Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Tarihimizden çıkarılacak ders ve Atatürk'ün uyarısı

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Tarihimizden çıkarılacak ders ve Atatürk'ün uyarısı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:07

Tarihimizden çıkarılacak unutulmaz ders ve Atatürk'ün yüzlerce kez uyarışı:

Gerçek (tam bağımsızlığın) elden gidişi, Türkiye'nin hayatında Osmanlı Devleti'nin en haşmetli günlerinde atılan tohumlardan başlamak üzere, yüzyıllardır devam eden bir oluşumun sonucudur. Bu bağımlılık durumu, Osmanlı Devleti'nin en önemli davası, en hayati konusudur. Osmanlı Devleti'nin diğer bütün sorunlarının çözülmesi, bağımlılık durumundan ötürü imkansızlaşmıştır. Bu nedenledir ki Osmanlı Devleti'nin sona eriş ve yeni bir Türkiye'nin doğum günleri olan "İstiklal Savaşı" içinde ve onu izleyen barış görüşmeleri sırasında masa çevresindeki mücadele özellikle tam bağımsızlık konusunda olmuştur.

Bir tarafa Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yeni Türk Devleti adına savunduğu tez, "tam bağımsız, yani her alanda tam serbestliğe sahip, işlerine yabancı devletlerin karışamayacağı ve denetleyemeyeceği bir devleti" Batı ülkelerine (Atatürk'ün deyimi ile: Kapitalist ve emperyalist aleme) kabul ettirmekti. Buna karşılık emperyalist alemin mücadelesi ise, önce Yunanlıların aracılığı ile "Türkiye'yi fiilen işgal etmek", askeri yenilgiden sonra da Türkiye'nin yabancı askerlerden arınmasına razı olmak zorunluğunda kalınsa bile, onun ekonomik, mali, adli çeşitli alanlarda bağımlı kalmasını sağlamak içindi. Hatta bu yüzden, Lozan Antlaşması görüşmeleri kesilmek zorunluğunda kalmıştı.
Bugün bağımsızlığımız şeklen tam olarak muhafaza edilmekte ise de, "ekonomik, mali, kültürel, adli ve dolayısıyla si-yasal alanlarda gölgelenmiş bir bağımsızlık" ile karşı karşıya bulunduğumuz bir gerçektir. Ancak ve ancak bağımsızlıktaki bu kısıtlanmanın derecesi üzerinde tartışma yapılabilir.

Oysa Atatürk'ün ve Kurtuluş Savaşı'nın amacı, sadece düşmanı Türk topraklarından atmak değil, "tam bağım-sızlığımızı sağlamak" (Osmanlı devletinden miras kalma) ekonomik, mali, siyasal ve diğer alanlardaki kısıtlamaları (kapitülasyonları) ortadan kaldırarak, varlığımızı devamlı olarak geliştirebilme olanağını sağlamaktı.
Türk ulusu, yakın tarihin ilk "milli kurtuluş savaşı"nı vermiş ve "ya tam bağımsızlık, ya ölüm" parolasını tam bir içtenlikle uygulamış bir ulustur. Hem de sadece ülkesini işgal eden emperyalist güçlerin bu fiili işgaline son vermek ve ülkeyi yabancı askerlerden temizlemek amacıyla değil... Daha önceki yüzyıllarda, dolaylı yollardan -eski deyimi kullanırsak- "hululümüslihane" sonucunda kapitalist ve emperyalist ülkelere sağlamış olduğu ayrıcalıklar yüzünden, ekonomik, mali, adli, kültürel alanlarda bağımsızlığını geniş ölçüde kaybetmiş olan eski devleti, Atatürk'ün önderliğinde bu kötü miraslarından kurtarmak ve yeni devleti bütün ipoteklerden arınmış (tam bağımsız) olarak kurmak amacı benimsenmişti ve bu amaçtan hiçbir koşul altında uzaklaşılmamıştı.

O kadar ki, bu tutumun, emperyalist devletlerin pençesi altındaki bütün "mazlum milletler" bakımından bir örnek teşkil edeceğini Türkiye'nin ve Atatürk'ün açtığı bu yola bütün Doğu devletlerinin yöneleceğini, daha 1937'de Atatürk'ü en iyi tanıyan yabancı bilginlerden Prof. Herbert Melzig kitabının son sahifesinde şu cümle ile belirtmektedir:

"Atatürk, dünyanın boyunduruk altına alınmış (esir edilmiş) bir kıtasındaki uluslara hürriyet yolunu göstermiştir. Atatürk'ün kişiliği, Nil kıyılarından eski Çin sularına kadar efsane haline gelmiştir."
Gerçekte de, gerek Afrika'daki, gerek Orta Doğu'da-ki, gerek yakın ve uzak Asya ülkelerindeki kurtuluş savaşlarında, "Türk Bağımsızlık Savaşı" ve "Atatürk örneği" büyük etkiler yapmıştır. Ya aynen, yahut da marksist görüşlerle ekonomik bir destek eklenmek suretiyle ortaya çıkan karma görüş ve akımlar, az gelişmiş (ve bağımsızlıklarını tamamen ya da kısmen kaybetmiş) birçok ülkenin bağımsız bir devlet haline gelmesinde önemli bir rol oynamıştır. Nijerya'da bile bu etkiler saptanmaktadır.

Yazımızın bundan sonraki kısmında, genellikle sözü Atatürk'e bırakacak, onun sözlerini yansıtmakla yetineceğiz. Ancak zaman zaman, onun yüzlerce cümlesinden seçtiğimiz örnekler arasında bir gruplama yaparken ya da bazı karşılaştırmalar için araya girecek, bazen de Atatürk'ün hasımlarının çarpık ve bugün için ibretle okunacak görüşlerini dile getireceğiz.

Önce birkaç aktarma ile belirtelim ki, Atatürk'ün ve onun önderliğinde Türk halkının 1919-1922 arasında Batılı kapitalist devletlere karşı vermiş olduğu savaş, asla ve asla sadece düşman ordularını Türk topraklarından çıkarma savaşı değildi. Tam bağımsızlığımızın yüzyıllar sonra yeniden elde edilmesi ve bir daha elden çıkarılmaması için savaşılıyordu:
"Amacımız, ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusun tam bağımsızlığını sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konudaki karar ve inancımız kesindir.

Atatürk, tam bağımsızlığın "İstiklal Savaşı'nın baş amacı" olduğunu, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu'nun programının başında da ilan etmişti: "Grup, Ulusal And ilkelerine bağlı kalarak yurdun bütünlüğünü ve ulusun bağımsızlığını sağlayıcı bir barışı elde etmek için, ulusun bütün maddesel ve tinsel gücünü gereken ereklere yöneltip kullanacak ve yurdun resmi, özel bütün örgütlerini ve kuruluşlarını bu ana amaca yararlı kılmaya çalışacaktır... Kazım Kara Bekir Paşa'nın telgrafına verdiğim karşılıkta demiştim ki: "Müdafaa-i Hukuk Grubu, ülkenin tam bağımsızlığını sağlamak gibi kısa ve kesin bir amaçla kurulmuştur."

İzmir'de şöyle diyordu:

"Bir devlet istiklali tammına ve bir millet bila kaydü-şart hakimiyetine malik ve sahip bulunmadıkça, o devlet ve millet için hayat, refah ve şeref olamayacağını takdir eden milletimiz, bu levazımı temin etmedikçe yaşamak mümkün olamayacağına kani olmuştur. Milletimizin bütün hakikatleri anlamakta gösterdiği rüşt ve kabiliyet şayanı iftihardır. Artık bu milleti esir ve bu memleketi müstamere veya malikane yapmak hevesinde bulunanların ne büyük gaflette oldukları anlaşılır."

Başka bir konuşmasında da:

"Düşmanlarımız Osmanlı devletini yıkarak unsuru asli olan Türk milletini de imha etmek istiyorlardı: Halbuki Türk milleti yeni bir iman ve kat'i bir azmi milli ile yeni bir devlet kurmuştur. Bu devletin istinat ettiği esaslar 'İstiklali tam' ve 'Bilakaydüşart Hakimiyeti Milliye'den ibarettir."

Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nın amacı olarak ilan ettiği bu "tam istiklal" hedefine daima sadık kalmış; Fransa'nın daha önce yapmak istediği ve Bekir Sami Bey'in Paris'te imzaladığı anlaşmayı, tam bağımsızlık ile bağdaşmaz bulduğu için reddederek, her alanda bağımsızlığımızı tanıyan 20.10.1921 günlü anlaşmaya razı olmuştu:

"Bu anlaşma ile siyaset, iktisad, askerlik alanlarında ve öbür alanlarda, tek bir konuda bağımsızlığımızdan hiçbir şey yitirmeksizin, yurdumuzun değerli parçalarını düşman ellerinden kurtarmış olduk. Bu anlaşma ile ulusal isteklerimizi, ilk kez olarak, Batı devletlerinden biri kabul etmiş ve onaylamış oldu."

Atatürk, "tam istiklal"den yalnız siyasal bağımsızlığı kastetmediğini, başka konuşmalarında da yabancı devletlerin temsilcilerine karşı dile getirmişti.

Örneğin 1922 yılında, ingiltere Imparatorluğu'nun temsilcisi General Harington'a karşı bu hususu açıkça şöyle belirtmişti:

"Ulusal isteklerimiz sizce bilinmektedir. Ulusal topraklarımızın baştan başa düşmanlardan kurtarılması ile ulusal sınırlarımız içinde siyaset, maliye, iktisat, askerlik, adalet ve kültür yönlerinden tam bağımsızlığımız, ilke olarak kabul edilirse, görüşmelere başlamaya hazır olduğumuzu bildiririm."

Nitekim Lozan'da görüşmelerin uzun sürmesinin nedeni, -Musul hariç- Türk Devleti'nin sınırlarını tespit konusundaki zorluk değil, asıl her alandaki bağımsızlığımızı sağlama (yani Osmanlı devleti zamanında verilmiş bağımsızlıkla bağdaşmaz birçok imtiyaz ve kapitülasyonun kaldırılmasını sağlayabilme için savaş vermiş olma)dır.

Atatürk bu konuda şöyle diyor:

"Lozan Konferansı görüşmeleri ateşli, tartışmalı geçiyordu. Türk haklarını tanıyan olumlu sonuç görülmüyordu. Ben, bunu pek olağan buluyordum. Çünkü, Lozan barış masasında söz konusu edilen sorunlar, yalnız üç dört yıllık yeni evreye bağlı kalmıyordu. Yüzyıllık hesaplar görülüyordu. Bu denli eski, bu denli karışık, bu denli bulaşık hesapların içinden çıkmak elbette pek basit ve kolay olmayacaktı. Bilirsiniz ki, yeni Türk Devleti'nden önceki Osmanlı Devleti 'Eski Antlaşmalar' adı altında birtakım ayrıcalık haklarının tutsağı idi. Hıristiyan halkın birçok ayrıcalıkları ve yeğlenme haklan vardı. Osmanlı Devleti'nin, Osmanlı ülkesinde bulunan yabancıları yargılama hakkı yoktu; kendi uyruklarından aldığı vergiyi yabancılardan alması yasaktı; devletin varlığını kemiren ve kendi sınırlan içinde bulunan topluluklara karşı tedbirler alması yasak ediliyordu."

Kaynakça
Kitap: ATATÜRK ve TAM BAĞIMSIZLIK
Yazar: MUAMMER AKSOY
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Tarihimizden çıkarılacak ders ve Atatürk'ün uyarısı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:08

Atatürk, Osmanlı döneminin yan bağımsız hale gelmiş olan devlet düzeninin tasfiyesini ve böylece tam bağımsız yeni bir devlet kurma işinin Lozan barış masasında çözüme bağlanmasını şöyle anlatmaktadır:
"Geçmişteki yanlışlarla, savsaklamalarla hiçbir ilgimiz yokken, yüzyılların birikmiş hesaplan bizden sorulmamak gerekirken, bu konuda da dünya ile karşı karşıya gelmek bize düşmüştü. Ulusu ve yurdu gerçek bağımsızlığına ve egemenliğine kavuşturmak için bu güçlüklere katlanmak ve özveride bulunmak da bizim üzerimize yükletilmişti. Ben, yüzde yüz olumlu sonuç alınacağına güveniyordum. Türk ulusunun varlığı için, bağımsızlığı için, egemenliği için yüzde yüz elde etmek ve sağlamak zorunda olduğu temel hakların dünyaca tanınacağına hiç kuşkum yoktu. Çünkü gerçekte bu temel haklar güçle, değimle ve edimli olarak alınmıştı. Konferans masasında istediğimiz, gerçekte elde edilmiş olan hakların yöntemine göre yazılıp onanmasından başka bir şey değildi. İsteklerimiz açıktı ve doğal haklarımıza dayanıyordu. Bundan başka, haklarımızı korumak ve sağlamak için gücümüz de vardı; gücümüz de yeterdi."

Osmanlı Devleti'nin, kapitülasyonlar ve imtiyazlar sistemi içinde haysiyetten yoksun, itibarsız, vesayet altında ve tam bağımsız sayılmayacak bir devlet durumuna düştüğünü, Atatürk açık bir surette belirtmişti:
"Kalıtçısı (varisi) olduğumuz Osmanlı Devleti'nin dünya gözünde hiçbir değeri, erdemi, onuru kalmamıştı. Uluslararası hakların dışında bırakılmıştı. Sanki koruyuculuk ve güdüm (sahabet ve vesayet) altına alınmış gibi görülüyordu."

Atatürk, büyük devletlerin ekonomik ve adli kapitülasyonlar konusunda Lozan'da çıkardığı zorlukları anlatırken, ekonomik ve mali bağımsızlığı elde edemeyince, askeri ve siyasal bağımsızlığa rağmen bir kuşak sonra mahvolmaya mahkûm durumda kalacağımızı, tam bir özdeyişle anlatmıştır:

"İtilaf devletlerinin bize teklif ettikleri muahede projesi istiklali tam isteyen milletimiz için hiçbir vakit şayanı kabul görülemez.
"Biz sulh istiyoruz!" dediğimiz zaman, "İstiklal-i tam istiyoruz" dediğimizi herkesin bilmesi lazımdır. Bunu istemeye hakkımız ve kudretimiz vardır. On sene, yirmi sene, sonra zelilane ölmekten ise şimdiden şeref ve haysiyetle ölmeyi müreccah görmeliyiz."

Aynı konu üzerinde daha önce de şöyle demişti:

"Kapitülasyonların Türk milleti için ne derece nefret edilecek bir şey olduğunu size anlatamam. Bunları başka biçim ve adlar altında gizleyerek bize kabul ettirmeye muvaffak olacaklarını düşünenler ve hayal edenler, bu konuda pek çok aldanıyorlar. Zira, Türkler kapitülasyonların devamının kendilerini pek az bir zamanda ölüme sürükleyeceğini pek iyi anlamışlardır. Türkiye, esir olarak mahvolmaktansa, son nefesine kadar mücadeleye ve savaşmaya azmetmiştir."

Tam bağımsızlık deyince, siyasal bağımsızlıktan başka ekonomik, mali, adli ve diğer alanlardaki bağımsızlığı hemen ilk planda düşünmenin ne derece zorunlu olduğunu anlamak ve hele Atatürk'ün tam bağımsızlık deyimi ile daima bunu kastettiğini bir kere daha görmek için, O'nun Lozan Barış görüşmelerine ilişkin başka sözlerine göz atmak gerekir:
"Konferansta iki aya kadar süren görüşmelerin özeti şudur: İtilaf devletlerinin delege kurulları, delegeler kurulumuza bir barış tasarısı verdiler. Bu tasarıda, anlam ve öz bakımından bağımsızlığımızı zedeleyen koşullar vardı. Özellikle adalet, maliye ve ekonomi işleriyle ilgili maddeler çok ağırdı. Bunun için kesin olarak bu tasarıyı reddetmek zorundaydı."

Lozan Barış görüşmeleri bir aralık kesintiye uğrayınca, Atatürk ana dava olarak tam bağımsızlık üzerinde durmuş, tam bağımsızlığı sağlamak şartıyla başka noktalarda ödün (yahut sorunların ertelenmesi) yoluna gidilebileceğini kabul etmiş ve bu yolda direktif vermiştir:

Genel yönerge üzerindeki görüşümü de şöyle belirttim:

"Şimdilik Musul işinin ertelenmesinden söz etmemek üzere yönetim, siyaset, maliye, ekonomi sorunlarında ve öbür sorunlarda ulusun ve ülkenin haklarını bağımsızlığını tam ve sağlam olarak elde etmek ve kurtardığımız yerlerin kesin olarak boşaltılmasını istemek temel koşuldur."

istiklal Savaşı'nın tek önderi, Lozan Antlaşması ile elde edilen ve gelecekte savunulması gereken bir numaralı değerin ne olduğuna, başka birçok konuşmasında da tekrar değinmiştir:

"Lozan Barış Antlaşmasındaki hükümleri, öbür barış önerileriyle daha çok karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, büyük bir yağmanın yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku yapıtıdır!"

"Bu yolda belirli ilkelere bugüne değin bağlı kaldığımız gibi bundan sonra da, ulusumuzun gelişmesini ve bağımsızlığımızın korunmuş kalmasını sağlayacak olan bu ilkelere elbette bağlı kalacağız."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Tarihimizden çıkarılacak ders ve Atatürk'ün uyarısı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:08

Vakit gazetesinin Anadolu muhabirine verdiği demeçte:

"Lozan Konferansı müzakeratı son günlerde nahoş bir safha göstermektedir. Müttefiklerin, Türkiye'nin, halkımızın mevcudiyet ve inkişafı için sureti katiyede zaruri olan şartlan henüz kabul ve tasdik edecek bir zihniyete gelmedikleri anlaşılıyor. Medeni milletler, memleketler için mevzuubahs edilmeyecek bir takım muhilli istiklal şeriat ve metalibi Türkiye için caiz görmekte olan müttefiklerin inat ve ısrarı... Biz istiklalimizi temin eden bir sulh istiyoruz. Bunu müemmen görmedikçe yaşayabilmek için muhtaç olduğumuzu esbabı hayatiyeti temin etmek üzere istiklali tamme erinceye kadar başladığımız işte devam edeceğiz. Milletin ciddi karan budur.".

Lozan Antlaşması'nda ulaşılan en önemli hedefin tam bağımsızlığın sağlanması olduğu yabancılarca da teslim edilmektedir. Örneğin Avusturyalı diplomat yazar August Ritter von Kral şöyle demektedir: "Bu antlaşmanın üstün önemi onun araziye ilişkin hükümlerinde değil, bu antlaşmanın Türkiye'yi -150 yıldan beri tabi olduğu- adli, ekonomik ve mali ilişkilerdeki bütün boyunduruklardan (zincirlerden) kurtarmış olmasında, kapitülasyonları ortadan kaldırmasında, Türkiye'ye tam bağımsızlığı ve istiklali (başkasına tabi olmamayı) getirmesinde ve öteki devletlerle siyasal, askeri ve ekonomik salt (tam) eşitliği tanımış olmasındadır.".

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı'nın hemen her döneminde, bağımsızlığımız için yaptığımız savaştan söz ederken, çok kez de "tam ve bütünleşmiş bağımsızlık" veya "siyasal ve ekonomik tam bağımsızlık" gibi deyimleri kullanmayı ihmal etmemiştir.

Örneğin General Frvinse'ye karşı yaptığı konuşmada şöyle demişti:

"Türkiye dahi, hepimizin kuvvetle kani olduğumuz üzere, toprağını yabancı istilasından kurtarışta, istiklali tam ve kamilini aleme tanıttırmakta gecikmeyecektir.".

Intransigeant muhabirine verdiği demeçte:

"Türk barış koşullan, Misak-ı Milli'nin ilan günü olan 28 Ocak 1920 tarihinden beri bütün cihanca bellidir. Bu koşullar şu suretle özetlenebilir: Türkiye'nin ulusal sınırlar içinde siyasi ve iktisadi istiklal-i tammının tasdiki, Fransa ile akdedilen 20 Ekim Antlaşması, Türkiye'nin istiklaline hürmet edildikçe barışsever ve uzlaşmacı olduğunu ispat
eder."

İstanbul gazeteleri temsilcilerine verdiği demeçte:

"Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bütün programlarının umdesi, şu iki esastır: İstiklali tam, bilakayduşart hakimiyeti milliye."

İstanbul Müdafaayı Hukuk Cemiyeti'ne verilen cevapta:

"Harice karşı istiklali tammını emsalsiz bir azim ve himmetle müdafaa etmiş olan büyük milletimiz... " demişti.
Atatürk, "tam bağımsızlık" deyimi yerine, bazen de -pek yerinde olarak- "gerçek bağımsızlık" deyimini kullanmıştır.

Örneğin Chicago Tribüne muhabirine verdiği demeçte:

"Misak-ı Milli'nin muhteviyatı bir sahifeden daha az yer tutuyor. Bütün Türk arazisinde hakiki istiklal istiyoruz. Bizim için artık kapitülasyonlar mevcut değildir. -İstanbul'da iken, beş sene için adli kapitülasyonların ifasına razı olduğunuzu işitmiştim.- Kapitülasyonların hiçbir kısmında istisnayı kabul etmiyoruz. Adli, mali veya askeri kapitülasyonların hiçbirini tanımıyoruz.".

Atatürk bazen de, "tam bağımsızlık" kısa deyimi yerine çeşitli alanlardaki bağımsızlığı teker teker saymıştır.

Örneğin United Telegraph muhabirine verdiği demeçte:

"İstiklal-i siyasi, adli, iktisadi ve malimizi imhaya ve binnetice hayat hakkımızı inkar ve iptale matuf olan Sevr Antlaşması bizce mevcut değildir, levazım-ı istiklal ve hakimiyetimizi temin edecek bir sulhün akdi nuhbe-i amalimizdir.".

Yunan kuvvetini kırmak için millete bildirisinde şöyle diyordu:

"Hiç kimsenin hakkına tecavüz etmek istemediğimiz gibi, diğerleri tarafından da hakkı hayat ve istiklalimize riayet olunmasından başka bir davamız yoktur. Hududu milliyemiz dahilinde müdahalei ecnebiyeden azade olarak her medeni millet gibi hür yaşamaktan başka bir gayesi olmayan Türk milletinin hakkı meşruu, nihayet alemi insaniyet ve medeniyet tarafından teslim olunacaktır. Ancak silahlarımızı maksadımız tamamen istihsal olunduktan sonra bırakacağımızdan, pek yakın olan bu mesut ana kadar eskiden olduğu gibi bütün ulus bireylerinin azami gayret ve fedakarlık göstermesini beklemekteyim.".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Tarihimizden çıkarılacak ders ve Atatürk'ün uyarısı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:08

BMM'nin 4'üncü toplantı yılını açarken yaptığı konuşmada da bağımsızlığın çeşitli öğelerine şöyle değiniyordu:

"Delegeler kurulumuz, bütün konferans esnasında Türkiye'nin her medeni ve kabiliyetli millet gibi yaşamaktan başka bir emeli olmadığını sabır ve sebat ile izah ediyordu. Konferanstan kat'i netice hasıl olmadı. Türkiye milletinin idari, mali ve iktisadi bütün hukuk-u istiklal ve hayatına malik olması, hiçbir millete zarar vermeyen ebedi bir hakkı mükteseptir. Bu kadar tabii bir hakikati kabul etmek, dünya barışını sağlamak için kafidir; fakat senelerden beri olduğu gibi Türk milletinin hayati haklarını, herhangi bir şekil içine kapayarak ruhan, fiilen ve gerçekte onu kabul etmemek ısrarı ne netice verirse versin... ".

Adana esnafıyla yaptığı konuşmada da, bu "tam bağımsızlık şartı"nda sonuna kadar dayanacağımızı şöyle belirtmişti:
"Basit, meşru hayati olan şartlarımızı devletler kabul etmezlerde bizi harbe sevk ederlerse, sakın telaş etmeyiniz. O zaman belki şimdikinden daha müsait şerait temin edeceğiz. Ordularımız da, her tarafta maddi ve manevi teminatı istihsale kafi bir kudrettedir.".

"Tam bağımsızlığın", "yabancılara herhangi bir imtiyaz tanımamak" anlamına geldiğini, Petit Parisien muhabirine verdiği demeçte Atatürk açıkça belirtmiştir:

"Şartlarımız çok açık ve çok sadedir. İstiklalimizin bilakaydüşart tasdikini talep ediyoruz. Bu kısa cümlede programımızın bütün ana hatları yer almıştır. Ulusal sınırlarımız içinde bulunan toprakların bize verilmesinde ısrar edeceğiz. Ondan sonra, bu topraklar dahilinde tamamiyetle müstakil, yani kapitülasyonsuz bir Türkiye yaşamasını istiyoruz. İşte bütün istediklerimiz budur.".

Mustafa Kemal'in Fransız yazan Maurice Pernot'ya verdiği demeçte kullandığı sözcükler ve cümleler, onun tam bağımsızlığa verdiği önemi, yani yabancıların Türkiye'ye dolaylı yollardan egemen olmalarına, memleketimizin yönetimini kontrol altına almalarına ne kesin bir kararlılıkla karşı koyduğunu ve bu gibi yeni emperyalizm türlerine karşı nasıl bir nefret duyduğunu, en özlü biçimde dile getirmektedir:

"Eğer ecnebi düşmanlığından, o kadar pahalı elde edilen bir istiklale halel verecek her şeyden nefret manası çıkarılırsa, evet, bizim ecnebi düşmanı olduğumuz söylenebilir. Size açıkça söyledim ve sonuna kadar açık sözlü olacağım. Henüz emniyetimiz yerinde değildir, evvelce Türkiye'de ecnebi teşebbüsatın, ecnebi maksatlarının bize telkin ettiği endişeler kamilen zail olmuş değildir. Eğer bazen ihtiyatkar hareket ediyorsak, ifrat derecede şüpheli davramyorsak, bize çok pahalıya mal olan hürriyetimizi kaybetmek hususundaki korkumuzdandır. Bu hürriyetin bir küçük kısmını sakat etmektense, hepsini birden feda etmeyi tercih ederiz.".

Kapitülasyonların başka adlar altında (yani şallanmış ve tüllenmiş olarak) da yeniden gelmesine razı olunamayacağı teması üzerinde, Atatürk başka konuşmalarında da durmuştur.

Örneğin:

"Bugün için düşündüğüm biricik şey, kapitülasyonlardır. Maddeten, fiilen kanla kaldırılmış olan kapitülasyonların bir daha dirilmemek üzere yokluğa gömülmesini sağlamaktır. Ticaretimizin de, sanayimizin de, her tür ekonomimizin de gelişmesi ve yükselmesi, ancak bununla mümkündür. Bugüne ait olan bu cihet sağlandıktan sonra; yarına ait olan Türkiye ticaretinin dünya ticareti ile rekabet edebilmesi için düşünülmesi gereken şeyleri bilirsiniz... Ticarette düşüneceğimiz ikinci iş, ihracat ve ithalatımızda aracılık eden ticareti, yabancıların elinden kurtarmaktır, ihracat kaynaklarımız bizden olan tüccarlarımızın elinde bulunmalıdır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Tarihimizden çıkarılacak ders ve Atatürk'ün uyarısı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 Ara 2010, 17:08

Ve yine büyük devlet adamı, çok iyi dile getirmiştir ki, herhangi bir alanda bağımsızlığı kaybetmek, onu tüm yitirmek sonucuna götürür:

"Bay Franklen Buyon, ilkin Ulusal Andı okuyup anladıktan sonra, maddeleri birer birer okunarak görüşüldü ve tartışıldı. Üzerinde en çok durulan madde, yabancılara verilmiş ayrıcalık haklarının kaldırılması, bağımsızlığımızın tam olarak tanınması ile ilgili madde oldu. Bay Franklen Buyon, bu sorunların incelenmeye ve düşünmeye değer olduğunu söyledi. Ben buna karşılık verdim. Söylediklerimin özeti şudur: "Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin özüdür. Bu görev, bütün ulusa ve tarihe karşı yüklenilmiştir... Bizden öncekilerin yaptıkları yanlış işler yüzünden ulusumuz, SÖZDE BAĞIMSIZDI, ama gerçekte BAĞIMLI bulunuyordu. Şimdiye değin Türkiye'yi, uygarlık dünyasında kötü gösteren neler düşünülebilirce hep bu yanlıştan ve hep bu yanlışı sürdürmekten doğuyor. Bu yanlışı sürdürmek, yüzdeyüz, ülkenin ve ulusun bütün onurundan ve bütün yaşama yeteneğinden uzaklaşması ve yoksun kalması sonucunu doğurabilir. Biz, yaşamak isteyen, onuruyla yaşamak isteyen bir ulusuz. Bir yanlışı sürdürmek yüzünden bu niteliklerden yoksun kalmaya katlananlayız. Bilgin, bilisiz, bütün ulus bireyleri -belki işin içindeki güçlükleri iyice kavramaksızın- bugün yalnız bir nokta çevresinde toplanmış ve sonuna dek kanını akıtmaya karar vermiştir, o nokta, TAM BAĞIMSIZLIĞIMIZIN SAĞLANMASI ve SÜRDÜRÜLMESİDİR. TAM BAĞIMSIZLIK demek elbette siyasa, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür... gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz. Görünüşte ve üstünkörü barış yapabiliriz, anlaşma yapabiliriz; ama tam bağımsızlığımızı tamamlayacak olan bu gibi barışlar ve anlaşmalarla ulusumuz, hiçbir zaman canlılığa ve esenliğe erişemeyecektir. Belki, silahlı çarpışmasını bırakarak yıkıma sürüklenmeye yol açmış olacaktır. Eğer ulusumuz bunu kabul etseydi, bunu kabul edecek nitelikte bulunsa idi, iki yıldan beri savaşmak hiç de gerekli değildi".
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron