Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

50 yıl önce Amerikan mandacılığını ilk kez savunuş

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

50 yıl önce Amerikan mandacılığını ilk kez savunuş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:18

50 yıl önce Amerikan mandacılığını ilk kez savunuş:

Ateşkesten sonra İstanbul'da egemen olan görüş, Amerikan mandası, biraz da İngiliz himayesi idi:

"İstanbul'daki ileri gelen kadın erkek bir takım kişiler de, gerçek kurtuluşu Amerika'nın güdümünü istemek ve sağlamakta görüyorlardı. Bu kanıda olanlar, düşüncelerinde çok direndiler; tam uygun işin, kendi görüşlerinin desteklenmesi olduğunu tanıtlamaya çok çalıştılar.".

Ali Fuat Paşa'nın Mustafa Kemal'e gönderdiği (14.8.1919 günlü) aşağıdaki mektup göstermektedir ki, isim yapmış veya makam işgal eden bir çok kişi, Amerikan mandasının kabul edilmesi konusunda, Atatürk'e bir hayli baskı yapmıştı:

" Basılı raporda; Ahmet Rıza Bey, Ahmet İzzet, Cevat, Çürüksulu Mahmut Paşalar, Reşat Hikmet, Cami, Reşit Sadi Beyler, Esat Paşalar gibi pek çok kişinin düşüncelerine uygun olan Kara Vasıfın yani Cengiz'in, Halide Edip Hanım'ın görüşlerini kapsayan uygun mektuplar geldi. Bunların hepsinde bir yardımın gerekliği ileri sürülmekte ve bu yardımın Amerikaca yapılması kolay katlanılır bir kötü durum" *olarak kabul edildiğinin gerekçesi bildirilmektedir. Basılı rapor; Cami, Rauf, Ahmet, Reşat Hikmet, Reşit Sadi Beylerle Halide Hanım, Kara Vasıf, Esat Paşa ve bütün parti ve derneklerin düşünceleri yoklandıktan sonra, büyük bir çoğunluğun görüşüne uygun olarak düzenlenmiştir. Kongrede bir an önce iş görmek, Amerikalılar gitmeden durumu bildirmek gerekmiş, Amerikalıları oyalayarak gitmeleri geciktirilmeye çalışılıyormuş. "Kongre ivedilikle kesin bir karar verebilir mi?" sorusuyla Amerikalılar, bu düşünceyi benimsediklerini belli ediyorlarmış."

Halide Edip'in Mustafa Kemal'e gönderdiği (10.8.1919 günlü) mektupta da, Amerikan mandası şöyle savunuluyordu:

"Fransa, İtalya, İngiltere Türkiye'nin güdümü işini Amerika Senatosu'na resmi olarak önermekle birlikte, bütün güçlerini Senato'nun bunu kabul etmemesi için harcıyorlar. Üleşmeyerek pay kaçırmak elbette işlerine gelmiyor. İngiltere Türk'ün birliğini, yenileşmesini, gerçek bir bağımsızlık kazanmasını, gelecek için bile olsa istemiyor... Bölüşmenin ancak askerlik yönünden büyük özverileri göze alarak elde edebileceğini anlarsa, Latinleri sokmamak için Amerika'nın güdümcülük görüşünü tutar ve destekler. Nitekim, Morison (Morrison) gibi tanınmış kişiler Amerika'nın Türkiye'de genel güdüm almasını istiyorlar. Biz, İstanbul'da kendimiz için bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını kapsamak üzere geçici bir Amerikan güdümünü, katlanılabilir kötü durum olarak görüyoruz, ulusun rahatlığını ve gelişimini sağlayacak ve halkımızı; köyleri, sağlığı ve düşünüşü ile yepyeni bir halk haline koyabilecek bir hükümet anlayışı ve uygulaması bize gereklidir. Bu işin istediği para, uzmanlık ve güç bizde yok. Yabancı devletlerden ödünç para almak, siyasal tutsaklığı artırıyor. Bugünkü hükümet adamlarına değer vermese bile halkı ve halk hükümeti kurmayı ayrı sayan FİLİPİN gibi yabanıl bir ülkeyi bugün kendi kendini yönetebilen yepyeni bir makine haline koyan Amerika, bu konuda çok işimize geliyor. On beş-yirmi yıl sıkıntı çektikten sonra yeni bir Türkiye'yi; her kişisi öğrenimi ve anlayışı ile gerçek bağımsızlığı kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye'yi, ancak yeni dünyanın yeteneği yaratabilir.

Yurdumuzda boy ölçüşen devleri ve kuvvetleri uzaklaştırabilecek bir yardımcı bize gerek. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa'dan güçlü bir elde bulabiliriz... Onurumuzdan epeyce vazgeçmek zorunda bulunuyoruz. Amerika'nın yönetim makinesi dinsiz ve milliyetsizdir. O, çok düzenli, çeşitli soy ve mezhepte adamları çok bağdaşık olarak bir arada tutmanın yolunu biliyor. Bir ulus, içtenlikle Amerikan ulusuna başvurursa, girdikleri ülkenin ve ulusun yararına nasıl bir yönetim kurabildiklerini Avrupa'ya göstermek isterler.

Resmi ve özel Amerikan düşüncesi, gizli olarak şudur:

Türkiye'yi hiçbir parçaya ayırmamak, eski sınırlan içinde bütün olarak bırakmak koşuluyla genel ve bir tek güdüm kurmak istiyorlar. Eğer güdüm alırlarsa bunu, bütün ulusları eşit koşullar altında bir yurt çocuğu sayarak, alacaklarını en önemli çevrelerinden öğrendim. Anadolu'da olup bitenleri dikkat ve sevgiyle izleyen bir Amerika var... işte bütün bunlar karşısında, bölünme ve çökme korkusu karşısında Amerika'ya başvurmak zorunda olduğumuzu sanıyorum... Serüven ve savaş zamanı artık geçmiştir... Rauf Bey kardeşimle sizin temelleri bile çöken zavallı yurdumuz için uzaklan görerek birlikte düşünüp çalışmanızı bekliyoruz..."

Sivas Kongresi'nde Rauf Bey de açıkça Amerikan mandasını savunmuştu:

"Bu güdüm işi üzerinde şimdiye dek gerek basın ve gerekse başka çevrelerce bir çok sözler söylendi. Yüce kurulunuz, dış destek düşüncesini kabul buyurdu ise de, bu desteği kimden isteyeceğimizi belirtmedi. Amerika olduğu kapalı olarak anlatılıyorsa da, bence doğrudan doğruya adının söylenmesinde bir sakınca olamaz.".

Rauf Bey şöyle devam ediyordu:

"Bu tehlike karşısında yurdumuz için en tarafsız durumda bulunan Amerika'nın yardımını kabul etmek zorundayız. Ben bu kanıdayım."

Mustafa Kemal'in Beşinci Tümen Komutanlığı'na gönderdiği Şifrede Bekir Sami Bey'e yönelttiği sorular, manda lehinde ileri sürülen mantıksız görüşleri ve bazı çelişmeleri kolayca ortaya çıkaracak niteliktedir:

"Toplantılarına devam eden Doğu İlleri Kongresi'nde, şimdiye kadar olan görüşmelerde, devletin ve ulusun tam bağımsızlığının savunulmasında direnilmektedir.

Demek ki, daha bizce de koşullan ve niteliği bilinmeyen bir Amerika güdümünden kongreye doğrudan doğruya söz açılması pek sakıncalı olacağından, aşağıdaki noktalan açıklayarak bizleri tezelden aydınlatmanızı özellikle rica ederiz:

a) "Tam bir bağımsızlık istenmeye kalkışılırsa ülkemiz bir çok parçalara ayrılacaktır" buyuruluyor. Bu kanının kaynağı nedir?
b) Ülke bütünlüğünden, ülkenin bölünmezliği mi yoksa EGEMENLİK HAKLARI mı anlaşılacaktır?
c) Bütün Osmanlı ülkesini kapsayacak meşruiyetimiz ve dışarda temsilci bulundurma hakkımız yürürlükte kalmak üzere bir devletin güdümünü istemeyi, en yararlı bir çözüm yolu olarak görüyorsunuz. Ancak temsilcinin ileri sürdüğünü bildirdiğiniz şeylerle bu çözüm yolu çekişmeli görünüyor. Çünkü meşruiyetimiz yürürlükte kalınca hükümet, yasama organından güven oyu almış ve onun denetimi altına girmiş bir kurul olur ki, artık bu kurulun meydana getirilmesinden Amerikanın eli ve etkisi olamaz. Öyle ise, ya meşruiyet yürürlüktedir ve adaletli bir hükümet kurulmasını Amerika'dan istemeye yer yoktur; ya da, adaletli bir hükümetin kurulması Amerika'dan istenilince meşruiyetin yürürlüğü sözde kalır..."

Bekir Sami Bey'in tatmin edici olmaktan çok uzak olan cevabında ise şöyle deniliyordu:

"a - Tam bağımsızlık istenirse ülkemizin bir çok parçalara bölünmesi ve bir kaç devletin güdümü altına girmesi Dörtler Kurulunca kararlaştırılmıştır. Bunu önlemek için tek devletin güdümünü istemenin en uygun olacağını söylemiştir.
b - Yalnız egemenlik haklan söz konusudur, ülkemizin bütün olarak bizde kalması temel ilkedir.
c - Amerika'dan herhangi biçimde bir hükümet kuruvermesini istemeyeceğiz. Amerika'ya, adaletli bir hükümet kuracağımız konusunda sağlam söz vereceğiz. Anayasamız hükümleri yürürlükte kalmak, padişah soyunun her türlü egemenlik haklarına dokunulmamak ve dışarda temsilcilerimiz eskisi gibi bulunmak koşullarıyla Amerikan hükümetinin mutluluğumuza ve gelişmemize yardım etmesini isteyeceğiz. İsteyeceğimiz güdüm bu biçimdedir."

Mustafa Kemal, Erzurum'dan 1.8.1919'da Bekir Sami Bey'e gönderdiği şifrede, meselenin can alan sorusunu yöneltmiştir:

"Amerikan güdümcülüğü üzerine son açıklamanızı öğrendik. Bize elverişli bunca koşullar ileri sürebilecek olan Amerikan hükümeti, böyle bir güdümcülüğü kabul etmesine yani buna katlanmasına karşılık, Amerika adına ne gibi faydalar ve çıkarlar sağlamış olacaktır? Bununla kendi hesaplarına ne amaç güdüyorlar?".

Yardımcının ve mandacının, kendi çıkan olmaksızın bu gibi maceralara girmesinin söz konusu olamayacağı gerçeğini ortaya koyan bu sözleri, bugün özellikle "ekonomik ve askeri yardımı sadece insancıl amaçlarla yaptıklarını iddia eden yeni sömürücüler" in kraldan çok kralcı olan savunucularının demagojik açıklamaları karşısında özellikle hatırlamak gerekir.
Sömürgeciliğin (emperyalizmin) ve yeni sömürgeciliğin (yeni emperyalizmin) Batılı inceleyicileri bile, yardımda bulunan kapitalist devletin sadece kendi aşın çıkarları için bu yola gittiğini ve sıkışarak yardım isteme hatasını işleyen ulusu feci biçimde sömürdüğünü veya ezdiğini kısmen ortaya koymaktadırlar.
Sivas Kongresi'nde Vasıf Bey de, "Bir mandaya ihtiyacımız olduğunda, Hami Bey'le tamamen hemfikir" olduğunu söylüyor, sadece ileri süreceğimiz şartların iyi olmasını sağlamaya çalışmamız gerektiği üzerinde duruyordu.

Ona göre mandanın üç türü vardı ki, bunlardan birincisi bedevi kavimler ve sömürgeler üzerine, ikincisi Dünya Savaşı'ndan sonra bağımsızlıklarını elde etmiş milletler, örneğin Ermeniler üzerine konulacak, üçüncüsü Dünya Savaşı'ndan önce de bağımsız olan devletler hakkında söz konusu olacak mandadır ki, işte bizimki bu üçüncü kısma girmektedir; hatta bu kısma giren biricik mandadır.

Manda çözümünü benimseyiş, yalnız istanbul'daki bazı kişilere özgü de değildir. Büyük Nutuk'taki şu sözler, bugün bile benzerine pek çok rastladığımız, "aşırı Batı hayranı" ve "kendilerini aşağılık duygusuna kaptırmış kişiler" in sözlerini değerlendirme bakımından çok ilginçtir:

"Sinop'a yeni atanan bir mutasarrıfın, zavallı halka gürültü patırtı arasında imza ettirdiği uzun yazılar içinde şu satırlar gizleniyordu: 'Türkler ilerleyip gelişmediyse ve Avrupa'nın uygarlık ilkelerini kabul edip sindiremediyse bu da şimdiye değin iyi bir yönetime kavuşamadığından ileri gelmiştir. Türk ulusu, ancak kendi padişahının buyruğu ve egemenliği altında olmak koşuluyla Avrupa'nın gözetim ve denetiminde kurulacak bir yönetim örgütü ile yaşayabilir.' Baylar, Sinop halkı adına İtilaf Devletleri temsilcilerine verilen 3 Haziran 1919 günlü bu andırının altındaki imzalara göz gezdirirken müftü vekili efendinin imzasının yanında gördüğüm imza, bilginize sunduğum satırları yazan veya yazdıran ruhu bulup çıkarmama yaradı. O imza, Hürriyet ve İtilaf Fırkası İkinci Başkanı olan kişinin imzası idi."

Üstelik vesayet (manda) rejiminin kurulması için, bir de "ricada bulunmamız", yani "boyunduğu kendi elimizle boynumuza geçirmemiz" gerekir:

Teslim etmek gerekir ki, Amerikalılar -bir bakıma- İngilizlerden daha usta sömürgeci olmuşlardır. Yeni emperyalizmin inceliklerini daha iyi kavramışlardır. İngilizler birçok Doğulu memleketi ve Afrika ülkelerini zorla işgal ettikleri halde, Amerikalılar vesayetleri altına alacakları memleketlerin kendilerine başvurarak vesayet altına girmek için rica ve istirhamda bulunmalarını sağlayabilmişler (deyim caiz ise: tezgahlamayı başarabilmişlerdir. Gerçi Amerikan politikacıları, kurnazlık, rüşvet, para ile destekleme ve buna benzer yöntemler amaca ulaştırmayınca -en son Vietnam'da ve ondan önce de birçok yerde ortaya koydukları gibi, iradelerini başka uluslara silahla dikte etme bakımından, İngilizlerden hiç de geri kalmadıklarını fazlasıyla ispatlamışlarsa da, "Amerikan emperyalizmi"nin özelliği, silah dışındaki araçlardan yoğun olarak faydalanmasındadır.

Bugün "ekonomik ve askeri yardım" için, hatta Amerikan şirketlerinin geri kalmış memleketlerde "yatırımlarda bulunarak o memleketleri sömürmeleri ve bütün pazarlarını işgal etmeleri" için dahi, bu memleketlerin temsilcileri, açıkça Amerikan vesayetine (mandasına) ulaşabilme çabası içinde bulunmuşlardır ve bulunmaktadırlar. Türkiye bakımından bu garip yola, daha 1919'da gidilmişti. Osmanlı Devleti'nin Amerikan mandası altına girmesi için -yani bu nimete kavuşabilme amacıyla- Türklerin, çabalar sarfetmesi gerektiği telkin edilmek isteniyordu.

Bakınız, Amerikan mandasının en ateşli savunucularından Hami Bey, Amerikan mandasına "kavuşabilmemiz" (!) için 1919'da ne diyor:

"Acaba Amerika Türkiye mandasını kabul edecek mi, etmeyecek mi? Zaten Mr. Browne da bu meşkukiyeti teslim ettiğinden, muvaffak olmak için propaganda yapmaklığımızı tavsiye ediyordu. Bendeniz de muhtıramda Amerika'nın mutlaka kabul edeceğini iddia etmedim; yalnız kabul ettirmeye çalışmalıyız fikriyle hareket ettim."
Aynı mahiyetteki görüşler mütareke yıllarında ve Kurtuluş Savaşı süresince başka birçok Amerikancı tarafından da savunulmuştur.
Buna karşılık, gelecek yardım uğruna bağımsızlığın elden gitmesine razı oluşun, kendi elimizle felaketimizi hazırlamaktan başka bir anlama gelmeyeceği gerçeğini de, daha Sivas Kongresi'nde bazı dürüst ve cesur siyaset adanılan belirtmişti:

Kaynakça
Kitap: ATATÜRK ve TAM BAĞIMSIZLIK
Yazar: MUAMMER AKSOY
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 50 yıl önce Amerikan mandacılığını ilk kez savunuş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:19

Vesayet (manda), bağımsızlıkla bağdaşabilirmiş:

Dün olduğu gibi bugün de, bazı politikacıların mantığında ve dilinde, kavramlar niteliklerini değiştirmektedirler. Bu gibiler, birbiriyle açıkça çelişen kavranılan aynı zamanda savunabilmek gibi bir "hüner"i gösterebiliyorlar. İçtenlikten yoksun veya kavranılan birbirinden ayırt edemeyen bu düşünüşteki kişiler, siyahla beyazı bağdaştırmanın yolunu buldukları kanısındadırlar. Böyle bir bağdaşma sonucunda ortaya çıkan artık gridir. Grinin, beyaz ya da siyah olmadığı şüphesizdir. "Vesayetle bağdaşan bir bağımsızlık" da, "tam ve gerçek bağımsızlık" değil, olsa olsa sadece "yan bağımsızlık", başka bir deyimle "yan bağımlılık"tır. Hatta uygulamada, "en önemli noktalarda kendisini gösteren bağımlılık", fiilen "tam bağımlılık" sonucunu bile doğurabilir, işte bugün geri kalmış bir ülkenin, örneğin Türkiye'nin çeşitli önemli noktalarda ve alanlarda bağımlı duruma gelmesini küçümsemeye çalışan kişilerin tutumlarını aydınlatma bakımından, bu düşünüşün Sivas Kongresi'ndeki öncülerini gün ışığına çıkarmak faydalı olacaktır. Gerçekten, Sivas Kongresi sırasında, bu gibi "kavram canbazları"na bol bol rastlanmaktadır. Bu nedenle zamanımızda, hem "Amerika'nın vesayetini kabul eden, onsuz yaşamayacağımızı, ona tabi olmamızın normal bir şey olduğunu" belirten, hem de "bağımsızlık edebiyatından faydalanmayı ihmal etmeyen" siyaset adamlarının varlığına tanık oldukça, Sivas Kongresi'ndeki Amerikancıların sözlerini ve tutumunu hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor.

Mustafa Kemal, Sivas Kongresi'ndeki görüşmeleri anlatırken, bağımsızlıkla, güdümü bağdaştırmaya çalışan bu kelime canbazları hakkında şöyle diyordu:

"Refet Bey'in söylediği şuydu: 'Güdümün bağımsızlığı zedelemeyeceği kuşku götürmez iken, bazı arkadaşlarımız: 'Bağımsız mı kalacağız, yoksa güdümü mü kabul edeceğiz?' yollu birtakım düşünceler ileri sürüyorlar. Onun için her şeyden önce güdümün ne olduğu anlaşılmalıdır.' Bununla birlikte, güdümden söz açmadan önce de, zihinleri gıcıklayan bu raporda, bu deyime ne gözle bakıldığını anlamak gerekir. Fazıl Paşa Hazretleri, 'bağımsızlığı koruma koşulu ile güdüm' buyuruyorlar."

Refet Bey diyordu ki:

"Bizim, Amerikan güdümünü yeğ tutmaktan amacımız, bütün toplumları tutsak kılan; yürekleri, vicdanları sömüren İngiliz güdümünden kurtulmak, yumuşak ve ulusların vicdanlarına saygı gösteren Amerika'yı kabul etmektir. Yoksa, asıl iş para işi değildir. Söz olarak, güdüm ile bağımsızlık birbirine engel şeyler değildir; yalnız, eğer biz gerçekte güçlü olmazsak, işte o zaman güdüm altında eziliriz ve o zaman güdüm bizim için bağımsızlığı bozucu olur."

Bugün Amerika'nın vesayetini savundukları halde bağımsızlığımızın da hiçbir suretle zedelenmeyeceğini (hatta gölgelenmeyeceğini) iddia eden (bağımsızlığımızı zedelemeye razı olmanın vatana ihanet olduğunu teslim etikleri halde, tuttukları sakat yolu kusursuz sayan) bazı kelime oyuncuları vardır ki, bunların "çelişme şaheseri olan açıklamalarını dinlediğimiz zaman, Sivas Kongresi'ndeki görüşmeleri dinler gibi oluyoruz.

Belki iyi niyet sahibi bir Fazıl Paşa, kendisi gibi manda savunucularından Hami ve Bekir Sami Beyleri savunurken bakınız neler demekte idi:

"Raif Efendi kardeşimiz istiklalimizin ref'iyle mandanın kabulü gibi bir fikir dermeyan ettiğimizi söylüyor; Bendeniz bu iddiayı, Bekir Sami ve Hami Beyler de dahil olduğu halde her üçümüz namına reddederim! biz mandayı kabul ediyoruz da, istiklal istemiyoruz demedik! Eğer maksadımız bu ise, her üçümüzü de haini vatan telakki ederim! Manda demek, siyaseten olmaktan ziyade iktisaden memleketin imar ve i'lası için lazım gelen muavenet ve müzaheret demektir. Zaten okunan raporda nasıl bir manda istediğimiz musarrahtır. Kuvve-i teşriiyemiz, siyaset-i hariciyemiz, istiklalimiz baki kalmak şartıyla bir manda istediğimiz musarrahtır. Kuvve-i teşriiyemiz, siyaseti hariciyemiz, istiklalimiz baki kalmak şartıyla bir manda kabul edebiliriz. Mandater ancak iktisadiyatımıza, ziraatimize, idaremizin ıslahına çalışacak memlektin imarına para sarfedecek; ve bu sarfettiği para da tabii bize ikraz edilmiş mahiyette olacaktır. İstiklali siyasi, adli ve maliimiz baki kalacaktır. Mandater buraya bir i'la (kalkınma) ve imar programıyla gelecektir; işte bizim istediğimiz manda budur!

Osman Nuri Bey de bunlara kanmıştı:

"Hami Bey'e sordum; mandanın bağımsızlığı zedelemediğini (muhilli istiklal) olmadığını söylediler! Bağımsızlığı kefalet altına alır (kafildir) buyurdular. Bendeniz, Devletler hukukunda kabul olunan bağımsızlığın korunması kaydıyla manda kabul edilmesini teklif edelim dedim. Bunu Fazıl Paşa da kabul buyurdular. Bendeniz bu surette tekliflerde bulundum ve arkadaşlarım da kabul buyurdular."

Bu sözler, siyasal hayatımız için iki bakımdan son derece önemlidir:

Önce görüyoruz ki, vaktiyle Amerikan mandasını isteyenler dahi, daha ziyade ekonomik alanda bağımlılığı düşünmüş kimselerdi. Onlar bile, siyasi ve askeri bağımsızlığın yüzde yüz ortadan kalkmasını isteyen kimseler değildi. Ve bu ekonomik bağımlılığın (ve yönetime karışmanın) istiklalimizle bağdaşabileceğini sanma gafletinde, bugünkü Amerikancılarla ortak düşünüşe sahiptiler.

İkincisi (ve çok daha önemli olan nokta) da şudur:

Atatürk'ün, gerek büyük söylevinde, gerek birçok söylev ve konuşmasında şiddetle reddettiği ve "ya istiklal ya ölüm!" özdeyişini bile kullanmasına sebep olan "Kurtuluş Savaşı yıllarının Amerikan mandası tezi", bugün yine savunulan, resmi, gayrı resmi ağızlarda "memleket severliğin söz götürmez bir kanıtı" (!) olarak ileri sürülen "ancak Amerikan yardımı ile yaşarız felsefesi"nin ta kendisidir. Fazıl Paşa'nın yukarıda aktardığımız sözlerine temel teşkil eden dünya ve toplum görüşü, bütün yönleriyle, bugünkü "Amerikan yardımı savunucuları"nın dünya anlayışından başka bir şey değildir.
Şu halde, 1919'daki koşullar altında bile, böyle bir Amerikan vesayetini (Amerikan mandasını) reddeden Mustafa Kemal'in, bugünkü koşullar altında aynı nitelikteki bir vesayeti reddedeceği kuşkusuzdur. İstiklal Savaşı'nın en kötü koşullan altında böyle bir vesayeti bağımsızlığımızla, haysiyetimizle bağdaşmaz bir çözüm olarak nitelendiren Atatürk'ün, bugün bizi birçok noktalarda bağımlı duruma koyan bir yardımı da -koşullan böyle kaldıkça- aynı surette nitelendireceğinden şüphe etmiyoruz.
Amerika'nın kanadı altına girmenin (Amerikan himayesinin) kötü bir tarafı olmadığını, sadece "manda, güdüm" sözcüğünün insanı rahatsız ettiğini, yoksa işin içeriğinden (muhtevasından) çekinmemek gerektiğini daha 1919'da iddia edenlere karşı, Atatürk gereken uyarmalarda bulunmuştu.

Örneğin bunlardan Kara Vasıf Bey'e (19.8.1919'da) vermiş olduğu cevaplardaki çeşitli cümleler ve sorular, manda ile bağımsızlığın bağdaşmazlığını pek iyi bir biçimde belirtmekte idi:

"Sözü edilen Amerika güdüm ve yardımının pek çok dikkatle incelenmesi ve ulusal amacımızla karşılaştırılması pek önemlidir. İstanbul'da çalışanların amacı, ulusun birliği, bağımsızlık ve egemenliğin sağlanması diye anlatıldığına ve gösterildiğine göre, Amerika'nın güdümü kabul edilince bu amaç, dokunulmaz olarak kalabilir mi?"

Güdümlü durumda olduğumuzu itiraf etmek rahatsız edince, gerçeği tersine çevirerek şirin hale getirecek kelimeler uydurma yolu:

Bugün olduğu gibi, daha 1919'da da, gerçekleri saklayabilmek için masum kelimeler bulma çabasında, akıl almayacak zorlamalar yapıldığı ve marifetler gösterildiğine rastlamaktayız. Bugün nasıl "üs yok tesis var", "bağımlılık durumu yok, ittifak ilişkisi var" gibi sözler arkasında, fiilen "bağlılık (tabi olma) durumu" nasıl savunuluyorsa, Kurtuluş Savaşı yıllarında da aynı kurnazlıklara başvurulmak istenmişti. Evet güdümcüler, güdüm altına girmekte bir sakınca bulunmadığını savunma konusunda o kadar ileri gitmişlerdir ki, kelimelerin irkilme yaratmaması için, gerekirse manda yerine en güzel ve cazip kelimeyi kullanabileceklerini dahi belirtmişlerdir. Evet, bir çok siyaset adamı, en kötü ve haysiyet kırıcı durumları bile ülküleştirme (idealize etme), makbul ve muteber bir durum gibi gösterme, yani "bir tür vaftiz" (!) ile kavramları değiştirme ve böylece halkı aldatma yoluna sapmaktadır. Toplumumuzu yabancı bir devletin vesayeti (mandası, himayesi) altına sokanların, attıkları yanlış ve zararlı adımı tamamen caiz bir girişim olarak gösterme amacıyla her sözcüğü kullanabileceklerini kanıtlama bakımından, Hami Bey'in"Manda altına girdik demiyelim de, isterlerse "devleti ebed müddet olduk!" diyelim yolundaki cümlesi (132-133) gerçekten eşine az rastlanacak bir örnek teşkil eder.

Bu sözler bugünkü Amerikancıların birçoğunun, "bağımsızlık savunucularından bile daha çok memleketçi ve milliyetçi" oldukları havasını yaratmak isteyen zihniyetlerini yani "kavram sahtecilikleri"ni ortaya koyma bakımından, zamanımızı da aydınlatıcı niteliktedir:

"Hami Bey: "Eski Sadrazam İzzet Paşa Hazretleri'ni görmeye gitmiştim. Her halde kendileride bir güdümün bizim için gerekli olduğu kanısında idiler.

Birkaç gün sonra şunu anlattılar: Amerika Soruşturma Kurulu Üyeleri, İzzet Paşa'yı ziyaret ederek:

"Eğer siz Erzurum ve Sivas Kongrelerine Amerika'nın güdümünü istetecek olursanız, Amerika da Osmanlı Devleti'nin güdümcülüğünü kabul edecektir" demişler... Paşa, her halde böyle bir çareye başvurmak zorunda bulunduğumuzu söyledi. İzzet Paşa da bu yolla istenecek bir güdümün yüzde doksan kabul edilebileceği kanısındadır. Paşa, ulusun isteğine dayanmaksızın Amerika'nın güdümcülüğü kabul edemeyeceğini; Kongrece belirtilecek isteğin Avrupa devletlerine karşı Amerika için bir dayanak olacağını bile söyledi. Güdümün kendisinden çok adına takılanlar, yok yere kaygıya düşüyorlar. Kelimenin önemi yoktur. Önem, işin özünde ve niteliğindedir. Güdüm altına girdik demeyelim de isterlerse, sonsuz yaşayacak devlet olduk diyelim.".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 50 yıl önce Amerikan mandacılığını ilk kez savunuş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:19

Benzeri konuşmalar, yukarıda yaptığımız başka aktarmalarda da yer almaktadır.

Kelime oyunu ile "bağımlılık durumunu saklamak" isteyenlere karşı Hüsrev Sami Bey'in şöyle bağırdığı işitildi:

"Fakat bizim bu çalışmadan amacımız, kendimizi savunarak sonsuz yaşayacak olduğumuzu kanıtlamaktır!"

Amerika, "ehveni şer" (kötünün hafifi)dir; ve başka çare yoktur:

Bugün ne olursa olsun (bütün koşullar altında) Amerika'nın yardımını isterken her şeyi ona bırakmayı kabul edenlerce temsil edilen "Amerika'nın vesayeti de belki günün birinde emperyalist bir mahiyet alabilir, fakat öteki düşman varken, biz yine de Amerika'nın dikenlerine katlanmaya mecburuz" yolundaki yanlış ve zararlı görüş de, 1919'larda savunucularını bulmuştu. Onlar da aynı yargı sonucunda Amerikan mandasını kabul ediyorlardı.

Bakınız mandacıların başında gelen Hami Bey ne diyor:

"Fakat acaba insaniyetperver bir Amerika, bütün vaatlerini (mevaidini) ayaklar altına alarak gelecekte bizim için tehlike teşkil edebilir mi? Acaba Birleşik Devletler de Avrupavari emperyalist olarak bizi ezmeye çalışabilir mi? Bu ihtimali varit bile telakki edecek olsak, yine bugün başka çaremiz olmadığını göz önünde tutarak kabule mecburuz".

Amerika'nın "ehveni şer" olduğu görüşü de, yine 1919'dan beri "muhakkak bir efendi aramaya alışmış ruhlar" için, kendisine başvurulagelen eski bir gerekçedir. Bunlar, "sanki muhakkak surette iki efendiden birini seçmek zorunluğu varmış" gibi düşünmeye alışmış kişilerdir. "Hiç kimsenin vasiliğini tanımayarak, kendi gücüne güvenmek suretiyle bağımsızlığı sağlama" gibi en normal bir yol adeta hiç yokmuşçasına, "ya o, ya bu" mantığı ile sonuca ulaşmaktadırlar. Vasıf Bey konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu" "...

İstanbul'daki Amerikalılar:

"Güdümden korkmayınız, Milletler Cemiyeti Tüzüğü'nde yer almıştır." diyorlar. İşte bütün bu nedenlerden ötürü, ingiltere'yi kendimize temelli düşman, Amerika'yı da katlanılabilir bir kötü yönetici sayıyorum."

Sivas Kongresi'nde çeşitli manda savunucularının, mandanın koşullarını dahi bilmeden ve önceden saptamak zorunluğunu dahi duymadan, mandadan yana olmaları, bu koşulların sonradan saptanabileceğini söyleyebilmeleri, gerçekten ibret vericidir. Ve bu kişilerin, yabancı boyunduruğu altına girmeye ne kadar teşne olduklarının açık delilini teşkil eder. Bugün de aynı zihniyeti hortlamış buluyoruz. Bazı ikili anlaşmaların mahiyeti, her çözüme peşinen razı olan bir zihniyeti yansıtmaktadır.
Mandacılar, bir yandan bağımsızlıkla vesayetin bağdaşırlığını belirtirken, bir yandan da bu vesayetin sağlayacağı olanaklar sayesinde bağımsızlığımızın gerçekleştirilebileceğini ileri sürmekte idiler.

Örneğin Kara Vasıf Bey'in 17.8.1919 günlü kapalı telinde, bu konuda şu sözler yer almakta idi:

"Amerika'nın güdümünden yararlanarak öbür alçakları çıkarabiliriz; sonra yalnızca Amerikalılarla karşılaşabiliriz ve onlarla uğraşmak da kolay olur. Bir de Amerikalılar bizi pek çok kınıyorlar. Yeni Hükümeti aşağılıyorlar, ulusumuzu da kınıyorlar."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir