Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkiye'de İslam ve Politika

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Türkiye'de İslam ve Politika

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Kas 2010, 22:36

Türkiye'de İslam ve Politika:

Genel Bakış Türkiye'de İslamla ilgili günümüzdeki gelişmeler iki önemli tarihi miras çerçevesinde değerlendirilmelidir. Birincisi İslam'ın Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi ve sosyal yapısında oynadığı merkezi rolle ilgili: Osmanlı İmparatorluğu'nda devlet mutlak bir şekilde İslam'a dayalıydı ve yönetim sisteminden başka vatandaşların günlük hayatlarında da din önemli rol oynuyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nun hukuk temeli, ulema'nın (İslam hukuk doktorları) ifadesiyle şeriat idi. Mısır'ın fethinden sonraki 4 yüzyıldan fazla dönem içinde

Osmanlı İmparatorluğu, dünyadaki bütün Müslüman cemaatin lideri bulunan İstanbul'daki halife adına yönetiliyordu. Osmanlı sultanlarının imparatorluğun sınırlarını genişletme arzularında en önemli faktör de İslam'dı. İslam, siyasi otorite ve hukukunun tek kaynağını oluştururken, aynca imparatorluk topraklarında yaşayan milyonlarca Müslüman'ın davranışlarının ve sosyal hayatlarının biçimlenmesinde de hakim bir rol oynuyordu. Herhangi bir millî ya da etnik yakınlıktan daha ziyade İslam, 20. yüzyıla kadar imparatorlukta, sosyal kimliğin temelini teşkil etmiştir. Gayr-i müslim gruplar (Yahudiler, Rumlar, Ermeniler), için de din aynı şekilde, Osmanlıların yarattığı "millet" sistemi vasıtasıyla, sosyal ve siyasi teşkilatların temeli olarak kabul edilmiştir.

Modern Türkiye Cumhuriyeti'ne Osmanlı İmparatorluğu'ndan miras kalan İslam, başka önemli özelliklerde taşıyor. Bu özelliklerden biri, iki ayrı İslam tipinin birbirine paralel olarak varolması. Bir yanda, sarayın "resmi İslami" yüksek mahkemeleri ve yönelim birimlerinin üst rütbeleri bulunuyordu. "Resmi İslam," yönetici sınıf içindeki şeriat fikirli ulemanın ifadesiyle "Sünni akideyi" temsil ediyordu. Aynca bir de şehir ve köylerde ki aşağı tabaka arasında "Halk İslamı" yaygındı. Mezhepleriyle, tarikatlarıyla, tekkeleriyle ve evliyalarıyla halk İslamı sarayın, yönetici seçkinlerin ve Osmanlı toplumunun yukarı tabakasının İslamından daha farklı bir dini gücü temsil ediyordu. Türkiye'nin İslam mirasının bir başka önemli özelliği de devlet ve din arasındaki ilişkilerle ilgili. Osmanlı yöneticileri için din, meşru siyasetin temelini oluşturmakla birlikte, icraatta imparatorluk İslam'dan önce devlete önem veriyordu. Mesela din müessesesi ulemanın hiyerarşisi, ulemanın devletten bağımsız bir güç kaynağı oluşturmamalarını garanti etmek için devlet tarafından kontrol ediliyordu. Nihayet, 19. yüzyılın ilk zamanlarından başlamak üzere Osmanlı İmparatorluğunda reformcu yöneticilerin ülkeyi Batılılaştırma ve laikleştirme çabalarına şahit olunmuştur.

Bu laikleştirme reformları imparatorluğun bürokrasi ve ordusu gibi kurumlarını yeniden biçimlendirmek amacına yönelikti. Bu reformlar yüzenden İslam entelektüelleri ve yöneticiler arasında sert tartışmalar çıkmıştır. Yöneticiler, İmparatorluğun gerilemesini ve Batı güçlerinin hakimiyetine düşmesini önlemek için laiklik ve Batılılaşmanın gerekli olduğunu savunurken, İslam aydınları Osmanlı'nın kurtuluşunu geleneksel İslami sistemin daha sert tatbikinde görüyorlardı. Modern Türkiye'deki din ile ilgili ikinci büyük tarih mirası, cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün başlattığı laikleşme ve Batılılaşma reformları ile ilgilidir, Atatürk, 1923'ten 1938'e kadar ülkenin ilk cumhurbaşkanı ve kurduğu tek partili rejimin güçlü adamı olarak cesur ve radikal bir laiklik stratejisine girişmişti. Fakat kendi laiklik programı bu ilk çabaların çok gerisinde kaldı ve büyük bir "kültür devriminin" ötesine geçemedi. Hilafetin, şeriat mahkemelerinin, Şeyhu'l-İslam'ın ve "Devletin dini İslamdır" şeklindeki Anayasa maddesinin kaldırılması gibi tedbirler, devletin hukuk ve yönetim birimlerinin yenilenmesi amacını taşıyordu.

Aynı zamanda Atatürk, Türkiye'deki sosyal ve kültürel hayatın sembolik çerçevesini değiştirmekle de aynı derecede ilgileniyordu. Bu yönde, erkeklerde fesi, kadınlarda çarşafı yasakladı, yazıyı Arap alfabesinden Latin alfabesine değiştirdi. Müslümanların kullandığı Kameri takvimi kaldırıp yerine Batı'nın kullandığı Miladi takvimi getirdi, İsviçre'nin medeni Kanunu'nu Türkiye'ye uyarladı. Arapça ve Farsça kökünden gelen kelimeleri Türk dilinden kaldırmak için çalışmalar başlattı ve hafta tatilini Müslümanların mübarek saydıkları cuma gününden alarak pazara getirdi. Bu köklü değişiklikler bugünkü Türkiye'nin siyasi ve sosyal hayatında İslam açısından önemli sonuçlar doğurdu. Bu sonuçlar aşağıdaki gibi özetlenebilir.

1- Din Üzerinde Daha Büyük Devlet Kontrolü:

Atatürk'ün reformları, Batı'da anlaşıldığı gibi din ile devletin basitçe birbirinden ayrılması değildir. Bu reformlar daha ziyade İslam üzerinde devlet kontrolünü artırmak üzere getirilmiştir. Devletin din konularında hiçbir yetkiye sahip olmadığı laik ülkelerdekinin aksine, Atatürk laikliği, devletin İslam kurumlarına doğrudan müdahale edebilmesini sağlayan bir seri yönetim mekanizması oluşturmuştur, İslam'ın din adamları olan imamlar, hatipler ve müftüler, finans ve kontrolünü devletin üstlendiği Diyanet İşleri Kurumu'na bağlanmıştır. Yani, bütün din adamları devlet tarafından tayin edilen ve maaşları ödenen memurlardan oluşur.

Ülkedeki camiler ve diğer dini müesseseler hükümetin kontrolündeki Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlıdır. Kemalist Cumhuriyet, nüfuzunu İslam Vakıflarına da uzatmıştır. Bu vakıflar, yeni kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne bağlıdır. Atatürk, resmi İslam'ı, devlet mekanizmasının bir parçası haline getirirken niyeti dini ortadan kaldırmak değildi; İslam'ın toplumdaki ve siyasetteki rolünü azaltmak ve devlet kontrolündeki dini, iyi vatandaş modeli meydana getirmek için bir yol olarak kullanmaktı.

Laikliğe bu yeni yaklaşımın en iyi örneği, 1920'ler ve 1930'larda, Diyanet İşleri Başkanlığı öncülüğünde din adamları tarafından yazılan ders kitaplarında kendisini gösteriyordu.. Bu kitaplarda iyi bir Müslüman'ın, "Ülkesini sevmesi, cumhuriyetin yasalarına riayet etmesi, kendisini devlet yetkililerinin ilerici rehberliğine teslim etmesi, modem teknolojiyi öğrenmek için elinden geleni yapması, iyi sağlık bilgisi esaslarına titizlikle uyması, salgınların önlenmesi için hastalık durumunda doktora başvurması gerektiği" belirtiliyordu.' '

Kaynakça
Kitap: Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye de İslamcı Akımlar
Yazar: Yılmaz Polat
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Türkiye'de İslam ve Politika

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Kas 2010, 22:36

2- Lâikliğin yayılması:

1920'lerin başlarından 1940'ların sonlarına kadar radikal lâiklik, Türk toplumundaki şehirli, iyi eğitim görmüş seçkin gruplar arasında hakim ideolojiyi oluşturuyordu. Atatürk'ün liderlik döneminde ve 1938'de ölümünden sonraki İsmet İnönü döneminde siyasi ve ekonomik kuvvetler lâik güçlerin kontrolü altındaydı. Kemalistler lâikliğin radikal versiyonuna ve özellikle din işleri üzerinde devletin sıkı bir kontrolüne inanıyorlardı. Bu grup, memurlar, subaylar, serbest meslek erbabı, öğretmenler ve yazarlardan oluşuyordu. Bunlar, rejimin "resmî" siyasi teşkilâtı, devletin ve ordunun yönetim organı olarak işleyen CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) çatısı altında toplanmışlardı. Ayrıca, ekonomik faaliyetlerinin çoğunun devlet tarafından kontrol edilmesi dolayısıyla ülkenin önde gelen işadamları da aynı şekilde Atatürk'ün lâik koalisyonuna mensuptur. Cumhuriyet Türkiyesi'nde lâikliğin başlıca kaynağı eğitimdi.

Osmanlı İmparatorluğu'nda eğitimin büyük bölümü gençlerin, İslâmcı dünya görüşünün hakim olduğu medreselere gönderilmesi ile sağlanıyordu. Bu sistemin tam zıttının uygulandığı Cumhuriyet Türkiyesi'nde okullar katı lâiklik ilkelerine göre eğitim veriyordu. 1939'lara kadar okulların bünyesinde kalan din dersleri, yoğun bir şekilde genç nesil arasında sivil sorumlulukların geliştirilmesine yönelikti. Sonuç olarak, yeni nesil tahsilli Türkler, İslâm hakkında ya hiç ya da çok az bilgi sahibi oldular. Türklerin lâiklik anlayışı, din müesseselerinin devlet tarafından kontrolünü destekleyen Kemalist düşünceyle tam bir uyum içindeydi ve Atatürk lâikliğinden her türlü sapmalar "gericilik" olarak değerlendiriliyordu.

3- İnananların Dışlanması: Kemalist seçkinler, Türk toplumundaki tahsilli kesim arasında lâikliği güçlendirmeyi başardılarsa da, aynı sonucu köylü kitleler ve kırlık bölgedeki kasaba halkı arasında alamadılar. Anadolu'daki küçük kasaba ve köylerde yaşayan milyonlarca insan, rejimin toplumdaki İslâm imajını silme çabalarına rağmen dinine bağlı Müslümanlar olarak kaldı. Cumhuriyetçi rejim, resmî İslâm'ı kontrol altına almayı ve nizâma sokmayı başardı.

Ama halk İslâm'ını kolay kolay kontrol altına alamadı. Meselâ, tarikatlar yasaklandığı zaman, gayr-i resmî teşkilât ağlarını bozmaya gerek duymadan kolayca yeraltına geçiverdi. Aynı şekilde kırlık kitleler arasında halk İslâmı'nın mistik ve evliyâlık kurumları da büyümeye devam etti. Atatürk'ün radikal lâikliği siyasi, sosyal ve entellektüel seçkin sınıflar arasında destek görürken, dindar Müslüman kesimin 1920'lerin ve 1930'ların "kültür devrimine" tepkileri pasif direniş şeklinde gelişti. Uzun yıllar Sünniler tarafından cezalandırılmak korkusuyla yaşayan ve bu yüzden hükümetin lâiklik politikalarını destekleyen Aleviler hariç, Anadolu'daki inananlar, Cumhuriyetçi liderliğe karşı kızgınlık ve soğukluk hissettiler. Birçokları, Atatürk'ün politikasını, İslâm'ın bütün biçimlerini günlük hayattan kaldırmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirdiler.

Mamafih, kitlelere demokratik düzen içinde millî politikaya katılmaları için izin verilmediği sürece, Atatürk'ün kültür devriminden duydukları memnuniyetsizliği açık açık dile getiremiyorlardı. Ankara hükümetine karşı bazı dinci ayaklanmalar meydana geldiyse de bunların hiçbiri toplumun geniş bir kesimini harekete geçirmekte muvaffak olamadı."' Bununla birlikte, kırsal kesimin şehir ve köylerinde yaşayan halkın büyük çoğunluğu onlar gibi düşünmüyordu.

Onlar için İslâm, bireysel ve sosyal kimliğin esas kaynağıydı. Tek partili otoriter bir rejimin varlığı, din politikasını halkın etkilemesini önlüyordu. Neticede seçkinler ile kitleler arasındaki kültürel bölünme, Cumhuriyet döneminde, Osmanlı döneminde olduğundan daha da belirgin hale geldi. 1940'ların sonlarında başlamak üzere yukarıda bahsi geçen iki zıt miras, Türkiye'nin otoriter rejimden demokratik rejimine geçişinin bir sonucu olarak büyük değişiklere uğradı.

1946'dan 1950'ye kadar olan siyasi liberalleşme döneminde hem hükümet, hem de muhalefet, dinle ilgili konularda daha yumuşak bir tavır içine girdiler. 'İktidardaki CHP ilk defa diğer partilerle bir oy mücadelesine gireceği zaman, radikal ve hatip yetiştiren kurslar kurulması için karar çıkardı. Ankara Üniversitesi'nde bir İlâhiyat Fakültesi açtırdı ve seçmeli ders olarak din derslerini ilkokullarda başlattı. Hükümet ayrıca, türbelerin yeniden açılmasına izin verdi ve hacılar için döviz sınırlamalarını kaldırdı. Ancak, bu tedbirler CHP'nin radikal lâikliğin kalesi imajını değiştiremedi. Cumhuriyet Halk Partisi, 1950'de, Türkiye'nin ilk serbest ve adil seçimlerinde, yeni kurulan Demokratik Parti'ye yenildi.

1946-50 siyasi liberalleşme döneminde DP, din konularındaki resmî sınırlan aşmamaya dikkat etti. Bununla birlikte "İslâm'ın savunulması" DP için açığa vurulmamış fakat güçlü bir propaganda unsuru oldu. DP'nin din konularında daha fazla hürriyete müsaade edeceğine inanan seçmenlere bu mesaj ulaştı. CHP'nin ekonomik ve sosyal politikalarına duyulan tepkinin yanısıra İslâm konusu da DP'nin 1950 seçim zaferinde büyük ölçüde rol oynadı. DP, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanarak 1950'lerin hükmeden partisi oldu. 1950'li yıllarda, Başbakan Adnan Menderes'in hükümeti, İslâm'a Atatürk ve İnönü zamanındakinden daha toleranslı davrandı.

Bu tolerans, Türkçe okutalan ezanın tekrar Arapça okutulmaya başlatılması, devlet radyosunda din programlarının yayınlanması ve imâm hatip kurslarının muntazam imâm-hatip okullarına dönüştürülmesi gibi bir seri uygulamalar yoluyla kendini gösterdi. Başlangıç seviyesinde DP'nin iktidara yükselmesinde dindarlık gösterilerinin de payı oldu. Bunlar arasında, Anadolu'nun birçok küçük kasabasında gönüllü cami ve Kur'an kursu yaptırma derneklerinin kurulması, tarikatların dinî teşkilâtların tekrar ortaya çıkması ve yeni açılan türbelere çok sayıda ziyaretçinin gitmesi de bulunuyordu. Önemli değişiklik Batılı gözlemciler bu gelişmeleri 'İslâmî uyanış" olarak değerlendirirler."" Açıkçası, bir "dinde durgunluk" dönemi geçirmiş bulunan ve radikal bir kültür hareketi yaşayan bir ülke için bu önemli bir değişiklikti." 21 Fakat bu dinî uyanışın lâiklikten ayrılma boyutlarına girmediğine dikkat etmek önemlidir. Menderes ve diğer DP yöneticileri sık sık Kemalist lâiklik anlayışını eleştirdilerse de hükümet İslâm müesseseleri üzerindeki devlet kontrolünün idari ve hukukî mekanizmalarını kaldırmaya teşebbüs etmedi. Okutulan din dersi kitaplarında İslâm, gelişmeyi engellemeyen bir din olarak tanıtıldı. Ticarî Tarikatı'nın üyeleri Atatürk büstlerine karşı sistematik bir saldırı başlattıkları zaman tutuklanarak mahkemeye çıkarıldılar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Türkiye'de İslam ve Politika

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Kas 2010, 22:36

1953'te, DP hakimiyetindeki parlâmento, dinin siyasi propaganda amacıyla kullanılmasını yasaklayan bir kanunu kabul etti. Radikal İslâmcılar'a karşı bu uygulamalar, çoğunluğu Kemalist seçkinler arasından gelen DP liderliğinin, sosyal yapısından da ileri geliyordu. DP'nin İslâm konusundaki tutumu, 1950'lerin lâik güçleri tarafından da büyük ölçüde etkileniyordu. İktidarda olmasalar bile, lâik güçlerin CHP, bürokrasi, ordu ve aydınlar üzerindeki etkisi devam ediyordu.

Demokratik Parti'nin 1960'ta askeri darbe ile devrilmesi de İslâmcı uyanışın ağır fakat kararlı bir şekilde ilerlemesini değiştirmedi. Bunu takip eden yirmi yıl boyunca bu olgu etkisini sürdürdü ve ülkenin sosyal, kültürel ve siyasi alanlarına İslâmcı fikirler yayıldı. 03 ' Hacca gitmek ve oruç tutmak gibi ibadetlerin yerine getirilmesi eskisine oranla arttı. Resmî yasaklara rağmen tarikat ve diğer din teşkilâtlarına üye olanların sayısında artış oldu. Aynı şekilde dinî yayınların ve kasetlerin satışı da arttı.

Çocuklar için Kur'an Kursları ülke çapında çoğaldı. Ankara'daki parlâmento ve hükümet büroları da dahil olmak üzere birçok devlet müessesesinde namaz kılmak için bölümler ayrıldı. Daha önemlisi, yeni kurutan İslâmcı siyasî partiler parlâmentoya girmeyi başararak koalisyon hükümetlerinin küçük ortakları oldular. Siyasî Rejim 1960'lı ve 70'li yıllarda İslâm'ın sosyal ve siyasî rolünün genişlemesine birçok faktör katkıda bulundu.

İlk ve şu ana kadar en önemli faktör, Türkiye'nin demokratik siyasi rejimiydi. Umut verici bir başlangıçtan sonra Türk demokrasisi 1960, 1971 ve 1980'de üç büyük kriz yaşadı. Fakat, ordunun politikaya müdahale etliği bu krizlerin hiçbiri askerî otoriter bir rejimin müesseseleşmeşiyle sonuçlanmadı. Kısa sayılabilecek askerî yönetimlerin arkasından yeniden parlamenter demokrasiye dönüldü. Çok partili sistem ve serbest seçimler çerçevesindeki demokratik politikalar ilk defa 1940'larda ortaya çıkan bir eğilimi takviye etti. Bu eğilim, siyâsî partilerin, Türkiye'nin Müslüman kitlesinin dinî endişelerini ve çıkarlarını dikkate almaları idi. DP'den başlamak üzere, Türk politikasının bu temel gerçeği, özellikle merkez ve aşırı sağ partiler tarafından kabul edildi. Türkiye'nin demokrasi tecrübesi, İslâm'la ilgili iki önemli faktörün daha altını çizdi. Birincisi, din tek başına seçimlerde başarıyı garantileyemezdi. Bunun ispatı, Erbakan'ın MSP'sinin yüzde 12 oy oranını aşmayı başaramamış olmasıdır. İkinci olarak, iktidar partilerinin, siyasi krizleri ve muhtemel askerî müdahaleleri önlemek için lâik devletin hukuki ve idarî gerekleri dâhilinde çalışmalarıdır. Bu dengeleme hareketi 1950 ile 1980 arasında iktidarda bulunan merkez sağ hükümetler tarafından az çok başarıyla yerine getirildi.

Demokrasi ve seçim gereklilikleri CHP'nin bile İslâm konusundaki tutumunda büyük değişikliklere sebep oldu. Lâiklik politikasından her türlü sapmaya kesinlikle karşı olan kıdemli lider İnönü'nün başkanlığındaki CHP, ordu ve bürokratlarla birlikte Kemalizm'in temel direklerinden birini oluşturmaya devam ediyordu. Ancak, sürekli seçim yenilgileri ve bu arada parti yönetiminin İnönü'den Bülent Ecevit'e geçmesi, CHP'nin din konusundaki tavırlarında değişikliğe yol açtı.

1970'lerin başlarında parti tutumunu yumuşattı. Tek parti döneminin bazı aşırılıkları için açıkça öz eleştiride bulundu. Hatta İslâmcı MSP ile bir koalisyon hükümeti kurdu. Sola doğru kararlı bir sürüklenme ve güçlü bir anti-militarist pozisyonu da kapsayan yeni seçim stratej ileriyle CHP, ordu ile geleneksel ittifakında gerginliklere sebep oldu. Sağcı iktidarlar altında değişen sosyal kompozisyon ve bürokrasinin siyasi eğilimleri ile Türkiye'deki lâikliğin geleneksel temelleri cumhuriyetin ilk yıllarına nazaran daha fazla parçalandı ve zayıfladı. Radikal değişiklik olmadı Neticede, demokrasi, kitlelere imtiyazlar vererek ve Kemalist seçkinlerin gücünü zayıflatarak, seçimler yoluyla, organize Müslümanların politikaya katılmalarını sağlayarak İslâm'ın toplum ve politikadaki rolünün genişlemesine yol açtı. Bu gelişmeler, Türkiye'de din ve devlet ilişkilerinde radikal bir değişikliğe sebep olmadı. Bununla birlikte, ülkedeki İslâmî uyanışa büyük ölçüde katkıda bulundu.

Çok partili serbest seçim sistemiyle birlikte, sosyal ve ekonomik değişiklik, 1960-80 yılları arasında İslâmcı hareketin büyümesinde önemli rol oynadı. Sosyal değişikliğin Türkler'in dinî davranışları üzerindeki etkisi karmaşık ve çok yönlü oldu. Bazı durumlarda ikisi arasında çok yakın bir ilişki bulunuyordu. Bu 20 yıl boyunca Türkiye, küçük kasaba ve köylerden büyük bir göçe sahne oldu. Bu şehirleşmeye kısmen kırsal bölgedeki yüksek doğum oranı, kısmen de şehirlerdeki daha iyi iş bulma imkânları sebep oldu. Milyonlarca kasabalı ve köylünün şehir merkezlerine göç etmesi Türkiye'nin büyük şehirlerinin sosyal ve kültürel çehresini radikal boyutlarda değiştirdi. 06 ' Hızlı şehirleşme, İslâmî kültür değerlerini ve uygulamalarını iki yoldan canlandırdı.

Göçmenler, İslâm'ın her zaman güçlü bir şekilde varolduğu kırsal kültür çevresinden geliyordu. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlere yeni gelenler bu kültürü de birlikte getirerek eski toplumlarındaki dinî davranışları yeni oluşturdukları gecekondu mahallelerinde, aynen tatbik etmek istediler. Bu olgu, gecekondu bölgelerindeki câmi yaptırma derneklerinin çoğalmasıyla kendini gösteriyordu. İkinci olarak, şehirlere göçenlerin çoğu için İslâm, kırsal Türkiye'deki geleneksel sosyal düzenden, şehirlerin modem yaşama biçimlerine geçişin meydana geldiği bir dönemde, bireysel ve toplumsal bir kimlik anlamı taşıyordu. Modem hayat bazı bakımlardan çekici olmakla birlikte, yozlaşmış, aşırı derecede Batıcı ve tabiatı İslâm'a aykırı bulunan özellikler de taşıyordu. Bu anlayışa şehir hayatının sosyal ve ekonomik zorlukları de eklenince birçokları İslâmî kimliklerine eskisinden daha sıkı sarıldılar.

Sosyo-ekonomik değişimin islâm'ın güçlenmesine katkıda bulunduğuna bir başka örnek İslâmcı siyasi partilerin oy tabanları ile ilgilidir. 1974 ve 1977 seçimlerinin analizi, İslâmcı Millî Selâmet Partisi'nin, esnaf nüfusunun daha yoğun olduğu Orta ve Doğu Anadolu'daki kasabalarda daha yüksek oranda oy aldığını göstermiştir. Esnaf, eskiden beri Türkiye'deki İslâmcı hareketlerin, grupların ve tarikatların en kuvvetli destekleyicileri arasında bulunmuştur. Ancak, 1970'de MSP'yi desteklemelerinin sebeplerinden biri de, esnaf bölgelerine büyük sanayinin girmesiyle ekonomik konumlarının bozulmasıdır. Anti-kapitalist ve sosyal adalet yanlısı MSP, ekonomik pozisyonlarının bozulmasını protesto etmeleri için esnafa çağrıda bulunmuştur. Bunun karşılığında Anadolu'nun küçük esnafı, Türkiye'deki İslâmcı hareketin başlıca kaynağı olmuştur."

1989 Mart ayında, İstanbul, Ankara ve daha bir kaç şehirde "türban meselesi" için gösteriler yapıldı. İran'daki gibi siyah çarşaflara bürünmüş genç kadınlar, üniversiteli kız öğrencilerin derslere başörtü ya da türbanla girmesine izin veren parlâmento kararının Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesini protesto etmek için yürüdüler. Bu yasa tasarısını Anayasa Mahkemesi'ne göndermeden önce veto eden Cumhurbaşkanı Evren gösterilerin baş hedefiydi. "Evren ve Rüşdi elele," "Müslümanlar birleşin," "Evren İstifa!" ve "Müslüman Türkiye" sloganları atan kalabalıklar kısa bir süre polisle çatıştıktan sonra dağıldılar. Türk gazeteleri bayan göstericilerin, yüksek sesle dualar okuyan erkek gruplar tarafından teşvik edildiğini yazdılar."" İslâmcı eylemcilerin gösterileri küçük çapta bir kriz yarattı. Başbakan Özal'ın hükümeti olayları yatıştırmaya çalışırken, Türk güvenlik yetkililerinin oldukça endişeli olduğu bildiriliyordu. Ülkenin başşehrinde yeni bir askeri darbe söylentileri dolaşırken, Cumhurbaşkanı Evren ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Torumtay arasında gündem dışı görüşmeler meydana geliyordu. Askeri sözcüler, lâik basın ve sol kanat siyasi parti liderleri olayları kınadılar ve lâikliğe bağlı olduklarını teyid ettiler. İktidardaki Özal hükümetinin bazı üyeleri başörtü meselesini bir referandumla halka götürmeyi teklif ettiler. İslâmcı siyasî partiler, bayan göstericilerin eylemlerine desteklediler ve hem Cumhurbaşkanı Evren'i hem de Anayasa Mahkemesi'ni, Türkiye'nin Müslüman çoğunluğunun isteklerini yanlış temsil ettikleri için eleştirdiler. Türkiye'deki olaylar, Tahran'da İran'lı kadınların Türk yoldaşlarını desteklemek için gösteri yapmalarına yol açtı. İran İslâm Cumhuriyeti liderleri Türk yetkilileri kınayan açıklamalar yaptılar ve türban yasağının kaldırılması çağasında bulundular. Türk Dışişleri Bakanlığı bu açıklamaları protesto etti ve her iki taraf, büyükelçilerini "istişareler" için geri çağırdı.' Türkiye'nin lâik basını tarafından "Kara Cuma Olayları" diye adlandırılan olaylar, Türkiye'de son yıllarda büyüyen İslâmcı hareketin en son göstergesiydi.

II. bölümde belirtildiği gibi İslâm, II. Dünya Savaşı sonrasındaki ilk "uyanışından" bu yana Türkiye'de belirgin bir şekilde varlığını güçlendirdi. Ancak, 1980'deki gelişmeler, bundan önceki 20 yıla nazaran oldukça büyük değişiklikler gösterdi. Çok sayıda Türk ve yabancı gözlemcinin belirttiği gibi Türkiye, yeni ve potansiyel olarak çok daha güçlü bir "İslâmcı dalga" ile karşı karşıya görünüyordu. 011 Türkiye'nin 1950'lerdeki ya da 60'lardaki sosyal ve siyasi sahnesini takip edenler İslâmcı hareketin güçlenen görüntüsünü daha açık şekilde görebilirler. Meselâ, 20 yıl önce İstanbul sokaklarında, İslâm kurallarına göre giyinmiş bir kadın çok nadir görünürdü. Bugün binlerce kadın, gerek şehrin eski mahallelerinde gerekse gecekondu bölgelerinde oturan çok sayıda genç kız, sokakta İslâmî ölçülere uygun kapalı kıyafetlerle dolaşırken görülmekte. Ortadoğu'daki fundamantalist hareketleri gözleyenler tarafından, genellikle dinî muhafazakârlığın bir göstergesi olarak değerlendirilen sembolik kadın kıyafeti, 80'li yılların başından beri giderek artan sayıda genç kız tarafından benimsenmektedir.

Camiye gitme konusunda hiçbir rakam bulunmamakla birlikte, bugün İstanbul ve Ankara'da 20 yıl öncesine nazaran daha çok insanın camiye gittiği doğrulanabilir. Bugün, özellikle Cuma namazı olmak üzere, camiye giden cemaat eskisinden çok daha kalabalık. Son zamanlarda birçok cami ya da mescid yapılmasına rağmen, cuma ya da bayram namazları sırasında kalabalıkların caddelere kadar taştığı görülüyor.' ' Daha çok yaşlıların camiye gittiği eski günlerin aksine bugün çok sayıda genç insanın namaz vakitlerinde muntazam olarak camiye gittiği görülmektedir. Ramazan ayında oruç tutmak eskisinden daha çok yaygınlaştı. Önceleri bazı şehirli aileler bu ibadeti yerine getiriyordu ama bu özel bir mesele olarak kabul ediliyordu. Ramazanın şartlarını yerine getirmek istemeyen bireyler, halk tarafından dışlanma korkusu olmadan bunu yapabiliyorlardı. Bugün durum tersine döndü. Oruç tutma ibadeti şehir nüfusunun çoğunluğu tarafından yerine getirilmekte kalmayıp, oruç tutmamak da kabul edilemez bir sosyal davranış haline dönüştü.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir