Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı'dan Cumhuriyete

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Osmanlı'dan Cumhuriyete

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:33

OSMANLI'DAN CUMHURİYETE(TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN FİKİR TEMELLERİ VE NİTELİKLERİ)

Osmanlı Devletinin yıkılışı tarihi her ne kadar T.B.M.M. tarafından Saltanatın kaldırılış tarihi olan 1 Kasım 1922 olarak kabul edilirse de, Osmanlı Yönetimi bundan tam dört yıl önce, 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Andlaşması gibi, hükümleri bağımsız bir devlet için kabul edilemez nitelikte olan bir andlaşmaya imza koymakla bu devleti hukuken yok duruma düşürmüştü. O halde, tabii ömrünü tamamlayarak yıkılıp gitmekte olan bu devletin enkazından, ya devletin kurucusu ve "unsuru aslisi" olan Türk milletinin çoğunluk oluşturduğu topraklar üzerinde yeni bir devlet kurulacak veya bu unsuru asli esarete, tutsaklığa, sömürülmeye mahkum olacak, üzerinde yaşadığı topraklar da paramparça edilecekti.
İşte bu yüzdendir ki Atatürk'ün önderliğinde Türk milletinin yaptığı Milli Mücadele, emperyalizme, tutsaklığa, sömürülmeye, bölünüp-parçalanmaya veya yok olmaya karşı verilmiş bir mücadeledir; bir istiklal ve hürriyet, yani bir bağımsızlık ve özgürlük mücadelesidir, savaşıdır.

Yine bunun içindir ki, milletimizin büyük evladı, cumhuriyetimizin kurucusu, milli kahramanımız ve dahi önderimiz Atatürk'ün daha İstanbul'dan Samsun'a giderken Anadolu'ya götürdüğü temel düşünceler bir yandan "ya istiklal ya ölüm" parolası ile ifadesini bulurken, bir yandanda "hakimiyet-i milliyeye müstenit (millet egemenliğine, yani demokrasi esasına dayalı) kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir TÜRK DEVLETİ kurmak" biçiminde, bir "milli sır" gibi vicdanında saklı bulunuyordu.
Türk İstiklal Savaşı işte bu düşüncelerle yapıldı.
Bu savaş gerçekten de çok zor şartlarda, Atatürk'ün dehası ve O'na inanan milletimizin büyük fedakarlıkları sayesinde kazanıldı.

Amerika'nın 1990'lardaki önde gelen şahsiyetlerinden Amiral Crow, The Line of Fire (Ateş Hattı) adlı eserinde yüzyılımızın büyük şahsiyetlerini ve liderlerini birer birer ele alıp değerlendirdikten sonra kısaca şunları söyler:

-Değerlendirdiğim bu şahsiyetlerin en büyüğü hangisidir diye sorulacak olursa, Mustafa Kemal Atatürk'tür diye cevap veririm. Çünkü, öbür liderler büyük başarılarını ya çok güçlü devletlerin ya çok güçlü orduların ya da çok güçlü ekonomilerin başında bulunarak kazandılar. Oysa, Mustafa Kemal Atatürk yola çıktığı zaman ne devlet, ne ordu, ne de ekonomi vardı. O sıfırdan başladı. Bu üçünü de (devlet, ordu, ekonomi) kendi eliyle kurdu. Öbür liderler şimdi tarihin kendilerine ayırdığı onurlu yerlerinde dururken Mustafa Kemal Atatürk ve elleriyle kurduğu bu üç unsur her geçen gün daha yücelmekte ve daha güçlenmektedir."
Sanırım bu sözler Türk Milli Mücadelesinin hangi şartlar altında gerçekleştirildiğinin en kısa ve en güzel ifadesidirler.
Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyetini kurduktan sonra gerçekleştirdiklerini de kısaca özetlemek gerekirse, bunu onun iki güzel vecizesi ile anlatmak mümkündür. Birincisi, "Bilelim ki milli benliğine sahip olamayan milletler başka milletlerin şikarı (avı) olurlar" vecizesi, diğeri de, "Medeniyet öyle bir ateştir ki, ona bigane kalanları yakar, mahveder" vecizesidir.

Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğunda çeşitli unsurlar kendi milli kimliklerini ifade ederek bunun idraki ile bu devletten ayrılmaya ve devleti de parçalanıp yıkılmaya götürürken, unsuru asli olan Türkler, Türk adını kullanamıyorlar, kendilerini "Osmanlı" olarak ifade edebiliyorlardı. Türk'ün adı bile unutulmuştu. O itibarla, Atatürk hareketi her şeyden önce Türk'ün kendine gelmesi; adına ve milli benliğine, milli kimliğine sahip çıkması hareketi olarak nitelendirilmelidir. Sonra da, kendi kimliğini bilen, bulan ve ona sahip çıkan bu milletin, kendisini meydana getiren değerlerden, yani dilinden, tarihinden ve kültüründen kopmadan ve bunlardan güç ve ilham alarak çağdaş uygarlık düzeyinin (muasır medeniyet seviyesinin) üstüne yükseltilmesi hareketi olarak anlaşılmalıdır. Atatürk ilke ve inkılapları, bir bakımdan da Atatürk hareketi, kaçınılmaz olarak iki önemli temele dayanmalı idi. Milliyetçilik ve Laiklik. Bunlardan milliyetçilik, "ülke ve millet bütünlüğünü esas alan, ırkçılığı bölücülüğü, bölgeciliği ve sınıf kavgasını reddeden, çağdaşlaşmayı ve medeni olmayı amaçlayan milli dayanışma ve sosyal adaleti esas alan, demokrasiyi ve millet egemenliğini hedef alan, aynı kültürden olan insanlardan oluşan toplumu aynı millet olarak anlayan ve algılayan, barışçı ve insancıl; toplayıcı, kucaklayıcı ve kaynaştırıcı ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ olarak Türk milletinin kenetlenip kaynaşarak imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle haline gelmesini sağlarken Laiklik de; bir yandan, mezhep, düşünce ve vicdan hürriyetini sağlamak ve insanları dini mezhebi ve etnik kökenlerinden dolayı birbirinden ayırmayarak hepsini yasalar önünde her bakımdan eşit ve şerefli vatandaşlar yapmak suretiyle millet olma bilincini ve milli birlik duygusunu sağlarken bir yandan da akıllar ve vicdanlar üzerindeki baskıları kaldırmak suretiyle akla, ilme ve fenne dayanarak, yani bilimin ve teknolojinin rehberliği ile çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın kaçınılmaz şartı ve gereği oluyordu.

İşte, milli, üniter, demokratik; laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve ona vücut veren çağdaş ve uygar Türk toplumu, O'nun bu düşüncelerinin ve bu doğrultudaki uygulamalarının bir ürünü olarak meydana geldi.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlı'dan Cumhuriyete

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:33

Bilindiği gibi Atatürk bunları gerçekleştirirken, öncelikle Misak-ı Milli ile sınırları çizilen yurdumuzda yaşayan bütün insanların birlik ve beraberliğini sağladı. O yüzden Milli Mücadele tam ve doğru anlamı ile Türk milletinin milli birlik ve beraberliğinin eseri oldu. Milli kurtuluş hareketi ve zaferleri, heyecanını ve kudretini Atatürk'ün milli egemenlik, özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinden alan yüce milletimizin tarihimize armağan ettiği altın sayfalar oldu.

Atatürk'ün X. Yıl Nutku'nda ifade ettiği gibi "Türk milleti milli birlik ve beraberlikle bütün güçleri yenmesini bilmiş", tarihin en sıkıntılı ve karanlık döneminden milli birlik ve beraberliğini kazanarak başarı ile geçmişti. Kuva-yı Milliye hareketi doğulusuyla batılısıyla milletimizin maşeri vicdanında gelişmiş ve Atatürk'ün önderliğinde başarıya ulaşmıştır. Mesela, İzmir işgal edildiği zaman, Maraş'ta Fransız elbiseli Ermeniler katliam yaptıkları zaman, İstanbul işgal edildiği zaman bütün ülke, adeta herhangi bir yerine hançer sokulmuş bir tek vücut gibi tepki vermiş, bütün ülke ayağa kalkmış, büyük protesto mitingleri düzenlemişti. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da bu mitinglerin tertip komitelerinin üyeleri genellikle aşiret reisleriydi ve mesela Batman, Ergani, Dersim, Pülümür ve benzeri onlarca yerde yapılan mitinglerden sonra çekilen protesto telgraflarında "değil İzmirimizi (veya İstanbulumuzu) vatanımızın birtek karış toprağını bile düşmana bırakmayacağız" gibi ifadeler yer almıştı. Gerçekten bırakmadılar da. Türkiye Cumhuriyeti Devleti işte bunun için bir milli devlet ve bir üniter devlet olarak vücut bulmuştur. Yani, kurulan devlette bu ülkede yaşayan bütün insanların canı, kanı, emeği, alın teri ve katkı payı olmuştur. Dolayısıyla, "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkı= Türk Milleti" olduğunu, Halide Edip Hanımın ifadesi ile ateşle imtihandan başarı ile geçerek ispatlamıştı.

Atatürk bu gerçeklerle cephelerden en ücra yurt köşelerine ve T.B.M.M.ye kadar her yerde iç içe olduğu için bu ülke insanlarının millet bilincine sahip olması ve milli birlik ve beraberliğini pekiştirerek sürdürmesi hususu üzerine adeta titremiş ve bütün dikkatini bu noktaya vermişti denilebilir.
Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, laiklik öncelikle bir milli birliği ve millet bilincini pekiştirme için Cumhuriyetimizin temeline en esaslı unsurlardan biri olarak konmuştur.

3 Mart 1924'te yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat (Öğretimlerin birleşti-rilmesi, Öğretim Birliği) Yasası'nın gerekçesinde yer alan:

"bir devletin genel eğitim ve kültür politikasında, milletin duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak için öğretimlerin birleştirilmesi en doğru, en ilmi, en çağdaş ve her yerde yararları ve güzellikleri görülmüş bir ilkedir..Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder" ifadelerine uygun olarak öğretim birleştirilmiştir. Böylece, millet fertleri arasında eğitim yoluyla duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçları pekiştirilerek milli bilinç kuvvetlendirilme yoluna gidilmiştir.

Atatürk Ankara Hukuk Mektebinin açılışı dolayısıyla 5 Kasım 1925'te şöyle diyordu:

"Milletin, mevcudiyetini devam ettirmesi için fertleri arasında düşündüğü bağ, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet dini ve mezhebi bağ yerine, Türk milliyeti bağı ile fertlerini toplamıştır". Bu sözler, milli birliği sağlamada laik hukukun önemine de bir işaretti şüphesiz.
Yine o, "Cumhuriyetin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri Türk kültürü ile ne kadar dolu olursa, o topluluğa dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur" sözleri ile milleti meydana getirmede milli kültürün oynadığı önemli rolü belirtiyor, devletin dikkatini bu noktaya çekiyordu.

Yine, "Aynı kültürden olan insanlardan oluşan topluma millet denir" tanımını gereği olarak O, kurduğu Cumhuriyet'in temeline bir milli harç olarak Yüksek Türk Kültürünü koyduğunu da X. Yıl Nutku'nda "bu işlerin en büyüğü, temeli Türk Kahramanlığı ve Yüksek Türk Kültürüdür" ifadesi ile belirtti. Ülkede dil birliği gayreti, tarih ve kültür ile ilgili araştırmalar; Türkiyat Enstitüsü, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Konservatuvar ve benzerleri hep bu amaca yönelik çalışmalar oldu.
Soyadı Kanunu ile kabile, oymak, aşiret ve bölge adlarının soyadı olarak alınamayacağı şeklindeki düzenlemenin amacı, aşiret bilinci yerine millet bilincini yerleştirmek içindi.
Tekke ve zaviyelerin kapatılması ve tarikatların yasaklanmasının anlamı da sadece hurafelere, gericiliğe karşı tedbir almak, miskinliği önlemek değil, aynı zamanda cemaatçiliği önleyerek millet bilincinin pekişmesini sağlamak ve çağdaş toplum olmanın yollarını açmaktı.

Kılık kıyafet inkılabı, bir zamanlar komünistlerin niteledikleri gibi bir "gardrob devrimi" değildi. Bu hareketin gerçek anlamı öncelikle, bir "kıyafet karnavalı" görünümündeki Osmanlı toplumunda bütün dini ve etnik grupların daha ilk bakışta parça parça olmuşluğundan Türk toplumunu kurtararak onlarda bir millet bütünlüğü fikri uyandırmak ve sonra da, kıyafeti ile de uygar bir millet yapmaktı.

Dolayısıyla, milli mücadele ve onun tabii sonucu olan Türkiye Cumhuriyeti, Türk tarihi bakımından Osmanlı'nın Ümmet Devleti'nden Millet Devlete (Milli Devlet= Ulus Devlet) geçişi ifade eder. Osmanlı Devleti'nin "çok unsurlu sosyal yapısı". Cumhuriyet ile birlikte, sadece Türk Milleti'ne dayanan "tek unsurlu siyasal yapı"ya dönüşmüştür.
1919 Haziranında Büyük Atatürk'ün yayınladığı Amasya Genelgesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, günümüze kadar sürecek temel niteliklerinden birini teşkil eden "milli irade" kavram ve ilkesinin ilk adımım teşkil etmişti. Atatürk bu genelgede, "milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" derken, milletin kararını yansıtacak bir "milli kurul"un teşkili zaruretinden de söz etmişti. Bundan sonra milli irade ve buna dayanan milli egemenlik kavramları, iç ve dış düşmanlara karşı mücadelenin en büyük kuvvet kaynağını teşkil etmiştir. Kısaca ifade etmek gerekirse Milli Mücadele, Türk milletinin bütün dünyaya karşı yürüttüğü milli irade, millet iradesi kavramının mücadelesinden başka birşey değildir.
Lozan Andlaşması, dünyaya karşı yürüttüğümüz bu mücadelenin kesin zaferini teşkil ederken, hemen arkasından 29 Ekim 1923'te Cumhuriyetin ilanı ile, Devletin "millet'e dayandırılması ilkesi, Türk milletinin siyasi tarihindeki en büyük merhalesini oluşturuyordu.

İşte milli benlik, milli kimlik, milli ve üniter devlet, devletin millete dayandırılması ve millet egemenliği kavramları ve bunların gerçekleştirilmesi açısından Cumhuriyet'in fikir temelleri ve nitelikleri, kısacası Cumhuriyet'in anlam ve önemi budur.

Millet bilinci kazandırmış milli, üniter ve millet egemenliğine dayalı (demokratik) devlet yapısını da gerçekleştirmiş olan Türk milletini, çağdaş ve uygar bir millet kılmak açısından Laiklik ilkesinin taşıdığı anlam ve öneme gelince; yukarıda işaret edildiği gibi, Türk milletini milli kimliğinden koparmadan, tam aksine bu kimliği oluşturan milli kültür unsurlarından güç ve ilham alarak, çağımızın bütün üstün değerlerini tanıyan, bilen, anlayan, onları yaşayarak, onların bütün gereklerini yerine getirerek çağdaş uygarlık düzeyinde bir toplum haline getirecek değerlere sahip kılmanın "olmazsa olmaz" şartı olan laikliğin daha iyi kavranabilmesi için biraz gerilere gitmekte yarar vardır.
Onaltıncı yüzyılın sonlarına kadar milli dinanizmin, üstün bir savaş tekniği, gelişmiş refah ve organizasyon dehası sayesinde Osmanlı İmparatorluğa dünyanın üç kıtasına hakim olmuş, en kuvvetli ve ihtişamlı bir devlet olmuştu. Kanuni devri, bu ihtişamın zirvesini teşkil eder.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlı'dan Cumhuriyete

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:33

Ne çare ki, dış görünüşkteki bu haşmete rağmen geri kalışımızın tohumları da bu devirde atılmıştır. Çünkü dünya yeni bir ekonomi düzenine giriyordu. Yeni bir zihniyet hakim oluyordu. Yani, ilim ve felsefe ile yeni bir dünya doğuyordum Osmanlı İmparatorluğu işte bu yenileşmeye ayak uyduramamıştı. Hatta ona inanamamıştı. Geri kalışımızın ve sonra inkılaplar yapmaya mecbur kalışımızın derindeki sebebi budur. Kanuni'nin askerlik ve teşkilatçılıktaki dehası ordularımızı zaferden zafere koştururken, memleketin içinde işler iyi gitmiyordu. Bir kere fethedilen yerlerde bir kültür,' birliği kurulamıyor, devlet yavaş yavaş bir yamalı bohça halini alıyor, yeni topraklarımızda idare ve adalet sağlanamıyor ve herşeyden önce memleket ekonomik bakımdan ilerleyemiyor, tersine geriliyor ve fakirleşiyordu.

Çünkü dünyadaki gelişmelerden habersiz duruyorduk. Katılamadığımız bu gelişmeler başlıca şunlardı:

Avrupa'da çığır açan üç büyük teknik yenilik hakim olmaya başlamıştı. Pusulanın geliştirilmesi, okyanuslara açılma imkanını veriyordu. İnfilak kuvveti müthiş bir ölçüye varan barutun toplarda kullanılması, derebeylerinin şatolarını yıkarak feodalite devrim kapatıyordu. Böylece kuvvetlenen merkezi idareler etrafında milli birlikler doğuyordu. Nihayet matbaanın icadı ile, insan aklının en değerli ürünü olan ve artık insanlığın ufuklarını aydınlatır olan bilgi büyük kitlelere yayılıyordu. Bütün bunlar dünyayı genişletiyordu. Portekizliler doğu yarım küresini, İspanyollar batı yarım küresini fiilen açmış ve paylaşmış durumdaydılar. Belki bu keşiflerde haçlı seferlerinin de büyük etkisi olmuş ve Avrupalılar bilmedikleri birçok şeyleri doğululardan öğrenmek fırsatını bulmuşlardı. Fakat Avrupa bu bilgilere yenilerini katmış ve onları geniş ölçüde uygulayarak dünyaya hakim olma imkanını bulmuştur.

14. yüzyılda İtalya'da başlayan ve oradan giderek bütün Avrupa'ya yayılan Hümanizm hareketlerinin ilkesi, ortaçağın skolastik ve dogmatik dünya görüşünü bırakıp, aklın üstünlüğüne inanan bir fikir ve estetik görüşe geçmekti.
Akılcılık (rasyonalizm) ve Rönesans (yeniden doğuş) hareketinin kaynağı çok eskidir. İtalya'da bu hareket, öndördüncü asırda eski Yunan ve Roma medeniyetinin fikir ürünlerinin tekrar ortaya konması ve eski sanat eserlerinin yeraltından çıkarılması ile başlamıştır. Dante, Petrarca, Bokaccio gibi dahilerin edebiyatta öncülük ettikleri rönesans hareketi, onbeşinci asırda Leonardo de Vinci, Rafael ve benzerleri gibi sanat dehalarını yetiştirmiştir. Kalplere de dimağlara yeni ufuklar açmış olan bu hareket az sonra müspet ilimlerde ve görülmemiş bir hareket ve gelişmenin çığırını açmıştır. İnsanlık, bu dehaların himmeti ile mistisizme karşı aklın zaferini idrak etmiştir.

Rönesans hareketi XIV ve XV. yüzyıllarda hemen tamamı ile İtalya'ya özgü iken XVI. yüzyıldan itibaren Fransa'ya, Almanya'ya, İngiltere'ye ve Avrupa'nın diğer memleketlerine yayılmıştır. Bu etki altında hümanist bir edebiyat doğmuş ve Latincenin yanında yavaş yavaş Avrupa milli dilleri edebiyat dili olmaya başlamıştır. Fransa'dan Villon, İngiltere'den Shakespeare, İspanya'dan Cervantes yetişmiştir.

Müspet ilimlerde Kepler, Kopernic, Galileo, matematik, astronomi ve fiziğin temellerini atmışlar ve bunların ardından gelen Newton mekanik ilmini yaratmıştır. Bu ilimlerin ışığında insan zekası, dünyayı ve kainatı adım adım fethetmeye başlamıştır.
Hümanizmin ikinci bir eseri, reformasyondur. İtalya'da Savanarola, kilisenin meşru olmadığına feryadı ilk koparan olmuş, fakat bu ses darağacında boğulmuştu. Kilise yalnız bozulmakla kalmamış, hemen Avrupa'nın bütün servetlerine el koymuş, en zengin müessese haline gelmişti. Prensler ve krallar arasında açık veya gizli bir rekabet vardı. Bir taraf kiliseyi tutunca, öbür taraf kiliseye düşman kesiliyordu. Bu suretle din reformunun, fikri, siyasi ve ahlaki unsurları bir araya gelmiş bulunuyordu. Nihayet Almanya'da 1483'te Luther, Fransa ve İsviçre'de 1509'da Kalven (Calvin), İsviçre de 1510'da Zvvingli reform haraketlerine önderlik etmişlerdir. Luther, ilk defa olarak papalık makamının hata işlemez olduğuna dair fikre hücum ediyordu. Bir kısım kiliseler Luther ile birleştiler. Bu hareket yavaş yavaş Fransa, İngiltere ve İsviçre'ye de yayılarak kuvvet buldu. Nihayet Protestan kilisesi ve protestanlık, katolik kilisesi karşısında tutunabildi.

İşte Avrupa'da insan kafasına ışık getiren Rönesans ve reformasyon gibi iki hümanist hareket vuku bulurken Osmanlı İmparatorluğu bu beşer'i hareketlere uzak ve yabancı kalmıştı. XV. yüzyılda Fatih'in himmeti ile İslam dinini müsamahalı bir anlayış ile ele almak eğilimi doğmuşken, XVI. yüzyıldan itibaren dini taassup bütün ülkeyi ve idareyi sarsmıştı. Avrupa'da fizik, kimya, astronomi ve mekanik ilimler gözlem ve deneye dayanarak korunurken ve gelişirken İslam alemi müspet ilimlerle ilişiğini büsbütün kesmiş, skolastik ve dogmatik bir anlayışa saplanmıştı. Bu ilimde duraklama, daha doğrusu gerileme demekti.
Avrupa'da rönesans ve reformasyon hareketleri öncesinde okullar aslında papaz mektebleri idi ve sadece ilahiyat öğretirlerdi. Bizim medresemizde de durum bu idi. O sebeple Avrupa'nın teoloji kolejleri ile bizim medreseler arasında öğretim usulü ve kadrosu bakımından olduğu kadar mimari yönünden bile benzerlik vardı. Şu farkla ki müspet ilimler doğar doğmaz Avrupa'nın teoloji kolejleri bu yeni ilimlere hemen birer bölüm ayırıp programlarına aldıkları halde, medrese bu yeniliği kabul etmemekte ayak diretmişti. Bu, ilim seviyemizi iki asır geciktiren bir amil olmuştur. İşte medreselerin islahı yerine tamamen kapanmalarını zaruri kılmış olan sebep budur. Öğretim birliği (öğretimlerin birleştirilmesi) ihtiyacı da bundan doğmuştur.
Asıl mücadele hangi problem uğrunda idi?

Mustafa Fazıl Paşa, Sultan Aziz'e yazdığı arizada şöyle diyordu:

"Milletlerin hukukunu tayin eden şey, din ve mezhep değildir. Din, hakayık-ı ezeliye makamında durup kalmazsa, yani umur-u dünyeviyeye dahi müdahele ederse, cümleyi itlaf eder, kendisi dahi telef olur."

Buna karşı hürriyet fikrinin liderlerinden Ziya Paşa, Londra'da yayınlanan Hürriyet Gazetesi'nin 41 sayılı nüshasında şöyle yazıyordu:

"Tanzimata kadar tek kanun, Şeriat-ı İslamiye idi. Yeni ihtiyacatın kazası için bir deryay-ı bipayan (sonsuz bir deniz) olan şeriattan istifaza (feyiz alma) imkanı elde iken, bu çare cüstü-cu olunmadan (incelenmeden) ondan hariç menabiden (kaynaklardan) vaz'ı kavanin (kanun koyma) fikr-i fasidine (sapık fikrine) sapmaktan büyük hata olamaz."

Büyük hürriyet şairi Namık Kemal de, hürriyet mücadelesindeki kahramanca davranışlarına rağmen bir bakıma tanzimattan da geri olduğunu gösteren şu yazıyı yazmıştır:

"Bir devlette iki kanun yürümez, şeriat büsbütün lağvedilmedikçe idarenin islahı mümkün değildir gibi ta-katgüdaz hezayanlarla (takat getirilmez saçmalıklar) arz-ı malumat ve izhar-ı dirayet ettiler. Şunu bilmezler ki adaletin ahkam-ı esasiyesi nakil ve akılda müttehittir."

Görülüyor ki, Ziya Paşa ve Namık Kemal de dahil olduğu halde birçok tanzimat ve tanzimat sonrası adamları şunu söylüyorlar:

Millete lazım olan kanunlar şeriattan alınmalıdır. Çünkü şeriatın hükümleri ile modern Avrupa kanun yapma usulleri birdir, sosyal gerçekler ne olursa olsun, şeriat hükümleri yeterlidir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI'DAN CUMHURİYETE

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:33

Ne kadar ilgi çekicidir ki, ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde ilk kanun müzakere edilirken bir milletvekili:

"Ne o, kanım mu yapacaksınız, elimizde kanun-u ilahi var" demişti. Oysa tanzimat fermanında bile şeriat muhterem olmakla beraber, "bazı yeni kanunlar konması" lüzumu tespit edilmişti. (1839).

Mustafa Reşit Paşa, Paratonerin cami minarelerine konulmasının şeriat açısından sakıncası bulunup bulunmadığını Şeyhülislamlıktan sormuş ve aldığı cevapta, "şeriata aykırı bir yam yok ise de kendini bilmez bazılarının bunu dedi-kodu yaparak halk arasında kargaşa çıkarabileceklerinden, konulmasa iyi olur" şeklindeki değerlendirmenin padişahça da yerinde görülmesinden dolayı ilmin bu buluşunu minarelere koyduramamıştı.
İttihatçılar demiryolları hizmetlerini yürütmek üzere bir "Şimendü-fer Mektebi" açmak istedikleri vakit İzmir müflisi, Müslümanların gavur icadı olan şimendüfer işinde çalışmalarının uygun olmayacağını belirterek, bu okulun açılışına fetva vermemiş, İttihatçılar müftiyi azlederek yeni bir müfti atama yoluna gitmişler ve ancak yeni müftinin verdiği fetva ile okulu açabilmişlerdi.

Bilgi, bilim ve teknoloji karşısında Osmanlı toplumunun içine düştüğü durum bu idi. Birileri din adına insanın en kıymetli varlığı olan akıl ve aklın da en güzel ürünü olan bilgi ve teknoloji üzerine adeta "sansür" koymuşlardı. Gericiliğin ve cehlin yüce İslam dinini kullanarak insan aklı üzerine koyduğu bu sansürü ortadan kaldırmak gerekiyordu.
İşte, Atatürk'ün öncülüğündeki Türk inkılabının ekseni buna yönelikti. Dogmatik ve skolastik bir şeriat devletinden laik bir devlet anlayışına geçmek gerekiyordu.
Dogmatik-teokratik devlet ve dünya görüşünü geçmiş yüzyıllarda da bugün de savunanlar arasında garazsız gafiller bulunduğu gibi o gafilleri sömüren kasıtlılar da vardır. Bu konuda cahiller olduğu gibi, Atatürk'ün tanımladığı gibi "gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde" olanlar vardır.
Din, hele yüce İslam dini bir iman ve ahlak rehberidir. Gerçi din ameli hayat için de bazı kurallar koymuşsa da bunların zamanla değişeceği hükmünü, yani sosyal zarureti kabul etmiştir.

Koca İmam-ı Azam, yazdığı bir tefsir ve içtihat için Mekke'de başka şekilde içtihat edildiğini söyleyenlere:

"Hüm riealün ve nahnü rical" (Onlar adamdır ama biz de adamız) demiştir.
Şüphe yok ki, dini, bir vicdan ve ahlak prensibi olarak kabul edip onu dünya işlerinden ayırıp ameli hayatın her an değişen gerçeklerini müspet ilimlerle bağlamakla, Türk inkılabı, din müessesesine de en büyük saygıyı göstermiştir.
İşte bütün bu sebeplerden laiklik, Türk inkılabının mihveri olmuştur. Türkiye bu sayede akılcı felsefeyi ki Rönesansın da, reformasyonun da, müspet ilimlerin de tek yaratıcısıdır- benimsemiştir. Kaybettiğimiz asırların süratle telafisi için başka çare var mıydı? Türk milletinin maddi, fikri ve ruhi gücünü hür bir kafa ile geliştirip medeni milletlerin taklitçisi olmaktan kurtulup, yaratıcı ve eşit hak ve görevlerin sahibi, her bakımdan bağımsız bir uzvu olması için başka yol var mıydı?
İşte Atatürk inkılabı, bu tek yoldan yürümüştür. Ve yürümüye devam etmektedir.
İnsan aklı üzerine cehaletin ve gericiliğin koymuş olduğu sansür de böylece ortadan kaldırılmıştır. Bu yüzdendir ki, Atatürk inkılabını kendinden önceki yenileşme ve aydınlanma gayretlerinden ayıran en önemli farklardan biri, belki de en önemlisi işte bu noktadadır.
Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti'ni laik bir devlet haline getirme süreci 1920'den 1937'ye kadar devam etmiştir. Ancak bu doğrultuda atılan en ciddi ve kesin adım, 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Şer'iyye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiyye-i Umumiye Bakanlıklarının Kaldırılmasına Dair olan 429 sayılı kanunun 1. Maddesi ile atılmıştır.

Bu madde şöyle idi:

"Türkiye Cumhuriyetinde muamelat-ı nasa dair olan ahkamın teşri-i infazı Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun teşkil ettiği hükümete ait olup, din-i mübin-i İslam'ın bundan ma'ada itikadat ve ibadata dair bütün ahkam ve masalihinin tedviri ve müessesat-ı diniyenin idaresi için Cumhuriyetin makarrında bir Diyanet İşleri Reisliği makamı tesis edilmiştir." (Türkiye Cumhuriyetinde kişiler arası ilişkileri -ve bunlardan doğan devlet görevlerini- düzenleyen hukuki işlemlere (muamelat-ı nas) ait hükümlerin (yasaların) yasama ve yürütme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun oluşturduğu hükümete aittir. İslam dininin bundan başka (yani muamelat-ı nastan başka) inançlar ve ibadetlerle ilgili bütün hükümlerinin ve işlerinin yürütülmesi ve dini kurumların yönetimi için Cumhuriyetin başkentinde bir Diyanet İşleri Başkanlığı makamı kurulmuştur.)

İşte bu hükümlerle, devletin ve toplumun yapılandırılması ve yönetilmesi ile ilgili konularda yasama ve yürütme yetkisinin T.B.M.M. ile onun oluşturduğu hükümete ait olduğu belirtilmekte, toplumu ve devleti yönetmede din kuralları yerine, gelişen ve değişen ihtiyaçlar doğrultusunda insan aklının bulduğu kurallara göre yönetmek esası benimsenmiş, yani din ve devlet işleri birbirinden ayrılmış, din politika üstü saygın yerine konulmuş ve Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir yapıya kavuşturulması yolunda en ciddi ve ileri adım atılmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI'DAN CUMHURİYETE

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:33

İşin en dikkate değer ve bugünkü Türk aydınlarına ve özellikle de din adına laikliğe dil uzatanlara, laikliği bir türlü anlayamayan, anlamamakta ısrar eden sözde dindarlara en büyük dersi oluşturan yam ise, bu yasa önergesini verenlerin başında, daha önce Siirt Müftiliği görevinde de bulunmuş olan Siirt Milletvekili Halil Hulki efendi gibi bir din bilgininin bulunmasıdır. Gerçekten de Meclis'in o günkü müzakerelerine ait zabıtlar incelendiğinde görülmektedir ki, üye sayısının %30'a yakını din bilginlerinden oluşan 1924 Meclisi, toplum ve devlet işlerini yönetmede din kuralları yerine yasalara dayanma esasını getirerek, din işleri ile devlet işlerini birbirinden ayırmakta ve dolayısıyla toplumla ilgili bütün işlemlerin düzenlenip yürütülmesinde, dini hükümlere bağlı kalınmaksızın T.B.M.M.'ce yapılacak yasal düzenlemelerin esas alınmasında ve Türkiye Cumhuriyeti'nin buna göre yönetilmesinde dini açıdan hiçbir sakınca görmemiş, mesela halifeliğin kaldırılmasını tartıştığı halde, din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrılması konusunu oy birliği ile kabul etmiş, tartışmamıştır bile. Çünkü, hem bu Meclis'teki din bilginleri hem de diğer aydınlar, ünlü Osmanlı bilgini ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa'nın başkanlığını yaptığı İslam hukukçularının düzenlediği Mecelle'de, mu-amelat-ı nas'ı düzenleyen ahkamın, "zamanın gereklerine ve şartlarına göre değişmesi gerektiğinin inkar olunmaz bir gerçek olduğu" şeklindeki tespitlerini bilerek yetişmişlerdi.

Kısaca özetlemek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluşunu ve çağdaşlaşmasını gerçekleştiren Türk inkılabı birtakım zaruretlerin sonucu idi. Öncelikle Türk milletinin kendi milli benliğini bulması, milli kimliğine kavuşması ve sonsuza kadar hür ve bağımsız yaşamasının temel şartlarının sağlanması gerekiyordu. Bu gereğin kaçınılmaz şartı olarak da Türk milletinin çağdaş ve uygar bir millet haline getirilerek, gelişen, değişen ve süratle ilerleyen dünya ile rekabet edebilme ve her hal ve şartta ayakta kalabilme gücüne kavuşturulmasına ihtiyaç vardı.
Bunun için ise, yeni bir anlayışın, yeni bir dünya görüşünün getirilmesi gerekiyordu. Yani, zihniyetlerde bir inkılap yapılmalıydı. Bu bakımdan Atatürk inkılabı, aynı zamanda bir "zihniyet inkılabı" da demektir.
İşte bu zihniyet inkılabının bugünkü sonucu milli, üniter, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir.

Bu devlet Atatürk düşüncesi temeli üzerine oturmuş, O'nun ilkelerini esas almış ve inkılapları ile kurulup şekillenmiştir.
Hiç şüphe yoktur ki, O'nun ilke ve inkılapları bir bütündür. Biri diğerinin olmazsa olmaz şartıdır. Aralarında hassas bir denge vardır. Ancak, bu denge tablosu içinde bir gerçeğe de önemle işaret etmek gerekmektedir.

O da şudur:

Modern ve çağdaş Türk Cumhuriyeti'nin iki ana temelini Milliyetçilik ve Laiklik teşkil etmektedir.
Atatürk Milliyetçiliği, "bilelim ki milli benliğine sahip olmayan milletler başka milletlerin şikarı (avı) olurlar" vecizesinde ifadesini bulan anlayışın tabii sonucu olarak milli birlik ve beraberliğimiz ile milli ve üniter devlet anlayışımızın dayanağını oluştururken, Laiklik de Cumhuriyetimizin çağdaş, demokrat ve uygar yapısını oluşturmaktadır.

O halde denilebilir ki, Türkiye'de Atatürk İlke ve İnkılaplarının gerçekleştirdiği ne var ise işte bu iki esas temel (milliyetçilik ve laiklik) üzerine bina edilmiştir. Bu demektir ki, bu ikisinden herhangi birinin şöyle veya böyle zarar görmesi, şimdiye kadar yapılanların üzerimize yıkılması ve dolayısıyla milletimizin ve devletimizin zarar görmesi demek olacaktır.
Devletimizi yöneten kadrolarımızın da, bu devlete vücut vermiş olan yüce milletimizin düşünen bütün kadrolarının da her an bu idrak içinde olmaları ve böyle yetiştirilmeleri, aydınlık geleceğimizin asgari şartıdır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir