Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Atatürk ve Dış Türkler

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Atatürk ve Dış Türkler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:32

Atatürk ve Dış Türkler

Atatürk'ün, Türklük ve Türk dünyası hakkında söylediği yukarıdaki sözlerden sonra, şimdi bunları, onun sorumlu bir devlet adamı olarak hayatında nasıl tatbik ettiğini görelim:

1920 ve 1921 seneleri, istiklali için savaşan Türk milleti ile onun büyük önderi Mustafa Kemal Paşa için fevkalade zor bir devre olarak bilinir. Fakat bu devrin bütün güçlüklerine rağmen, Türk milleti ve Mustafa Kemal Paşa, hedefe varmak ümidiyle inatla mücadeleye devam etmektedirler. İşte bu şartlarda dahi, Atatürk, yalnız Anadolu Türklüğünün değil, aynı zamanda diğer Türk topluluklarının bu meyanda Türkistan Türklerinin de gelecekleri ile ilgilenmiştir. Bunun en belirgin misalleri aşağıda takdim edilen vesikalarda görülecektir.

Sene 1920 sonları. Rusya'da kurulan yeni Sovyet rejiminin ileri gelenleri ile müşterek düşmana (İngilizlere) karşı bir ittifak kurmak maksadiyle Moskova'ya gönderilen Hariciye vekili Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet, Sovyetlerin iki yüzlü tutumları sebebiyle bir netice alamadan Ankara'ya dönmek üzeredir. Mustafa Kemal Paşa ile T.BM.M. Hükümeti, Ali Fuad Paşa'yı fevkaladeden elçi olarak Moskova'ya göndermeye ve Sovyet yöneticileri ile bu ittifakı sağlamaya karar verirler.

İşte bu kritik günlerde Mustafa Kemal Paşa'nın T.B.M.M. Başkanlığına şu takriri verdiğini görüyoruz:

"BÜYÜK MİLLET MECLİSİ RİYASETİ CELİLESİNE,

Türkiye Büyük Millet Meclisi azasından Tevfik Rüştü, İsmail Suphi, Besim Atalay ve Fuad Beyler tetkikat-ı ilmiye heyeti olarak Moskova sefaret heyetiyle birlikte mahall-i mezkure azimet edeceklerinden mir-i mumaileyhimin vazifelerinin devamı müddettince mezun addedilmelerini rica ederim. 11/10/1336, (1920) B.M.M. Reisi Mustafa Kemal".

Riyaset makamında bulunan İkinci Reis Vekili Vehbi Efendi'nin daveti üzerine Mustafa Kemal Paşa, verdiği takrir hakkında izahatta bulunmak için kürsüye gelir ve Meclis üyelerine şunları söyler:

"Malum-u aliniz olduğu veçhile Rusya'ya bir sefaret heyeti gönderiyoruz. Bu hey'et-i sefaret esasen malum olan ve mazbut olan kadrosu dahilindedir. Fakat Rusya'da ve Rusya ile temasta namütenahi İslam kütleleri vardır. Bu islam kütleleri içinde bizim ifa edebileceğimiz bir takım hususi, mahrem ve fevkalade vazaifimiz vardır. Bittabi bu vazaifin mahiyeti ilan edilerek oraya memur, heyet gönderilemez. Sırf bu vazaif-i mahsusayı ifa ettirebilmek, takib ettirebilmek, icabında izhar edilebilmek üzere heyet-i kadrosuna heyet-i ilmiye namiyle bir heyet ilave edilmiştir. Heyet-i ilmiye denildiği zaman manasından istidlal edildiği gibi, orada yalnız tetkikat-ı ilmiye yapacak değildir. İfade ettiğim gibi vazaif-i mahsusa ifa edecektir. Bu vazaif-i mahsusayı ifa etmek üzere Hükümet, Heyet-i Vekileniz ve oraya reis olarak memur ettiğiniz zat bittabi birtakım nükat-ı nazardan bazı zevatı intihap etmiştir. Bu zevatı Heyet-i Aliyeniz azasından intihap eder. Heyet-i Aliyeniz haricinden de intihap edebilir. Nitekim birçok memurlarımız vardır. Şimdi Heyet-i Aliyeniz meyanından bu vazaif-i mahsusayı ifa etmek üzere intihabı düşünülen zevatın intihabı düşünülmek ve bu vazifelere izam edilebilmeleri için bittabi kendilerine vazifeleri devam ettiği müddetçe mezuniyet verilmek lazımdır. Mesele gayet basittir. Bunu başka şekilde bast ve temhit edersek Heyet-i Aliyenizi temsil etmek üzere Heyet-i Aliyeniz namına tetkikatta bulunmak üzere bir heyet gönderiliyor. Bittabi hükümetin teklif ettiği bir tarzda olamaz. Heyet-i Umumiye intihab eder. Ve bu suretle müntahap olan aza arkadaşlarımız gider. Fakat bu gidecek olan zevat ve mahiyette değildir. Onun için gerek ait olan vekaletin gerek oraya gidecek olan sefirle arkadaşlık etmeleri itibariyle intihab edilmiş arkadaşlardır. İsimleri cümlece malumdur. Tekrar okuyayım efendim. Tevfik Rüştü Bey, İsmail Suphi Bey, Besim Atalay Bey ve Fuad Bey. Bunlar Heyet-i aliyenizi temsil etmek üzere gidecek heyet değildir. Oradaki sefir-i kebirin riyasetinde ve refakatinde icrayı vazife edeceklerdir. Mezuniyet ita buyurmazsanız gidemezler. Mezuniyet ita buyurulsun ve gitsinler vazifeyi ifa etsinler"

Mustafa Kemal Paşa'nın bu izahatından sonra takrir oya sunulup ittifakla kabul edilmiştir.
Atatürk'ün vazaif-i mahsusa ile sefaret heyetiyle birlikte Moskova'ya gönderdiği bu ilmiye heyetinden İsmail Suphi Bey'in bir müddet sonra Türkistan'a gönderildiğini görüyoruz. 1921 Temmuzu sonlarında Buhara'ya varan İsmail Suphi Bey'in vazifesi, Atatürk'ün direktifleri istikametinde, "Türkistan Milli Birliği"nin kuruluşu için Türkistan Türkleri arasında arabuluculuk yapmaktı.

Bu hususta o zamanlar Türkistan liderlerinden biri olan rahmetli hocamız Profesör A.Z.V. Togan, hatıralarında şöyle diyor:

"Temmuzda Ankara Büyük Millet Meclisi azası İsmail Suphi (Soysallıoğlu) Bey Buhara'ya gelmişti. O resmen, güya Komünist Partisi taraftarı bir Türk mebusu olarak seyahat ediyordu. Bu cihetten Türkistan'da serbest gezmek imkanını elde etmişti. Hatta Hive'ye bile gidip geldi. Fakat kendisi Mustafa Kemal Paşa tarafından vazifelendirilmişti. Bu zat Buhara'da iken benimle birkaç defa görüştükten sonra benim ricamı kabul ederek o zaman birbirleriyle rakip durumda olan Özbek ve Tacik zümreleriyle görüştü. Türkistan Milli Birliği'nin yani Müşterek Komite'nin kurulmasının bir çıkmaza uğramış olmasından endişe duydu, taraftarların bir akşam bir yerde toplanmalarını teklif etti. 30 Temmuz akşamı Mirza Abdülkadir'in evinde toplandık. İsmail Suphi Bey önce taraflarla konuşarak Müşterek Komite riyasetine beni intihap etmelerini teklif etmiş, onun bu teklifi kabul edilmişti. Akşam toplantısında güzel bir nutuk söyledi. Aynı teklifi yaptı. İttifakla kabul ettiler. Merkez Komitenin diğer azaları da orada intihap edildi. Bununla ben Ağustos 2'de Türkistan Milli Birliği'nin yani Müşterek Komite'nin reisi sıfatiyle faaliyete geçtim. Bu kritik günlerde yani Türkiye'den Mustafa Kemal Paşa tarafından gönderilen bu mebusun Kazak Alaş-Orda mümessillerinin, bilhassa Dinşe'nin ve Afgan sefiri Abdürresul Han'ın Türkistan için bir milli mücadele merkezi kurulmasında kat'i ve nihai tesirleri oldu".

Kaynakça
Kitap: ATATÜRK VE TÜRK DÜNYASI
Yazar: MEHMET SARAY
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Atatürk ve Dış Türkler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:33

Türkistan'daki vazifesini tamamlayan İsmail Suphi Bey, Eylül sonlarında Türkiye'ye dönmüş, Türkistan ahvali ve kendi faaliyetleri hakkında hazırladığı tafsilatlı bir raporu Atatürk'e takdim etmiştir. Bugün, muhtevası hepimizce bir merak konusu olan bu rapor, Ankara'daki Cumhuriyet Arşivinde bulunmaktadır .

Sene yine 1921. O zamana kadar Ankara'da sadece üç devletin temsilciliği bulunuyordu:

Afganistan sefareti, Azerbaycan Sefareti ve Sovyet Sefareti. Ali Fuad Paşa başkanlığındaki Türk sefaret heyetinin Moskova'ya hareketinden bir müddet sonra Ankara'ya dördüncü bir sefaret heyeti gel-di. Bu, Buhara Cumhuriyetinden idi. Bolşevik İhtilalinden sonra kurulan ve Sovyet Şuralarına dahil edilen Buhara Cumhuriyeti'nin ileri gelenleri Anadolu'daki istiklal mücadelesini dikkatle takip ediyorlardı. Türkiye'nin başarısı için maddi ve manevi her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olan Buharalılar5, Ankara'ya iki kişilik bir elçilik heyeti göndermişlerdi. Elçi olarak Türkiye'de tahsil görmüş olan Recep Bey, maslahatgüzar olarak da Naziri Bey vazife görüyordu. Bu heyet Mustafa Kemal Paşa'ya verilmek üzere bazı hediyeler de getirmişti. Hediyeler arasında bilhassa dört tanesi dikkati çekiyordu. Bunlardan biri Timur'un Kur'an-ı Kerim'i, üç tanesi de Buharalı kılıççıların yaptıkları pala şeklindeki kılıçlardı.
Buhara heyeti Ankara'ya gelişinin ertesi günü Atatürk tarafından Çankaya köşkünde kabul edilmişti. Çankaya'da saatlerce kalarak Atatürk'le görüşen Buhara heyeti, Türkistan ve Rusya ahvali hakkında geniş bilgi vermişlerdir6. Fakat, ne hazindir ki Buharalı elçilerin bu tarihi mülakatları hakkında tafsilatlı bilgi edinilememiştir.

Buhara elçilerinin verdiği malumattan son derece memnun ve mütehassis olan Atatürk, 17 Ocak 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden şöyle hitap ediyordu:

"Muhterem arkadaşlar! Türkistanlı kardeşlerimiz Sakarya zaferi münasebetiyle bize üç kılıç ve bir de Kur'an-ı Kerim göndermişler. Türk milleti adına kendilerine teşekkür ederim. Bu mukaddes kitabı Türk milletine hediye ediyorum. Bu üç muazzezlerden (kılıçlardan) birini ben aldım, ikincisini Batı Cephesi Kumandanı olarak İsmet Paşa'ya verdim. Üçüncüsünü de İzmir fatihine saklıyorum. Bu kılıç İzmir'e ilk giren kumandanın beline takılacaktır.

Atatürk'ün bu sözleri T.B.M. Meclisi üyelerince büyük bir tezahürat-la karşılanmıştır. Atatürk'e sunulan Kur'an-ı Kerim Hacı Bayram Camiine verilmişti. Şimdi ise, T.BM.M. kütüphanesinde muhafaza edilmektedir. Kılıçlardan iki tanesi Atatürk ile İsmet Paşa 26 Ağustos 1922 taarruzuna hazırlanırken giydikleri kaputların üzerine takmışlar ve bu halde Akşehir'de fotoğraf çektirmişlerdi. Bu resim tarih kitaplarına geçmiş olup herkesin malumudur. Üçüncü kılıç İzmir'e ilk giren süvari zabiti Şeref Bey'e bizzat Atatürk tarafından takılmıştı.

Çankaya'daki mülakattan bir müddet sonra, Buhara elçiliğine, T.BM.M. Hükümeti, Ruşen Eşref Ünaydın'ı; maslahatgüzarlığa da Rahmi Apak Bevleri seçerek gönderdi. Türk elçilik heyeti yola çıktıktan birkaç gün sonra Buhara elçileri de Moskova'ya çağrıldı. Bir müddet sonra bu iki elçi Bolşevikler tarafından öldürülmüştür. Bu olay üzerine de Ruşen Eşref ve Rahmi Beyler Batum'dan geri dönmek mecburiyetinde kalmışlardır.

Rusya'da yeni kurulan Sovyet rejiminin istikrarsızlığı ve liderlerinin iki yüzlü politikaları, Türk dünyasında başlayan bu birlik hareketini maalesef menfi yönde son derece etkilemiştir. Şöyle ki, 1 Mart 1921'de imzalanan Türk-Afgan İttifak Andlaşmasının 2. maddesinde, "Taraflar birbirlerinin istiklalini tanımayı, bütün şark milletlerinin kurtuluşunu ve hürriyetini, bu milletlerin istediği idare tarzını müstakil bir şekilde gerçekleştirme hakları olduğunu ve bu arada Buhara ve Hive devletlerinin istiklalini kabul ve tasdik ettiklerini beyan ederler. Aynı şekilde, 28 Şubat 1921'de imzalanan Sovyet-Afgan Muahedesinin 2. ve 3. maddelerinde, "Afgan ve Sovyet hükümetleri, bütün şark milletlerinin hürriyet ve istiklali üzerinde hemfikirdirler. İki taraf, hükümetlerinin şekli ne olursa olsun, ahalinin umumi reyine müracaat edildikten sonra, Buhara ve Hive gibi müslüman memleketlerin istiklalini tanımayı kabul ederler. Sovyetler bu andlaşmalardaki maddelerin hiç birine riayet etmedikleri gibi, riayet edilmesini isteyen karşı tarafa da mani olmuşlardır.
Herkesçe malumdur ki, bu tip andlaşmalar, bunu imzalayan tarafla-rın milletler veya devletlerarası hukuka riayet edeceklerini taahhüt eden yazılı vesikalardır. Sovyet idarecileri, bu ve buna benzer vesikaları fütursuzca çiğneyerek veya inkar ederek, diğer milletlerin hak ve hukukuna, hürriyet ve istiklaline ne dereceye kadar riayet ettiklerini açıkça ortaya koymuşlardır. Onların bu menfi, tutumlarından en çok zarar gören milletlerin başında da maalesef Türkler gelmektedir. Sizlere arzedeceğim Azerbaycan meselesi, bu hususta son örneği teşkil etmektedir.

Bilindiği gibi, Sovyet ihtilalinden sonra istiklalini ilk kazanan millet-lerden biri de Azeri Türkleri olmuştu. Fakat, hıristiyan Gürcüler ve Ermenilerle birlikte bir federasyon şeklinde kurulan bu müstakil devlet, Sovyetlerin entrikalarına dayanamıyarak parçalanmıştır. Bunun üzerine Azeriler kendi devletlerini kurarak 28 Mayıs 1918'de istiklallerini ilan etmişlerdir.
Fakat, müstakil Azerbaycan varlığını korumakta güçlüklerle karşı karşıya kalmıştı. Zira, Ruslar, bir kısım Bolşevik unsuru Azerbaycan ve diğer Kafkas ülkelerine sokarak entrikalar çevirmeğe ve oraları da kendi kontrollerine sokmaya çalışıyorlardı. Buna mani olmak isteyen Azerbaycan Hükümeti, yardım için Türkiye'ye müracaat etmişlerdir. Bu ricaları müsbet karşılanan Azerbaycan Cumhuriyeti ile Osmanlı Türkiyesi arasında 4 Haziran 1918'de iki ayrı andlaşma yapılarak taraflar arasında siyasi, hukuki, iktisadi, ticari ve kültürel sahalarda karşılıklı yardımlaşma kabul edilmiştir". Bir müddet sonra Bolşeviklerin desteklediği komünist mili-tanların ülke dahilinde terör yaratmaları üzerine Azeriler telaşa kapılarak Türkiye'den acil yardım istemişlerdir. Türk Hükümeti, andlaşmalar gereği, Azerilerin bu ricalarını yerine getirmiş, Bolşevik Ihtilali'nin patlak vermesi üzerine Kafkas cephesini bırakıp çekilen Rus kuvvetleri kar-şısında boşalmış olan Türk birliklerinden 8500 civarında bir kuvveti Azeri Türklerine yardım gönderdi. Nuri Paşa kumandasında Azerbaycan'a giren Türk askerleri Azeri kardeşleri tarafından büyük bir sevinçle karşı-lanmıştır. Azeri gönüllülerinin de yardımı ile bu Türk ordusu, Ermeni ve Rus kuvvetlerinin yardım ettiği Bolşevikleri yenerek 15 Eylül 1918'de Bakü'yü kurtarmıştır.

Bunun üzerine Azerbaycan Başbakanı verdiği demeçte şöyle diyordu:

"Türkler için asırlar boyu devam eden ayrılık sona ermiştir. Azeri Türklerinden sonra Türkistan Türklerinin de Osmanlı-Türk orduları sayesinde kısa zamanda istiklallerine kavuşacağını ümid ediyorum".

Hakikaten Azerilerin bu temennisine uygun bir şekilde, bir Türkistan heyeti Osmanlı ordusundan yardım istemek için Baku'ya gelmiş ve aşağıdaki raporu ilgililere takdim etmiştir:

"Biz Türkistan Türkleri, şimdi evvelkinden belki daha çok hırpalanıyoruz, eziliyoruz. Gerçi şimdiki şekle göre, bugün memleketimizin idare-sinde bir değişiklik oldu gibi görünür ise de, bu değişiklik, milli ve siyasi hukukumuzu tamamen kendi elimize teslim etmiş, bizleri de hakim unsur ile müsavi hukukta görmüş, eski koyu Hıristiyanlık taassubundan sıyrılıp temizlenmiş, hür bir Rusya şeklinde tecelli etmiyor. Bilakis Demokrasi ve halkların müsavatı bayrağının, sürükleyici himayesine sığınmış, cahil ve yağmacı bir idarenin, biz şimdi her gün, biraz daha keyif ve heveslerinin kurbanı bulunuyoruz.
Eski idarenin hiç olmazsa zalim ve fakat belli kanun ve kararları vardı. Biz de onlara uyarak varlığımızı muhafazaya çalışıyorduk. Fakat şimdi öyle mi? Aşağıdaki maruzatımız, bugün yapılan zulüm ve hakaretin derecelerini, birazcık olsun, yüksek nazarlarınızda tecelli ettirir. On milyon Türk ve Müslümanı toplayan memleketimizde, Rus, Yahudi, Ermeni nüfusu ancak 300 bin olduğu halde, bugün "Türkistan Cumhuriyeti" namı ile başımıza konan hükümetin, 16 Nazırlık (Vekillik) mevkiinde, ancak dördü Türk ve Müslümana veriliyor. Azalık Parlamentoda, o da ancak Rusların emellerine uyan 11 Türk aza var. Hükümet ve idare işlerinde ise, bu derecede az, hatta hiçiz.

Birkaç ay önce, Hokand ve Buhara'da meydana gelen ve Türk evladının gaddarca mahvına sebebiyet veren kanlı faciaların, herhangi bir zamanda tekrarına da mani olamayız... " diyen Türkistan Türklerinin raporunda, uzun uzadıya komünizmden çektikleri çile dile getirilmiş ve sonra da şu hususlara yer vermişlerdir:

"Şimdi bizim kalbimiz, tamamiyle, Büyük Türkiye'ye iltihak ihtirası ile çarpıyor. Bütün Türklüğün birleşmesi, ancak bizim ulvi maksatlarımıza uyan yoldur. Bugün arzumuz, emelimiz budur. Bu mualla emel, küçük, büyük bütün halkın ve sınıfların en kutsal gayesidir. Duygumuzun, maksadımızın ulviyet ve meşruiyetini, fedakar ve genç Türkiye'nin, bugün iş-başında bulunan milliyetçi, vatanperverleri hiç şüphesiz takdir ederler. Zira, o vatanperverler, biz biliyoruz ki, bizlerde henüz doğmuş olan bu mukaddes emeli, o, bütün Türklüğün milli birliğini, zaten çoktan hayatlarının gayesi saymışlardır...".

Ne var ki, Osmanlı devletini mağlup addeden Mondros Mütarekesinin 30 Ekim 1918'de imzalanması ile hem bu Türkiye-Azerbaycan yardımlaşması, hem de Türkistan Türklerinin dileklerinin gerçekleşmesi ihtimali sona ermiştir. Mondros Mütarekesi'nin 11. maddesi gereğince Türk ordusu Azerbaycan'ı boşaltmak mecburiyetinde kalmıştır. İran'da bulunan İngiliz birliklerinin Bakü'yü işgal etmeleri ile birlikte Bolşevik ve Ermeni militanları yeniden Azerbaycan'da eşkiyalığa başlamışlardır.

İstiklallerini mutlaka muhafaza etmek azminde olan Azeriler, milletlerarası sahada yardım temin etmek ümidiyle çalışmaya başlamışlardır. Gürcülerle birlikte, 12 Ocak 1920'de Paris'de Büyük Devletler'in insaflı bir anına rastlayarak, onlardan istiklallerinin tanınacağına dair söz almışlardır. Ne var ki, Azerbaycan ve Gürcistan'ın istiklallerini tanımaya söz vermelerine rağmen Büyük Devletler, Bolşevik militanlarının faaliyetlerine de mani olmamışlardır. Bu sebepten Azerbaycan'ın istiklali uzun sürmemiş, Sovyetlerin kışkırtmaları ve korumaları yüzünden yalnız Azerilere değil, Türkiye Türklerine de musallat olan Ermenilere karşı Kazım Karabekir Paşa'nın giriştiği başarılı askeri harekatın genişleyip Azerbaycan'a kadar uzanmasından endişelenen Sovyetlerin kızıl-ordu birlikleri Kuzey Kafkasya, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan'ı işgal etmişlerdir. Sonra da, bu ülkelerde Bolşevik usulü yeni hükümetler kurdurmuşlardır.

Moskova'ya bağlı olarak ortaya çıkan Azerbaycan Sovyet Cumhuriyetine dış ülkelerde temsilci bulundurma hakkı tanınmıştı. Bu durumu öğrenen Doğu Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir Paşa, yeni rejime ve ortama uygun bir Türk Büyükelçisinin derhal Baku'ya gönderilmesi gerektiğini Mustafa Kemal Paşa'ya bildirmiştir. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Dışişleri Bakanlığına vekalet eden Ahmed Muhtar Bey'e bu hususta gerekenin yapılması direktifini vermiştir. Bu direktif çerçevesinde herakete geçen Ahmed Muhtar Bey, istenen vasıflara haiz Türk Büyükelçisinin Memduh Şevket (Esendal) Bey olduğunu Atatürk'e bildirmiştir.

Yola çıkmadan evvel Memduh Şevket Bey'e göreceği önemli vazife ile ilgili şu talimat verilmiştir:

"Azerbaycan Cumhuriyetiyle Kafkasya'nın Diğer Cumhuriyetleri Nezdinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Mümessili Mutemedi Olan Memduh Şevket Beyefendiye Talimat, Ankara, 15-8-1336 (1920).

Esasen Azerbaycan'da ifa-yı vazife edeceksiniz; fakat, Hazer Deniziyle Karadeniz arasındaki berzah, kadimen birçok akvama makar olduğu gibi, bugün de Azerbaycan, Gürcü ve Ermeni Hükümetlerine mekan olup, aralarında dahi pek şiddetli ihtilafat ve pek muğlak hudut mesaili mevcut olduğundan ve bu mühim hadisatın hassaten bugün Türkiye ile şiddetli alakası bahir bulunduğundan, yalnız Azerbaycan ahvalile iktifa olunmayarak bütün berzah üzerinde cereyan eden vakayii umumiyi bir nazar altında bulundurmak ve ehemmiyeti mahsusayı haiz görünen hadisat kabil olduğu kadar yakından takip ve tetkik olunarak, Hariciye Vekaletine mümkün olan süratle malumat ita kılınması iktiza eder.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Atatürk ve Dış Türkler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:33

Vazife hakkında tafsilat berveçhi atidir:

1- Elyevm Azerbaycan'da mevcut Hükümetin hangi esasat dairesinde, ne derece muvaffakiyet ile teşkil ve tanzim kılındığı,
2- Bugün mevkii iktidarda bulunan zevatın kimler olduğu, ne fikirde bulundukları, aralarında ihtilafı nazar olup olmadığı ve ihtilaf var ise neden ibaret olduğu ve Hükümete muhalif fırkaların kudreti ve muhalif fırkalar azasının şahsiyeti ve ne suretle çalışmakta oldukları,
3- Azerbaycan'da Türkiye ve Osmanlı Türkleri hakkında, muhtelif mehafilde ne gibi efkar mevcut olduğu,
4- Azerbaycan'la Gürcistan, Ermenistan arasında mevcut ve muhteli-fei mesailin neden ibaret olduğu,
5- Azerbaycan'la Gürcistan, Ermenistan dahilinde ahvali iktisadiye ve maliyenin ne merkezde bulunduğu,
6- Osmanlı Türklerinden olup elyevm Azerbaycan'da bulunan zevatın ne ile, nerelerde meşgul bulundukları,
7- Rus Sovyet Cumhuriyeti ile bu hükümetler arasındaki münasebatın neden ibaret olduğu,
8- Türkiye Hükümetiyle Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan arasında münasebat tesisine mani ihtilafatın izalesi ne suretle mümkün olabileceği ve ingiliz tahrikatının ne derece müessir olduğu,
9- Şimali İran'da mevcut Türkler ile Azerbaycan arasında bir münasebet mevcut olup olmadığı ve mevcut ise ne halde bulunduğu, değil ise ne suretle tesis olunabileceği noktaları tedkik olunacaktır".
Bu tedkikata -hemcivarı hasebiyle- İran ve Türkistan ve Rusya ahvali hakkında alınacak malumatın dahi ilave olunmasını ihtara lüzum yoktur.

Yukarıdaki talimatları Memduh Şevket Bey'e verip yola çıkaran Dışişleri Bakanı Ahmed Muhtar Bey, konu ile ilgili olarak da Kazım Karabekir Paşa'ya şu bilgiyi vermiştir:

"Azerbaycan Cumhuriyetiyle münasebat-ı daime-i diplomasiye tesis lüzumunu öteden beri derpiş eden Hükümet bu husus hakkında sebk eden ilk iş'arı alilerinden biraz evvel Baku'ya şimdilik bir mümessil izamına karar vermiş ve onda zikredilen evsafı haiz Memduh Şevket Bey'i Mümessil tayin eylemiştir. Evvela Zat-ı Alilerine ve badehu Nahcivan'da Halil Paşa'-ya mülaki olduktan sonra yoluna devam edecek olan mir-i mumaileyh bir hafta mukaddem buradan hareket etmiştir.
Azerbaycan Cumhuriyeti tarafından buraya usulü dairesinde bir heyeti sefaret izam edildiğinde Türkiye Mümessilinin de bilmukabele ehemmiyetli bir heyet-i sefarete tahvili mukarrerdir. Keyfiyetin Halil Paşa'ya da tebliğine himmet buyurulmasını rica ederim efendim" (Şimşir, a.g.e., s. 398-399). Ayrıca, Mustafa Kemal Paşa, Kazım Karabekir Paşa'ya bir telgraf çekerek Memduh Şevket Bey'in, Eylül 1920'de Baku'da yapılacak Şark Milletleri Kongresine yetiştirilmesini rica etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa'nın, bundan sonra bütün gücüyle, Azerbaycan Türklerinin menfaatlerini ve birliğini korumaya çalıştığını görüyoruz.

Atatürk, Doğu'da Ermenilere karşı başarılı harekatı yürütmüş olan Kazım Karabekir Paşa'ya gönderdiği gizli emirde şu hususlara yer veriyordu:

"1- Azerbaycan'ın tamamen ve cidden müstakil bir devlet haline gel-mesine taraftarız, ve bunun temini için de Rusları gücendirmemek ve kuşkulandırmamak şartıyla teşebbüsat-ı lazimede bulunulacaktır. Bu babda memleketin petrol vs. gibi kendi iktisadi kaynaklarına sahip olması için yine aynı şartla çalışacaktır. Rusların Azerbaycan'da yapacakları muamele bütün İslam aleminin Bolşevikleri tartmak için bir miyar olacağının Ruslara anlatılmasına gayret olunacaktır.

2- Kafkas meselesinin hudud, vesait-i nakliye vs. gibi nokta-i nazarlardan hallinde daima Azerbaycan'ın Şimali Kafkasya menfaatlerinin bil-hassa nazar-ı dikkate alınmasına itina olunacağı gibi, 10 Ağustos 1920'de Ruslar ile Ermeniler arasında akdolunan mütarekede Azerbaycan'a zarar veren maddelerin kaldırılmasına çalışılacak ve her milletin mukadderatına hakim olması düsturuna binaen, Karabağ vs. gibi Türk ekseriyetiyle meskun yerlerin Azerbaycan'a bağlı bulunması temin edilecektir... Azer-baycan için verilen bu talimat diğer Türk kavimleri için de geçerlidir...

Atatürk ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti için Azerbaycan ve Azeri Türkleri, Doğu Türklerine (yani Türkistan Türklerine) açılan bir kapı veya onlarla Türkiye arasında bir köprü idi. Onun için Azeri Türkle-rinin kaderleri ile çok yakından ilgilenmişlerdi. Nitekim, Türkiye Büyük Millet Meclisinde en hararetli tartışmalar bu mevzuda olmuştur. O tartış-malardan sadece bir tanesi burada arzedilecektir.

13 Şubat 1337 (1921) Cumartesi.

T.B.M.Meclisinde Hariciye Vekaleti bütçesi görüşülmektedir. Müzakereler esnasında, Trabzon Mebusu Hamdi Bey Hariciye Bakanı Vekili Ahmet Muhtar Bey'e şu soruyu yöneltir:

"Şark siyasetinde bize dinen ve irken merbut olan akvam da nazar-ı itibara alınmakta mıdır?" Ahmet Muhtar Bey bu soruya şu cevabı verir.

"Elbette. Şark denince; Şark yalnız Rusya'dan ibaret değildir. Rusya gayet büyük bir alemdir. İster Bolşevizm olsun, ister Çarizm olsun, siya-sette mühim ve müessir bir amil olmaktan hiçbir sebep ve bahane ile hali kalmaz. Fakat arzettiğim veçhile Şark, Rusya'dan ibaret değildir. O havalide bizi bir çok revabıt-ı muhtelife tahtında dinen, ırkan, harsen alakadar eden birçok milliyetler vardır ki, bu ihtimal diyemeyeceğim bir hakikattir - Rusya'ya karşı gösterdiğimiz temayülün belki de mühim bir sebebi o milletlere ait olan alaka-i kaviyedir. Onların saadetini, onların istiklalini temin etmektir. Bu maksadı, ihtilafa meydan vermeksizin halledebilir-sek büyük bir muvaffakiyet olur. Biz Ermenilerle bir zaman harbettik, sonra sulh yaptık. Fakat sulh ahkamı neden icra edilmedi denince cevap olarak denir ki, bu sulh ahkamının icrasına mani olan Rus Sovyet Hükümeti oldu. Biz Ermenilerle onların mezaliminden ve fecayiinden memleketi ve ahal-i İslamiyyeyi kurtarmak ve onlar bizim gibi medeni bir hükümet tesis edemedikleri için orada münasip bir kuvvet bırakarak Şark hududumuzda asayişimizi muhafaza emeliyle muharebe yaptık ve sulh yaptık. Fakat bu gayenin istihsali esnasında karşımıza bir mani kuvvet çıktı. O da Rusya Sovyet Hükümeti... Rus Sovyet Hükümetiyle dostuz. Acaba neden sulha mani oluyorlar? Çünkü Ermeniler sulhün icrasına mani olmak için kenilerinin Bolşevik olduklarını ilan ettiler ve bu nasıl haldir ki, Ermenistan.da Bolşevikler hakim iken Taşnaklar dehşetli bir rol oynamaktadır? Rus Bolşevik Hükümeti akide-i içtimaiyelerini bütün insanlara, milletlere kabul ettirmek için tecavüzü tatbik ettiğini bu defa da ispat etmiştir. Bu cümleden olmak üzere geçenlerde burada telgrafı okunduğu üzere, orada Türkiye Komünist Fırkası namı altında birtakım insanları toplamış ve bunlardan Mustafa Suphi isminde birisi hududumuzdan geçti, ta Erzurum istasyonuna kadar, bu fırka-i içtimaiyenin teşkilatını yapmak üzere geldi.

Biz biliyoruz ki, Rusların bir gayesi var: o da, ittifak ve ittihat edecekleri milletlere mutlaka kendi akidelerini bu sıfat ve bu nikapta görmek istemiştir. Endişemiz şu ki, İngilizlerle Bolşevikler, Azerbaycan Türk alemi ile bizim aramıza bir Ermenistan dikmek istiyorlar... Tekrar arzediyorum: bütün dünyanın ittihaz ettiği bir karar var: o da bizimle Azerbaycan arasında,* Azerbaycan'la Türk alemi arasında bir Ermenistan meydana getirmek istiyorlar... Bakalım kim galebe edecektir: Karahan'ın sürüklediği Sovyetler mi, yoksa biz mi?'".

Atatürk'ün ve arkadaşlarının bütün gayretlerine rağmen, maalesef, Sovyetlerin ve Batılıların dediği olmuş, Türkiye ile Azerbaycan Türk alemi arasında bir Ermenistan yaratılmıştır. Fakat, Atatürk'ün direktifi ile uygulanan bu siyaset, çok geçmeden güzel meyvelerini vermeye başlamıştır. Bilhassa Azerbaycan'ın bütünlüğü ve menfaatleri için gösterilen titizlik, ve bu arada Kazım Karabekir Paşa'nın Ermenilere karşı elde ettiği zafer, Azerbaycan'ın Moskova tesirindeki Hükümeti üzerinde dahi son derece müspet tesirler bırakmıştır. Nitekim, bu iyi tesirler ve Memduh Şevket Bey'-in gayret ve tavsiyeleri ile Azerbaycan Sovyet Hükümeti Türkiye'de bir Büyükelçilik açmaya karar vermiştir. Tam bu sıralarda kazanılan Sakarya Zaferi, Türkiye'de olduğu kadar, Azerbaycan'da da büyük sevinç yaratmıştır. Nitekim, Ankara'ya Azerbaycan Büyükelçisi olarak tayin edilen İbrahim Abilov ile Azerbaycan Sovyet Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa'ya ayrı ayrı tebrik telgrafları göndererek Türkiye'nin zaferini kutlamışlardır. Nihayet, Azerbaycan ile Türkiye arasındaki bu dostluk ve kardeşlik havası, İbrahim Abilov'un 1921 Eylülünde Ankara'ya gelmesi dolayısiyle yapılan konuşmalarda açıkça dile getirilmiştir.

Azerbaycan Cumhuriyeti Büyükelçisi İbrahim Abilov, 14 Ekim 1921'de T.B.M.M. Reisi Mustafa Kemal Paşa'ya güven mektubunu sunarken şu konuşmayı yapmıştır:

"Muhterem Gazi Hazretleri,


Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi ve şanlı ordusunun Başkumanda-nı Zat-ı Alileri vasıtasiyle Azerbaycan İçtimai Şura Hükümeti'nin ve Azeri Türklerinin kandaşlık selamını huzur-ı alilerine müsaadenizle takdim ederim.
Mümessili olduğum Hükümet ve Azerbaycanlılar tarafından, T.B.M.Meclisini ve cihan tarihinde cesaret ve kahramanlıklarıyla bütün alemi hayrete düşüren kahraman Türk ordusunu ve bilumum kendi hukuk-ı siyasiye ve iktisadiyelerini muhafaza ve milli hayatı temin için canfeda olan Türk halkını samimi bir surette alkışlıyorum.
Garp zalimlerinin gasıplık efkarı melanetkaranesi semeresi olan Cihan Muharebesi mazlum milletlerin cihangirler saadeti için bir alet olmak maksadı menhusu ile başlatıldığı bütün dünyaya ve bilumum İslam milletlerine malum oldu. Şu efkarı melanetkaranelerini icraya koymaya büyük bir mania teşkil eden Türkiye'yi Versay ve Serv Muahedeleri muci-bince gasıplarına menafiine takdim ettiler.

Türk milleti necibi rezalet ve hakarete tahammül edemeyerek bir ten ve hadd gibi düşmanın aleyhine kalktı. Tapulanmış hukuk ve şerefi milliyelerini saklamak ve gasıplardan halas etmek maksadı alisi ile sinelerini düşman kurşununa siper eden Türk arslanları zalim düşmana dehşetli galebeler ve darbeler indirerek susturdu.
Şu mukaddes muharebe T.B.M. Meclisinin istiklal ve hür yaşayışı temin etmekten maade bütün dünya mazlumlarının da tahlisi can etmesine ve alelhusus alem-i İslamın esaretten halas olmasına bir sebep olduğunu bütün vicdanımla itiraf ve tasdik eylerim. Bunun katiyyen böyle olmasına mabeynimizdeki alaka ve rabıta bir delil-i kat'idir.
Anadolu bucaklarını aşarak Azeri mazlumlarının bir arkadaşı olan Türk halkına gönderdiği selamını getirip de Zat-ı Alileri vasıtasiyle tak-dim etmek şerefinden dolayı kendimi son derece bahtiyar sayarım"

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Gazi Mustafa Kemal Paşa, kardeş Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Büyükelçisi İbrahim Abilov'a cevaben şu konuşmayı yapmıştır:

"Muhterem Mümessil Hazretleri,


Azerbaycan Türklerinin ve İçtimai Azerbaycan Şura Hükümetinin kardeşlik selamına T.B.M.M. ve bu Meclisin ordusu namına Zat-ı alileri vası-tasiyle yine kardeşçe mukabele etmekle bahtiyarım.
Türkiye halkı, T.BM.M. ve onun ordusu Azerbaycanlıların ve mümessili olduğunuz Hükümetin hakkında gösterdiği asar-ı samimiyet ve tevec-cühten mütehassis ve memnundur.

Fikr-i istila ile açılmış olan Cihan Harbi'ni hitama erdiren galipler, teklif ettikleri şerait-i sulhiye ile ana topraklarımızı, istiklal ve hürriyetimizi elimizden almağa, asırlardan beri İslamın ve Türklüğün fedakar muhafızı olan Milletimizi esir derekesine indirmeğe kalkıştılar. İki senedir Rumeli ve Anadolu'da görülen hareketlerimiz bu faddarane tecavüzün aksi amelinden, her mevcudun fıtraten haiz olduğu müdafaa-i nefs hakkının istimalinden başka bir şey değildir.

Milli hududlarımız dahilinde hür ve müstakil yaşamak istiyoruz. Bu meşru emelimizi istihsal için uğraşıyoruz. Şu kutsi mücadelede Milletimiz, İslamın halasına, dünya mazlumlarının tezeyyid-i refahına hizmet etmekle de müftehirdir. Milletimiz bu hakikatin kardeş Azerbaycan'ın mümessili tarafından da tasdik edildiğini işitmekle büyük bir saadet duyar.
Rumeli ve Anadolu halkı Azeri kardeşlerinin kalbi kendi kalbi gibi çarptığını bilirler. Bunun için getirdiğiniz tuhfei selamın ne kadar derin ve ali bir hissin eseri olduğunu takdir eder ve bu selamı alırken Azeri Türklerinin de bir daha esarete düşmemeleri ve hukuklarının payimal edilmemesi temenni ve arzusunu izhar eyler. Azeri Türklerinin dertleri kendi dertlerimiz ve sevinçleri kendi sevinçlerimiz olduğu için onların muradlarına nail olmaları, hür ve müstakil olarak yaşamaları bizi pek ziyade sevindirir. Türk'ün saadeti ve mazlumların halası yolunda Azerbaycan Türklerinin de kanını dökmeğe amada bulunduklarına dair olan beyanatınız istilacılara karşı Türk'ün mazlumların kuvvetini arttıran pek kıymettar bir sözdür.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ve Hükumeti'nin iki kardeş millet arasındaki revabıt çalışacağını ve bu babda zat-ı alinize elden gelen her türlü muavenetleri ifa edeceğini temin eylerim.

18 Kasım 1921 günü Azerbaycan sefaretinin açılışı ve bayrağının direğe çekilişi dolayısiyle Atatürk, kardeş Azerbaycan halkının istiklalinin ebediyyen var olup devam edeceğine olan inancını bir defa daha dile getirerek sözlerini şöyle tamamlamıştır:

"...Azerbaycan ile Türkiye arasında mevcut kardeşliğin, samimiyetin tevlid ettiği rabıtadan başka, Azerbaycan'ın diğer dostlarımızla temas noktasında bulunması da haiz-i kıymet ve ehemmiyettir. Coğrafi vaziyeti gözönüne getirilirse filhakika Azerbaycan'ın Asya'daki kardeş hükümet ve milletler için bir temas ve telakki noktası olduğu görülür. Azerbaycan'ın bu mevki-i mahsusu, vazifesini pek mühim kılmaktadır...

Bu vesikaların muhtevasını gördükten sonra, gayri ihtiyarı zihinler de "Acaba, Mustafa Kemal Paşa ve T.B.M.M. Hükümeti Pan-Turanist veya Pan-Türkist bir siyaset mi takip ediyordu?" sorusu belirebilir. Bu soruya verilecek cevap hem evet ve hem de hayır'dır. Fakat bu hususta birşey söylemeden önce, Turancılık ve Türkçülük hakkında biraz açıklama yapmak gerekiyor.
Bilindiği gibi, Pan-Turanizm fikri, atalarının Türk soyu ile ilgileri olduğuna inanan Macarlar tarafından ortaya atılmıştı. Onlara göre bu fikir, aynı dil ailesine mensup olan Türk, Moğol, Macar ve Fin-Ogur halklarının birliğini ifade ediyordu. Kültür yönünden az çok bir mana ifade etmesine rağmen bunun, siyasi yönden boş bir faraziye olduğu anlaşılmıştı. Zira, böyle bir fikrin, gerekli olan sosyal ve coğrafi bağları ihtiva etmediği gayet açık idi. Dolayısiyle, bu Macar teklifi pek rağbet görmemişti. Bununla beraber, yeni fikirlerin oluşmasına da tesir ettiği görülmüştür. Nitekim, bir müddet sonra yine Macar Türkologlarından Vam-bery'nin, Pan-Türkizm (Türk soyundan olan insanların birliği) fikrini ortaya attığına şahit olmaktayız. Siyasi yönden pek ehemmiyet verilmemekle beraber Pan-Türkizm, Türkler arasında bir fikir ve kültür birliğinin gerçekleşmesine yardım edeceği ümidini yaratmış ve kısa zamanda büyük rağbet görmüştür. Türkiye'de bu fikirleri en iyi şekilde formüle edip yayan ise Ziya Gökalp olmuştur.

Esasında, Pan-Turanizm ve Pan-Türkizm gibi fikir cereyanlarının Türk dünyasında ortaya çıkışları Pan-İslamizm hareketinin başarısızlığa uğraması üzerine olmuştu. Bilindiği gibi, Pan-İslamizm fikri Sultan II. Abdülhamid tarafından ortaya atılmıştı. Türk ve İslam dünyasının hamiliğini ve liderliğini asırlardır yürütmüş olan Osmanlı Türkiyesi, bir taraftan kendisini yenileyemediği ve diğer taraftan da Fransız ihtilali ile ortaya çıkmış olan milliyetçilik fikirlerinin Rusya ve Avrupalı devletler tarafından Osmanlı Devleti'ni parçalamada bir istismar vasıtası olarak kullanılmalarına mani olamadığından, bilhassa XIX. asrın ikinci yarısında, parçalanmak tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı.

Düşmanların yıkıcı faaliyetlerine karşı mukavemet edebilmek, devleti ve Müslümanları parçalanmaktan kurtarmak için II. Abdülhamid'in ortaya attığı Pan-İslamizm (İslam Birliği) fikri, kısa zamanda devletin esas politikası haline gelmişti. Burada, yanlış anlamalara meydan vermemek için, şu hususu belirtmekte büyük fayda vardır. Kafkaslar'da, Kırım'da ve Balkanlar'da kaybedilen topraklardan göç edip Osmanlı Devletine gelip yerleşen ve sayıları yüzbinler değil, milyonlara varan insan topluluğu devletin bünyesinde içtimai ve iktisadi yönden yeni problemler ortaya çıkarmış idi. Hem bu problemleri halledebilmek, hem de yeni parçalanmaları önleyebilmek için II. Abdülhamid, Osmanlı tebaasını İslam Birliği etrafında toplamaya gayret etmiştir. Aynı zamanda bu fikir, Osmanlı hakimiyeti dışında kalan Müslüman topluluklara da benimsetilerek, icabında o Müslüman toplulukları kontrol eden yabancı devletlere karşı bir koz olarak kullanılmak istenmişti. Fakat, II. Abdülhamid bu hususa son derece dikkat etmiş, öncülüğünü Gaspıralı İsmail Bey ile Cemaleddin Afgani'nin yaptığı "işgale uğramış islam ülkelerinin kurtarılması tezini de müdafaa eden geniş manadaki Pan-İslamizm fikrinden ayrı tutmaya ve İngiltere ile Rusya'yı kışkırtmamaya dikkat etmişti. Ne var ki, bütün bu gayretlerin, bilhassa II. Meşrutiyet ile, bir işe yaramadığı, Rusların ve Avrupalıların el altından kışkırtmaları ile, önceleri İslam birliğini savunmuş olan gayri Türk unsurların kendi istiklalleri için ayrılık fikrine kaydıkları görülmüştür. Bu gelişmeler üzerine Pan-İslamizm fikrinden vazgeçilerek Türk-Birliği (Pan-Türkizm) fikrine alaka duyulmağa başlanmıştır. Bu fikir hem Osmanlı Türkiyesi'nde, hem de Rus idaresine düşmüş olan Türkler arasında hızla yayılmağa başlamıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Atatürk ve Dış Türkler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:34

İslam Birliği davasında olduğu gibi, Türk-Birliği (Pan-Türkizm) fikrinin de, çok yönlü bir fikir adamı olan ve Türklüğün uyanması için büyük gayretler sarfetmiş olan Gaspıralı İsmail Bey sayesinde geliştiğini görmekteyiz. "Dil'de, Fikir'de ve İş'de Birlik" ülküsüyle hareket etmiş olan Gaspıralı'nın bu fikirleri hem Osmanlı Türkiyesi'nde, hem de Osmanlı haricinde yaşayan Türkler arasında büyük bir alaka uyandırmıştır. Nitekim, Osmanlı Türkiyesinde bu fikrin öncülüğünü yapan Jön-Türkler, Gaspıralı'yı İstanbul'a davet ederek başlarına geçmesini teklif etmişlerdi. Gaspıralı'nın bu teklifi kabul etmemesi üzerine, Türk-Birliği fikrinin liderliğini Türkiye'de Ziya Gökalp yapmaya başlamıştır.
Bilindiği gibi Ziya Gökalp, Turancılık ve Türkçülük fikirlerini aşağı yukarı aynı manada anlayan ve kullanan bir fikir adamımızdı.

Nitekim Gökalp, "Türkçülüğün Esasları" adlı eserinde Pan-Türkizm ve Pan-Turanizm'i şöyle tarif etmiştir:

"Türklerin uzak mefkuresi, Turan namı altında birleşen Oğuz, Tatar, Özbek, Kazak, Kırgız, Yakut ve diğer Türk topluluklarını lisanda edebiyatta, harsta (kültürde) birleştirmektir". Gökalp, hayatı boyunca siyaseten ve askeri yönden bütün Türklerin birleşmesini ne söylemiş ve ne de yazmıştır. Durum, aşağı yukarı, Türkistanlı Türkler için de aynı olmuştur.

Nitekim, Türkçülük ve Turancılık hareketlerinin içinde bizzat bulunmuş olan Türkistanlı büyük alim ve tarihçi Zeki Velidi Togan ise bu hususta şunları söylemişti:

"Türk-Birliği hareketi, bütün Türklerin siyasi bir yapı meydana getirmesi gibi bir kuruntu anlaşılmamıştı. Biz, bir Türk dünyasından bahsederken, Türk asıllı, Türk ruhlu bir medeniyeti ve kültürü kastetmişizdir. Türkistan'da olduğu gibi, Türkiye'de de Türk tarihi, Türk milli edebiyatı ve adetleriyle alakalı araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalar sadece Avrupalı ilim adamlarının yaptığı Türkolojik neşriyatta değil, aynı zamanda Türk dünyasına karşı gittikçe artan bir yakınlık duyan bütün Avrupalılar arasında da alaka uyandırmıştır. Türk kültürünün tarihi birliği meselesi gittikçe daha fazla, tekrar ve tekrar araştırılıp açılanmaktadır". Hakikat bu iken, Turancılığın veya Türkçülüğün bütün Türkleri bir siyasi ve askeri şemsiye altında toplamak fikridir şeklinde etrafa yayılması nasıl olmuştur? Yoksa bu, Türkler arasında bir kültür birliğini istemeyen bazı mihraklar tarafından kasıtlı olarak mı yayılmıştı? Bu ve bunlara benzer soruların cevaplarını kısaca da olsa burada açıklamak zarureti vardır.

Muhakkak ki, bu memlekette ve Türk milletinin bazı zümreleri ve fertleri arasında Turancılığı (Pan-Turanizmi) veya Türkçülüğü (Pan-Türkizmi) askeri ve siyasi yönüyle düşünenler olmuştur. Her türlü ihtimalin olabileceği bir Dünya Harbi'ne girerken, İttihat ve Terakki mensuplarının, özellikle Enver Paşa ve arkadaşlarının böyle bir fikre sarıldıklarını görmekteyiz. Sonucu malum olan ve ileride yeniden temas edeceğimiz bu hadisenin haricisinde Turancılığı veya Türkçülüğü askeri ve siyasi manada ne bu milletin ve ne de Cumhuriyet Türkiye'sinin takip ettiği politakada görmek mümkündür. Türk dünyasında dil ve kültür birliğinin geliştirilmesini kendi hegemonyası için bir tehlike olarak gören Sovyetler, yandaşları ve ajanları vasıtasiyle Turancılığı ve Türkçülüğü askeri ve siyasi hedefleri olan bir fikir şeklinde tanıtmağa ve propagandasını her vesilesiyle yapmaya başlamışlardır. Sovyetlerin bu maksadını iyi sezen Atatürk, böyle bir propagandaya meydan vermemek için hem Turancılığı ve hem de Türkçülüğü, askeri ve siyasi manasıyla düşünenlerin bu düşüncelerinden vazgeçmeleri için kendilerin ikaz etmiş ve Türk dünyasında kültür birliğine zarar verecek böyle bir harakete izin verilemiyeceğini söylemiştir.

Atatürk, 1 Aralık 1921'de yaptığı Meclis konuşmasında bu hususta şunları söylüyordu:

"Efendiler, büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik. Biz Pan-İslamizm yapmadık. Belki "yapıyoruz, yapacağız" dedik. Düşmanlarımız da "yaptırmamak için bir an evvel öldürelim" dediler. Pan-Turanizm yapmadık. "Yaparız, yapıyoruz, veya yapacağız" dedik, yine "öldürelim" dediler. Bütün dava bundan ibarettir. Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız mefhumlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın adedini ve üzerimize olan tazyikatı tezyid etmekten ise haddi tabiiyye, haddi meşrua rücu edelim. Haddimizi bilelim. Binaenaleyh efendiler, biz hayat ve istiklal isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı ibzal ederiz".

Atatürk, istiklal harbi yıllarında Türk birliği için takip ettiği siyaset-ten ve düşünceden daha sonraki yıllarda da vazgeçmemiştir. Cumhuriyet kurulup yerleştikten sonra, şayet, Atatürk'ün takip ettiği eğitim ve öğretim programına dikkatlice bakılacak olunursa, onun en büyük emellerin-den birinin bütün Türkler arasında tam bir kültür birliği yaratmak olduğu görülür.

Meseleyi şöyle özetlemek mümkündür:

Bilindiği gibi, bu memlekette bir zamanlar, herşeyi Al-i Selçuktan başlatanlar olmuştur. Onların bu kısır görüşlerine ilk karşı çıkanlardan biri de Atatürk olmuştur. "Cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten" mısraının manasını reddederek Osmanlılardan önceki tarihimizin büyüklüğüne ve kökümüzün ta Orta Asya'ya bağlı olduğuna genç nesilleri iman ettirmek için öğretmen cami-asını uyaran ve onları vazifelendiren Atatürk olmuştur.

Türk tarihi ve kültürünün menşei ve eskiliği hakkında Atatürk, meclis kürsüsünden şunları söylemiştir:

"Efendiler, bu dünya-yı beşeriyette asgari yüz milyonu mütecaviz nüfustan mürekkep bir Türk millet-i azimesi vardır; ve bu milletin saha-i arzdaki vüs'ati nisbetinde saha-i tarihte de bir derinliği vardır... En bariz ve en kati ve en maddi delail-i tarihiyyeye istinaden beyan edebiliriz ki, Türkler onbeş asır evvel Asya'nın göbeğinde muazzam devletler teşkil etmiş ve insanlığın her türlü kabiliyetine tecelligah olmuş birer unsurdur. Sefirlerini Çin'e gönderen ve Bizans'ın sefirlerini kabul eden bir Türk devleti, ecdadımız olan Türk milletinin teşkil eylediği bir devlettir".

Atatürk, yaptığı bir başka konuşmasında Türk milletinin ne olduğu-nu ve Türk dünyası tarihinin nasıl bir takım farklarla ve fakat umumi surette birbirine benzer. Bazı yapılış farklarını ise tabii bulmak lazımdır. Çünkü... başka başka iklimlerin tesiri altında başka başka cinsten yerlilerle binlerce sene yaşamış, kaynaşmış bu kadar eski ve bu kadar büyük bir insan cemiyetinin bugünkü çocuklarının tamamı tamamına birbirine benzemeleri mümkün müdür? Her zaman her yerde küçük bir aile çocuklarının bile tamamen birbirlerine benzemeleri vaki değildir. Türk kavmini yalnız bir noktada, iklimi aynı dar bir mıntıkada belirmiş zannetmek doğru değildir. Türk kavmi... çok büyük bir sahada vücut bulmuş ailelerin birleşerek Sop (klan) ve Sopların Boy (kabile) ve Boyların birleşerek Öz (aşiret) ve Öz'lerin birleşerek siyasi bir cemiyet olan El (medine) ve en nihayet El'lerin bir merkezde birleşmeleriyle büyük bir camia vücuda getirmişlerdir. Bu büyük Türk camiasını tertip eden unsurların mahiyetleri arasındaki fark büyük olmamakla beraber, menşein vü'ati, nüfsun kesteri düşünülünce Türk kavimlerinin aralarındaki manevi rabıtanın gevşek olması ve muhtelif namlarla, muhtelif roller oynaması tabii görülür. Bu sebepledir ki, tarih, hadiselerini yazdığı kavimleri, nerede, nasıl ve ne namla tanıdıysa o suretle yazmıştır. Böyle olmakla beraber, büğünkü Türk milletinin esası aynı menşein aynı uzun müşterek mazinin tesbit ettiği muayyen tipdir. Türk tipi...Türk milletini meydana getiren insanların tarihleri birdir".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Atatürk ve Dış Türkler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:34

Atatürk, Türklerin müşterek anayurdu hakkında ise şunları söylemiştir:

"Türk milleti Asya'nın garbında ve Avrupa'nın şarkında olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayırt edilmiş, dünyaca tanınmış, büyük bir yurta yaşar. Onun adına "Türk Eli" derler. Türk yurdu daha çok büyüktür. Yakın ve uzak zamanlar düşünülürse Türk'e yurtluk etmimiş bir kıta yoktur. Bütün dünyada, Asya, Avrupa ve Afrika Türk atalarına yurt olmuştur. Bu hakikatler eski ve hususiyle yeni tarih vesikalarıyle malumdur. Fakat bugünkü Türk milleti, varlığı için bugünkü yurdundan memnundur. Çünkü Türk, devrin ve şanlı geçmişin, büyük kudretli atalarının mukaddes miraslarını bu yurtta da muhafaza edebileceğinden, o mirasları, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla zenginleştireceğinden emindir...".

Yukarıda da görüldüğü gibi, Anavatan olarak bizlere Orta Asya'yı, yani Türkistan'ı, gösteren, bütün Türlerin oralardan nasıl yayıldıklarını, nasıl kardeş olduğunu anlatan, "Oğuz, Kırgız, Tatar, Özbek, Kazak ve Yakut yok, yalnız Türk vardır" diye resmen bu işin öncülüğünü yapan ilk Türk lideri Atatürk olmuştur. Orta Asya'da buluna Türkleri yaşadıkları toprakları bize ikinci vatan olarak sevdirenlerin en başında yine O büyük insan gelir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir