Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Amerika'nın yardımları, kendi ekonomik çıkarları içindir

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Amerika'nın yardımları, kendi ekonomik çıkarları içindir

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:22

Amerika'nın yardımları (müzaheretleri), kendi ekonomik çıkarlarına, emperyalist amaçlarına hizmet içindir; yoksa Türkiye'yi kurtarmak veya yükseltmeye yönelmiş değildir ve olamaz:

Bugün dış ilişkilerimizde, özellikle bize "ekonomik ve askeri yardımda bulunan" Amerika Birleşik Devletleri'yle olan ilişkilerimizde, en önemli noktalardan biri, bu "yardımlar"ın yardımda bulunan devlet bakımından ne gibi hedeflere yönelmiş olduğu, yani yardımın amacını ve dürtüsünü doğru (objektif) olarak saptamaktır.
Eskiden İngiltere'nin, Fransa'nın, Almanya'nın, Hol-landa'nın, Belçika'nın, Portekiz ve İspanya'nın şimdi de Amerika'nın nasıl kendi çıkarları için başka ulusların yaşamına karıştığını (emperyalizmin eski ve yeni türlerinin nasıl sömürmeye yönelmiş olduğunu) biraz olsun incelemiş olanlar için, Amerika'nın bize yardımlarının niteliği konusunda, aslında herhangi bir tereddüt ve şüpheye yer olmamak gerekirdi. Ancak teorik birtakım varsayımlardan hareket etmiş olmamak için, "Amerika'nın, insancıl bazı amaçlarla, örneğin az gelişmiş ulusların yoksulluktan kurtulmalarının dünya barışı için olumlu sonuçlar yaratacağı düşüncesiyle yardımlarda bulunabileceği" tezininde de iyi niyetle ele alınmasını kabul ettik. Ve yıllarca -yani aksi sabit oluncaya kadar- bu görüşe öncelik tanıdık.

Amerikan yardımı, dünyanın her yerinde ne gibi amaçlar gütmüş olursa olsun, biz sadece Türkiye'deki ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki tutumu değerlendirmek istediğimizden, Amerika'nın Türkiye ile ilişkilerinin bencil amaçlarını açıkça ortaya koyan adımlar atılmadığı sürece, zamanımızdaki yeni koşullar altında ulusların birbirine yaptıkları yardımda emperyalizmden başka hedeflerin de söz konusu olabileceği yolundaki iddiaları, teorik düşüncelerle reddetmek yoluna gitmedik.
Fakat Amerikan yardımının, gerek ekonomik, gerek askeri alanda sadece Amerika'nın çıkarlarını (ve hem de aşırı suretle bu çıkarları) göz önünde bulundurduğunu, yardım edilen ülkenin ve toplumun yararlarını ise hiç hesaba katmadığını, çeşitli alanlardaki somut yarar çatışmalarında, hele "petrol ve maden avı"nda gördükten sonradır ki, Amerika'nın yaptığı bütün "yardımlar"ın, sadece "kendisine yaptığı yardım", yani "bir sömürü aracı ve tertibi" olduğunu kabul etmenin, daha doğru bir değerlendirme sayılmasını teslim zorunluğu duyduk. Marksist teoriden hareket etmeyerek, yani "kapitalist bir ülke olan Amerika, ancak sömürü amacıyla yabancı ülkelere gidebilir" yolunda genel bir görüşü eses almayarak somut olaylara dayanmak suretiyle bir yargıya varan daha birçok yazarın tutumu aynıdır.

Şimdi Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki ilk yıllara döndüğümüz zaman da, aynı gerçeği tespit etmekteyiz:

Amerika'nın birtakım ittifak ilişkilerine, hatta savaşa bile ticari amaçlarla girdiği gerçeğini, -talihin ne garip cilvesidir ki- bizzat memleketimizin tanınmış mandacıları bile itiraf etmişlerdir. Ancak bugünün bütün gerçekleri inkar etmeyi huy edinmiş gizli mandacıları, bu içtenliği gösterememektedirler... Evet, 1919 yılının daha insaflı, hiç değilse yaptıkları teklifin zayıf, hatta utandırıcı yönlerini de teslim eden, fakat yeter cesarete sahip olmadıklarından, tam bağımsızlık için sert bir savaşı göze alamayan mandacıları, Amerikan vesayetinin çeşitli sakıncalarına dokundukları gibi, Amerika'nın gerek dünya harbine girişinin, gerek Türkiye üzerinde bir manda yönetimini kabul etmek istemesinin ekonomik çıkarlara dayandığını belirtmişlerdir.
Amerika'nın Türkiye üzerinde manda sağlama arzusunda yalnız ticari amaçların değil, aynı zamanda dünyanın bir numaralı devleti haline gelme amacının da rol oynayacağı, daha 1919'da Vasıf Bey tarafından çok iyi belirtilmişti.
Küçük ve muhtaç bir devletin, kuvvetli bir devletle çok sıkı bir ittifak ilişkisine girişmesi, "bağımsızlığını tahrip etmek, boyunduruğu kendi eliyle boynuna geçirmek"tir.

Yeni himaye ve yardım usullerinin bağımsızlığı nasıl ortadan kaldıracağını, daha Sivas Kongresi sırasında (1919'da) bazı siyaset adamları görebilmekte idiler.

Bakınız manda taraftan olan Refet Bey dahi -daha önceki ve sonraki sözleriyle çelişme içinde olsa bile- bu gerçek üzerinde nasıl duruyor:

"Milletler Cemiyeti'nin mandayı üç şekle taksim ettiği... bir de bizim gibi devletler için ayrı ayrı mandalar vaz'ettiği zaman, mandası altına girmekle hakikatte kuvvetin anlaşılıyordu. Fakat acaba böyle midir? Acaba manda istiklali ihlal etmeyecek miydi? Acaba karşı karşıya bulunan bir zayıf ile bir kuvvetliden zayıfı kuvvetlisinin mandası altına girmekle hakikatte kuvvetin (kuvvetlinin) boyunduruğu altına girmiş olmuyor muydu? Acaba manda denilen şey, ittihad, ittifak, muhadenet kelimeleri gibi bir şey miydi?" diyordu. Biraz sonra da şöyle devam ediyor: "Manda ve istiklal: kuvvetli misiniz? İstiklaliniz vardır, zayıf mısınız? Manda altındasınız."

Çok kuvvetli bir devletle, zayıf bir devlet ittifak yaparsa, hele bu ittifak ilişkisinde zayıf devlet kuvvetli devlete çeşitli bakımlardan muhtaç durumda ise, bu halin bağımsızlığı nasıl tamamen ortadan kaldıracağını, -şiddetle manda taraftan olan-Hami Bey bile açıkça belirtmek dürüstlüğünü gösterebilmişti:

"Ben de kaniim ki, kuvvetlinin zayıf ile ittifakında, herhalde taraflardan biri zarar görecek ve o zarar görecek taraf da herhalde zayıf olacaktır! öyle bir ittifak ancak kurt ile koyunun ittifakı kadar samimi olabilir!

Çar İkinci Aleksandr'ın pek ilginç ve son derece ibret verici saydığım bir sözü var:

Bir gün bakanlarından biriyle görüşürken Çar birdenbire "Biz Türkiye'yi ya mahvetmeli, yahut da bizimle ittifak ettirmeliyiz" demiş! Aleksandr'ın bu sözü, gerçeğin ve kerametin ta kendisi idi (ayn-ı isabet, mahz-ı kerametti). Gerçekten, bizim için, Rus ittifakıyla devletimizin çökmesi (inkırazı) arasında pek büyük bir fark olamazdı. Hünkar iskelesi Muahedenamesi bu hakikatin delillerinden olduğu gibi, son Alman ittifakı da bunun pek kuvvetsiz bir delili sayılamazdı."

Ne gariptir ki, bu gerçekleri, zamanımızın gizli manda taraftarları itiraf etmek cesaret ve dürüstlüğünü gösteremiyorlar. Birçok ekonomik, mali, askeri, adli, kültürel, yönetsel bağımlılığa götüren çözümleri benimseme sonucunda Amerikan vesayetini savundukları halde, "bu durumun bağımlılık demek olmadığını, bunun üzülecek veya değiştirilecek bir yönü bulunmadığını söylemek gibi, gerçekçilik ve memleketçilikle bağdaşamayacak bir yol tutmaktadırlar.

Vesayet altında bulunan ülkenin bağımsızlık durumunun, her iki devlet arasındaki kuvvet farkına göre niteliğini çok değiştirebileceği, kuvvetsiz devlet, kuvvetli devlete ciddi surette muhtaç ve tabi duruma düşerse, bunun küçük devlet için ezici sonuçlar yaratacağı gerçeğini, en başta gelen mandacılar arasında yer alan Refet Bey dahi (Sivas Kongresi sırasında) teslim etmişti:

"Manda, eğer zayıf ve zebun, kabiliyetsiz, kuvvetsiz, kansız, cansız ve vicdan-ı milliden mahrum bir milletin omuzlarına yükletilecek olursa, onu ezer. Kavi, zayıfı siya-setiyle, mesaisiyle, hırsıyla emellerine ve ihtiraslarına tabi eder. Binaenaleyh manda dış görünüşüyle (şekl-i zahirisiyle) istiklale mani değildir, fakat zalim bir devlet elinde her şeyden fenadır. Bilmediğimiz korkunç bir şeyin, tıpkı ecel gibi bir şeyin karşısındayız. Ona doğru koşuyoruz.

Korkak ve hainlerin, o anda en yakın tehlikeyi teşkil eden devletlerin hışmından ve belalarından kurtulabilmek için, kuvvetli başka bir devleti vasi olarak kabul etmeleri, şaşılacak bir şey mi? Onlar, doğrudan doğruya yurdu işgal etmiş düşmanların bile vasiliğine razı olmaktan kaçınmamışlardır. Gerçekten mütareke yıllarındaki korkaklarımız ve hainlerimiz, değil Amerika'nın vasiliğini, Türkiye'nin paylaşılmasında ve işgalinde en büyük rol oynamış olan İngiltere'nin himayesini bile savunmakta idiler.

Gazi Mustafa Kemal bu konuda büyük Nutuk'ta şöyle diyor:

"İstanbul'da çeşitli amaçlarla gizli ve açık olmak üzere, birtakım parti ya da dernek adı altında kuruluşlar vardı. İstanbul'da önemli sayılacak kuruluşlardan biri İngiliz Muhipler Cemiyeti idi. Bu addan İngilizleri sevenlerin kurdukları bir dernek anlaşılmasın. Bence, bu derneği kuranlar, kendi varlıklarını ve çıkarlarını sevenler ve kendi varlıklarıyla çıkarlarının dokunulmazlık çaresini Loyd Corç (Lloyd George) hükümeti aracılığıyla İngiliz desteğini sağlamakta arayanlardır. Bu bahtsızların, İngiltere Devleti'nin, bütünüyle bir Osmanlı Devleti bırakmak ve korumak isteğinde olup olmayacağını bir kez düşünüp düşünmedikleri üzerinde durmak gerekir. Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve yeryüzü Halifesi şanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı olan Ali Kemal, Adil ve Mehmet Ali Beyler ve Sait Molla bulunuyordu. Dernekte İngiliz ulusundan kimi serüvenciler de vardı. Örneğin: Rahip Fru (Frew) gibi. Anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Fru idi."

Mustafa Kemal, Amasya'dan Kazım Karabekir Paşa'ya gönderdiği şifrede de aynı konu üzerinde durmuştu:

"İstanbul tam anlamıyla tekel altında, siyah ufku tamamıyla İngilizler tarafından kuşatılmış bulunuyor. Bugünkü kabinede yer alan Bayındırlık Bakanı Ferit, Eğitim Bakanı Sait Beyler gibi yüksek görüş erbabı bile, kuşatılmış durumdan hemen kurtulmak ve Anadolu'da kendiliğinden doğacak bir ulusal kuvvetten başka hiçbir umut ve gücün bu devlet ve ulusu kurtarmaya saik olamayacağı ve Batı Anadolu'daki aydınlarca da böyle düşünüldüğü hakkında genel ve ortak kanıyı bildirdi. İstanbul'da ulusal bağımsızlık zevkinden yoksun bazılarının, İngiliz esaretine gitmekte sakınca (beis) görmedikleri anlaşılıyor.".

Kaynakça
Kitap: ATATÜRK ve TAM BAĞIMSIZLIK
Yazar: MUAMMER AKSOY
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Amerika'nın yardımları, kendi ekonomik çıkarları içindir

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:24

Emperyalist devletlerle ilişkisi olan bazı derneklerin, masum isimlerine rağmen, daima iki kimliğe sahip oldukları ve perde arkasında korkunç eylemleri yönettikleri gerçeğini, Atatürk daha Kurtuluş Savaşı sırasında pek iyi öğrenmiş ve bu gerçeği ilan etmişti:

"Bu derneğin iki görünüşü ve niteliği vardı. Biri dış görünüşü ve uygarca girişimlerle İngiliz desteğini istemeye ve sağ-lamaya yönelen niteliği idi. Ötekisi, gizli yönü idi. Asıl çalışma bu yöndeydi. Yurtiçinde örgütler kurarak ayaklanma ve başkaldırmalara yol açmak, ulusal bilinci işlemez kılmak, yabancı devletlerin işe karışmalarını kolaylaştırmak gibi haince girişimler, derneğin bu gizli kolunca yönetilmekteydi. Sait Molla'nın derneğin açık girişimlerinde olduğu gibi gizli işlerinde de ondan daha çok rol oynadığı görülecektir."

Bir yabancı devletin ülkemizde bazı kuruluşlarının olması, belki büyük bir tehlike teşkil etmeyebilir. Fakat bir yabancı devlet ve özellikle dünya devleti olma çabası içinde bulunan emperyalist bir devlet, memleketimizde geniş örgütlenme imkanına, hele toplum hayatının çeşitli alanlarında çalışmakta olan kuruluşlara sahip olursa, bu durum, o devletin Türkiye'yi kontrol etmesi olanağını yaratır. Ve bunlara sahip bir devlet, bu örgütler yardımı ile Türkiye'de devlet içinde devlet olur; ve siyasal, ekonomik ve kültürel yaşamımıza dolaylı olarak egemen duruma gelebilir. İşte bu oyunda başta ticaret şirketleri olmak üzere, masum adlar taşıyan dernekler veya son derece masum olan "barış gönüllüleri" (!) bile bir rol almaktadırlar.

"İstanbul'dan alman güvenilir haberlerde ingilizler ile ingiliz Muhipler Cemiyeti, itilaf ve Hürriyet ve Nigehbancıların Hıristiyan azınlıklarla işbirliği yaptıkları ve Anadolu'ya birçok bozguncular göndererek ulusal örgütleri bozmaya... Konya'ya gönderilen Vali Suphi Bey'in, ingiliz Muhipler Cemiyeti İstanbul Yönetim Kurulu üyelerinden olduğunu Konya'da Refet Bey'e söylemiş bulunduğunun... "

Bu hatırlatmayı yapmamızın nedeni, zamanımızda "Türkiye'nin yararlarını hiçbir suretle göz önünde bulundurmayan "aşırı bir Amerikan dostluğu" propagandasının, çeşitli biçimde birçok dernek aracılığı ile de sağlanmasıdır. Birçok Türk-Amerikan derneği, açık veya kapalı yoldan, Amerika'nın Türkiye'deki vesayet sistemini "sempatik, faydalı, lüzumlu, hatta zorunlu" olarak gösterme çabası içindedir. Çeşitli masum isimler taşıyan bu derneklerin, Türk toplumunu kademe kademe zararlı sonuçlara ulaştırma yolunda bulunduklarını ve bu bakımdan mütareke yıllarının yukarıda adı geçen derneklerine ilişkin sözlerin bugün de geçerli olduğunu belirtmek isteriz. Bu sözlerle, o derneklere üye olan herkesin bu kötü ve kapalı niyetin farkında olduğunu ve araçlığı bile bile kabul ettiğini asla söylemek istemiyoruz. Aldanan birçok üyenin varlığı şüphesizdir.

Yöneticiler bir ölçüde gafillik ve bir ölçüde de hainlik içinde olurlarsa, halk, bir süre "vesayet peşindeki devletle olan ilişkideki gerçek durumu" görmekte tam bir zorlukla karşılaşır. "Büyük bir devletin bizi himaye etmesi" yolundaki teklifleri masum göstererek halkı aldatmak için, hiç değilse onu kararsızlık (tereddüt) içerisine düşürmek mümkündür.

Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı yıllarında Hakimiyeti Milliye gazete-sine verdiği bir demeçte bu konuda şöyle diyordu:

"En aydın sayılan insanların manda tutkusu (meclubiyeti) ile adeta milletin istiklal ruhunu yıkmak için gafilane bir çalışma ve sürekli çaba içinde çırpındıklarını hayretle görüyordum. Ben artık şu noktalan gayet vazıh mütalaa edebiliyordum: Düşmanlar istiklalimizi imhaya karar vermişlerdir; bu hakikati millet henüz tamamıyla keşfetmemiştir. Çünkü İstanbul karanlık sisler içinde boğulmuştur. Oradaki zekalar, oradaki vicdanlar bir taraftan doğrudan doğruya düşman tazyiki, diğer taraftan düşman iğfaliyle bunalmış ve bunaltılmış bir halde idi."

Türk yurdunun ve halkının bağımsızlığını ve güvenliğini ulusun ve devletin kendi gücüne ve mücadele bilincine değil de, büyük devletlerin insafına, "büyük dost'un adalet duygusuna bırakan safdillerin, ulusu ne kadar yanlış bir yola götürdüklerini, aklı başında biraz bilgi ve cesaret sahibi her Türk kolayca takdir edebilir. Özellikle tarihi, hele sömürgeler tarihini ve zamanımızda fiili manda (vesayet) altında bulunan devletlerin nasıl bu hale geldiklerini (yani yeni emperyalizmi) biraz inceleyen kişiler... Eğer bunlar, olaylara ve sorunlara kendi çıkartan açısından değil de, objektif olarak bakabilme yeteneğine de sahiplerse, onların "himaye, manda, müzaheret", hatta "sürekli yardımı" gibi ilişkiler arkasında ne niyetlerin yattığını ve bu ilişkilerin uzantısında (önünde) zayıf devlet için ne büyük tehlikelerin yatmakta olduğunu görmemeleri düşünülemez. Ne yazık ki, sistemli bir biçimde beyinleri yıkayan Amerikan propagandası ve dolarları, geniş kitlelerce gerçeklerin görülmesini imkansızlaştırmaktadır. 1919'lara geri gidildiği zaman görülür ki, kendi ulusundan kopmuş ve her şeyi yabancıların insafına bağlamış olan iktidarlar, düşmandan bile yardım bekleyebilmektedir.

Mustafa Kemal bunlara ilişkin olarak şöyle demektedir:

"Hükümet bu bildiride, barış üzerindeki görüşünü de şöylece açıklıyor:
"Wilson ilkelerinden gereği gibi yararlanılarak, Osmanlı Devleti'nin, birlik halinde ve padişahına bağlı bağımsız bir devlet olarak yaşatılması için girişimden geri durulmayacaktır... Büyük devletlerin adalet duygulan ve gerçekten git-tikçe belirmekte olan Avrupa ve Amerika kamuoyunun ılımlı davranma isteği, bu konuda güven vermektedir.' Bu biçim bil-diriler yayımlamanın amacı, ulusu aldatmak ve uyuşukluğa sürüklemek değil midir? Hangi adaletten söz ediliyor? Hangi ılımlı davranma isteğinden dem vuruluyor? Bunların asılları var mıdır? Yurdun merkezinden başlayarak, her yerde yabancıların davranışları, gerçekte bunun tersini ispat edecek açık ve seçik kanıtlar değil miydi?"

"...Gerçekte Wilson, ilkeleriyle birlikte, ortadan çekilmiş ve Osmanlı ülkesine, Suriye'de, Filistin'de, Irak'ta, izmir'de, Adana'da ve her yerde, düşmanların girişine ilgisiz bulunmuyor muydu?"."Yenilmiş ve ateşkes anlaşması imzalamış olan Osmanlı Devleti, bu Wilson ilkelerinin gönül okşayıcı ve göz aldatıcı görünüşüyle bir zaman oyalandı."
"Ülkemizin ve ulusumuzun başına gelmiş olan bunca felaketler, hiç şüphe etmemelidir ki, bu gafil insanların memleketin talih ve iradesini ellerinde tutmuş olmalarından ileri gelmiştir."

Yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz yanlış düşünüş karşısında, "geri bırakılmış ve büyük devletlerin -çeşitli nedenlerle- hırslarının çarpıştığı bir noktada varlığını devam ettirme durumunda olan bir ulus ve devlet" için, Atatürk'ün şu sözleri, değişmez düstur olma değer ve niteliğini asla kaybetmeyecektir.

"Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği itiraf etmekten başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez. Oysa Türk'ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür."

İşte Atatürk'ün bu sözleri, bugün "Rus uydusu olmak istemiyorsak Amerika'nın uydusu olalım" diyen, daha doğrusu böyle demeyerek fikirlerini (davranışlarını) allayıp pullayıp, süslemesini (idealize etmesini) ve şallayıp gizlemesini beceren, yani "bağımsızlıktan, egemenlikten ve koca koca laflar sarfetmekten kaçınmayan, fakat sonuç olarak Amerika'nın bir ölçüde uydusu durumuna gelmemizi fiilen savunan" kimselerin kafasına bir tokmak gibi inmektedir. Evet, Rusya saldırırsa, gerekirse hepimiz ölür fakat yine de bağımsızlığımızı koruruz. Bunun aksini düşünenler Türk toplumunda ancak çok küçük bir azınlık olabilir. Amerika'ya ise, bağımsızlığımızı elimizle teslim etmemizi savunanlar alkış topluyorlar. İşte hem "alçaltan tutum" hem de "büyük tehlike" burada...

Atatürk'ten ancak küçük bir kısmını aktardığımız yukarıdaki sözler göstermiştir ki, o, kendisini sadece vatan kurtaran büyük„bir asker ve nihayet birkaç biçimsel devrimi başarmış bir devlet adamı düzeyine indirmek isteyenlerin sandığı gibi değildir. Atatürk'ün örneğin Toprak Reformu, Eğitim Reformu ve madenlerimiz konusunda söylediklerini unutmak isteyenler, son yıllarda özellikle O'nun "tam bağımsızlık" ilkesini unutmaya ve bu kavram ve deyimin onun değil, şu veya bu yabancının ya da yeni bazı siyaset adamının ürünü olduğunu iddia etmeye büyük özen göstermektedirler.

Gerçeğin böyle olmadığını, bu incelememiz, "Atatürk'ün Işığında Tam Bağımsızlık İlkesi" başlıklı incelememiz ve bun-dan sonra yayımlayacağımız "Satılmış ve Hain Yöneticiler" başlıklı incelememiz yeterince kanıtlamaktadır. Buna rağmen, Atatürk'ün tam bağımsızlık, özellikle ekonomik bağımsızlık konusundaki kesin direktifini ve önderliğini yine de reddetmek isteyenler, seçtikleri yolu ve benimsedikleri görüşleri savuna-bilirler. Fakat, bu kişilerin "Biz, Atatürk'ün tam bağımsızlık il-kesine veya onun ekonomik, mali ve başkaca sosyal bağımsızlık ilkelerine bağlıyız" diyenlere, "Atatürk'ü kendi istediğiniz biçimde konuşturuyorsunuz, Atatürkçülüğü kötüye kullanıyorsunuz" demeye haklan olmadığını artık bilmeleri gerekir. Yine aynı tekerlemeleri yapmaya devam ederlerse, o zaman gerçekleri tersine çeviren ve bu çarpık yolda bile bile direnen in-sanlar arasında yer aldıklarını inkar edemezler.

Bu yazımızı, büyük devlet adamının Türk bağımsızlığım kendisine emanet ettiği gelecek kuşaklara seslendiği ölmez söylevlerinden biriyle kapamak istiyoruz:

"Bu yüzyılın savaş alanında ulusumuzu başarıya ulaştıracak bir ekonomik gelişmeyi göz önünde tutan genel öğretim ve eğitim sistemlerimiz, daha çok kökleşip gelişecek ve ergeç bu başarıyı sağlayacaktır. Bugün artık insanca yaşamanın koşullan bütün kesinliği ile ortaya çıkmıştır. Bunlara ay kın olan söylentiler doğruluk, iyilik ve inan ilkeleri sayılamaz artık. Gerçek belirdi mi yalan ortadan kalkar. Saçmasapan ve uydurma şeyler, kafalardan çıkmalıdır. Her türlü yükselmeye ve gelişmeye istekli olan ulusumuzun sosyal devrim adımlarını kesmek, kısaltmak isteyen engeller ortadan kaldırılmalıdır.
Son sözlerimi, yalnızca ülkemizin gençliğine yöneltmek istiyorum.

Gençler!

Geleceğe güvenimizi güçlendiren ve sürdüren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitimle, bilgi ile insanlıktaki üstünlüğün, yurt sevgisinin, düşünce özgürlüğünün en değerli örneği olacaksınız. Ey yükselen yeni kuşak! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir