğini duyurdu. Ne kadar ciddi olduğunu anlatabilmek için, ordunun en sonunda kalanları öldürdü.

Tung-hu'lar, işe yaramaz uyuşuk bir kimse zannettikleri Mete'den bir saldırı beklemiyorlardı, fakat, Hun orduları Tung-hu başkentine yıldırım hücumuyla daldılar. Neye uğradığını anlayamayan "Tung-hu'lar yenildiler. Tabi bütün topraklan, sürü ve mal varlıkları da galiplerin eline geçti. Tung-hu'lardan, kurtulmayı başaranlar, Wu-huan dağına çekildiler ve bundan sonraki tarihlerinde, Wu-huan'lar olarak bilindiler. Aşağı yukarı Mançurya'nın tamamı Mete'nin eline geçti."

Bir Moğol boyu olan Tung-hu'ların ne kadar perişan edildiği, adlarından bile eser kalmayışından, dağdan parçalarının Wu-huan olarak anılmaya başlanmasından da belli oluyor. Bu savaşta Tung-hu'lann kralları da öldü. Baba katili diye Mete'ye gönlü incinen Hun'lar dahi bu zaferden sonra onun etrafında kenetlendiler. Hun devleti yeni zaferlere yelken açmaya başladı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mete Han (M.Ö. 209 -174)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:03

Yüeçilere Saldırı

Mete'nin bundan sonraki hayatı at üstünde geçecek, kendisine düşman ne kadar kavim varsa hepsinin hesabını görecekti. Öncelikle Ordos'a yerleşen bazı göçebelerin üzerine gitti, onları oradan sürüp çıkardı. Daha sonra sıra Yüeçilere geldi. Hem mevcut durum itibariyle, hem de geçmişten gelen hadiselerden onlara iyi gözle bakamıyordu.

Mete'nin ufku geniş, cesareti çılgınlık derecesinde, gücü kuvveti tam kıvamındaydı. Babasının başlayıp da tamamlayamadığı Hun birliğini temin etmek, büyük Hun-Türk imparatorluğunu kurmak hiç vazgeçemeyeceği ideali idi. Yüeçiler'in Türk oldukları veya Türkleşmiş sayılmaları gerektiği söylense de, zaman bunların önemini ortadan kaldırmıştı. Yahut bunlar o zaman için hiç mühim unsurlar değildi. Kimin ne kadar Türk, Moğol, Çin vs. olduğuna kimsenin aldırdığı yok. Mete'de aldıranlardan değil. O bir ideal adamıydı; bu uğurda, gözünü kırpmadan babasını, kardeşlerini, babasının kadınlarım ve yakın akrabalarım öldürmüştü. Kendisine kırgın olanlar, kırgınlıktan sıyrılmış Mete de paylaşılacak zafer yürüyüşüne hazır hale gelmişlerdi ve hedefte Yüeçiler vardı.

Tanrı dağları'nın bati eteklerinde oturan Yüeçiler Çin'in batı sınırlarına kadar uzayan bereketli toprakları ederinde tutuyorlardı. İçinden ipek yolu geçen bu geniş bölgeye bugün, Kansu adı verilir.

Onların arasında bir müddet rehin kalan, babasının bir oyunuyla hayati tehlike atlatan, kendi becerisi ve atının maharetiyle ölümden kurtulan Mete, şimdi intikam almaya gidiyordu.
Buna bu gözle bakmak herhalde doğru olmaz. Şahsi her şeyini, insanlarım ölüme göndermemek yolunda feda eden, namusunu dahi ülkesinin huzuru için görmezden gelen bir adam, başına gelecek muhtemel tehlikeden sorumlu tuttuğu insanlara diş bilemez. Mete büyük hedefler çizmişti ve ulaşmakta önüne engel çıkaracak her şeyi tepelemek durumundaydı. Bu arada pek tabu ki geçmişin hesabı da sorulmuş olacaktı. Mete ordusunu hazırladı; Yüeçilerin üzerine yürüdü. Hiçbir karşı koyma olmadan, azılı düşman pes etti. Kan dökülmedi, ama canlarım kurtaranlar topraklarından vazgeçtiler. Yüeçiler batının da batısına sürüldüler.

Gumdev diyor ki:

"İşte bu tarihten itibaren, Hun'larla Yüeçiler arasında uzun süreli çarpışmalar başladı. Bu savaşların detayları hakkında bilgilere sahip değiliz!"
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mete Han (M.Ö. 209 -174)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:28

Mete'nin Han İmparatorluğuna (Çin'e) Hücumu

Çin'de M.Ö. 206'da Han Sülalesi hüküm sürmeye başlamıştı. "Liu Pang M.Ö. 206 yılında imparator oldu ve Han sülalesine adım verdi. Kendisine bilahare imparator adı olan Kao-tsu (Gav-dzu) adı verildi."

Mete Yüeçilerden sonra kendisine karşı koyacak hiçbir kabile bırakmak istemiyordu. Sırasıyla; "Kie-k'un, Ting-Ling, Sin-Li, Kiü-su e Hun-yü kavimlerini (de) itaat altına" aldı. 50"205-204 yılları civarında Mete, Ordos'taki Lou-Fang ve Bayan (Payang) kabilelerini itaati altına alarak Ch'in hanedanının henüz yıkıldığı ve ülkenin iç savaşlarla çalkalandığı bir sırada Çin'e ilk akınını gerçekleştirdi."

Han sülalesi geniş topraklara sayısız insan nüfusuna sahipti. Asırların yoğura yoğura olgunlaştırdığı devlet sistemleri vardı. İstediği zaman, yarım milyon askeri sefere çıkaracak güçteydiler. Hunlar-da durum bu devasa orduyla başa çıkabilecek haldemiydi? Mete'nin idaresindeki Hun imparatorluğunu Çin'e savaş açmadan önce değerlendiren tarihçi Eberhard'a kulak veriyoruz. O diyor ki "... Çin'e hakim olabilmek için Hsing-nu (Hun)ların hükümdarı da göğün oğlu olarak görünmek ve Çin imparatoru gibi saray erkanına malik olmak lazımdı. Böylece katiyetle söyleyebiliriz ki, Hsing-nu devletinin teşekkülünde esas fikir Çin tesiri altında bulunmaktadır".

Bu anlatıma göre Mete Çin idaresini takliden saray teşkilatım kurmuş, memuriyetler buna göre ihdas edilmiş, Hunlar için hafiflik taşıyan haremağalığı ve başka memuriyetler Çinliler tarafından görülmekte imiş. Demek ki savaşçı Hım erkekleri alışık oldukları yaşayış düzeninden kopmadan, saraylarda Çin'in lüksü yaşanacak, ama hizmet görenler Çinliler olacak. Henüz yolun başında olsa da Mete, bir hayli Çinliyi istihdam etmekteydi. Hatta Çinlilerden asker bile alıyor, bunları müşavir olarak kullanıyordu.

Hunlarda belirli bir devlet düzeni vardı ve bu bütün Türk devletleri tarafından da uygulanan bir usuldü; daha doğrusu bir usul olarak, sonraki Türk devletlerine de geçti. Öncelikle Mete'nin "emrinde iki büyük kumandan vardı. Biri sol diğeri sağ, yani biri bata diğeri doğu kumandam idi. Bunlar kral ad ve yetkisinde idiler."

Eski devirlerde yönlerin böyle sağ sol olarak isimlendirdiği bilinmektedir.
İki en büyük kumandandan ayn olarak belirli birliklere komuta eden kumandanlar vardı. Her kumandanın ordusu atlarının rengiyle de tanınırdı.

Çin de savaşa gidildiğinde:

"Kuzey ordusu karayağız atlara, güney ordusu kula donlu atlara, batı ordusu kır atlara ve doğu ordusu da bakla kırı atlara biniyordu. Çin bu atların süratini ve Mete'nin ilk defa babasına karşı denediği ses çıkaran okları görecekti."

Henüz savaş başlamadan bir konu üzerinde durmak istiyoruz. Çin'e saldırma fikrine kapılmadan önce Mete'nin başardı akınları sonucu 24 Hun boyunu birleştirdiği söylenmektedir. Bununla, gayet tabu ki kuvveti hayli artmıştı.

Gelelim, çıkardığı asker sayısına:

Çin'e hücumu anlatan eserlerin - biri hariç- verdiği Hun askeri sayısı 300 bin. Sih-ma Ch'ien isimli bir Çinli ise Çin ordusunu 320 bin "Hunları ise 400 bin süvari olarak göstermektedir ki, apaçık bir mübalağa vardır. Çünkü, eğer Hunlar'ın yedek atları olmadığı göz önüne alınacak olursa, her atlıya 30 km2 yer gerektiği noktasından harekede, 400 bin atlı için 30x40 km genişliğinde bir alan gerekir ki, buna Hun ordusunun ortasında kalan ve daha az yer kaplayan Çin askerleri için gerekli bir toprak parçasının da davet edilmesi gerekir. Görüldüğü gibi, tam bir saçmalık söz konusudur ve muhtemelen Sih-ma Ch 'ien, Hun ordusunun sayısını 10-20 kat fazla göstermiştir. Bu rakamın katsayıyla çarpılmış olduğunu düşünerek, Mete'nin askeri gücünün 20-40 bin arası olarak kabul ederek...." . Gumdev başka noktaları da hesaba katarak Hun ordusunun gerçek miktarını böyle tespit ediyor. İşte, bu ordu Çin'in 300 binden fazla askeriyle çarpışacaktı.

Sayısı her ne olursa olsun yaptığı işe göre değer verilecekti. Mete'nin ordusu disiplin ve cesaret yönünden emsalsizdi. Bu sıralarda Çin iç savaşların yaralarım sarmakla meşgul, Han sülalesi düzeni sağlamış olsa da moraller o kadar düzgün değildi. Ama bir artıları vardı ki düşmanlarını gözlerinde fazla büyütmüyorlar, alt "tarafı, sıradan göçebe bir kavim" diye hafife almaya çalışıyorlardı. Hunlar önce Mai kalesini kuşattılar. Kumandan Han Hsin direnmenin hiçbir yaran olmayacağım anlayınca fuzuli kan dökülmesine razı olmayıp, boyun eğdi.

Hun'lar için ilk adımda dk başarı pek kolayca gelmişti. Bir de Çin tarafından olaya bakarsak, acayip bir durumla yüzyüze geliyoruz. Kale kumandam prens Han Hsin askerinin kırılmasının önüne geçmek için teslime karar vermişti ya, bunun o kadar ağır mesuliyeti vardı ki Çin hükümeti nezdinde. Kanun'a göre, teslim olmak yok. Başaracaksın, bunu yapamadıysan intihar edeceksin. Zavallı prens ikisine de güç yetirememiş, sadece kuvvete boyun eğmişti. Serbest bırakılsa bile ülkesine dönemez, dönerse öldürülürdü. Canını seven insan için Çin kanunları çok ağırdı. Prens tadı canım emniyette tutmak yönünde irade kullanıp, teslim olduğu Mete'ye kılavuzluk yapmayı kabullendi.

Kendi ülkesi aleyhine Hunlar'ın hizmetinde çalışıp, hayatin tadım çıkaracaktı:

Yıl M.Ö. 200. Mevsim kış. Yol uzun şartlar çetin. Ho-wu-chü sıradağları aşılarak Kuzey Shan-si'nin başkenti Chin-Yong'a gelindi. İşte burada Mete askerlerini atlarının rengine göre dörde böldü. Yağız atlılar Kuzey'e, al atlılar Güney'e, kıratlılar Doğu'ya, boz atlılar da Batı'ya yerleştiler. Bir makinenin ahenkli işleyişi gibi, herkes olması gerektiği şekli aldı. "Dünya askerlik tarihinde gerçekten böyle bir disiplin ve böyle bir düzen görülmemiştir."

Mete'nin muntazam ordusunun hareketini haber alan imparator Kao-tsu kendi ordusunu yürüyüşe geçirdi. Mesafe hayli uzak, hava dayanılmayacak kadar soğuktu; bu sebeple Çin savaşçılarının "üçte birinin ederi dondu".

İmparator bizzat katıldığı seferde mutlak başarı istiyordu ki, bu her kumandan için pek tabii istektir. Ordusu soğuktan hasar görmüş olsa da, sayıca karşı taraftan çok fazlaydı ve normal şartlar altında galibiyetleri sürpriz sayılmazdı. Yine de Hunların durumunu merak eden imparator casuslar gönderip haber toplamak niyetindeydi. Gönderdiği adamlar, gelip Mete'nin tedbir düzenini anlattılar. Hun başbuğu asla sıradan biri değildi. İmparatorun merak edip durumunu anlamaya çalışacağım tahmin ediyordu.

"Mete en iyi askerlerini tenha bir tarafa çekmişti. Bulunduğu yerde kötü adar, biraz hayvan sürüleriyle, hastalarım bırakmıştı.". Casusların imparatora anlattığı sadece gördükleri manzara idi. Buna göre, üzerlerine derhal saldırırlarsa kaçıracaklarına şüphe yoktu. İmparator, anlatılanların gerçek olduğuna inanamadı. Daha tecrübeli bir adamım vazifelendirip, sağlam raporla dönmesini tembihledi. İkinci casus hakikaten görev adamıydı. Hunların gizli kuvvetlerinin bulunduğunu tespit edip imparatoruna anlattı. Fakat bu da işe yaramadı. Doğruyu söyleyen casus-komutan askerin manevi kuvvetini bozmakla itkim edilip cezaya çarptırıldı.

Çin imparatoru kendi adamlarının sözlerine inanmamakla uğraşır, ne yapacağını bilemez, bocalar dururken Hunların ani hücumu başladı. Çinliler karşı koydular. Hunlar, göz boyamak kastıyla geri çekildiler ve sonra dönerek Çin ordusunu kuşatma altına aldılar. Savaş mevkii ve kuşatmanın gerçekleştirildiği yer Pai-teng dağları'ydı deniyor.

Bura da küçük bir kaleye sığınan imparator acınacak durumdaydı. Kendi tarihçileri şöyle yazıyor:

"Yedi gün boyunca dağlarda muhasara alfanda kalan Han ordusuna, diğer birlikten ne askeri yardımda bulunabildiler, ne de gıda yardımında bulunabildiler."

Tam manasıyla kapana sıkışmıştılar. Yedi gün boyunca Hun saldırıları devam etti ve Çinliler aç susuz, uykusuz direnmeye çalıştılar. Dayanılacak gibi değildi. İmparator ümitsiz düşüncelere dalmış, savaş harici bir yolun arayışı içindeydi. Vaziyeti kurtarmak için denemeyeceği yol yoktu. Meşhur meziyetlerinin başında gelen casusluk ve rüşvetle her zaman kar elde eden Çinliler, yine bundan istifadeye teşebbüs ettiler.

Biraz romanımsı havada, ama gerçeği anlatan yazara göre olaylar şöyle gelişmiş:

Öfkeli ve bezgin vaziyette kalenin surlarında dolaşan imparator, dağın eteklerindeki Hun çadırlarını seyre daldı. Diğerlerinden farklı ve üstünde bayrak sallanan bir çadır dikkatini çekmiş, bunun Mete'ye ait olduğunu anlamakta gecikmemişti. "Bu çadırdan, Hım kadınlarının giyinişine göre daha zengin giyinişli bir kadın çıktığım gördü. Subaylarından biri bunun, Mete'nin Çin asidi gözdelerinden biri olduğunu söyledi. İmparator boynundaki ve ederindeki mücevherleri çıkartarak ipek bir mendile sardı ve bunları Çinli gözdeye götürmesi için subayına verdi."

Rüşveti almayı da vermeyi de beceriyorlardı. Subay'ın, Mete'nin çadırına nasıl gelebildiği merak mevzuudur, ama casusluk maharetlerinin bunu kolaylaştırdığını kabul etmek durumundayız. Çinli gözde aldığı kıymetli hediyelere ve de mahvolmakta bulunan, milletinin imparatoruna dayanamayacaktır. Bütün dil cambazlığını, kadınlık hünerlerini sergileyecektir. Mete, bir kadının fendi de babasının iğfal edilip, kendi hayatının ateşe atıldığını unutarak, benzer bir lüleye düşecektir. Yani, Hım kuşatması, dilber Çinlinin efsunkar tavırlarıyla kaldırılacak, Çinliler kurtulacaktır. Tarih kitaplarına yansıyışı böyle.

Birkaç kısa alıntı de anlamak istersek; Hüseyin Namık Orkun diyor ki:

"Kalede açlık ve sefalet son haddine varmıştı. Bu durum karşısında teslim olmaktan başka çare kalmamışta. Bu esnada Mete'nin Çinli karısı kendi soyundan olan bir hükümdarın böyle bir durumda kalmasına razı olmamış, kocasını kandırmış, muhasaranın bir tarafı gevşetilerek hükümdarın, kaçıp kurtulmasına müsaade edilmişti."

Umumi söyleniş böyle sayılır. Mete, kadınının hatırını kıramayıp, hasmım bağışlamıştır. Muteber insanlar bunları söylüyor ve doğru söylüyorlar.

Biraz farklı olarak dile getirilişi de var, şöyle:

"İmparator, ancak Hunlar'la akrabalık ilkesi üzerine kurulu, yani Mete'ye, Çin sarayından bir prenses verilmesi şartıyla bir barış anlaşması yapılması vaadiyle kurtulabildi."

Biraz Farklı Yaklaşımlar

Mete'nin Çin imparatorunu bir dağdaki kaleye hapsetmesi doğru. Sulh de neticelendiği de doğru. Çin'de en büyük olan imparator ve birde ondan aykırı hareket edebilen -kimi yerde prens, kimi yerde kral olarak adlandırılan- başka güçlüler var. Mete'nin asker sayısı Çinliler tarafından abartılır 200-400 bin olarak gösterilir ise de 50 bin bile yoktu diyenler daha inandırıcı. Çin'in ise 100 binlerce askeri vardı. Mete bir Çin kralı de ittifak yapmıştı.

Eğer Mete ittifak ettiği Çin kralının kendisini terk edeceğinden korkmasaydı muhakkak ki Kao-tsu'yu imha eder yahut esir alırdı:

Çin kralıyla bir anlaşmaya varmış ve onun kıtalarını bekliyordu. Fakat bunlar gecikince Mete onların Kao-tsu tarafına geçtiklerini ve hiç gelmeyeceklerini zannetti. Bunun için muhasarayı kaldırıp geri çekildi."

Çin tarihine Pai-teng muhasarası olarak geçen bu olayla ilgili daha sağlam bir kaynak var. O tarihlerde (M.Ö. 200'ler) Hunlar'a hizmet eden Chung-hang-Yüeh adında bir Çinli, Mete'nin karısının oynadığı rolü şöyle anlatıyor.

Anlattığı tarih M.Ö. 174. adı geçen kişi ve Çinli kadın Mete'ye demişler ki:

"Eğer sen, (...) Çin bölgelerini mağlup etsen dahi yine oralarda yaşayamazsın!" Bu, bizzat tamamiyle Çin kültürünü kabul etmeden yaşamak demektir. Çünkü Çin gibi nüfusu fazla olan bir memleket, ancak Çin'de bulunan bir mahalden idare edilebilirdi. Hunlar kendi vatanlarını terkedip, Çin'in içinde icrayı hükmedeceklerdi. Bu sürülerini terk etmek, göçebelikten vazgeçmek ve Çinli olmak demektir. Eski yaşayış tarzlarını muhafaza etmek noktayı nazarından hareket eden milli siyasetin diğer baş mümessilleri, kabile reisleri olmuş olacak. Mete bu siyasete iştirak etmiştir. Bu da şüphesiz ki doğru olanı idi. Hunlardan sonra bir çok göçebe kavimleri (Toba, sonraki Hunlar, Moğol ve Mançu), diğer siyasete karar vermişler ve hepsi siyaset sahasından ayrılmışlar, yalnız Hunlar kalmışlardır". Eberhard'ın yorumu böyle.

Barış Anlaşması

Çin tarafı Mete'yi kandırdığım düşünebilir. Mete'de işini bilir. İşine geldiği için barışa yanaşmıştı. Neler vardı anlaşma metninde? Pekte önemli olmayan şeyler, ama bunlar yazılımıydı, yoksa sözlü bir anlaşmamı? Her ne ise, imparator, saraydan bir prensesini Mete'ye verecekti. "Fakat imparator vaadini ancak Hunlar'a karşı düzenlenen birkaç saldırıdan sonra yerine getirdi ve prensesle birlikte, her yıl yenilenmek şartıyla, zengin hediyeler, ipekli kumaşlar, pamuklular, şarap, pirinç ve ziynet takılan gönderdi. Aslında bunlar, bir tür üstü örtülü haraçtı."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mete Han (M.Ö. 209 -174)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:29

Çinli'nin Hilesi - Mete'nin Kandırılması

İmparator Kao-tsu prensesini Huni ara gönderme sözü vermiş, ülkesini işgalden kendisini ölüm yahut esaretten kurtarmıştı. Başı selamete çıkınca yüreğinin sesini dinlemeye başladı, kızını Mete'ye vermeye gönlü razı değildi. Vezir Lieu-King imparatoru ikna etmeye çalıştı. Ona göre, Mete de evlenecek bir prenses iki ülke arasındaki buzlan eritecek. İmparator damadı olan Mete Çin'e düşman gözüyle bakamaz. Akıllı bir Çinli kocasını avucunun içine alıp, ona her istediğini yaptırabilir. "Şayet bir de çocuk doğurursa günün birinde Hunlar Çin imparatoru neslinden gelmiş bir hükümdar tarafından idare olunacaklardı. Lieu-King'in (Liea King) düşündüğü bu genç şehzade istenilen bir yaşa geldiği zaman kendisini Çin'e aldıracak, önasyada Çin adetleri çerçevesinde terbiye edilecekti..."

Hesaplan tutarsa Çin imparatoru'nun torunu deride Hım hükümdarı olacak, başında bulunduğu milletin değil de, Çin'in menfaatini kollayacak. Yine de bu düşünceler herkes tarafından benimsenmedi. Prenses'in annesi Liyu-Heu kesinlikle rıza göstermedi. İmparator Kao-tsu ise kederinden hasta olacak duruma gelmişti.

Yaşlı ve kurnaz nazırlardan biri imparator Kao-Tsu'nun kulağına fısıldadı:

"Hunlar, imparatorun prenseslerini tanıyorlar mı? Hayır, değil mi? O halde, imparatorun debil ebesine münasip bir şekilde süslenecek her hangi bir kızı onlara göndermeye kim mani olabilir?".

Sarayda hizmet gören güzel kızlardan birini seçerek, ona prenseslerin taşıdığı ünvan verildi. Gerekli kurallar öğretildi. Kao-tsu'nun kızıymış gibi Mete'ye gönderildi. Mete'de bir prenses olduğu zannıyla, o sıradan kızla evlendi. "Sonralan Çinliler, hanedanla ilişkisi olan Prensesleri Tataristan (Hun) hükümdarlarıyla evlendirmeğe mecbur oldukları zaman çok kez onlara esir kızlan yolluyorlardı."Türklerin kız isteği Çinlilerin verme mecburiyeti devam ettiği için bir kolayım bulmuşlar; prenses diye yutturmak istedikleri kızlara önceden, uygun ünvan veriyorlardı.

Esas kimliği ne olursa olsun Çin prenses diye göndermiş, Hım da o niyetle güzel kızı almıştı.

Çin'den vergi de geliyordu:

Tam bir barış dönemi başlamış olmalıydı, ama olmadı. Mete'nin, müttefiki prens (bazıları kral diyor) Han Hsin'le dostluğu devam ediyordu. Bir çok adamıyla beraber Hunlara sığınmış olan bu, imparatorun asisi hiç rahat durmadı. "Han Hsin ve taraftarları Çin'in kuzey bölgelerini yakıp yıktılar. 197'de Chao ve Tai ülüşlerinin baş kumandam Ch'en Hsi, Han Hsin tarafına geçerek Hunlarla bir ittifak anlaşması aktetti. Fakat imparatoriçe Lu Hau (Liü-Kia), bir hile ile Han Hsin'i başkente getirerek, orada kellesini kestirdi."

Çin, yaptığı bütün merdane ve hileli korunmasına rağmen huzura kavuşamadı. Hunlar'ın saldırılarına açık kapı bırakmamak için giriş bölgeleri, güçlü ve savaşçı ailelerle tahkim edildi. Buralara yerleştirilen takriben bir milyon kişi sayesinde biraz nefes alabildiler. Belki de, Hunlar kendiliğinden kımıldamak istemiyorlardı. Nasıl olsa, prenslerin isyanları imparatoru yeteri kadar hırpalıyor; asi sıfatı taşıyanlar sıkışınca Hunlar'a sığmıyor, bilhassa Çin'in doğu bölgesi cadı kazam gibi kaynıyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mete Han (M.Ö. 209 -174)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:29

Kao Tsu'nun Ölümü Ve Çin'in Durumu

Mete'nin baskısına ilaveten prenslerin isyanları imparatoru bunaltmıştı. Ülkesinde huzurlu yaşamak için elinden geleni yapmaya çalışmasına rağmen, işler beklediği gibi gitmiyordu. Hunlar tarafından sıkıştırılıp esir düşecek duruma gelmiş, kızlarından birini vermek vaadi ile birazda başka tesirlerle canım kurtarmıştı. Çin'e, aslında ağır gelecek bir anlaşmanında mimarı olmuştu. O tarihe kadar en büyük sayılan devlet Çin iken (M.Ö. 200'ler), ikinci bir devletin de kendilerine denk olduğu kabul edilmişti. Sonradan sahte prenses gönderilmiş olsa bile verilen söze ve Mete'ye göre bir Çin prensesi Hunlara gelin edilmişti. "Bu Doğu Asya'da müstakil ve müsavi sayılan iki büyük devletin arasında aktedilen ilk beynelmilel mukavele" idi. Mete ile Kao-tsu tarafından varılan anlaşma maddeleri kendilerinden sonra tahta çıkacak kişiler tarafından da geçerli sayılacaktı, önce, kısmen belirtilmişti. Barış anlaşması Çinlileri Hunlara adı konmamış bir haraç vermeye mecbur ediyordu.

Hem dışa karşı ezik düşmesi, hem içeride çıkan hadiseleri bastırmakta zorlanması imparatoru bir hayli sarsmıştı. Ve imparator başına gelen aksiliklerin üstesinden gelemiyordu. Onu bütün tarihler 195 senesinde öldü diye bildirine şekil olarak aynı şeyi söylemezler. Normal yolla diyenler bir tarafa, aksini beyan edenin sözlerini naklediyoruz. "M.Ö. 195 yılında Kao-tsu, bir asi derebeyliğine karşı verdiği savaşta bir ok yarasından öldü."

Kao-tsu'nun yetişkin evladı yoktu. En büyük oğlunun da yaşı küçüktü; ama tahta çıkarıldı. Annesi imparatoriçe hırslı bir kadındı. Oğlunun naibliğini üzerine aldı. İmparator olan Hui-ti, idare eden annesi idi. Elimizdeki kitaplarda görülmemekle beraber, olayların anlatılışı-gelişimi imparatorla, ona naibe olan imparatoriçe Lu-Hou öz ana oğul değildiler. Çünkü, bu küçük çocuk oturtulduğu tahtta imparatoriçeden hiç destek görmedi, hatta köstek olduğu açıkça görüldü. Duruma hakim olma hırsı kocasının zamanında bile aşikar idi ve şimdi meydan kendisine kaldığından, önemli kademelere akrabalarını getirdi, hep beraber küçük imparatoru kukla gibi kullandılar. Bu arada tabiatıyla iç huzursuzluklar arttı. Mevcut yönetime karşı koyan prenslerden, başarı elde edemeyenlerin ilticagahı Hım diyarı idi. Nitekim 10 bin kişilik maiyeti olan bir prens (Yen kralı Lyu Van) adamlarıyla beraber Mete'nin yanına kaçtı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mete Han (M.Ö. 209 -174)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:29

Çin'i Çileden Çıkaran Teklif

Hunların henüz okumayı yazmayı bilmedikleri söylenir, aksi de iddia edilir. Bunların üzerinde durmuyoruz. Mete'nin kendi yazdığı yahut yazdırdığı mektuplardan bahsediliyor. Çin için, Hunlara söylenenler söz konusu değil. Onlar hem okur hem yazarlar. Mete'nin sarayında -bu nasıl saraysa- bir çok Çinli istihdam edilmekteydi. Bildirildiğine göre yazıcılar kamilen Çinli idiler. Her halde Mete gibi zeki bir adam bilenlerin bilmeyenlere öğretmesini sağlamıştır. Bunu akıl edemeyeceğini düşünmek abes geliyor. Konumuza dönersek, büyük hakan Çin'in gidişatım takip ediyordu. Hırslı imparatoriçe kendi yakınlarım etrafına toplamış, muhaliflerin sayısını artırmış, Çin'de sükun barınamıyor.

Mete'nin gönlünde uçsuz bucaksız bir ülke hakimiyeti yatıyordu. Şimdi Çin'in idaresi imparatoriçe'nin elinde ve sanki o ülke bu kadının malı! Dendiğine göre, "192'de Mete, doğrudan İmparatoriçe'ye evlilik teklif etti. O, imparatorluğun kocaya çeyiz olarak verileceği ve böylece bütün Çin'in hakimi olacağı ümidindeydi".

Bir diğer iddia ise, Mete, İmparatoriçeden hiç hazzetmezdi; sadece onu öfkelendirmek kastıyla saygı ifadelerinin yer almadığı, teamüllere aykırı, biraz hakaret kelimeleri taşıyan bir mektup göndermiş. Bu hakaretin evlenme teklifi olması mümkündür. Realite ile bağdaşmayan mektubun içeriği, imparatoriçeyi küplere bindirmiş.
Mektup krizi iki ülke arasında genelde gerili duran ipleri kopma haddine getirdiğinden bahsediliyor.

Gelişmelerin seyri şöyle:

İmparatoriçe, şahsına ağır hakaret saydığı mektubu getiren elçilerin derhal öldürülmelerini istemiş. Danışmanları daha olumlu bakmanın şart olduğunu, savaşa meydan vermemek gerektiğini tavsiye ettiklerinde, buna uyulmuş. Diplomatik dili bildikleri malum olan Çinlilerin cevabı "Gelin adayı oldukça yaşlıdır, bu yüzden teklifinizin kabulü mümkün değil".

İşte böyle bir şey. Kendilerini avuturken söyledikleri:

Hunlar diplomatik dil ile nezaket kaidelerini bilmezler" idi. Mademki bilmeden hata yapıyorlar mesele yok. Her ne ise, zayıflık hazımlı olmaya mecbur eder. Çinlilerde buna mecburdu.
Mete, hangi duygu ve düşünce de yazmış olursa olsun, gönderdiği mektuba verilen cevaba darılmadı. Senelerce küçük çaplı saldırılarla, ufak tefek rahatsızlık verilen Çin, isyancılarının desteklenmemesiyle rahat ettirilmiş oldu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mete Han (M.Ö. 209 -174)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:30

Hun - Çin Barışının Perde Arkaları

Epey bir zaman ciddi savaşlar görmeyen iki ülkenin bir birine nazik davranma sebepleri: İmparatoriçe ve ona bağlı olarak vezirleri, kumandanları ne merhametliydiler, ne de kan tutardı onları. Şöyle -böyle Mete tarafından aşağılanmışlardı. Alttan aldılar. İçlerinde hemen savaşa taraftar olan Fan Hoeyi (Fan-Kua olarak, daha başka türlüde yazılıyor) adlı komutan dedi ki: "100 bin kişilik bir ordu de Hun topraklarım baştan başa tepeleyip, hepsini mağlup ederim. İzin verilsin yeter." Bu zat, imparatoru sıkıştığında hiçbir şey yapamamış, 300 bin askeriyle, Kao tsu'yu kurtaramamış, çeşitli atraksiyonlar ve fedakarlıklarla Hunlar yumuşatılmış, böylece kurtulmuşlardı. M.Ö. 200'de geçen bu olay komutanın başına kakıldı. Çinliler uğradıkları her hakareti, aldıkları her cezayı uygun zamana ertelemeyi bilirler. Ya Hunlar?

Mete'de acemi değil, yufka yüreldi olduğu katiyen söylenemez. Onun da başı dertteydi. Batı sınırlarında Yüeçiler pek durmuyorlar. Hunlar, onlarla uğraşmak zorundaydılar. Yani, Çin'e savaş açacak halleri yoktu.

İmparatoriçe'nin hayatı boyunca, ciddiye alınacak bir Çin-Hun savaşı meydana gelmedi: O da M.Ö. 179'a (ölümüne) kadar idareyi elinden bırakmadı:

Çin İle Savaşılmazsa?

Varlığını, büyüyerek, güçlenerek devam ettirmek emeli taşıyan Hunlar, gözü kapalı hareket edemezlerdi. Çin'le savaşsızda olmuyordu. Çünkü, Çin bir dev gibi, Hunlar'a lüzumlu olan şeylerin üzerinde oturuyordu. Sırf ihtiyaç temini düşünülse dahi savaşı haklı görmeye yeterdi. Arada bir bazı şehirlere girip, oralardan alınan ihtiyaç maddeleri ile geçiniyorlardı. Barış anlaşmasına rağmen, M.Ö. 181'de iki küçük akın yapan Hun birlikleri Çin'in tepkisini çekti. Mete de olayın faillerini azarladı. Maksat harp çıkmasın. Tabi bununla mesele bitmiyor. İştahlı insanların gözünün önünde olgun meyve yüklü bir ağaç gibi duran Çin şehirleri tehlikeden masun kalamazdı. Sene 177. Hun sınır prenslerinden biri küçük bir saldırıda bulundu. Bu tarihte Çin imparatoru Wen-ti'dir. Derhal iyi bir ordu ile karşılık vermeye kalkıştı. İçinde bulunulan durum Hunlar için uygun değildi. Mete kendi üslubunca özür dilemekten kaçınmadı.
Gözümüzü geniş ovaya değil, belirli noktalara dikiyor oraların halini görmeye çalışıyoruz. Ne Çin'in tek derdi Hunlar, ne de Hunlar'ın tek derdi Çinlilerdi. İkisininde başka düşmanları vardı. Şartlar bazen bu iki hasım devleti birbirine yaklaştırıyor, şirin gösteriyor, soma yine bakılan ayna bozuluyor; iki tarafta birbirini çirkin yüzüyle görüyor...".

Bilhassa Hunlar'ın programı doluydu. Yüeçiler ders almak için oldukça taciz ediyorlar. Mete Çin'e saldıran prens'i, görünüşte cezalandırmak amacıyla merkeze çağırdı; bununla Çinlilerin gönlü alınmış oldu. Aynı kişi Yüeçilerin üzerine gönderildi.

"O sıralar Hım imparatorluğu Kore ve Japon Deniz'inden itil (Volga) ırmağına kadar uzanıyor ve yirmi altı krallığı ihtiva ediyordu. Hiçbir Hun Hakanı bu kadar engin topraklara ve bu kadar kalabalık bir nüfusa hükmetmemişti" diyor Marcel Brion.

Çin üe yapılan savaşlarda alınan galibiyetler tadına doyulmayan bir müsabaka zevki verebilir, ama esas haz veren şey yapılan anlaşma ile sağlanan akardır. Kılıçlar kında, oklar sadakta iken Çin'den gelen özel ipek elbiseler, vazolar, yakutlar vesair şeyler pek hoşa gidiyordu, önceki sayfalarda, yapılan bir barış anlaşmasıyla Hun-Çin denkliğinin kurulduğu söylenmiş, tarih olarak ta 200 civan belirtilmişti. Kao-tsu zamanı idi.

Şimdi farklı bir zamanı gösteren ve aynı olayı anlattığı zannedilen yazıyı aşağıya alıyoruz:

Çinli tarihçinin yazdığı sayfaları karıştıracak olursak, çin imparatorunun İ.Ö 177'de teveccühünü ve dostluğunu kazanmak istediği Hun hükümdarına yollamış olduğu hediyelerin listesine de bir göz atmak lazım. Bunların arasında işlemeli, nakışlı, pamuk konmamış bir ipek elbise vardı ki bunu imparator kendisi giyermiş. Galiba bu fevkalade bir dostluk nişanı sayılıyordu, ötekiler daha ziyade, gönderilen eşyanın sıralanışından ibaret; işlemeli, pamuksuz bir uzun tunik entari; karışık renkli, nakışlı, pamuksuz bir ipek biniş; bir tarak; bir altın kakmalı kemer; bir altın kemer tokası; 10 parça işlemeli ipek; 30 parça çeşidi renkte nakışlı ipek; 40 parça al renkte ağır ipek kumaş; 40 parça yeşil ipekli."

Çin'in barışı koruma uğruna bunca hediyeler göndermesi Hunların ne kadar tehlikeli bir komşu olduğunun ve birde kuvvetlerinin korkutuculuğunun nişanesiydi. Aynca şu misalde vaziyetlerini belirtmektedir

Bir çeyrek yüzyıl devam eden savaşlar, ancak 177-176 yıllarında Hunların kazandığı ezici bir zaferden sonra onların lehine olarak nihayet buldu:

Bahsedilen Yüeçilerle yapılan savaştır. Yalnız, esas Yüeçi zaferi daha sonra meydana gelecek olan savaşlarda görülecek.
Mete 177 - 176 senelerinde Yüeçilere karşı kazanılan zaferi bir mektupla Çin imparatoruna bildirmişti. Mektubu ve yorumunu aynı yerden naklediyoruz. Mete; "Gök tarafından tahta çıkarılmış olan Hunların büyük Hakanı, Çin İmparatorundan sağlık ve esenlik içinde olup, olmadıklarım sorar" diye söze başlar. Mete devletler arası ilişkilerin, hükümdarlar tarafından düzenlenmesini istiyordu. Bazı küçük Çin memurlarının sorumsuzca hareketlerinden dolayı ise, Çin İmparatorunu suçlayan bir dil kullanıyordu. Mektup adeta bir şiir dili ile yazılmıştı.

Sağ Bilge komutanım Yüeçiler üzerine gönderdiğinden söz açıyor ve şöyle diyordu:

"Tanrının yardım ve şefati; subay ve askerlerimizin yüksek savaş yeteneği, atlarımın gücü ve kuvveti ile bütün Yüeçileri ezdi. Başlarım kesti, ölenler öldü; teslim olanlar teslim oldu; böylece göğün altında (yani dünyada) asayiş ve dirlik kurulmuş oldu."

"Yine bu mektuptan anlaşıldığna göre, Mete'nin idaresi altına girmiş olan herkes "Hun" veya Çinlilerin söyleyişi ile "Hiung-nu" olmuş oluyorlardı. "Hun" adı yalnızca bir kavmin adı değil, devletin içinde yaşayan halkı da içine alıyordu.

(Osmanlı da olduğu gibi. N.T.) Mete bu mektubunda idaresi altına aldığı memleketleri ve dolayısıyla Doğu Türkistanı'da aldıktan sonra şöyle diyordu:

"Bunların hepsi "Hun" oldular; yani yay çekebilen (okçuların) hepsi bir tek aile haline gelip, birleştiler."

Büyük bir hakanın vazifesinin neler olduğunu da, yine Mete'nin bu mektubundan öğreniyoruz:

"Şimdi kuzeydeki bütün ülkelerde,
dirlik ve düzeni kurdum.
Şimdi silahları bir tarafa koymak,
subay ve askerlerimi dinlendirmek,
atlarımızı beslemek istiyorum
Çocuklarımız ve gençlerimiz
büyüsünler, yaşlılarımız ise huzur içinde yaşasınlar!"

Hunlar'a, Çinliler barbar deselerde, yazılan mektup bile ne kadar gelişmiş olduklarım, fikri seviyelerini gösteriyor. Belki okuma yazma bilmeyip Çinli memurlara dikte ettiriyorlardı ama, memurun kafasına göre yazamayacağı malum. L. Ligeti'den, Hunlar'ın o sıralardaki durumunu anlamaya çalıştığımızda, karşımıza çıkan tablo medeniyetin izlerini taşıyor. Şöyle ki " Hun imparatorluğu böyle şuradan buradan toplanmış pervasız bir güruhun zorbalığı ile ayakta duran bir devlet değildi, tersine olarak orada cemiyetin en küçük birliği olan aileye varıncaya kadar bütün teşkilat ve nizam vardı. İmparatorluğun bütünü sağ ve sol olarak ikiye ayrılmıştı; daha küçük birlikler bu ikisi içinde taksime uğrarlardı. Askeri-siyasi her birliğin başında, rütbesi ve selahiyeti tam olarak tayin edilmiş bir şef bulunurdu. Devletin yirmi dört erkanı vardı ve içlerinde yalnız en büyüklerinin emrinde on bin adı bulunsa da bunların her biri "on bin atlı" ünvanını taşırdı. Askeri birliklerin en büyüğü on bin adı idi. Bundan başka da ayrı ayrı komutanların idaresinde bin, yüz ve on adı birliklerin rolleri de mühimdi. Büyük rütbeler babadan evlada miras kalırdı! "Hunların kanunları" hakkında da bazı dağınık bilgimiz vardır. Kılıç çeken adamın kılıçla ölmesi lazımdı. Cürüm işleyenler şiddetle cezalandırılırdı, ölüm cezası vermek için çok düşünülmezdi. Buna karşılık hapis cezası seyrekti ve on günü geçmezdi.

Hunların toprakla ilgili durumlarına gelince:

Geniş bir devlete sahip olmak için çarpışıyorlar, ama toprağı işlemeyi sevmiyorlar, bu işi bir alt sınıfın yapması gerektiğine inanıyorlardı; onun için ederin-deki araziler de çalışanlar esirler ve borçlandırdıkları insanlar oluyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Asya Hun İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir