Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Atatürk ve İslam Dünyası

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Atatürk ve İslam Dünyası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:38

Atatürk ve İslam Dünyası
(Türkistan, Afganistan ve Hindistan Müslümanlarına Tesirleri).


Osmanlı Türkiyesi, beraberinde acı-tatlı, her türlü ihtimalleri getirecek olan I.Dünya Harbi'ne girerken, kendisine yardımcı olacağı ümidiyle, Hilafet makamına hazırlattığı bir fetva ile cihad-ı mukaddes ilan etmiş ve buna bütün İslam aleminin uymasını istemişti.

Şeyh-ül İslam Hayri Efendi ile sağ bulunan eski Şeyh-ül İslamların ve Fetva Eminleri ile birçok ulemanın imzasını taşıyan fetva Kur'an'ın Tevbe suresinin 41.inci ayeti olan "İnfiru hifafen ... " ayetine dayanmakta idi Cihad-ı mukaddes'i bildiren Fetvadaki ilk soru veya Fetvanın ilk kısmı şöyle başlıyordu:

"İslamiyet aleyhine tehacüm-ü a'da vaki ve memalik-i İslamiyenin gasp gareti, nüfus-u islamiyenin sebi ve esir edilmeleri mütehakkik olunca Padişah-ı İslam Hazretleri nefir-i am suretiyle cihadı emrettikte "İnfiru hifafen..."ayet-i celilesi hükm-ü münifince kaffe-i müslümin üzerinde ci-had farz olup genç ve ihtiyar, piyade ve süvari olarak bilcümle aktardaki müsliminin malen ve bedenen Cihada müsaraat eylemeleri farz-ı ayn olur-mu?"
"Elcevap: olur"
"Rusya, İngiltere ve Fransa ile onların yardımcısı olan hükümetlerin idaresi altında bulunan bütün müslümanlar için "Dahi mezkur hükümetler aleyhine ilan-ı cihad ederek bilfiil gazaya müsaraat eylemeleri farz olur mu?" yolundadır ve karşılık yine "olur" dur.
"Bu suretle maksudun husulü cemi' müsliminin cihada müsaraat et-melerine mütevakkıf iken bazıları neuz-u billah-i Taala tahalüf etseler (aksini yapsalar) tahalüfleri masiyet-i (asilik, günah) azime olup gazapı ilahiye ve bu masiyet-i şenianın cezasına müstahak olurlar mı?"
"Elcevap: olurlar".
"Bu suretle hükumet-i islamiye ile muharebe eden hükumat-ı mez-kure ahali-i islamiyesi kendilerini kati ve hatta cemi aileleri mahv ile ikrah ve icbar edilmiş olsalar bile hükumet-i islamiye asakiri ile muharebe etmeleri şe'an haram-ı kat'i ile haram olup katil olmalariyle nar-ı cahime (cehennem ateşine) müstahak olurlar mı?"
"Elcevap: olurlar".
"Bu suretle harb-i hazırda İngiltere ve Fransa ve Rusya ve Sırbistan ve Karadağ hükümetleriyle, zahirlerinin (yardımcılarının) idarelerinde olan Müslümanların hükumet-i İslamiyeye muin (yardımcı) bulunan Almanya ve Avusturya aleyhine harbetmeleri hilafet-i islamiyenin mazarratını mucip olacağından esm-ü azim (büyük günah) olmakla azab-ı azime müstahak olur mu?". "Elcevap: olur".
Bu fetvalar 23 Kasım 1914'de Padişahın iradesiyle yayınlanır. Bununla birlikte şeyh-ül islam da bir beyanname yayınlar. Bütün yer yüzündeki müslümanlara farz olan cihadın her hangi bir hıristiyan devletine karşı değil, yalnız "hilafet-i islamiyeye hücum ve savletlerini izhar ve isbat edenlere karşı olduğunu belirtmiştir. Bundan maksat savaşa katılmamış olan hıristiyan ülkelerle münasebetlerin bozulmamasıdır.
Fakat ne hazindir ki, bu cihad-ı mukaddes'e uyan hemen hemen hiç-bir Müslüman millet olmamıştır. Bunun en büyük sebeplerinden biri, müslümanların çoğunun esarette yaşamalarıydı. Esarette kalmış ve sömürülmüş Müslümanların kıpırdanacak halleri kalmamıştı, ikinci sebep ise, Batılı sömürgeci devletlerin, (özellikle İngiltere, Fransa ve Rusya'nın) İslam alemini tedkik ettirip çok iyi bilmeleridir. Nitekim, gerekli tedbirleri alan bu devletler, Osmanlı fetvasını tesirsiz bıraktıkları gibi, mesela İngilizler onbinlerce Müslüman Hintliyi Osmanlı kuvvetlerine karşı savaştırmıştır. Bununla da yetinmeyen İngilizler, Mekke Şerifi Hüseyin'i Osmanlı Devleti aleyhine isyan ettirmeğe muvaffak olmuştur.
Fakat, Osmanlı Türkiyesinin harbi kaybetmesi ve Türk milletinin bir ölüm kalım savaşına girmek mecburiyetinde kalışı, esarette yaşayan pek çok Türk ve Müslüman toplulukları derin bir üzüntüye sevk etmiştir.Mesela, kendilerini Rus esaretinden kurtarmaya geleceğini ümid ettikleri Osmanlı Türk'ünün perişan hale düşmesi, Türkistan Türklerinden Kazakların milli şairi Magcan Cumabay'ın hassas kalbini son derece yaralamıştır.

1918 ve 1919 senelerinde bir taraftan Türkistan Türklerinin, diğer taraftan Anadolu Türklerinin içinde bulundukları üzücü durumu tasvir eden ve "Uzaktaki kardaşıma" adını verdiği şiirinde Magcan Cumabay şöyle demektedir:

"Uzaklarda bu kadar azab çekmekte olan kardaşım.
Solmuş beyçeçek (lale) haline düşmüş olan kardaşım.
Her taraftan kendisini muhasara eden kalın düşmanın ortasında
Göz yaşlarını göl gibi dökmekte olan kardaşım.
Bütün tarihi hayatınca yabancılardan cefa çekmiş olan kardaşım.
Kıyafetiyle de menfur (tügsigen) gevirler,
Taş yürekli habis ruhlar,
Diri diri derilerini yüzmekle meşguldür.
Altın Altay bizi dünyaya getiren müşterek anamız değil miydi?

Bu dağların yamaçlarında ele avuca girmez taylar gibi serbestçe oynayıp yürümüş değil miydik?
Biz orada beraber olalı "altın saka (aşık)" ile atışarak (bu eski Türk oyununu) oynamamışmıydık?)
Biz aynı döşek üzerinde yatarken birbirimizle oynayıp tepişmiş değil-miydik?
Altay gibi anamızın ak sütünü beraber emerek, onun tadını birlikte tatmış değil miydik?
O zaman serin dağ pınarları şarıldayıp kayalar arasında bizim için akmıyor muydu?
Uçan kuşlar gibi sür'atli, kopan fırtınalar gibi delice koşan atlar bizim için hazır duran birer binek değil miydiler?
Son Altay çağının altın günlerinde nazlı terbiye görerek pars gibi bir er yetiştin,
Ve beni bırakarak Ak ve Karadeniz ötesine gidip kaldın,
Ben de kuş yavrusu gibi daha kanatlarım çıkmadan,
Ve uçmağa gücüm yetmeden çırpındım durdum,
Yol istikametini gösterecek bir kişi de ortada yoktu.
Bu halde kahpe düşman beni yerimden atmadan bırakır mıydı?
Onun kurşunu genç bağrıma saplandı
Taze masum kanım su gibi aktı
Ben kanıksayıp kuvvetim gidip bayıldım
O beni karanlık hapishaneye aldı kapadı.
Ben burada o zaman (seninle Altayda beraber buluduğumuz zaman) gündüzleri gezdiğimiz kırları ve ovaları da, geceleri gördüğümüz nurlu ayı da göremiyorum.
Bizi terbiye eden, ipek kundağa sararak büyüten altın anamız Altayı da artık göremiyorum.
Ey pirim! ne oldu? Yoksa biz (yani biz Orta ve Onasyadaki Türkler) milletimizin kalın kütlesinden mi, yolbarıs gibi olan Türkün yağıp duran oklardan dönmeyen yüreğinden mi ayrıldık?
Hakikaten biz harblerden bıkmış korkak kul haline mi geldik?
Dünyayı alt üst ederek erki için hamleler yapan Türk
Hakikatten hastalandı ve kuvvetten düştü mü?
Acaba onun yüreğindeki ateşi söndü,
Damarlarından kaynıyan ata kanı kurudu mu?
Kardaşım! Sen o yanda, ben de bu yanda
Kaygıdan kan yutuyoruz.

Kul olarak yaşamak bizim şerefimize, haysiyetimize yakışır mı? Gel gidelim Altaya, atamızdan miras kalan altın tahta gidelim!".
Fakat, Anadolu Türkleri, sinesinden çıkardığı büyük evladı Mustafa Kemal Paşa sayesinde, her türlü imkansızlığa rağmen, verdiği ölüm kalim mücadelesini zaferle tamamlayarak Magcan Cumabay'ın endişelerini büyük ölçüde gidermeye muvaffak olmuştur.
Türk milletinin, istiklal harbi yıllarında içine düştüğü bu kötü günlere üzüntüler olduğu gibi, bundan istifade etmek isteyenlerin de olduğuna şahit oluyoruz. Türk milletinin içinde bulunduğu güçlüklerden istifade, ederek, yalnız Türkleri değil, diğer Müslüman milletleri de kendi idaresi-ne almak isteyen Bolşevik Rusyası, bu fırsatçıların başında geliyordu.
Milli Mücadeleyi yokluklar içinde yürüten Mutafa Kemal Paşa, savaştığı düşmanların baş patronu ingiltere'nin Bolşevikler aleyhinde de faaliyet gösterdiğini tesbit edince, Bolşevik liderlerine bir heyet göndererek dost olmayı ve ingilizlere karşı birlikte hareket etmeyi teklif etmiştir". Bolşevikler, Mustafa Kemal Paşa'nın bu dostluk teklifini memnuniyetle kabul etmişlerdir. Zira, Boşevikler, stratejik ehemmiyeti fevkalade önemli olan Türkiye'nin büyük bir kapitalist güç olan ingiltere'nin veya onun desteklediği bir kuvvetin nüfuzu altına girmesinden ve dolayısiyle güneyden kendilerine karşı herhangi bir müdahalenin yapılmasından endişe ediyorlar ve Türlerin Kurtuluş Savaşı'nı başarmalarını ve mümkünse Bolşevik rejimine girmelerini istiyorlardı.

Kaynakça
Kitap: ATATÜRK VE TÜRK DÜNYASI
Yazar: MEHMET SARAY
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Atatürk ve İslam Dünyası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:39

Bu arada Mustafa Kemal Paşa, bu dostluk çerçevesinde Bolşevikler-den mümkünse bir miktar silah ve para yardımı yapmalarını da istemiştir. Sovyetler, bu ricaya da evet demişler, fakat, bir müddet sonra fikir değiştirerek, böyle bir yardımın ancak Ermeniler lehine bazı Türk vilayetlerinden vazgeçilmesi halinde verilebileceğeni bildirmişlerdir. Bununla da yetinmeyen Bolşevikler, Türkiye'ye komünizmi sokabilmek için bir de Türkiye Komünist Partisi adı altında bir parti kurdurmuşlardır. Ayrıca Sovyetler, Anadolu'daki Milli Kurtuluş hareketini kendi ihtilalerinin bir benzeri ve "Müslüman dünyasına yayılışı" olarak göstermeğe çalışmışlar, hatta yayın organları Izvestiya'da, bunun, "Asya'da ilk Sovyet İhtilali" olduğunu ilan etmekten çekinmemişlerdir. Komünistlerin, bilhassa Türkiye üzerinde bu kadar hızlı harekete geçmeleri Mustafa Kemal Paşa'yı hem şaşırtmış, hem de kızdırmıştır. Fakat, içinde bulunduğu şartları göz önüne alan Kemal Paşa, Sovyetlerle arasını bozmadan onların dosta yakışma-yan bütün isteklerini kurnazca bir diplomasi ve büyük bir cesaret örneği göstererek reddetmiştir.

Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, T.B.M.M. Hükümetini toplantıya çağırarak üyelere meseleyi uzun uzun anlatmış ve bundan sonra Türk-Sovyet münasebetlerine esas olmak üzere şu hususları tesbit ettirip, bir karar ve direktif halinde Moskova'daki heyet kanaliyle Sovyet yöneticilerine 2 Eylül 1920'de şöyle bildirmiştir:

"Moskova'daki murahhas heyetimizin en son vasıl olan raporlarından ve ahval-i umumiyeden anlaşıldığına göre, Bolşevik Rusya'nın dahi kalbinde istirdad-ı mafat, İslam ve Türk memalikinde hakimiyet-i mutlaka arzuları hükümran olmaktadır. Türkiye'nin halasını ve bahusus memalik-i İslamiye ile coğrafi ve siyasi irtibatını teshilden tevakki etmektedir. Bir de vesait-i harbiye ve fenniyece pek ziyade fakirleşmiş olduğundan bu hususta kısm-ı küllisi Müslüman olmak üzere dünyanın her tarafından vukubulan müracaatları is'af edemeyecek bir halde bulunmaktadır. Ancak dahili vaziyeti itibariyle İslam alemini tatmin etmek ihtiyacından henüz müstağni olmadığı gibi, Garp devletleri ile muvazene-i kuva husule getirmek için İslam aleminde tahrikat yapmak iktidarını muhafaza ve izah mecburiyeti de Garplılarla itilaf husulüne kadar bakidir.

Bu muhtelif avamil tesiri ile Türkiye hakkında şimdiye kadar tebarüz eden hatt-ı hareketleri ber-veçh-i ati yani diğer İslam milletleri üzerine su-i tesire mani olmak, bilhassa İngiltere'ye karşı nüfuz ve kudretini hissettirmek için Türkiye'nin mücahedatına müşevvik görünmek, kendisinden talep olunan ve kısm-ı azam itibariyle vermeğe muktedir olmadığı vesaitin itasını leyte ve laalle geçiştirmek ve maahaza verebileceklerini de mümkün olduğu kadar tehir etmek.
Garp devletleri ile anlaşma mukabilinde Türkiye'nin terk ve fedası imkanını muhafaza için bizimle kat'i bir taahhüde girişmemek, İslam milletlerinin Türkiye'nin tesirine düşmemesi için aralarında irtibata mani olmak. Ermeniler sebebiyle Garp Hıristiyan alemi nezdinde Türkiye aleyhinde yerleşen telkinat-ı muzırrayı tahrik etmekten tevakki eylemek kendilerine ve Garp devletlerine karşı Türkiye'nin müstakil bir politika ittihazına mani olmak için Bolşevizmi Türkiye dahilinde emr-i vaki haline getirip Türkleri müstakillen uyuşamayaçak bir hale sokmak, memleketin müdiranını bertaraf ederek Türkiye kuvvetinin idaresini Moskova'ya rapteylemek gibi hususattan ibarettir.

Bolşevikler düşünmektedirler ki, eğer Türkler, Azeriler ve şimali Kafkasyalılarla kesb-i irtibat ederek kavi bir vaziyet gösterirlerse, bu vaziyette Bolşevik Rusya için bir darbe-i kat'iyye vurabilirler. Böyle bir durumda Türkler kendilerine en çok menafi te'min eden tarafı iltizam ederek mücadeleden sarf-ı nazar edebilirler. Kafkaslarda nüfüz-ı asli sahibi olan Türkiye'nin en çok menafi ise Garpta ve Avrupa'nın taht-ı tazyikindedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Atatürk ve İslam Dünyası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:39

İşte bu programı takip eden Bolşevikler, şimdiye kadar hiçbir fedakarlık mukabilinde olmıyarak Türkiye'nin kendi ellerinde bulunduğu propagandasını yapmışlar ve bu propagandayı İngilizlerle pazarlıkta kıymetli bir mübadele metaı olarak kullanmışlar, Türkiye'ye bir kuruş vermiyerek onu avutabilmişler, Azarbaycan'ı kolayca işgal ve istismar etmişler ve Türkiye'nin Müslümanlarla irtibatını fiilen men etmekle beraber Ermeni davasını Ermeni lehine halledebilecek bir vaziyette olduklarını gerek Ermenilere ve gerek Garp alemine izhar ve ispat eylemişlerdir. Bu müddet esnasında ümid ettikleri gibi Leh taarruzu metanetle hitam bulur ve sonra Vrangel'i bastırarak mani-i dahili de betaraf edilirse Garp devletleriyle müzakerata ve mesail-i esasiyye meyanında taahhüt ile merbut olmadıkları Türkiye ve enkazı üzerinde umumi bir pazarlığa girişebileceklerdir.

Bolşevikler bu proğramda kimsenin, yani bizim celb-i teveccüh için ihtiyar ettiğimiz hattı hareketten müstefid olmuşlar ise de, esas itibariyle henüz bize ihtiyaçtan müstağni bir hale gelememişler ve gerek hududla-rımızda ve gerek memalik-i mütecavirede Türkiye'yi Bolşevize edecek teşkilatı tamamen ihzar etmekle beraber memleketimizi bolşevik inkilabı ile ellerine geçirememişlerdir.

...Leh taarruzu hakkında haberler onlarca düşünülecek bir nokta olduğu gibi, Vrangel taarruzu neticesinde Müslümanların Bolşevik vaziyet-i dahiliyesi üzerindeki tesiratı da yeniden kendisini hissettirecek bir amil yerine geçmiştir. Anapa civarında karaya çıkarılmış olan Vrangel kuvvetlerinin Kuban Kossakları Bolşevik düşmanı olduğu gibi, gerek Denikin ve gerek Bolşevikler tarafından aldatılmış olan Şimali Kafkasya İslam ahalisi ile de münasebat-ı haseneleri vardır. Vrangel ileri yürüyüşü ile Kafkas şimendiferlerini kat'ederse, Moskova'nın mebde-i hayatiyyesi olan Baku petrolü ile kara irtibatı yeniden münkati olacak ve Müslümanların Vran-gel'e fiilen muavenetleri halinde ise, Bolşevik aleminin Şark muvasalası ve Asya tehlikesi silahı bertaraf edilecektir. Zaten Kafkasya'daki Müslüman milletleri halen Bolşevikliğe bir sene evvelki gibi mütemayil olmayıp son aylar zarfında hadis olan vukuat ve su-i istimalat ile ondan mütehaşi ve mutazarrır olduklarından Bolşevikler aleyhine vukubulacak tahrikata kolayca iltihak edebilirler.

Bu silsile-i mülahazattan, halen Bolşevik Rusya'ya karşı bizim ittihaz edeceğimiz hatt-ı hareket tavazzuh etmektedir..
Evvela, Şark hududlarımızdan ve muhtelif mıntıkalardan teşkilat-ı ha-fiyye ile hulule çalışan komünist tahrikatına mukavemet ve ceryanı, aleni ve mutedil olarak hükümetin yed-i idaresinde bulundurmak, bilhassa ordu içine Bolşevik teşkilat-ı hafiyyesinin girmesine mani olmak muktazidir.
Saniyen, Bolşeviklere mes'eleyi anladığımızı söylemek lazımdır. Bolşevik aleyhtarı cereyanlar karşısında Şimali Kafkas, Azerbaycan, Arap, Hind ve bilumum Müslümanların leh ve aleyhinde bir hatt-ı hareket ittihazı için bizim bolşeviklerle müttefik olup olmadığımızı sual ettiklerini bildirmek icab eder. Filhakika gayr-i resmi ve beyanatımızdan istidlal ederek bütün Şark milletleri bizim Bolşeviklerle müttefik olduğumuzu zan-neylemekte ve Bolşevik Rusya'dan ümit ve necat beklemektedir.
Hakikate tevafuk etmeyen bu vaziyetin devamına imkan yoktur. Bi-naenaleyh arzu ettiğimiz veçhile müttefik olabilecek isek bunu derhal neticelendirip ilan etmek lazımdır. Eğer ittifak akdi mümkün değilse bunu da serian bilmek ve ona göre hareket etmek mecburiyetindeyiz... Bu ihtimaller karşısında bulunan Bolşevikler, bizim arzularımızla iktifa ederek hakiki bir ittifak esasını te'min ve tedkike girişeçeklerdir".

T.B.M.M. ile Hükumeti'nin yukarıdaki kararını Sovyet yöneticilerine bildirmesinden bir müddet sonra Mutafa Kemal Paşa, Kafkas ülkelerinde ve Rusya'da vazife gören Türk temsilcilerinin aşağıdaki meselelere gerekli ehemmiyeti vererek çalışmaları hususunda Şark Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir Paşa'ya şu gizli direktifi göndermiştir:

"Moskova Sefiri Ali Fuad Paşa'ya verilen talimatnamenin hülasası Rus ve Azerbaycan ricaliyle temasımızda faydalı olur mülahazasiyle birer suretini Memduh Şevket (Baku Mümessilimiz) ve Kazım (Tiflis Mümessili Beylere ulaştırılmasını istirham ederim"

diye başlayan Mustafa Kemal Paşa'nın gizli direktifi şöyle devam ediyor:

"1 - Rusya ile akdine teşebbüs edilip maddeleri farafeyn murahhaslarınca parafe edilen dostluk ahidnamesi imza edilsin edilmesin Türkiye ile Rusya arasındaki iyi komşuluk münasebetlerinin takviyesine itina kılınması.
Ruslarla aramızda her neye müteallik olursa olsun müzakerat cereyan ettiğinde kararlaştırılan şartların mütekabil olmasına daima dikkat edilip bize bilmukabele bahşedilmeyen bir hakkın bizim tarafımızdan onlara katiyyen bahşedilmemesi.

2 - Rusya müslümanları ve alelumum İslam kavimleri hakkında nokta-i nazarımız bunların muhtariyetlerinin genişlemesine ve Hilafet makamına olan manevi bağlılıklarının takviyesine çalışılacaktır. Rusya'nın bu husustaki hassasiyeti malum olduğundan gayet ihtiyatkarane hareket edilecek ve her fırsatta bundan maksat İslamcılık ve Turancılık gibi eğilimler olmayıp, sırf Türk ve İslam kavimlerini dahi herkes gibi hür ve şimdiki me-deniyyetten istifadeye kadir bir hale getirmek olduğu beyan olunacaktır. İslam alemi üzerindeki manevi nüfuzumuz daima aralarında vifak'ın (anlaşmanın) tesisi, nifak ve şıkak (anlaşmazlık ve uyuşmazlıkın) izalesi, maarifin tamimi uğrunda sarf olunacaktır. Bunlara Arap emparyalistlerinin bütün İslam kavimlerini esaret altına almaktaki hırsları etrafıyla izah edilip bu ceryana karşı Bolşeviklere istinad etmenin lüzumu anlatılacaktır. Bu isteğin husulü için de Bolşeviklere dahi İslam kavimlerinin adetlerine, hukukuna, an'anelerine, ve hürriyetine ve bilhassa memleketlerinin iktisadi kaynaklarına malik olmaktaki meşru haklarına riayet edilmesinin lüzu-mu anlatılacaktır. Ancak bu sayede Boşeviklerle İslam aleminin Garp emperyalizimine karşı müttefikan harp edebileceği iyice izah edilmelidir.

3 - Azerbaycan'ın temamen ve cidden mütakil bir devlet haline girmesine taraftarız, ve bunun temini için Rusları gücendirmemek ve kuşkulandırmamak şartıyla teşebbüsat-ı lazimede bulunacaktır. Bu babda memleketin petrol vs. gibi kendi iktisadi kaynaklarına sahip olması için yine aynı şartla çalışılacaktır. Rusların Azarbeycan'da yapacakları muamele bütün İslam aleminin Bolşevikleri tartmak için bir miyar olacağının Ruslara anlatılmasına gayret olunacaktır.
Kafkas meselesinin hudud, vesat-i nakliye vs. gibi nokta-i nazarlardan hallinde daima Azerbaycan'ın Şimali Kafkasya menfaatlarının bilhassa nazar-ı dikkate alınmasına itina olunacağı gibi 10.8.1920'de Ruslar ve Ermeniler arasında akdolunan mütarekede Azerbaycan'a zarar veren maddelerin kaldırılmasına çalışılacak ve her milletin mukadderatına hakim olması düsturuna binaen, Karabağ vs. gibi Türk ekseriyetiyle meskun yerlerin Azerbaycan'a bağlı bulunması temin edilecektir.

4 - Azerbaycan için verilen talimat Şimali Kafkasya Cumhuriyeti'ne dahi şamildir. Fırsat zuhurunda Çerkez ve müslüman olan Abaza memleketinin Gürcistan'dan alınıp Kafkas Cumhuriyetine ilhakına Rusları iknaya çalışılacaktır".
Bu vesikalardan da anlaşılacağı üzere, içinde bulunduğu bütün güçlüklere rağmen Mustafa Kemal Paşa, takip ettiği akılcı ve cesur siyaset ile Sovyetlerin Türkiye üzerindeki oyunlarını bozduğu gibi, ayrıca, Sovyet idaresinde kalan Türklerin daha iyi şartlarda varlıklarını devam ettirebilmeleri için elinden geleni yapmıştır.
Daha öncede belirtildiği gibi, Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Türk milletinin vermekte olduğu milli kurtuluş savaşına sempati ve ümitle bakan İslam milletleri de vardı. Bunların başında ise Afganistan ve Hindistan müslümanları geliyordu. Hindistan müslümanlarına nisbetle Afganistan müslümanları daha müstakil bir hayat yaşadıkları için, Türkiye ile olan münasebetlerinde büyük mesafe katetmişlerdi.

Esasında Osmanlı devrinden itibaren Türkler ile Afganlar arasında dostane ilişkiler bulunmak idi. İyi bir islam ülkesi olan Afganistan'da cuma hutbeleri, hilafeti de temsil ettikleri için, Osmanlı Padişahları adına okunuyordu. Bu vesileyle halkın İstanbul'a karşı büyük bir sempatisi vardı. Bu dostluğa rağmen münasebetler yeterince sık değildi. Fakat, XX. asrın başlarından itibaren bu dostluğu takviye eden ve geliştiren münasebetler de olmaya başladı. Afganistan'da Türk sevgisini geliştiren ve münasebetlere bir canlılık veren kişi ise, İstanbul'da tahsil görmüş olan Mahmud Beg Tarzi adında bir aydın olmuştur. 1910'larda ülkesine dönerken, II. Abdülhamid'e kırgın olan bir grup Türk aydını da Afganistan'a götüren Mahmut Beg, ülkesinde ilk modernleşmeyi başlatmaya muvaffak olmuştur. I. Dünya Harbi sonunda Cemal Paşa'nın Afganistan'a gelmesiyle bu kardeş ülkesinde Türk nüfuzunun daha da derinleştiğini görüyoruz. Türk nüfuzunun derinliğini, devrin Afgan Emiri Emanullah Han ile Cemal Paşa'nın, Mustafa Kemal Paşa'ya yazdıkları mektuplardan da anlamaktayız.

I. Dünya Harbi sonunda Almanya üzerinden Rusya'ya geçen Cemal Paşa, Türkler ile Sovyetlerin müşterek düşmanı olan İngiltere'ye karşı savaşmak istediğini söyleyerek Bolşevik liderlerinden müsaade alarak Türkistan yolu ile 1920 yazında Kabil'e gelmişti. Afgan Emiri Emanullah Han tarafından gayet iyi karşılanan Cemal Paşa, derhal çalışmaya başlamış ve kısa zamanda Afgan ordusuna modern bir hava getirmeye muvaffak ol-muştur. Cemal Paşa, Afganistan'da yaptığı ve yapmak istediği işler hakkında da devamlı olarak Mustafa Kemal Paşa'ya bilgi vermiş ve kendisinden yardım istemiştir. Cemal Paşa'nın Afganistan'daki çalışmalarının Tiirk-İslam dünyası için faydalı olacağına inanan Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa'ya yazılı direktif vererek Afganistan'a yardım yapılmasını istemiştir. Mustafa Kemal Paşa direktifinde şu hususlara yer veriyordu.

"Fevzi Paşa'ya,
Müdafaa ve Maliyemiz icabatı ile kabil-i telif olduğu takdirde Afgan Odusunu tensik için bir heyeti-i zabitanın izamını ehem ve elzem görmekteyim.
Cemal Paşa'nın merbut mektubunda zikredildiği veçhile, bunun istikbalde Anadolu üzerine çöken bar-i sakili tahfife yarayabileceği gibi nu-katı atiyeye riayet edildiği takdirde Asya-yı Vusta'da emrimize amade Kuvvetli bir orduya malik olmamız hususu oldukça temin edilmiş ve do-layısiyle her icabettiği anda Anavatanı gavail-i harpten siyanet için İngilizleri daha uzaklarda işgal etmek için bir vasıta elde edilmiş olur.
Fikr-i acizaneme göre bu heyeti teşkil edecek zabıtanın intihabında ve kendilerine verilecek talimatta zirdeki nokta-i nazar-ı itibare alınmalıdır.

Evvelen: Bu heyetin bidayette kat'iyyen siyasiyatla işgal iştigal etmeyip sırf vazife-i askeriyesini ifa ve kendisini gerek Afgan gerek Türkistan ve Buhara ahali ve askerlerine fevkalade sevdirmesi.

Saniyen: Giden zabıtanın zahiren Afgan Hükumeti'nin adamları olmuş gibi görünmekle beraber daima ve her halükarda Türk Hükumeti'nin bilcümle evamifine tabi olacak ahlak ve metanette intihap edilmesi ve bunu bir dereceye kadar temin zımnında Afganistan hizmetinde bulundukları müddetçe terfih ve sair hususatta Türk Ordusu kadrosuna dahil bulundurulmaları.

Salisan: İşbu heyetle telli veya telsiz telgraf muhaberatının tesisine çalışılması.

Rabian: Afganistan müdiran-ı umuru harici entrikalar sayesinde İslamiyet ve Türklüğün menafiine mugayir bir surette hareket etmeye hazırlandıkları takdirde heyetimizin bu surede hareketlerine mani olabilecek ve İslam-Türk menafiine hadim bir Afgan hizbi mevkii iktidara getirebilecek kadar kavi bir mevki edinmesi".

Ne var ki, Mustafa Kemal Paşa'nın, Cemal Paşa'nın maiyyetine zabit göndererek Afganistan'ı Türk nüfuzunda bir Orta Asya ülkesi haline getirme düşünceleri, bir müddet sonra Rusların, Cemal Paşa'yı öldürtmeleri üzerine büyük bir darbe yemiştir. Cemal Paşa, Afganistan'a yardım temin etmek ümidiyle gittiği Almanya ve Rusya dönüşünde, onun faaliyetlerinden şüphelenen Sovyetler, kendisini bir Ermeni katiline Tiflis'de öldürtmüşlerdir.

Cemal Paşa'nın faaliyetlerini yakından takip etmiş olan Ali Fuad Paşa, hatıralarında onun için şunları söyler:

"Cemal Paşa, Afganistan'da uzun müddet kalabilmiş ve Türkiye'den kendisine zabit ve memur gönderilmek suretiyle yardım edilmiş olsaydı, terakki ve inkişafa müsait olan Afganistan az bir zamanda kalkınabilecekti. Afganistan, Hindistan'ın istiklaline mühim bir yardımı olmakla beraber, şimalindeki müslüman memleketlerin de terakki ve inkişafına rehber olabilecekti. Ruslara karşı onların hak ve hukuklarını tanımağa cesaret edecekti. İşte istikbal, Cemal Paşa'ya böyle mühim bir hizmet hazırlamıştı. Fakat ne yazık ki, ömrü vefa etmemiş, bir yıl sonra Tiflfs'de şehit olmuştu".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Atatürk ve İslam Dünyası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:40

Fakat hadiseler hızla gelişmiş ve T.B.M.M. Hükümeti ile Afganistan Hükümeti arasında 1 Mart 1921'de ilk Türk-Afgan İttifakı imzalanmıştır. Daha öncede temas ettiğimiz bu anlaşmaya göre Türkiye, Afganistan'ın kalkınmasına özellikle askeri ve eğitim sahasında yardım etmeyi taahhüt ediyordu. Ayrıca, her iki taraf, "bütün Şark milletlerinin kurtuluşuna ve tam hürriyeti ve istiklal hakkına malik olduklarını ve bunlardan her milletin bizatihi ve arzu ettiği herhangi bir usul ve hükümet şekli ile kendisini idarede serbest olduğunu, Buhara ve Hive devletlerinin istiklalini tasdik ettiklerini" beyan ediyorlardı.
Türkiye, bu andlaşma ile üzerine düşen sorumlulukları derhal yeri-ne getirmiş ve eski Medine Muhafızı Fahreddin Paşa'yı da Kabil'e elçi olarak tayin etmiştir. Bu hadiseler ve vesikalar da göstermektedir ki Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Türkiye, Müslüman şark milletlerinin kalkınması ve kuvvetlenmesi için elinden geleni yapmaya çalışmıştır.

Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Türk milletinin vermekte olduğu istiklal mücadelesini sempati ile takip eden başka bir millet de Hindistan müslümanları idi. Daha önce de belirlendiği gibi, Osmanlı Türkiyesi, I. Dünya Harbi başladığı zaman bir fetva ile cihad-ı mukaddes ilan etmiş ve bütün müslümanların buna iştirak etmelerini istemişti. Fakat, Osmanlı devleti haricinde yaşayan müslümanların çoğu İngiliz, Fıransız ve Rus esaretinde yaşadığı için bu fetvaya icabet edemedikleri gibi, bir kısmı, baskılara dayanamayıp Osmanlı devletine karşı savaşmak mecburiyetinde kalmıştı. Fakat, kanlı harblerle dolu I.Dünya Harbi dördüncü senesinin sonunda hitam bulmasına rağmen, hıristiyan Avrupa devletlerinin İngiltere önderliğinde Türk milletine karşı kasıtlı olarak yürüttükleri hücumlar, esarette de olsa, bütün Müslümanlar üzerinde, özellikle Hindistan Müslümanları üzerinde, menfi tesirler bırakmıştır. Kendi aralarında teşkilatlanan Müslümanlar, durumu İngiliz makamları nezdinde protestoya başlamışlardır.

Hindistan Müslümanları arasında, İslamın uzun yıllar önderliğini yapmış Türk milleti için gösterilen bu samimi sempati ve üzüntüleri öğrenen Mustafa Kemal Paşa, bunu daha da geliştirerek Türkiye lehine İngiltere üzerinde bir baskı unsuru haline getirmek ümidiyle kendilerine hitaben 13 Mayıs 1920'de bir beyanname neşretmiştir. Anadolu'da vuku bulan Fransız, İtalyan, Yunan ve İngiliz işgallerinin haksızlığını anlattıktan sonra beyanname şöyle devam ediyordu:

"Tarih-i siyasinin hiçbir devrinde hükümet adamları maksatlarını riya etmekte, şimdi görüldüğü kadar şerir ve küstah olmamışlardır. Türk payitahtının (İstanbul'un Türklere terkedildiğini, Halife ve Sultanın İstanbul'da ipka olunacağını Hindistan'a resmen tebliğ eden İngiltere, aradan on gün geçmeden bu taahüd-ü alenisini bilfiil nakz etmekte hiçbir beis görmedi, İstanbul askeri işgal altına alındı. Askerlerimiz gece uykusu arasında yataklarında bastırılmak suretiyle şehit edildi.
En maruf rical-i mülkiye ve askeriyemiz, erbab-ı kalemimiz bir çok mebuslar ve ayan tahassüngahında haydud yakalanır gibi tevkif ve nefyedildiler. İstanbul İngiliz idare-i örfiyesi altına alındı ve bunun üzerine Millet Meclisi ecnebi tahakküm ve tasşimih hür olan memleketin diğer kısımlarına çekilmeğe mecbur oldu. Sulh'ü hazırlamak için Payitaht işgal edildi. Sulh'ü hazırlamak için meşru hükümetlerimiz indirildi. Sulh'ü hazırlamak için İngiliz himayesi altına imzasını koymuş, her şeyi garbın adalet ve merhametinden bekleyecek kadar anlayışsız, idaresiz bir adam yeniden sadarete getirildi.

Anadolu mukavemetini kırmak için kendi hükümetimizi, kendi milletimiz aleyhine taslit etmek, makam-ı iftayi şeref-i İslam için kanını akıtan mücahitlerin aleyhine kullanmak gibi iblisane bir fikri saha-i tatbika koydular. İdraksizlik ve cehli gayz ile gözleri kapanmış olan bir kaç adamı Anadolu kuvvetlerini arkadan vurmak üzere harekete getirdiler. Orduyu terhis etmek, köylülere Kuva-yı Milliye'yi asi tanıtmak milleti kendine şeref veren en asil ve civanmerd evladına karşı şüphe ve tereddüde düşürmek, sulhü hazırlamak için ingiliz emri altında çalışan vatandaşların ilk işi oldu.

İşte biz, bir taraftan müstevlileri geldikleri yerlere tardetmek, diğer taraftan iğfal ve ifsad edilenleri yola getirmekle meşgul olduğumuz bu zamanda sizi haberdar etmek istedik. Zira öğrendik ki, Mısır'da ve Hind'de olduğu gibi İslamın başını eliyle ezenler, bizi Halife'ye asi ve günahkar bir zümre olarak tanıtmak istiyorlar. En eski zamanlarda olduğu gibi, bu-gün de, İslam dinine ve İslam alemine karşı deruhte ettiği muazzam vazi-feye sarsılmaz bir iman ile sadık olan milletimiz, düşmanların tezvir ve iğfaline kapılmakta sizi tahzir eden Cenubun kızgın çöllerinden, Şimalin buzlu iklimlerine ve Şarktan Garba kadar asırlar arasında gazadan gazaya koşan milletimiz, din yolunda kurban ettiği milyonlarca şehitlerinin vedia-i mübareki olan maksada merbut kalmakta devam ediyor. İslamın son yurdunda son kurtuluş cihadını yapan kardeşlerinize karşı en büyük zulmü yalnız idlal ve tezlilden ibaret olmayan düşmanların cebr altında neşrettirdikleri fetvalara cevap olarak Anadolu'nun her tarafında din-i mü-binin sada-yı hakikisi yükseldi.

Yüzlerce müftü ve müderrisin müşterek imzalarıyle ısdar ettikleri fetvalar doğru yolu milletimize ve cihan-ı islama işaret etti:

"Ada-yı müslimin olan düvel-i muhasıma tarafından fiilen işgal edilen makam-ı Hilafette cüyuş-u müslimin silahlarından tecrid, devair-i hükümete vaziyed ve idare-i örfiye ilan ve hukuk-u Hilafet gasp edildildikten sonra Halife-i müsliminin istihlası hususunda kudret-i mümkinelerini sarfetmek bilumum müslimine farz olduğunu" ulema-yı dinimiz tebliğ ve tamim ettiler. Bu sada-yı şer'iyi siz de işidin.

Islam birliği fikrinin muahharan en büyük mümessili olan Yavuz Sultan Selim'in dediği gibi, "İslam gönüllerinin toplu olması için kendisini perişan eden" milletimize, onun dava-yı istiklaline, manevi teyit ve müzaheretinizi bir saniye eksik etmeyin, ta ki İslamın bir küsuf-u tamma giden güneşi büsbütün kararmasın, tekrar alemimiz üstünde ışıldamağa başlasın. Selam ve hidayet her zaman din kardeşlerimizin üzerine olsun. Büyük Millet Meclisi emriyle Reis Mustafa Kemal".
Belki bu beyannamenin tesiriyle belki de diğer sebepler yüzünden Hindistan Müslümanlarının, Müslüman Türk kardeşlerini desteklemek için daha organize bir çalışma yoluna girdiklerini görmekteyiz. Asırlardır İslamın önderliğini ve hamiliğini yapmış olan Türk milletine karşı girişilen haksız saldırıları durdurmak, Hilafet merkezini kurtarmak için bir "Hilafet Komitesi" kurmuşlardır. Bu Komite kanaliyle Türkler için maddi ve manevi yardım kampanyası başlatan Hindistan Müslümanları, kısa zamanda başarılı neticeler almaya başlamışlardır.

Hilafet Komitesi'nin bu faaliyetlerini izaha geçmeden önce, Hindistan Müslümanlarını böyle müessir bir mücadeleye sevkeden diğer ilimler üzerinde de durmak icabediyor.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir:

Hindistan Müslümanlarını, Mutafa Kemel Paşa önderliğinde ölüm kalım savaşı veren Türk milletine yardım etmeye sevk eden başka sebepler var-mıydı? Bu ve bunun gibi akla gelebilecek soruların cevabını verebilmek için, Hindistan Müslümanlarının hayatına kısaca bakmakta fayda vardır. Ingilizler, Babürlü Türk Devleti'nin Hindistan'da hakimiyetine 1862'de son vermişlerdi. Temelini Türklerin oluşturduğu müslümanlar, yarım asra yakın ingiliz hakimiyetinde yaşadıktan sonra, 1906'da "Müslüman Birliği" (Müslim League) adlı bir teşkilat kurarak siyasi, iktisadi ve kültürel hakları için mücadeleye başlamışlardı. O zamana kadar yetişmiş müslüman aydınlarının çoğunu etrafına toplayan bu Müslüman Birliği teşkilatı, bir taraftan İngiliz hükümeti, diğer taraftan da Hinduların kurduğu Kongre Partisi ile mücadele etmek mecburiyetinde kalmıştı. Bir müddet sonra bu teşkilatın başına, ileride müstakil Pakistan devletini kuracak olan, Muhammed Ali Cinnah geçmişti.

İşte, bu Müslüman Birliği teşkilatının 1919-1923 yılları arasında en çok uğraştığı meselelerin başında, kurdukları Hilafet Komitesi vasıtasiyle, müslüman Türk milleti ile Hilafet makamının ve merkezinin kurtarılması geliyordu.

Hindistan'daki Müslüman aydınların dikkatlerini Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Türk milletinin yapmakta olduğu istiklal savaşına çeken kişilerin başında ise, İslam aleminin iki büyük şair ve düşünürü geliyordu:

Bunlar, Nazrul İslam ile Muhammed ikbal idi. Bu iki şairdir ki, Türklük ve Atatürk sevgisini bıkmadan usanmadan Hindistan Müslümanlarına (bilahere Pakistan ve Bangladeş) aşılamışlar ve bu sevginin bugünlere kadar devam etmesini sağlamışlardır.
Hindistan müslümanlarının istiklale kavuşmasında büyük katkıları olan Nazrul Islam, 1899'da Bengal (eski Doğu Pakistan, Şimdi Bengladeş) de doğmuştu. Henüz 15 yaşında bir talebe iken ingilizler tarafından zorla orduya alınan Nazrul, I. Dünya Harbi'nde, Türklere karşı savaşmak üzere Çanakkale'ye götürülmüştü, Bir Müslüman olarak Türk kardeşlerine karşı savaşmak durumunda bırakılışına son derece üzülen genç Nazrul, Çanakkale muharebelerinde Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Türklerin gösterdiği kahramanlıklar ve kazandıkları zaferlerle kendini teselli etmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve Türk kardeşleri için kalbinde hayranlık ve sevgi hisleriyle yurduna dönen Nazrul İslam, meşhur KEMAL PAŞA şiirini, 1919'da bu duygular içinde yazmıştır.

O zaman sadece 20 yaşında olan Nazrul İslam, şiirinde Mustafa Kemal Paşa'yı şöyle tasvir ediyordu:
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Atatürk ve İslam Dünyası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:41

"KEMAL PAŞA,

Hamiyetli annenin cesur evladı Kemal'in erkek sesi kükremektedir. Kan içen ifritlerin korkak feryadı Karanlık dehlizlerde titremektedir.
Harikalar yarattın sen Kemal kardeş Harikalar yarattın mucizeye eş.
Kılıcınla Mübarek ol Kemal Paşa Cehenneme gönderdin düşmanı. Yaşa! Kükre! Kuvvet ver bize kutsal hıncından Söyle! Korkmayan var mı Türk kılıcından.
Kudretli Kemallere muhtacız biz de Şahlanan bayrak oldun sen içimizde Zayıfların sesine kim önem verir Kana susayan düşman güçle devrilir.
Bu mavi uçlu süngü deşmeğe hazır Düşmandan hıncımızı Kemal almıştır Çok yaşa sen Bozkurdum! Yaşa Kahraman! Ayağının altında zalime aman,
Verme! Ez! Acıma, ez! Ah, hain düşman! Bak güneş bile kızıl doğar ufuktan.
Mehmetçiğe leke ha! Haris köpekler! Kalleşçe saldırdınız hür bir vatana Ama bu toprakları Bozkurtlar bekler Cehennemlerin dibi az bile sana.
Hür ruhlu insanlara, hür bir ülkeye Zehirli solucanlar gibi sokuldun Başverir, Hürriyeti vermez Türkiye işte kardeş Kemal'den belanı buldun.

Felek bile çevirdi yüzünü sizden
Tuzağına düştünüz kahramanların
Ne ahmakça saldırış! Gücünüz yokken
Dizginini tutmağa Türk atlarının

Gökyüzünü kaplayan iki bulut var Biri karanlık mavi, biri kırmızı Kanınızdan bulaşmış göke karalar Kin ve nefret bürümüş damarınızı.
Leş akbabalarının kanı mavi su Vahşi hayvan sürüsü! Vahşet ordusu!
Ölümü kucaklayan, Toprağı öpen Genç kahraman askerler şehit olurken Arkadan vurularak kalleşcesine Gökler kapandı Allah! Allah! sesine,
Onlar şehit oldular...Ya siz? Korkaklar! Sırtınızda Tanrının kırbacı şaklar Şahlanmış süngüsü Türk Mehmetçiğinin Savaş meydanlarından tez kaçın, gidin.
Cesur insan kanını bilir misiniz? Bakın ne kadar sıcak, kırmızı, taze... Bu cesur topraklarda neydi işiniz? Bu dağların tek taşı çok gelir size.
Cezanızı verdi ya kardeşim Kemal... Burda hürriyet vardır, burda istiklal... Biz de haykırıyoruz hürriyet diye Ya herkese hürriyet, ya hiç kimseye.
Bak kızlar sesleniyor pencerelerden

-"Sen kimsin ey kahraman? Hangi zaferden?"
Bu kadar gösterişli kim olabilir?
Bu heybetli kahraman Kemalimizdir.
Bizlere Bayram bugün, evler süslensin Evin en güzel süsü Kemalim sensin Harikalar yarattın mucizeye eş Mucizeler yarattın sen Kemal kardeş."

Türk şairlerinden önce, Nazrul islam'ın, Mustafa Kemal Paşa ve Türk askerleri hakkında yazdığı bu şiir, Hindistan müslümanları arasında son derece müspet bir tesir yaratmıştır. işte bu şiirin yarattığı hava ile, Hindistan Müslümanlarının, Türk kardeşleri için başlattıkları maddi ve manevi yardım kampanyası daha da hızlanmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Atatürk ve İslam Dünyası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:41

Hindistan müslümanlarına Atatürk ve Türk sevgisini aşılayan ikinci şahıs Muhammed ikbal idi. Şairliğinin yanısıra büyük bir fikir adamı da olan Muhammed ikbal, 1873'de Pencap'da doğmuştu. Nazrul İslam'a göre daha şanslı çıkan Muhammet ikbal, iyi bir tahsil görme imkanı bulmuş bir insandı. Lahor'da yüksek tahsilini tamamladıktan sonra ingiltere'ye giden ikbal, Londra ve Cambridge Üniversitelerinde Hukuk ve Felsefe tahsil etmiştir, bilahere gittiği Almanya'nın Münih Üniversitesinde Felsefe doktorası yapmıştır. Ortaya koyduğu birbirinden güzel eserleri ile Hindistan müslümanları arasında kısa zamanda büyük şöhrete kavuşmuştur. I. Dünya Harbi'nden sonra islam aleminin meseleleri üzerine daha çok eğilen ikbal, Mustafa Kemal Paşa'nın yürüttüğü istiklal Mücadelesini Hindistan müslümanlarına örnek göteren yazılar ve şiirler yazmıştır.

Mustafa Kemal Paşa'ya büyük hayranlık duyan ikbal, O'nun Türk milletini mutlaka başarıya götüreceğini söylemiş ve bu inancını yazdığı bir manzumede şöyle dile getirmiştir:

"Bizans imparatorluğunu yıkan Türk arslanı gene uyanacak, gene kükreyecek vedüşmanlarını titretecektir", ikbal, Türkiye'de milli mücadelenin devam ettiği yıllarda yazdığı "MUSTAFA KEMAL PAŞA'YA SESLENiŞ" şiirinde, Kemal Paşa'yı şöyle teşvik ediyordu:

"MUSTAFA KEMAL PAŞA'YA SESLENİŞ,

Bir millet var...biz onun varlığı ile ulaştık ilahi Kanunların gizli gerçeklerine. Bir bakışla yön verdi bizlere... dağlar aştık. Dünya güneşi olduk, bir kıvılcım yerine...
Aşk mı vefasız bize. Neden gönlümüz küllük. Kusurlarımız mı çok. Küçüldükçe küçüldük... Rüzgarlar! Çölden esin! Bize yaraşır matem... Meltemin nefesinde aşan her gonca, elem. "Ah"oldu kubbemizde nağmelenen ezanlar...
Bir inilti gibiyiz ... Nerede o borazanlar. Bir zamanlar avları taşırdı atlarımız... Şimdi avlanan biziz... kırık pusatlarımız.

Koş Mustafa Kemal. Koş, atın çatlayanadek... Bizi tedbir mat etti ... sana tedbir ne gerek..."
Bu şiirinden iki sene sonra Mustafa Kamal Paşa'nın Türkiye'nin istiklalini kurtardığını görünce, kendini dünyanın en bahtiyar adamı saymıştır. ikbal'e göre, Türk kardeşlerinin yeniden hürriyet ve istiklallerini kazanmaları, istiklal ve hürriyetlerinden mahrum bütün Şark milletleri için bir kurtuluş ve feyz kaynağı olacaktı. Asırlardır İslama hizmet etmiş Türk milletinin zaferini "islam'ın Doğuşu" (Tulü islam) adlı uzun bir manzumede övgülerle kutlamıştır. Muhammed ikbal, Müslüman Türk milletinin kara günlerinde, ona yardım sağlayabilmek için Hindistan müslümanlarını harekete geçiren, onlar arasında Atatürk ve Türk sevgisini yayıp yaşatan büyük bir Türk dostu idi.
Yukarıda zikredilen bu şairin de desteği ile Hilafet Komitesi faaliyetlerini müessir bir şekilde yürütmeye başlamıştır. Çoğunluğunu müslüman alim ve aydınların teşkil ettiği Hilafet Komitesi üyelerinin liderliğini "Ali Kardeşler" olarak üne kavuşan Şevket Ali ile Muhammed Ali Hanlar yapıyorlardı. Bunlardan Muhammed Ali Han, liderliğinin yanısıra büyük bir fikir adamı idi. O'nun için en büyük gaye islam kurtuluşu idi.

I. Dünya Harbi sona erdiği zaman Amerika Birleşik Devletleri Başka-nı ile ingiltere Başbakanı birer beyanat vererek, her milletin yaptığı gibi, Türklerin de çoğunlukta bulundukları Anadolu'da müstakil devlet kurma hakları olduğunu Hindistan müslümanlarına bildirmişlerdi. Daha önce, istemedikleri halde Osmanlıya karşı savaşmak durumunda kalışlarının verdiği eziklik ve ingilizlerin Mekke Şerifi Hüseyin'i kışkırtarak islam'ın kutsal şehirleri Mekke ve Medine'yi işgal ettirip Osmanlıdan ayırmalarına duydukları kızgınlık, bu demeçler ile hafiflemiş idi. Fakat ingilizler sözlerinde durmayıp, müttefikleri ile Türk milletinin son istinatgahı olan Anadolu'yu da işgale kalkışınca Hindistan müslümanları büyük bir infiale kapılmışlardı Tam o günlerde, 1919 Islahat Kanunu adı altında çıkardıkları bir kanun ile ingilizler, Hindistan'daki Müslüman ve Hindu halkın hak ve hürriyetlerini kısma yoluna gidince, ilk defa Hindular ile Müslümanlar, İngilizlere karşı birleşme yoluna gitmiştir. Hatta, başkanlığını Gandi'nin yaptığı müşterek bir Hindu-Müslüman Konferansı'nda, çıkarılan yeni kanunun iptaline ve Türklere yapılan haksız saldırıların durdurul-masına kadar, İngilizlerle işbirliği yapmama "Non-Cooperation" kararı almışlardır.
Hindistan'daki bu gelişmelerin İngiliz hükümetini oldukça müşkil duruma soktuğunu görüyoruz. Nitekim İngiliz hükümeti bir açıklama yaparak daha önce çıkardıkları sözde Islahat Kanunu'nu yürürlükten kaldırdıklarını bildirmişlerdir. Fakat, Türklere karşı yürütülen haksız saldırıların durdurulacağına dair hiçbir şey söylememişlerdir. Böylece İngilizler, Hindular ile Müslümanların işbirliği yapmalarına mani olmağa çalışmışlar ise de, bunda pek muvaffak olamamışlardır. Zira, Gandi önderliğindeki Hindular da İngiliz idaresinden kurtulma mücadelesi veriyorlardı.

Bu arada Hilafet Komitesi'nin şöyle bir siyaset takibine başladığını görüyoruz:

Bir yardım kampanyası başlatarak, toplanan paraları, mücadelesini hayranlıkla izledikleri Mustafa Kemal Paşa'ya göndermek. İkinci olarak da, İngilizlere karşı açılan mücadeleyi daha tesirli hale getirmek için yeni tedbirler almak. Bu tedbirlerin başında, Ali kardeşlerden Muhammed Ali başkanlığında bir heyeti Londraya gönderip meseleyi bir defa da İngiliz hükümetiyle yüz yüze konuşmak geliyordu.

Muhammed Ali başkanlığındaki heyet 2 Mart 1920'de Hindistan idaresiyle vazifeli Bakanını, 17 Mart 1920'de ise Başbakan Lloyd George ile uzun uzun görüşmüş ve Hilafet Komitesi'nin isteklerini özetle şöyle sıralamıştır:

Biz buraya Türklerin sözcüsü olarak gelmedik. Fakat, İslamın önderliğini yapmış Türk milletine karşı gösterilen bu devamlı düşmanlığın ve saldırının haksız olduğuna inanıyoruz. Ayrıca, biz müslümanlar için çok önemli olan Halifelik makamı ile diğer kutsal yerlerin müslüman olmayan kuvvetlerin elinde bulunmasını istemiyoruz. Biz, bütün bunları politik sebeplerden dolayı değil, dini inançlarımızdan dolayı yapıyoruz. Bu bizim için son derece önemlidir.
Fakat, Muhammed Ali başkanlığındaki bu heyet İngilizlere hiçbir isteğini kabul ettiremeden Hindistan'a dönmek mecburiyetinde kalmıştı.

İngiliz yöneticilerinin İslam alemine ve Türklere karşı gösterdiği bu soğuk ve düşmanca tutum, Hindistan müslümanları arasında, özellikle Hilafet Komitesi çevrelerinde büyük infiale sebep olmuştur. Hilafet Komitesi'nin önderliğini yapan Muhammed Ali bir beyanat vererek, müslümanların ingilizler ile, daha önce alınan ve hiçbir sahada işbirliği yapmama kararını tam olarak uygulama zamanının geldiğini söylemiştir. O'na göre, iyi niyetlerini göstermiş olan Hindistan müslümanlarının artık son bir direnişe geçmelerinin zamanının geldiği ve bunun için de fevkaladeden bir toplantı yapılmasının kaçınılmaz olduğu gerçeği ortada idi. Fakat O, bunu yapmadan önce son bir defa İngiliz makamlarına mektup yazarak "müslümanlara yapılan haksızlıkların durdurulmaması"halinde 1 Ağustos 1921'den itibaren kide halinde direnişe geçeceklerini bildirmiştir
Nihayet, Hilafet Komitesi gerekli hazırlıklarını tamamlayarak 8 Temmuz 1921'de Hilafet Konferansı'nı Karaçi'de toplar. Başkanlığını Muham-med Ali'nin yaptığı bu Konferansta hatipler çok heyecanlı konuşmalar yapar.

Mustafa Kemal Paşa'nın ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumeti'nin mücadelelerini hayranlıkla takip ettiğini ifade eden kongre şu kararı alır:

"Şayet, İngiliz Hükümeti, açıkça veya dolaylı olarak Ankara Hükümetine karşı savaşacak olursa, önümüzdeki konferansta Hindistan müslümanları "Hind Cumhuriyeti'ni ilan edecekler ve İngiliz ordusu dahil olmak üzere bütün İngiliz müesseselerinde işi bırakacaklardır"".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Atatürk ve İslam Dünyası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:41

Bu kararlardan heyecanlanan bazı müslüman grupları İngilizler aleyhine gösteri yapmaya kalkışmış, Bombay'ın güneyinde Malabar kıyılarında yaşayan müslümanlar ise daha da ileri giderek "Hilafet Cumhuriyeti" ilan etmişlerdir. İngiliz birlikleri bu hadiseleri güçlükle bastırabilmiştir. Bu hadiselere sebep oldular diye de Muhammed Ali ve kardeşi Şevket Ali, İngilizler tarafından tevkif edilerek hapsedilmişlerdir".

Bu gelişmeler Hindistan'da siyasi tansiyonu birdenbire yükseltmiştir. Nitekim, Aralık 1921'de yapılan yeni Hilafet Konferansı'nda, Müslüman Birliği'nin 14. toplantısında ve Hindistan Camiat-ül Ulema'sının neşrettiği beyannamede, bütün bu hareketlerin Hindistan müslümanlarının politik sahada uyanmalarına, bunun ise ileride istiklalin kazanılmasına yardımcı olacağı görüşleri açıkça ifade edilmiştir. Bu arada, mutedil bir siyaset takip eden Muhammed Ali Cinnah'ın taraflar arasında bir uzlaşmaya varılması için gayret sarfettiği dikkati çekmiştir.

Bu gelişmeler, bilhassa Ali kardeşlerin hapsedilmeleri, Hilafet hareketini bir ara yavaşlatmış ise de, müslümanlar kısa zamanda kendilerini toparlayarak yeniden müessir faliyete başlamışlardır.

Nitekim, Hilafet Komitesi ile Bengal Müslüman Birliği müşterek bir beyanname neşrederek Türkiye'de ve Hindistan'da kendi idare şeklinin mutlaka gerçekleşeceğini belirtmiş ve ayrıca şu hususlara da yer vermiştir:

"Şayet, Mutafa Kemal Paşa, kurmakta olduğu yeni devletinin sınırları içine kutsal toprakları (Mekke, Medine, Yemen, Hicaz ve Cidde vs.) dahil etmezse, Hilafet meselesinin çözülmesi mümkün olmayacaktır. Bu takdirde biz mücadelemize devam edeceğiz".
Bunu takiben Hilafet Komitesi'nin, Mustafa Kemal Paşa'ya alakasını daha da artırdığını görüyoruz. Nitekim, 12 Eylül 1921'de kazanılan Sakarya Zaferi üzerine Azerbaycan, Kırım, Türkistan'dan heyetler gelerek Mustafa Kemal Paşa'yı kutladıkları haberini alan Hilafet Komitesi mensupları, fevkaladeden bir toplantı yaparak, Mustafa Kemal Paşa'ya iki uçak alıp göndermeyi ve kendisine bir "Şeref Kılıçı" (Sword of honour) takdim etmeyi, ayrıca, daha önce toplanan yardım parasını da göndermeyi kararlaştırmıştır.
Esasında, Mustafa Kemal Paşa'ya gönderilmek için toplanan yardım parasının dramatik bir hikayesi olmuştur. 1920'de Hilafet Komitesi yardım kampanyası başlattığı zaman, Zengin müslümanlardan oldukça iyi bir meblağın toplanacağı ümid edilmişti. Bu maalesef öyle ceryan etmemiş, zenginlerden çok azı yardımda bulunmuş, esas bağışı yapanlar orta halli müslümanlar olmuştur. Bu insanların da çoğu, hanımlarının mücevheratını paraya tahvil etmek suretiyle bu bağışları gerçekleşmiştir. Ayrıca, bir miktar para da camilerde toplanarak biriktirilmiştir. Bu toplanan paraların daha önce 65.000 Sterlin'i Osmanlı Bankası kanaliyle ve muhtelif tarihlerde gönderilmiş olduğu Bizzat ingiliz kaynaklarından anlaşılmaktadır. Fakat, bu yardım meselesini öğrenen ingilizler, bu işle uğraşan müslümanları devamlı olarak takip edip hükümete rapor halinde bildirmişlerdir.

Sakarya Zaferi'nden sora ingilizler, verdikleri bütün desteğe rağmen Yunanlıların Mustafa Kemal Paşa kuvvetleri karşısında tutunamayacağını anlayınca, tarafları Mart 1922'de Paris'de sulh masasına davet etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu durumu daha önce öğrenen Hilafet Komitesi'nin yeni yöneticileri Hekim Ecmel Han ile Muhtar Ahmed Ansari, bir manifesto neşrederek toplanacak olan konferansta Müttefik Kuvvetlerin, Osmanlı Devleti'nin Arabistan toprakları da dahil olmak üzere eski şekliyle Mustafa Kemal Paşa Kuvvetlerinin kontrolüne vermesini istemiştir.
Hilafet Komitesi'nin bu faaliyetleri, sonunda, ingiliz Hindistan yöneticileri üzerinde gerekli tesiri göstermiştir.

Nitekim, ingiliz Hindistan Valisi Lord Riding, Hindistan müslümanlarını Türk meselesin de tatmin etmenin zaruretine işaret ederek Londra'daki Hindistan İşleri Bakanı'na şu telgrafı çektiğini görüyoruz:

"Türk-Yunan konferansının öncesinde Sevr Anlaşması'nın yeniden gözden geçirilmesi hakkında Hindistan'da beslenen duyguların derinliğini Majeste Kıral Hükumeti'ne sunmak bizim için vazifedir.
Hindistan hükümeti sorunun ne derece acil ve önemli olduğunu takdir eder; ancak, müslüman askerlerin çok geniş payları olduğu Hindis-tan'ın savaş sırasındaki hizmetleri ve müslüman davasının bütün Hindistan'da gördüğü alaka ve yardım, bu davanın kapsadığı haklı istek-lerin tamamiyle yerine getirilmesini gerektirmektedir.

Boğazların tarafsızlığını ve müslüman olmayanların korunulmasını sağlamak için gereken güvenceyi temin etmek şartıyle Hindistan Hükümeti bilhassa şu üç nokta üzerinde önemle durmaktadır:

1 - İstanbul'un boşaltılması,
2 - Sultan'ın kutsal yerler (Mekke ve Medine) üzerindeki Hakimiyetinin sağlanması,
3 - Osmanlı Trakya'sının (Edirne dahil) ve İzmir'in Türklere geri verilmesi. Bu üç noktanın yerine getirilmesi Hindistan müslümanları için son derece önemlidir".

Ne var ki, Hindistan Valisi'nin bu makul ricaları İngiliz hükümet üyelerinin çoğu tarafından kabul edilmesine rağmen, Türklere olan düşmanlığı ile meşhur Başbakan Lloyd George tarafından reddedilmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Atatürk ve İslam Dünyası

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:42

Bu sırada Anadolu'da, dört seneye yakın müstevli kuvvetlerle mücadele etmiş olan Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Türk kuvvetleri düşmana 30 Ağustos 1922'de son darbeyi vurarak zafere ulaşmıştı. Bu zaferi takip eden haftalarda son Osmanlı hükümdarı Sultan Vahidettinin İngilizlere sığınması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi, Saltanatı kaldırarak Abülmecid Efendi'yi İslam aleminin yeni Halifesi olarak seçmiştir. Bu haberler Hindistan'a ulaştığı zaman, başta Hilafet Komitesi üyeleri olmak üzere muhtelif İslami teşeküllere mensup müslümanlar için tam bir süpriz olmuştur. Saltanat taraftarı olarak bilinen Camiat-ül Ulama, haberin doğruluğuna inanmak istememiştir. Müslümanların ikiye ayrıldığı, bir kısmının durumu normal karşılamasına rağmen, diğer bir kısmının üzüntü ve hayal kırıklığı içinde olduğu görülmüştür. Hindistan müslümanları arasındaki bu ayrılığı gideren ise, yine Hilafet Komitesi olmuştur.

Durumu etraflıca görüştükten sora Hilafet Komitesi başkanı Muhtar Ahmet Ansari şu açıklamayı yapmıştır:

"Vahidettin, Sevr Anlaşmasını kendi bakanlarına imzalatmakta ülkesinin parçalanmasına sebep olmuştu. Bu andlaşmayı istemeyen memleket-sevenler Ankaraya gitmek meçburiyetinde kalmışlardır. O, müttefiklere dayanamadığı için bu hareketi yapmıştı".
Bu açıklamayı takiben başlayan görüşmelerde, Mustafa Kemal Paşa'-ya kırılmanın yersiz olduğu kanaatine varılmış ve yapılan umumi bir toplantıda Hilafet Komitesi, Kazandığı zaferlerden dolayı Mustafa Kemal Paşa'yı "Seyfül İslam" (İslamın kılıcı) ve Mücahide Hilafet" (Hilafet Mücahidi) unvanları ile taltif etmeye karar vermiştir. Ayrıca, bir açıklama yaparak şu kanati izhar etmiştir: "Mustafa Kemal, İslamın yeniden doğuşunu sağlamakla kalmadı, ayrı zamanda Asya'ya şeref de kazandırdı".
24 Temmuz 1923'de Lozan Anlaşması'nın imzalanması, 29 Ekim 1923'de Cumhuriyetin ilan edilmesi Hindistan müslümanlarının dikkatlerini yeniden Türkiye'ye çevirmiştir. Bu arada yeni Halife Abdülmecid Efendi'nin dini liderlik vazifesinin yanısıra siyasi bir lider gibi hareket etmeye kalkışması, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni 3 Mart 1924'de Hilafeti kaldırmaya zorlamıştır. Bu haber Hindistan müslümanlarına ulaştığı zaman, bütün islam kuruluşları şaşkınlık içinde kalmışlar ve haberin doğruluğuna inanmak istememişlerdir. Fakat bir müddet sonra mesele daha serinkanlı bir şekilde ele alınıp tartışılmaya başlanmıştır. Saltanatın kaldırılmasında olduğu gibi, İslam kuruluşlarının önderleri ve fikir adamları yine ikiye ayrılmış, bir gurup üzüntü ve kızgınlığını belertirken, diğer bir grup ise, şeriatla idare edilmeyen modern bir Cumhuriyet idaresi kurduğu için Mustafa Kemal Paşa'yı ayıplamaya hakları olmadığını belirtmişlerdir. Zira, Mustafa Kemal Paşa'nın, herşeye rağmen, yok edilmek istenen müslüman Türk milletinin önüne düşerek istiklalini kazandırdığını, böyle bir örneğin islam dünyasında olmadığını, bunun için Kemal Paşa'ya kızmanın veya kırılmanın haksız olduğunu savunmuşlardır. Bir müddet sonra kızgınlıkları geçen koyu Hilafet taraftarları, bu sefer, Mustafa Kemal Paşa'nın Halife olmasını istemişler ve hatta bu maksatla Ankara'ya bir heyet dahi göndermişlerdir. Fakat, Ankara'ya varışında bu heyet mensuplarına, ricalarını kabul etmenin mümükün olmadığı nazik bir şekilde anlatılmıştır.

Bu hadiseden sora Hindistan'daki Türkiye ve Hilafet lehindeki bu faaliyetler yavaş yavaş hızını kaybetmeye başlamış ve yerini istiklali kazanma mücadelesine terk etmiştir. Esasında da, hem Mustafa Kemal Paşa'nın ve hem de Türk milletinin, bütün Şark milletlerine verdiği mesaj bu olmuştur. Yani istiklal ve hürriyetleri için mücadele etme arzusunun kalb ve dimağlarında uyanmasına vesile teşkil etmiştir. Nitekim, bir müdded sonra hem müslümanlar ve hem de hindular istiklalleri için mücadeleyi hızlandırmış ve zamanı geldiğinde de bunu başarmışlardır. Hindistandaki'daki bu istiklal mücadelesini, Arab ülkeleri ile Uzak Şark ülkelerinde başlayan istiklal ve hürriyet mücadeleleri takip etmiştir. Hakikaten Atatürk, verdiği istiklal mücadelesi ve kurduğu Cumhuriyyet idaresi ile esarette yaşayan bütün mazlum Asya milletlerine kurtuluşları için bir örnek ve feyiz kaynağı olmuştur. Onun için, bu ülkelerin hemen hepsinde büyük bir Atatürk sevgisi bulunur.

Bu arada Atatürk, bütün İslam milletlerinin istiklallerini kazanmalarının İslam alemi için büyük bir bahtiyarlık olacağını ve kendisinin de böyle bir gelişmeden son derece mutlu kalacağını T.B.M.Meclisinde yaptığı konuşmada şöyle dile getiriyordu:

"Efendiler! Ümid ederim ki, müsait bir sulh akdinden sonra vaziyetimiz hüsn-i idare edilirse evvelki hudud dahilindeki vaziyetimizden daha iyi olur.

Bu noktada bir fikir izah etmek istiyorum:

Cemiyetimiz nokta-i nazarından çizdiğim hudud haricinde kalan dindaşlarımızla, bu muhterem kardeşlerimizle aynı hudud dahilinde asırlardan beri vatandaşlık et-tik. Bu kardeşlerimiz her tarafta, Suriye'de, Irak'da, Yemen'de, Şark'da kendi dahillerinde muhafaza-i mevcudiyet ve temin-i istiklal için sarf-ı mesai ediyorlar. Bütün bu İslam parçalarının mazhar-ı istiklal olmaları alem-i İslam için ne büyük bahtiyarlık olur. Bunun husulünde alem-i İslamın vaziyetinin ne kadar rasin olacağını şimdiden tasavvur etmekle pek büyük saadet hissediyorum. Mazhar-ı intibah olduğuna şüphe kalmayan alem-i İslamın muvaffakiyetini o kadar kavi görüyorum ki bu imanla izah-ı hissiyat eylediğimden dolayı duyduğum vicdani zevk pek büyüktür".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir