Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Cumhuriyet Dönemi'nin Kısa Tarihçesi

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Cumhuriyet Dönemi'nin Kısa Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:17

Cumhuriyet Dönemi'nin Kısa Tarihçesi

Türkiye, emperyalizme karşı mücadele ederek bağımsızlığını kazanan bir ülkedir. Fakat bu bağımsızlık askeri alanda oldu ve düşmanlar yurttan atıldı. Buna teorik anlamda, Türkiye bağımsız oldu diyebiliriz. Sonrası, askeri alanda kazanılan bağımsızlığın iktisadi reformlar ve girişimlerle devam ettirilmesiydi.

Yine Atatürk, bu gerçeği şu şekilde dile getiriyordu:

Bugünkü savaşımızın gayesi tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığımızın tamlığı ise, ancak mali bağımsızlıkla mümkündür. Bir memleketin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca, o devletin bütün hayat kollarında bağımsızlık felçtir. Çünkü her devlet organı, ancak mali kuvvetle yaşar. Devlet bünyesini yaşatmak için dışarıya müracaat etmeksizin memleketin gelir kaynaklarıyla idare edilmesi çare ve tedbirlerini bulmak lazım ve mümkündür.
Bütün dünyanın bilmesi lazımdır ki Türkiye Halkı, TBMM ve onun hükümeti, uşak muamelesine tahammül edemez.

Devletler şimdiye kadar bize şu ve bu meselelerde gösterişli müsaadelerde bulunuyorlar gibi görünüyorlar, lâkin, iktisadi esaretle bizi felce uğratıyorlardı. Öteden beri bize bazı şeyler vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi vaziyet alırlar, hakikatte iktisaden elimizi kolumuzu bağlarlardı. Bu esarete katlanan mevki sahibi kimseler memnundu. Çünkü görünüşte büyük bir bağımsızlık sağlamışlardı. Fakat gerçekte ise ulusu manen miskinlik çukuruna atmışlardı.
Bunlar, iktisadi mahrumiyeti anlamayan bedbaht hayvanlardı.

Bu konuşmalardan çıkan sonuç şudur: Düşman kovulmuş, iktidar ele geçirilmişti. Fakat gerekli devrimler yapılmadan bağımsızlığın devamı imkânsızdır.

Yapılacak reformlar, temel iki noktada toplanıyordu:

1. Siyasi reformlar,
2. Ekonomik reformlar.

Siyasi Reformlar

Yüzyılların kalıntısı Padişahlık ve onun devlet yapısı çağımız şartlarına ve ülkemiz kalkınmasına cevap verecek durumda değildi. Ayrıca ileriye dönük girişimlere set çekiyordu.

Bu yüzden:

1. Padişahlık
2. Hilafet
3. Hukuk sistemi
4. Devlet yapısı içindeki gerici kurumların kaldırılması gerekliydi.

Bunların gerçekleşmesi için önce Cumhuriyet ilan edildi ve ardından diğerleri 1930-yılına kadar tedricen tasfiye edilmeye çalışıldı. Dikkat edilirse, bunların tasfiyesi, belli oranda tepki ile karşılandı. Zira bu üstyapı kurumlarının ekonomik yapımızda etkisi vardı. Onun için siyasi değişiklik ekonomik kalkınma ile bir arada yürütülmeli idi. Bu değişikliğin yaşaması için ekonomik yapıdaki eski üretim ilişkilerinin tasfiyesi gerekiyordu. Şimdi, o dönemin ekonomik yapısına bir göz atalım ve ekonomik reformların neden tamamlanamadığını inceleyelim.

İktisadi Durum ve Reformlar

Cumhuriyetin başlangıcındaki ekonomik yapı, Osmanlı Devleti'nden arta kalan Türkiye'nin bozulmuş ve dejenere olmuş iktisadi durumudur.

Bu yapıya kısaca göz atalım:

1. Tarım:

Tarımda kapitalizm öncesi üretim ilişkileri hakimdir. Toprakların büyük kısmı ağaların elindedir. Ekilmeyen devlet arazisi de büyük orandadır. 14 milyon olan nüfusun % 70'i topraksız ve az topraklı köylüdür. Üretimde kullanılan aletler ilkel olup verim düşüktür.

2. Sanayi:

Sanayi kesimi, küçük sanayi ve büyük sanayi olmak üzere ikiye ayrılıyordu.

Büyük sanayi, başlıca dört kolda gelişmişti:

a) Madencilik
b) Elektrik, havagazı
c) Tütün ve tekel
d) İmalat sanayi

Bu dört sanayi kolu da ileride göreceğimiz üzere yabancı şirketlerin kontrolündeydi.

Küçük sanayiyi teşkil edenler:

a) Gıda sanayi
b) Toprak ürünleri sanayi
c) Deri mamulleri sanayi
d) Ağaç mamulleri sanayi
e) Dokuma sanayi
f) Kâğıt sanayi
g) Kimya sanayi
h) Madeni eşya sanayidir.

Bu sekiz küçük sanayi kolundaki şirket ve işletmelerin sayısı 268'dir. Bunların 84 tanesi Türklerin, 184 tanesi yabancı uyrukluların elindedir.

- Madenler: Bilinen ve işlenen madenler yabancı şirketlerin elinde idi.
- Fransa: Simli kurşun, manganez, maden kömürü ve çimento,
- Almanya: Maden kömürü ve krom,
- İngiltere: Borasit ve krom yataklarını işletiyordu.

Ulaştırma: Demiryolları yabancıların imtiyazında idi. Öte yandan kabotaj hakkına sahip olmadığımız için ticaret filomuz da gelişmemişti.
Bütün sanayi ve diğer zenginlikleri yabancı imtiyazında olan Osmanlı Devleti'nin dış borçları 133.7 milyon Osmanlı lirası idi. Basit bir oran yaparsak, Osmanlı Devletinin dış borçlarının Türkiye'nin şimdiki dış borçlarının 1/6'sı olduğunu görürüz.
Eğitim: Diğer sahalarda olduğu gibi eğitim sahasında da emperyalizmin kültürü hakimdi. Eğitimdeki öğrencilerin % 40'ı yabancı okullarda okuyorlardı. Zaten Türk okulları da Batı kültürünün etkisi altında eğitim yapıyordu. Mevcut okulların % 34'ü yabancı uyruklulara aitti.

Türkiye'nin en büyük şehri olan İstanbul'un Kurtuluş Savaşından sonraki sosyo-ekonomik yapısı şöyle idi:

Toplamı 1413 olan kahve, lokanta, birahane, meyhane gibi küçük işyerlerinin 97 tanesi Türklerin, 1316 tanesi yabancı uyruklularındır. Sinemaların 3/-Tü yabancılarındır. Bir Türk futbol ligi yanında, 7 tane yabancı futbol ligi vardır. Açlığın ve sefaletin sonucu ahlak zayıflamış, suç oranı en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Şu rakamlar bunu çok iyi açıklamaktadır: 359 tane kayıtlara geçen genelev ve kadınların çalıştığı 58 bar mevcuttur.
İşte Türkiye'nin durumu bu idi. Ve Kurtuluş Savaşını veren kadro böyle bir Türkiye'yi kalkındıracak, bağımsızlığını devam ettirecekti. Gerçekten iktisadi kalkınmayı sağlamak, askeri başarıdan çok daha zordu.
İktisadi alandaki değişiklikleri görüşmek ve ülke kalkınmasını sağlamak için bir iktisat kongresi toplamıştır.

İzmir İktisat Kongresi

İzmir İktisat Kongresi, Kurtuluş Savaşı sonrasındaki Türkiye'nin ekonomik yapısını ve toplumdaki sınıfsal dengeyi göstermek açısından önemlidir. Kongre, 17 Şubat 1923 günü bütün illerden gelen tüccar, sanayici, çiftçi ve işçi temsilcilerinden oluşan 1135 üyenin katılmasıyla açılmıştır.
Şimdi olduğu gibi o zaman da ülkenin sömürülmesine öncülük edenler İstanbul'daki işbirlikçi tüccarlar idi. Onun için Kurtuluş Savaşı kazanılır kazanılmaz İstanbul tüccarı örgütlenmiş ve dışında kaldığı savaşın nimetlerinden yararlanmak için planlarını hazırlamıştır. İstanbul'da kongre hazırlıklarına başlamışlar, bunu haber alan Ankara hükümeti, İzmir İktisat Kongresini toplamıştır. İstanbullu milli tüccarlar, Türk Ticaret Birliği adı altında toplanarak, levantcnler, Rum ve Ermenilerin elindeki ticari mevkileri, milliyetçilikten yararlanarak ele geçirmek ve yabancı sermaye ile ilişki kurmak arzusundadırlar. Bunu yaparken de Osmanlı, İslam terimleri yerine Türk, milli terimlerini kullanıyorlardı. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için de devleti levantenler, Rumlar ve Ermeniler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmak istiyorlardı. Devletin yabancı sermaye ve şirketler üzerinde millileştirmeye gideceğini bildikleri için büyük umutlar besliyorlardı. Ayrıca tasfiye edileceklerini anlayan yabancı şirketler Rum ve Ermenilerle olan ortaklıklarını feshederek varlıklarını korumak için Milli Türk Ticaret Birliği üyesi Türk tüccarlarla ortaklık kurmuşlardır. Kongreye delege olarak gelen işçiler, bu birliğin sadece kongre için kurduğu derneklerin temsilcileri olup, hepsi patronların adamıdır. Çiftçi delege olarak gelenler ise, toprak ağalarıdır. Zaten kongreye hakim olanlar, bu kongre için daha önceden hazırlanmış olan İstanbul tüccarlarıdır.

Kongrede milliyetçi hava hakimdir. Hem yabancı sermaye olmadan kalkınmanın sağlanamayacağı söylenmekte, hem de yabancı sermayeye kuşkuyla bakılmaktadır. Kongredeki en önemli tartışma konusu, tarımda aşarın kaldırılmasıdır. Toprak ağaları aşarın kaldırılmasını ve aşar kaldırıldıktan sonra boşalacak devlet hazinesinin sanayici ve tüccarlardan alınacak vergilerle doldurulmasını istemişlerdi. Tüccarlar da buna karşı, aşarın yerine adil bir tarım vergisinin getirilmesini savunmuşlardı.
Toprak reformu söz konusu olmamıştır. Çünkü tüccar, eşraf ve toprak ağalarından oluşan kongrede toprak reformunu savunacak bir tek delege yoktu.
Gelecek yıllardaki ekonomik politika ve bu politikayı uygulayacak kadro, kongreye katılan tüccar, eşraf ve ağa üçlüsünce düzenlenecektir. Savaş içinde bizzat mücadeleyi üstlenen işçi ve köylüler, kalkınma çabalarının dışında tutulmuşlardır.

Subay kadrosu ise iktisat meselelerine son derece yabancıdır. Atatürk bu gerçeği şöyle dile getiriyordu:

Arkadaşlar,
Sizler, doğrudan doğruya ulusumuzu yoğuran halk sınıflarının içinden geliyorsunuz, onların seçtiği kimseler olarak buradasınız. Böylece, ülkemizin ve ulusumuzun durumunu, isteğini, kanısını yakından biliyorsunuz. Sizin söyleyeceğiniz sözler, alınmasını gerekli göreceğiniz kararlar, doğrudan doğruya halkın dilinden söylenmiş sayılacaktır. Bu, durumun ve gerçeğin ta kendisidir. Çünkü halkın sesidir. Tarih, ulusların yükseliş ve çöküş nedenlerini araştırırken birçok siyasal, sosyal durumları sayıp döker, ama bir ulusun doğrudan doğruya yaşamasıyla, yükselmesiyle, çözülüp çökmesiyle yakından orantılı ve ilgili olan o ulusun ekonomisidir. Tarihin ve deneyin ortaya koyduğu bu gerçek, bizim tarihimizde de bütün açıklığı ile ortadadır. Gerçekten Türk tarihi incelenecek olursa, bütün yükseliş ve çöküş nedenlerinin birer ekonomi meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır.
Tarihimizi dolduran bunca başarılar kadar bunca yenilgiler de, kazançlar gibi kayıplar da, o dönemdeki ekonomik durumla yakından ilgilidir.
Yeni Türkiye'mizi layık olduğu yüksek düzeye ulaştırabilmek için en çok ekonomimize önem vermek zorundayız.

Çünkü zamanımız tümüyle bir ekonomi döneminden başka bir şey değildir. Bir ulusun varlıklı ve mutlu yaşaması için birinci kaynak olan ekonomisiyle uğraşmamış olması çok ilgi çekici, çok düşündürücü bir durumdur. Ama biz suçumuzu açıklamalı, ekonomimize şimdiye kadar gerekli önemi vermediğimizi söylemeliyiz. Bu kongre, ekonomik gücü elinde tutan çevreleri açıkça belirtmektedir.

Liberal Dönem

Türkiye'de 1923-1931 dönemini liberal dönem olarak tanımlaya-biliriz. Bu dönemde temel iktisadi politikanın esası şudur: Devlet, ekonomik girişimleri sağlayacak, tüccar ve sanayici takımına her türlü imkânı verecek ve yardım edecektir.
Toplum kesiminde birlik ve beraberliği sağlamak için CHP kuruldu. Parti yapısı, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri üzerine oluştu. Genç Cumhuriyet bir milli ekonomi politikası uygulamak kararındadır. Fakat, devletin olanakları oldukça sınırlıdır. Lozan Antlaşması'nda yabancılara konan gümrük vergisi aynı kaldığından ve oranı çok düşük olduğundan, yabancı ithal malları ödemede büyük dengesizlik yaratmaktadır. Bu yolla giren mallar, tüketime yönelik olup 1927 yılında toplam ithalâtın %70'ini meydana getiriyordu. Aynı zamanda Osmanlı borçlarının ödeme sorunu ve savaştan yeni çıkmış toplumumuzun güçlü bir ordu bulundurma zorunluluğu devletin sınai girişimler için gerekli sermaye birikimine imkân vermiyordu. Bu imkânsızlık içinde Atatürk'ün şahsi girişimiyle birçok çiftlikler, yerli bira fabrikası ve çeşitli fabrikalar kuruldu. Yine Atatürk'ün kendi girişimiyle 250 bin lirayla Türkiye İş Bankası'nın te-meli atıldı. Banka sadece Atatürk'e ait parayla kurulmasına rağmen, zamanın tüccar, eşraf ve politikacıları, hiç sermaye yatırmadan ortak olmuşlardır. Kısa zamanda devlet yardımı ile güçlenen İş Bankası, para hırsı ile yanan kişilerin cirit alanı haline geldi.

Falilı Rıfkı Atay bu konuyu açıklayarak şöyle demektedir:

İş Bankası'nın bir nevi politikacılar bankası olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için pek acıklı bir aferizm salgınının başlangıcı olmuştur. Öte yandan eskiden kurulan Ziraat Bankası, anonim şirketi haline getirildi ve başına Konya mebuslarının ağır bastığı bir kadro gelmeyi başardı. 1927 yılında Sanayiyi Teşvik Kanunu çıkarıldı. Bu kanun sanayi kesiminde yatırım yapacak özel teşebbüse devlet eliyle geniş imkanlar sağladı.
Bu kanun çıkmasına rağmen sermaye sahipleri sanayi yatırımları yapmaktan kaçınıyor, fazla kâr getiren alanlara yatırım yapıyorlardı. Bütün çabalara rağmen özel teşebbüsün ve bankaların desteğiyle iki şeker fabrikası, bankalar sermayesiyle iki tane daha şeker fabrikası kurulmuştur. Şeker fabrikaları sayısı dörde çıkmıştır. İş Bankası yönetiminde ve şeker sanayinde ön plana geçen Hayri İpar şeker fabrikalarında üretimi azaltmıştır. Çünkü yabancı ülkelerde şekerin fiyatı çok düşüktür. Gümrük vergisi de düşük olduğu için, dışarıdan şeker ithal ederek Türkiye'de komisyonculuğunu yapmak daha kârlı gelmiş ve o yola başvurmuştur. Bu gaye uğruna fabrikalardaki üretim kısıtlanmıştır. Durumu araştıran Sanayi Tetkik Dairesi Başkanı ise "daha fazla üretirsek fabrika dayanamaz" diyerek niyetini ve samimiyet derecesini açıklamıştır. Bu tür oyunlar içinde kâğıt ve çimento sanayi kısmen kurulmuştur. Cumhuriyet hükümetinin desteğiyle özel sanayici yaratma politikası, zenginler, şeker kralları yaratmış, ama büyük sanayiciler yaratamamıştır.

Tüccarlar daha kolay ve garantili yolları seçmişler ve sanayi yatırımı yerine ithalatçılığı tercih etmişlerdir. Rum ve Ermenilerin yerini alan bu tüccar çevresi geniş ortam bulmuştur. 1917 yılında çocuk yaşta bakkallık, inşaat malzemeciliği ve yabancı firma temsilciliği yapmış olan Vehbi Koç, Türkiye'nin bir numaralı işadamı olmayı başarmıştır. Yine 1929 yılında kurulan Mensucat Santral T.A.Ş. bugün İstanbul iş çevresinde ilk sırayı teşkil etmektedir.

Tekel önce bir Amerikan şirketine verilmiş, sonra da devletleştirilmiştir. Tüccar ve bir kısım politikacıların bu derece çıkar elde etmeleri ve iş adamı olma özlemleri onları kısa zamanda arsa spekülasyonu da yapmağa zorlamıştır. Şu olay gerçeği tam anlamıyla dile getirmektedir: Bir zamanlar orduda politikacılık eden ve Atatürk'ün hiç sevmediği bir eski subay Ankara'da görülmüştü. Bunun üzerine Atatürk "Ne işi var bit adamın Ankara'da?" diye sormuştu. Komisyonculuk için dolaştığı söylenmesi üzerine, bazı politikacılar "Davanın bütün zahmetini biz çekeceğiz, parasını onlar mı kazanacaklar?" diye söylenmişlerdi. Bu kişilerin düşüncesi şudur, eğer devlette bir iş görülecekse ve bu işten komisyon alınacaksa Atatürk'ün yakın ve tanıdıkları dışındakiler neden alsınlar? Ve bu fikre dayanarak Atatürk'e bir milyon lira verilmesi için kanun teklifi hazırlamışlar, imza toplamışlardır. Bunu duyan Atatürk "Ne küstahlık" diyerek kanun teklifini bularak yırtmıştır.
Böylece devlet desteği ile sanayi kalkınmasını yürütmek mümkün olamamıştır. Eski levantenler, Rum ve Ermeni yabancı uyrukluların yerini, kolay kâr peşinde koşan ve yabancı komisyonculuğunu tercih eden Türk tüccarları almıştır. Yabancı firmalar da mevcudiyetleri için Türk tüccarlarıyla ilişkiye girmeyi uygun bulmuşlardır. Sonuçta, liberal politika başarıya ulaşamamıştır. Bir taraftan iç şartlar, diğer taraftan 1931 dünya buhranının yarattığı durum dolayısıyla devletçilik politikasına geçilmiştir.

Devletçilik Dönemi (1931-1945)

1923-1931 liberal ekonomi dönemi teorik anlamdan öteye gidemedi. Tüccarlar ve iş çevreleri devlet imkânlarından yararlanarak sanayi kalkınmasını sağlamak yerine, komisyonculuğa dönük ve kolay kâr getiren alanlara yatırım yapıyorlardı. Devlet birçok kereler bizzat müdahale gereği duydu. Çünkü, Lozan Antlaşması'yla kaldırılamayan, çok düşük olan gümrük vergisi, devletin dış borçları ödeme mecburiyeti ve esasen eskiden beri kolay kazanç yollarına kaçan iş çevrelerinin tutumu, devletçilik politikasına doğru kayışı zorunlu kıldı. Bu arada dünya ekonomik buhranının patlaması da önemli bir etken olmuştur. 1930'da kapitalist dünya bloku büyük bir depresyonun içine girmişti. Bu sıralarda planlı ekonomi sayesinde sosyalist blok gözle görülür bir ilerleme kaydetmişti. Bu durum idarecilerin planlı ekonomi ve devletçiliği düşünmelerine sebep oldu.

Dünya ekonomik buhranı Türkiye'yi de etkilemiştir. İhracat mallarımızın fiyatı düşmüş, tarıma dayalı ihracatı korumak için sanayi mamullerine yönelik üretim yapılmak zorunluluğu doğmuştur. Dış ticaretteki dengesizliği gidermek için sanayinin devlet eliyle kurulması ihtiyacı doğmuştur. Bu anlamda uygulanacak devletçilik politikası, bizzat kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesine yardım eden bir politikadır. 1930 yılında devletçilik politikasının teorisini yaratmaya çalışan ve olumlu girişimlerde bulunan Milliyet gazetesi çevresinde toplanmış Kadro Grubu İş Bankası çevresi tarafından Milliyet gazetesi ele geçirilerek tasfiye edilmişlerdir. Bu çevrenin sözcüleri, Kadrocularının devletçilik anlayışını komünistlik olarak suçluyor ve "bu zihniyetin cılâmet-ifarikası Rusya'dır" diyorlardı. Oysa Kadrocuların başında İsmet İnönü ve Yakup Kadri gibi kişiler vardı.

Devletçilik politikasının ciddi girişimi 1933-1937 ilk Beş Yıllık Plan dönemidir. Bu plan bugünkü gibi karma ekonomiye dönük geniş bir plan değildir, dar anlamda sanayi yatırımlarını kapsar. Plan sayesinde özel teşebbüsün el atmaktan kaçındığı Anadolu'da önemli sanayi yatırımları kurulmuştur. Dış yardım ve kredilerin olmamasına rağmen 17 milyon lira borç alınmış ve 36 milyon lira borç ödenebilmiştir. Dünya ekonomik buhranının gelişmiş kapitalist ülkeleri kasıp kavurduğu bir dönemde, bir tarım ülkesi olan Türkiye, varlığını korumuş ve birçok yönde endüstriyel kalkınmaya hız vermiştir.

Bu dönemin en belirgin özelliği yabancı şirketlerin millileştirilmesidir. Bu şirketlerin başlıcaları şunlardır:

1. Adana, Mersin, Tarsus Demiryolları ve Haydarpaşa Liman Tesisleri,
2. Mudanya-Bursa Demiryolu,
3. İstanbul Türk Anonim Su Şirketi,
4. İzmir Rıhtım Şirketi,
5. İzmir, Afyon, Manisa, Bandırma Demiryolu hattı,
6. İstanbul Rıhtım, Dok ve Antrepo T.A.Ş.
7. Aydın Demiryolu Şirketi,
8. İstanbul Telefon T.A.Ş.
9. Ereğli Şirketi,
10. Zonguldak/Çatalağzı demiryolu,
11. İzmir Telefon T.A.Ş.
12. Üsküdar ve Kadıköy Havagazı T.A.Ş.
13. Şark Demiryolları T.A.Ş.
14. İstanbul Elektrik T.A.Ş.
15. İstanbul Tramvay Şirketi,
16. İstanbul Tünel Şirketi,
17. Ankara Elektrik, Havagazı ve Adana Elektrik T.A.Ş.
18. Bursa ve Müttehit Elektrik T.A.Ş.
19. İzmir Tramvay ve Elektrik T.A.Ş.
20. İzmir Suları T.A.Ş.
21. Ergani Bakır İşletmeleri,
22. Kuvanshan Bakır Madeni İşletmesi,
23. Keçiborlu Kükürt Madeni İmtiyazı,
24. Bira Fabrikaları (Bomonti, Nektar) T.A.Ş.

1930 yılından 1939'a kadar devam eden bu millileştirmeler, Osmanlı Devleti zamanında verilmiş imtiyaz ve imkânların tasfiyesidir. Bu millileştirmeler olurken muhalefet sesleri yükseliyordu. Politika ve iş çevrelerinde yabancı sermaye olmadan kalkınmanın sağlanamayacağı yolundaki görüş hakim durumdaydı. Ayrıca, Serbest Fırka taraftarları, bu millileştirmelerin yabancı sermayeyi iyice ürküttüğünü ve hiçbir devletin Türkiye'ye yardıma imkânı olmadığını öne sürüyorlardı.
Devletçilik politikasının en hızlı yılı 1935 yılıdır. Bu hız 1937 yılına kadar devam etmiş, ondan sonra yavaşlamıştır. 1923 yılından bu yana uygulanan tarafsızlık politikası, 1937 yılından itibaren gevşemeye başlar, çünkü Batıya doğru bir kayma görülmektedir. Bu kayış, Kurtuluş Savaşı dönemindeki savaş ortamının verdiği imkânlar ve savaş sonrasının istikrarsızlığı yüzünden palazlanarak gelişme ortamı bulan İstanbul iş çevreleri ile onların düşüncesini paylaşan politikacıların tesiriyle olmuştur.

İkinci Dünya Savaşının başlayacağı ortamda Türkiye politikasının durumu şudur:

Ekonomik yapı ve Atatürk'ün kendi elleriyle kurduğu İş Bankası İstanbullu iş adamlarının eline geçti. Bu çevreler ne kadar devlet yardımlarıyla gelişme ortamı bulmuşsa da, devletçilik yerine yabancı sermaye ile tekrar ortaklık kurmayı tercih etmektedir. Politikacıların bir kısmı da iş çevrelerinin bu durumunu desteklemektedir. Atatürk ve çevresindeki kadro böyle bir girişime karşıdır. Kısaca belirtmek gerekirse, Atatürk ve kadrosu iş çevrelerine ve onların temsilcisi politikacıların emperyalist ülkelerle ilişki kurmaları karşısında tek engeldir. Bu engel 1938'de Atatürk'ün ölümüyle kısmen kalkıyordu. Atatürk'ün ölümünden 11 ay sonra 1939 yılında İngiliz-Fransız-Türk Antlaşması imzalandı. Gerekçe olarak da Nazi Almanya'sı ve faşist İtalya'ya karşı bir ittifak olarak gösterildi.

Kaynakça
Kitap: Savunma
Yazar: Deniz Gezmiş
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir