Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Atatürk ve Türk Dünyası'nda Dil ve Kültür Birliği

Atatürk'ün Türk Dünyası'nda Dil ve Kültür Birliğini Gerçekleştirme Faaliyetleri

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Atatürk ve Türk Dünyası'nda Dil ve Kültür Birliği

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:44

Atatürk'ün Türk Dünyası'nda Dil ve Kültür Birliğini Gerçekleştirme Faaliyetleri:

Dil ve Tarih Çalışmaları

Atatürk, Cumhuriyetin ilanında sonra söylediği nutuklarda bilhassa şu hususları dile getiriyordu:

"Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür...". "Cumhuriyetimizin dayanağı Türk milletidir. Bu milletin fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o millete dayanan Cumhuriyyet de o kadar kuvvetli olur".

Bu sözleriyle Atatürk, Cumhuriyet Türkiyesi'nin en büyük vazifelerinden birinin, milli kültürümüzü teşkil eden güzel dilimiz ile zengin tarihimizin önemini ortaya koymak olduğunu ifade ediyordu. Başka bir ifade ile O, bundan sora Türk milletinin ve Türk dünyasının milli varlığının muhafazası ve birliğinin devamı için, milli kültürümüzün temelini teşkil eden milli tarihimiz ile dilimizin araştırılıp geliştirilmesini, Cumhuriyet Türk-iyesi'nin en büyük vazifesi olduğunu bildiriyordu.

Daha önce de belirtildiği gibi, Balkan Harbleri esnasında başlayan ve hızlanarak devam edegelen bir Türk Birliği çalışması var idi. Bu Türk Birliği çalışmasını yürüten gruplardan birisi siyasi birlik fikrine ağırlık verilmesini ve bilhassa Rusya işgalinde yaşayan Türklerin de bu birliğe dahil edilmesini savunurken, diğer bir grup ise Türk Birliği fikrini dilde, kültürde ve ülküde birlik olarak görüyordu. Yani, Türkiye haricinde yaşayan Türklerle kültür birliği içinde bulunulmasının daha doğru olacağını savunuyorlardı. İlk grubunu fikirleri I. Dünya Harbi esnasında daha da ağırlık kazanmış görünüyordu. Nitekim, Enver Paşa ve arkadaşları bu fikre inanarak hareket etmişlerdi. Bu ise Rusları, (Soyvet) sistemine geçmelerine rağmen, oldukça tedirgin etmişti. İster Milli Mücadele yıllarında, ister Cumhuriyet kurulduktan sonra, Atataürk'ün, tercihi daha çok bu ikinci gruptaki Türkçülerin fikirleri, yani dilde ve kültürde birlik siyaseti, olmuştur. Atatürk'ün, bu en mantıki ve meşru yolu tercih etmesine rağmen, Sovyetler, Türk dünyasında bir dil ve kültür birliğinin gerçekleşmemesi için, Rus idaresinde yaşayan Türklerin kullandıkları Arap alfabesini değiştirerek, Latin alfabesini kullanmalarını istemişti. 1925'de yapılan bu alfabe değişliği ile, Türkiye Türkleri ile Rusya idaresinde yaşayan Türkler arasındaki kültür bağlarında büyük bir kopma olmuştu. I. Dünya Harbi esnasında Türkler arasında birlik fikrini siyasi yönü ile düşünüp savunmuş, fakat harbin sonunda bu fikirlerden vazgeçerek Mustaf Kemal Paşa ve arkadaşlarını desteklemiş, mevcut şartlara göre dilde ve kültürde birlik fikrinin gerçekleşmesi için çalışmanın daha mantıki olacağına inanmış olan Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu ve Sadri Maksudi gibi daha pek çok fikir adamları, Sovyetlerin alfabe değişikliği ile Türk dünyasında yarattıkları dil ve kültür kopukluğunun giderilmesi gerektiğini Atatürk'e telkine başlamışlardır.

Atatürk, gayet mantıki ve meşru olan bu fikirleri benimseyerek hem Türk dünyasındaki bu kültür kopukluğunu telafi etmek, hem de Türk milleti için hedef olarak gösterdiği Batı alemi ile olan münasebetlerini daha düzenli bir şekilde yürütmek için öğrenimi daha kolay olan Latin alfabesine geçişi 1 Kasım 1928'de gerçekleştirmiştir. Bu alfabe değişikliği ile Türk dünyasındaki kültür kopukluğu büyük ölçüde giderilmiştir. Ne varki, Türk dünyasında birlik istemeyen Sovyetler, II. Dünya Harbi'nden önce, Rus idaresinde yaşayan Türklerin alfabesini yeniden değiştirerek Türkiye Türkleri ile olan kültür bağlarını yeniden kesmişlerdir.
Bu sıralarda Atatürk'ün, milli kültürümüzün temelini teşkil eden dil ve tarih araştırmaları için çalışmalarına daha da hız verdiğini görüyoruz. Nitekim, O'nun, uzun yıllar Türk Kültürünün ve Türklük şuurunun canlanıp yayılmasında büyük hizmetleri geçmiş olan Türk Ocakları'nı feshederek, bunun yerine Türk dilini ve tarihini ilmi usullerle araştırıp ortaya koyacak "Türk Dili Tedkik Cemiyeti" ile "Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti" (bugünkü Tarih ve Türk Dil Kurumları)'nı kurduğuna şahit oluyoruz. Bu müesseselerin verimli bir şekilde çalışabilmesi için de gerekli maddi imkanı vermiştir.

Atatürk"'ün, Türk Tarihinin kısa zamanda araştırılıp ortaya çıkarılması için kesin direktifler verdiğini ve direktiflerin şu iki gayeye yöneldildiğini görmekteyiz:

1- Türk tarihi başlangıçtan itibaren iyi bir şekilde araştırılacak ve Türklerin kültür ve medeniyyet dünyasına katkıları, yetiştirdiği büyük şahsiyetlerin insanlığa hizmetleri ortaya konulacaktır. Böylece, dünya, Türklerin nasıl şerefli bir geçmişe ve zengin bir kültüre sahip olduğunu öğrenecek ve yeni yetişen Türk çocukları da atalarının şanlı tarihinden haberdar olacak, onlarla övüneceklerdi. Bu, aynı zamanda, Türk milletinin milli birliğini ve heyecanını kuvvetlendirecek, milli mücadele yıllarında olduğu gibi, Türkler için, güçlükleri yenmede ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmada büyük bir destek olacaktı. Aynı zamanda diğer Türklerle olan müşterek tarihimiz ve kültürümüz ortaya çıkacaktı.

2- Atatürk'ün gösterdiği ikinci hedef ise Batılıların bize vatan olarak çok gördükleri Anadolu'nun, eski tarihinin araştırılması idi. Atatürk düşünmüştür ki, belki Türkler, 1071 Malazgirt zaferinden önce de Anadolu'ya gelmiş olabilirler. Şayet, tarihin ilk çağlarında, Asya'dan gelerek Anadolu'da medeniyetler kurmuş kavimler arasında Türklerin de bulunduğu tesbit edilirse, Batılı bir çevrenin, "Türkler Anadolu'ya sonradan gelen bir millettir, geldikleri yere dönmelidir" iddiasını çürütmek mümkün olacaktır.
Bu ilmi araştırmaların yanısıra Atatürk, hazırladığı milli eğitim proğramı ile yetişmekte olan gençlerimize vatanlarını, milletini, dinini, örf ve adetlerini, milli kültürümüzün temeli olan tarihimizi ve güzel Türkçemizi iyi bir şekilde öğretmeleri için kesin hükümler koymuştur.

Bu hususları gençlerimize öğretecek olan öğretmenlere de şu direktifi vermişti:

"Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye'nin istiklaline, kendi benliğine ve milli geleneklerine düşman olan unsurları öğretmelisiniz".

Atatürk, kurduğu "Türk Dili Tedkik Cemiyeti'nin de "Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşturulması"için ilmi bir şekilde çalışmasını istemişti. O'na göre, "Milli duygu ile dil ara-sındaki bağ, çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli duygunun gelişmesinde başlıca alimdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, ye-terki, şuurla üzerinde çalışılsın". Zira. "Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü, Türk milleti, geçirdiği sayısız felketler içinde, ahlakının, geleneklerinin, hatıralarının, çıkarlarının kısaca bugün kendi milletini yapan her şeyi dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir". "Türk dili zengin, geniş bir dildir. Her mefhumu (kavramı) ifade kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, onlar üzerinde çalışmak lazımdır".

Atatürk ayrıca, Türk dilini geliştirerek ve yayarak, bütün Türk dünyasının yegane sesi ve düşünce vasıtası olmasını istemiştir. O, Türkiye Türklerinin önderliğinde Batı Türkleri'nin dilini Orta Asya yani Türkistan Türkleri'nin konuştukları dil ile kaynaştırma ve müşterek bir dil haline getirmek arzusunda idi. Böylece, Atatürk, müşterek bir tarihe sahip olan Türk dünyasının, lehçe farlılıkları giderilerek müşterek bir dil bağı ile birleşmelerini, kısaca, bütün Türk dünyasında bir kültür birliği meydana getirmek istiyordu. Böylece bir hedefe varmak için nasıl bir yol takip edilmesi gerektiği hakkında önünde yapılmış güzel bir teşebbüs bulunuyordu. Bu teşebbüsü yapan ise, Kırımlı bir Türk olan Gaspıralı İsmail Bey idi.

1851-1914 yılları arasında yaşayan Gaspıralı İsmail Bey, çoğu Rus işgalinde yaşayan Doğu Türkleri'ni geri kalmışlıktan kurtarmak gayesiyle giriştiği mücadelede şu prensipleri kullanmıştı:

"Dilde, Fikirde ve İşte Birlik". Gaspıralı'nın bu mücadeledeki hedefi yalnız Ruslar idaresirde yaşayan Türkler arasında değil, bütün Türk dünyasında ilerleme ve birlik sağlamaktı.

Bu maksadını anlatmak ve yaymak için çıkardığı meşhur "Tercüman" gazetesinde kullandığı Türkçe'de şu hususlara dikkat etmişti:

a) Yaşayan Türk lehçelerinde pek kaba olmayan mahalli kelimeleri Osmanlı Türkçesinin en gelişmiş şekli olan İstanbul Şivesine uydurarak kullanmak;

b) Mümkün mertebe ecnebi lisan ve kaideleri Türkçe'den çıkarmak;

c) Okur-yazarlar tarafından anlaşılmayan Arapça ve Farsça tabirleri tasfiye etmek. Bu prensipler çerçevesinde Gaspıralı Ismail Bey'in verdiği asil mücadele başarıya ulaşmış, Tercüman gazetesinin kullandığı sade Türkçe, gazetenin ulaştığı her yerde, Kazan'dan Kaşgar'a Balkanlar'-dan Taşkent'e kadar uzanan bütün Türk dünyasında anlaşılan bir lisan haline gelmiştir. Nitekim, Ziya Gökalp de, "Türkçülüğün Esasları" adlı eserinde, "Gaspıralı'nın Tercüman gazetesindeki Türkçeyi Şimal Türkleri olduğu kadar Şark Türkleri ile Garb Türkleri de anlardı; bütün Türklerin aynı lisanda birleşmesinin kabil olduğuna bu gazetenin vücudu canlı bir delildir" diye yazmıştır.

Gaspıralı İsmail Bey'in yaptığı gibi, Atatürk de, güzel Türkçemizin bütün Türk dünyasında müşterek ber dil olarak kullanılmasını sağlamak için gerekli faaliyetlerin başlamasını emretmiştir. Asırlar evvel Orta Asya'dan gelmiş olan Bugunkü Anadolu Türkleri, Türkçemizi, bilhassa konuşma dilinde, müşterek kültür unsuru olarak büyük ölçüde devam ettiriyordu. Büyük Atatürk'ün direktifi ile Anadolu halkının kullandığı kelimeler tesbit edilecek ve yazı dilinde değişikliğe uğrayan veya kaybolan kelimelerin yerine bunlar konacak ve böylece diğer Türk toplulukları ile aramızda meydana gelen dil kopukluğu giderilmiş olacaktı.
Atatürk, meseleyi sadece bir kültür hadisesi olarak ele almamıştı. Takip ettiği dış politikada da mümkün olduğu kadar Türk birliğine, Türklerin emniyet ve selametine dikkat etmiş ve bunu sağlamak için de her fırsattan istifade etmiştir. Bunun en açık misali 9 Şubat 1934'de Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya'nın iştiraki ile imzalanan Balkan paktı (veya Ententi) ve 8 Temmuz 1937'de Türkiye, Iran, Irak ve Afganistan arasında imzalanan Sadabad Paktı'dır.

Atatürk, Balkan Paktı'nın hazırlık safhasında tertip edilen ve bir tanesi de 25 Ekim 1931'de Ankara'da akdedilen Balkan Konferansı'nın üyelerine şöyle hitap etmiştir:

"Muhterem delegeler!... Balkan milletleri, bugün, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Yugoslavya ve Türkiye gibi müstakil siyasi mevcudiyetler halinde bulunuyorlar. Bütün bu devletlerin sahipleri olan milletler asırlarca beraber yaşamışlardır. Denebilirki, Türkiye Cumhuriyeti dahil olduğu halde son asırlarda vücut bulan bugünkü Balkan devletleri Osmanlı İmparatorluğu'nun yavaş yavaş parçalanmasının tarihi neticesidir.

"Bu itibarla Balkan milletlerinin asırlara şamil müşterek bir tarihi vardır. Bu tarihinin elemli hatıraları varsa, onlara sahip olmakta bütün Balkanlılar müşterektir. Türklerin hissesi ise daha az acı olmamıştır.
İşte, siz muhterem Balkan milletleri mümessilleri; mazinin karışık his ve hesaplarının üstüne çıkarak derin kardeşlik esasları kuracak ve geniş birlik ufukları açacaksınız; ihmal olunmuş ve unutulmuş büyük hakikatleri ortaya koyacaksınız.

Kaynakça
Kitap: ATATÜRK VE TÜRK DÜNYASI
Yazar: MEHMET SARAY
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Atatürk ve Türk Dünyası'nda Dil ve Kültür Birliği

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:44

Muhterem Delegeler!

Balkan milletleri içtimai ve siyasi ne çehre arz ederlerse etsinler, onların Orta Asya'da gelmiş aynı kandan, yakın soylardan müşterek cedleri olduğunu unutmamak lazımdır.
Karadeniz'in şimal ve cenup yollariyle, binlerce seneler deniz dalgaları gibi birbiri ardınca gelip Balkanlar'da yerleşmiş olan insan kitleleri başka başka adlar taşımış olmalarına rağmen, hakikatte bir tek beşikten çıkan ve damarlarından aynı kan devaran eden kardeş kavimlerden başka bir şey değillerdir.

Görüyoruz ki, Balkan milletleri yakın maziden ziyade uzak ve derin mazinin kırılmaz çelik halkalarıyle birbirine pek ala bağlanabilir. Binbir türlü beşeri ihtiraslarla, dini ayrılıklarla, bazı tarihi hadiselerin bıraktığı dargın izlerle, geçmiş zamanlarda, gevşetilmiş, hatta unutturulmuş olan hakiki bağların ihya olunması lüzumlu ve faydalı olduğu, yeni insani devre girdik".
Atatürk'ün tefsire muhtaç olmayan bu sözleri ve birkaç yıl sonra kur-duğu Balkan Paktı ile Türk nüfuzunu Balkanlar'da nasıl devam ettirmek istediğini, ve böylece, Osmanlı imparatorluğu'nu adeta ihya edercesine hareket ettiğini görüyoruz. Tabii ki bu siyasetin temelinde Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmış olan Balkan milletleri arasında kalan Türkler'in emniyetini sağlama fikri yatıyordu.
Ayrı maksatla Atatürk'ün Sadabad Paktı'nı kurması da zor olmamıştı. Zira, O'nun büyük şahsiyetine karşı Afgan ve İran liderleri derin bir hayranlık duyuyorlardı. Nitekim, İran Şah'ı Rıza Pehlevi ve Afgan Emiri Emanullah Han, "Ağabeyimiz Mustafa Kemal Paşa nasıl tensip buyururlarsa öyle hareket ederiz" diyerek Atatürk'ün kendi üzerlerindeki nüfuzunu açıkça belirtmekten çekinmiyorlardı. Bu liderler, milyonlarca Türk'ün de yaşadığı kendi ülkelerinde yapmak istedikleri yeniliklerle hep Atatürk'ü örnek almaya çalışmışlardır.

Atatürk, İran ve Afgan liderleri üzerindeki nüfuzundan istifade etmiş, gönderdiği iki ayrı heyetle, önce İran-Afgan ve sora da İran-Irak hudud anlaşmazlıklarını hallettirerek Sadabad Paktı için gerekli zemini hazırlamıştır.
Atatürk, Balkan milletleri temsilcilerine yaptığı gibi, Afgan ve İran ileri gelenlerine de her fırsatta Türk milleti ile olan yakınlıklarını ve ortak menfaatlerini anlatmağa çalışmıştır.

Nitekim O, kendisini ziyarete gelen Afgan Emiri şerefine 20 Mayıs 1928'de verdiği bir yemekte şöyle diyordu:

"Afgan milleti ile menşei Orta Asya olan ecdadımız arasındaki münasebetler ve uhuvvet rabıtaları pek kadimdir. Tarihin silinmez sahifeleri, o münasebetlerin ebedi hatıraları ile doludur.
İki kadim kahraman milletin, bugün evlatları, bizler, medar-ı intibah olan o sahifeleri, büyük alaka ile mütalaa etmeliyiz. Orada Afgan milletiyle Türk milletinin bir safta, yanyana, aynı gayeye yürüdüğü ve müşterek şanlar ve zaferler kazandığı görülecektir. Tarihin o layemut mazbutatı; bize kardeş hislerini ve rabıtalarını, kıymetli bir miras-ı müşterek olarak bırakmış olan Afganlı ve Türk büyük babalarımızın, bugünkü siyasi hu-dudlarımızın haricindeki sahalarda dahi, devletler kurmakta yekdiğerine halef ve selef olduklarını göstermektedir.

Muhterem Kral Hazretleri!

Tarihin ne garip tecellileri, dünya hadiselerinin ne manidar tesadüf ve müşabehetleri vardır. Zatı hükümdarileri, 1919'da kahraman Afgan milletinin başında olarak, Asya'nın ortasında, istiklal için mücadeleye atılırken, biz de aynı tarihte, burada, Avrupa'nın şarkında, bütün medeni cihanın pişi enzarında, istiklal ve hürriyetimize vurulan darbelere, göğüslerimizi siper ederek döğüşüyorduk.

Size ve bize çektirilen bunca alam-ı ıztırabattan bahse hacet yoktur. Yalnız, istiklal ve hürriyet aşıkı milletler için, o ıztırap anları, o ıztırap sebepleri, o ıztırap amilleri, teyakkuz ve intibah medarı olmak üzere daima tahattür olunmalıdır.
İstiklal ve hürriyetlerini her ne bahasına ve her ne mukabilinde olursa olsun, ihlal ve takyide, asla müsamaha etmemek; istiklal ve hürriyetini bütün manasiyle masun bulundurmak; ve bunun için icap ederse son ferdinin, son damla kanını akıtarak, beşer tarihini şanlı misal ile tezyin etmek; işte istiklal ve hürriyetin hakiki mahiyetini, şamil manasını, yüksek kıymetini, vicdanında idrak etmiş milletler için esasi ve hayati prensip.

Ancak bu prensip uğrunda her türlü fedakarlığı, her an, ifaya müheyya ve kadir bulunan milletlerdir ki, mütemadiyen beşeriyyetin hürmet ve riayetine layık bir heyet-i içtimaiye olarak mütalaa olunabilir. Afgan milleti ve Türk milleti ve Türk milleti, bu iki kardeş millet, bu prensibin hakiki salikleri olduklarını fiilen ispat ettiler".
Afgan liderlerine Atatürk'ün gösterdiği bu samimi alaka, komşu ve kardeş İran hükümdarı Rıza Şah Pehlevi'nin dikkatini çekmiş ve kendisinin Türkiye'ye gelip Atatürk'ü ziyaret ile kıymetli fikirlerinden istifade etme isteği kabul edilmiş ve Türkiye'ye davet edilmiştir.1934 Haziranında Türkiye'yi ziyaret eden İran Şah'ı, Atatürk tarafından samimi bir şekilde karşılanmış ve kendisine büyük itibar gösterilmiştir. Yapılan görüşmelerde İran'ın Türkiye'yi kendisine örnek aldığını bildiren İran Şahı'na cevap veren Atatürk, binlerce sene geçmişe dayanan Türk-İran dostluğunun bundan sonra daha sıkı bir işbirliği şeklinde devam edeceğini söylemiştir.

Atatürk, Balkan ve Sadabad Paktlarını kurmakla, Balkanlar'dan Orta Asya'ya, yani Türkistan'a, kadar uzanan bir ittifak zinciri meydana getirmiştir. Bununla, hem Türkiye'nin, hem de üzerlerinde milyonlarca Türk'ün yaşadığı bu komşu memleketlerin emniyetini sağlamayı düşünmüştür. Böylece Atatürk, Türk nüfuzunun yaygın olduğu bu dost ülkelerde yaşayan Türkler arasında da bir birlik kurmayı ümid etmiş ise de, bunu gerçekleştirmeye ömrü vefa etmemiştir.
Şayan-ı dikkattir ki, Balkan Antantı ile Sadabad Paktı'ndan kuşkula-nan yegane devlet Sovyet Rusya olmuştur. Sovyetlerin bu kuşkulu tutumları üzerine Türkiye, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras'ı Moskova'ya göndererek bu paktların Rusya aleyhine kurulan bir cephe olmadığını ve dört İslam ülkesi ile Balkan milletleri arasında mevcut dostluk ve işbirliğini kuvvetlendirmeğe matuf hareketler olduğunu izah etmek lüzumunu hissetmiştir. Türkiye'nin bu iyi niyetli izahı Sovyet liderlerini o an için ikna etmiş gibi görünürse de, bir müddet sonra Sovyet yayın organları Türkiye'yi Sovyetlere karşı düşmanca paktlar kurmakla itham etmeğe başlamışlardır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir