Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Cumhuriyet ve Türk Milliyetçiliği

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Cumhuriyet ve Türk Milliyetçiliği

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 23:10

Cumhuriyet ve Türk Milliyetçiliği

Türk milliyetçiliğinin yakın tarihteki en kutsal eseri Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir. Türk milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ideolojisi olmasının dışında, Türk milliyetçileri için hayatı kavrama, anlamlandırma ve izah etme çerçevesini oluşturur.

19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başında teorik çerçevesi oluşturulan Türk milliyetçiliği, ileri bir teorik çerçeveye oturan kavramsal yapısı ile bütün bir 20.yüzyılı doğru izah etmiştir. Gaspıralı İsmail, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu gibi teorik donanım açısından, dönemlerindeki aydınların çok ötesinde bir zirveyi temsil eden beyinlerin oluşturduğu birikimi büyük bir siyasi gerçekçilik ve deha ile siyasal yaşama taşıyan Mustafa Kemal Atatürk, Türk milliyetçiliğini Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ideolojisi yapmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk döneminde Türk milliyetçiliği, bir siyasal program olarak milli devletin oluşturulması amacı ile devletin ve milletin hayatının bütün alanlarını kapsamıştır. Atatürk, Ziya Gökalp'in zamansız ölümü ile ortaya çıkan teorik alt yapı açığının farkına varmıştır. O, bu eksikliği ortadan kaldırmak amacı ile yaşamının bütün büyük projelerinde Cumhuriyet'in milli bir devlet olarak şekillenmesini sağlayacak, gelecekte bir Türk dünyasının oluşmasının düşünsel temellerini atacak kurumları ve zihniyeti oluşturmaya çalışmıştır. Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Türk milliyetçiliğinin fikri temelini oluşturacak kurumlar olarak tasarlanmıştır.
Atatürk'ün erken ölümü ve takipçilerinin onun fikri ufkunu kavrayamamaları, hatta bir kısmının bilinçli bir şekilde Atatürk'ün fikri mirasına ihaneti, milli devlet projesinin yarım kalmasına neden olmuştur. Atatürk'ün vefatı ile Türk milliyet-çiliği ideolojisi devletin resmi ideolojisi olma niteliğini görünürde korusa da özünde yitirmiş, siyasal bir program olmaktan çıkarak daha İnönü döneminde içi boş bir bürokratik milliyetçiliğe dönüşmüştür.

Bir süre sonra da, özellikle 1980'lerden sonra hızlanarak, Türk milliyetçiliğinin en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin varlığı, hedef alınmaya başlamıştır. Bugün içinde bulunduğumuz süreçte ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti, özünü ve anlamını yitirecek şekilde dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yurttaşlık bağı ile bağlı olan her vicdan sahibi yurttaşın beyin ve yüreğini tırmalayan sorunlarla karşı karşıya olduğu, bir dönemden geçiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan temel değerlerin hepsinin teker teker sorgulandığı, eskimişlikle, köhnelikle suçlandığı; ulusal bilincin yerini parlâmento içinde ve dışında etnik, dinsel ve mezhepsel alt kimliklerin aldığı, Türkiye'yi bir milli devlet, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını da Türk milleti yapan bütün değerlere saldırıldığı; Türk milletinin bağımsız ve onurlu yaşama iradesinin yıkılmaya çalışıldığı bir ortamda; Türkiye'yi ayaklarının altından çeken ve milletin geleceğini bir bilinmezliğe atan gelişmeler karşısında, bu milletin şanlı geçmişine ve büyük geleceğine inanan Türk milliyetçileri, büyük bir ızdırap, kızgınlık, gerilim ve ne yazık ki hepsinden öte umutsuzluk içindedirler.

Bu fiili durum Türk milliyetçiliğinin, 20. yüzyılı hem Türkiye hem dünya ölçeğinde doğru açıklayan bir ideoloji olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Ancak, 20. yüzyılı doğru bir şekilde açıklayan Türk milliyetçiliği, 21. yüzyıla doğru ve anlaşılır bir teorik izah getiremediği gibi, kurucusu olduğu Cumhuriyet'in yıpranışını ve yaralanmasını engelleyebilecek durumda da değildir.
Çünkü, Türk milliyetçiliği ideolojisi, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında yaşadığı güçlü fikri canlanmayı 20. yüzyılın sonunda tekrar yaşamamış, kendisini geliştirerek 21. yüzyıla taşımamıştır. Gerçi, milliyetçi ideoloji 1960'larda tekrar bir fikri canlanma süreci içine girmiş ise de bu ideolojik canlanma sürdürülememiş, 1980'den sonra nerede ise tamamen durmuştur.
Küreselleşmenin başladığı ve yeni ideolojik parametrelerin ortaya çıktığı, milli devlete yönelik ideolojik-politik saldırıların en güçlü olduğu içinden geçtiğimiz küreselleşme döneminde, Türk milliyetçiliğinin ideolojik çerçevesi üzerinde Türk milliyetçisi aydınların yeterince çalıştığını söylemek mümkün değildir.

Türk milliyetçileri arasında bu dönemde gerçekleşen ideolojik gerileme ve günlük, ilkesiz politik kaygılarla ideolojiden kopuş o kadar yoğundur ki, siyasal bir program olarak milliyetçiliğin küreselleşmeye meydan okuması ve kendisini yenilemesi ile kimse ilgilenmemiştir. Bu ideolojik gerileme sürecinin sonu-cunda milliyetçiliğin doğruları ve yanlışları ortadan kalk-maya başlamış, körelme sürecine girmiştir.
Aslında 1990lar boyunca ülkemizde yaşanan terör olaylarından dolayı milliyetçiliğin politik bir güce dönüşmesi için çok olumlu bir toplumsal vasat oluşturulmuştur. Ancak, ideolojiden tamamen kopan ve Türk milliyetçiliğinin ideolojik çerçevesinin geliştirilmesi için hiç çalışmayan, hatta ideolojinin önemine inanmayan kadrolar, Türk toplumuna Türk milliyetçiliğini siyasal bir program olarak sunamadıkları için milliyetçiliğin siyasal güce dönüşmesi, Türk milliyetçilerinin toplumumuza sundukları gelecek projelerine ve programlara değil, diğer siyasal parti ve programların başarısızlığına bağlı hâle gelmiştir. Ancak, milliyetçiliğin ideolojik bir yenilenme yaşamadan iktidara gelmesinin milliyetçiliğin sorunlarını çözmediği, aksine daha büyük sorunlar ortaya çıkardığı görülmüştür.

Yaşanan tecrübenin ışığında, Türk milliyetçileri artık bir gerçeği kendilerine itiraf etmek zorundadırlar. Türk milliyetçiliği, siyasal, ideolojik, düşünsel, ahlâki ve kültürel bir bunalımdan geçmektedir. Bugün itibariyle Türk milliyetçiliği, yaşamın birçok alanına ve 21. yüzyılın birçok gerçeğine cevap veremez, çözüm üretemez durumdadır. Oysa, hırpalanan, örselenen, saldırılan, dönüştürülerek sona erdirilmek istenen aziz Cumhuriyet'imizi yenileyerek, güçlendirerek geleceğin içlerine taşıyacak tek ideoloji, Cumhuriyet'i kuran ideoloji olan Türk milliyetçiliğidir.
Türk milliyetçiliğini ideolojik bir diriliş ve yenilenme süreci içine sokması gerekenler, Türk milliyetçileridir. Türk milliyetçileri ya bu tarihsel sorumlulukları ile yüzleşerek tarih içinde kendilerine düşen görevlerini yerine getirecekler ya da bu görevi yapmak için başka nesillerin gelmesi beklenecektir. Ancak, Cumhuriyet'imizin kendisini savunmak için gelecek nesilleri bekleyecek zamanı yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti'ne Saldırılar ve Türk Milliyetçiliğinin Konumu

Mustafa Kemal Atatürk sonrası dönemde Cumhuriyet'in kurucu ideolojisi olan Türk milliyetçiliğinin Türk devlet ve toplum yaşamından adım adım, fakat istikrarlı bir şekilde tasfiyesi, yaşadığımız dönemde çok kritik bir aşamaya ulaşmıştır. Cumhuriyet'imizin temeli olan Türk kimliği parçalanarak yerine etnik kimlikler konulmaya ve Türkiye bir iç savaşa, bir Türk Kerbelâsı'na itilmeye çalışılmaktadır. Böyle bir iç savaştan sonra sıra Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin uniter bir milli devlet olarak sona erdirilerek, etnik merkezli federal bir yapılanmaya doğru kaydırılmasına gelmiştir.
Bugün gelinen vahim durumun, 1970'lerden bu yana ülkemize yönelik sürdürülen çok kapsamlı bir gayrınizami savaş ve psikolojik-ideolojik saldırının sonucu olduğu açıktır. Aziz Cumhuriyetimiz, 1970'li yılların sonunda şehir terörizmi

ile başlayan düşük yoğunluklu çatışmayı hâlen yaşamaya devam etmektedir. Bu düşük yoğunluklu çatışma, Türk politikacılarına, aydınlarına, diplomatlarına ve halkına bazı çevrelerin bilinçli/bilinçsiz empoze etmeye çalıştığının aksine Türk ordusu ile bölücü çete arasında bir mücadele değil, çete aracılığı ile Türkiye'ye yönelik örtülü savaş açmış ülkelerle yapılan bir mücadeledir.
1990'lı yıllarda Kuzey Irak bölgesinin uluslararasılaşması ve çetenin Avrupa'da etkili faaliyetleri sonucunda, aynı askeri ittifaka dâhil olduğumuz ülkelerin dahi Türkiye'ye karşı yürütülen bu gayrınizami savaşta çeteyi bir araç olarak kullanmaya başladığı görülmüştür.
Bölücü çete ve onun siyasal kolu, aldığı bölgesel ve küresel desteği en iyi şekilde değerlendirerek, 1970'lerin sonunda başlayan ve değişik araçları ve yöntemleri kullanarak Türk ulusunun kaderde, tasada ve kıvançta ortaklık bilincine, Türkiye Cumhuriyetinin kutsal toprak bütünlüğüne, sosyal ve ekonomik dokumuza ağır hasar vermiştir ve vermeye devam etmektedir.

Bölücü çete ile en büyük mücadeleyi Türk milletinin bağımsız yaşama iradesinin ve onurunun temsili olan Türk Silâhlı Kuvvetleri, aziz milletimizin büyük ve fedakâr desteğini arkasına alarak gerçekleştirmiştir. Bu keyfiyet, ilk bakışta normal görünebilir. Ancak, yirmi yılı aşkın bir süreden bu yana devam eden mücadele, sadece mücadelenin yirmi yıl sürmesi ve henüz bitirilememiş olması dahi bir şeylerin doğru gitmediğinin göstergesidir. Düşük yoğunluklu çatışma, askeri olmaktan çok siyasi bir mücadeledir ve muarızı, politik olarak bitirecek bir konsepti gerektirir. Konvansiyonel bir savaşta bütün ulusal güç unsurları nihai zafer için askeri gücün arkasında yer alması gereken faktörlerdir. Oysa, düşük yoğunluklu çatışmada başarı için gereken; siyasi, ekonomik ve psikolojik güç unsurlarının silâhlı güç tarafından desteklenmesidir, yani silâhlı kuvvetler asli değil ikincil mücadele unsurudur. Ancak, milli güvenlik kültür ve konseptinden bihaber olan hükümetlerin, Cumhuriyet'imizin varlığına yapılan saldırıyı bilinçli veya bilinçsiz olarak küçümsemeleri, herhangi bir politik savunma stratejisi geliştirmemeleri neticesinde bugüne değin geçen süreçte bölücü çete ve arkasındaki devletlerle mücadelenin bütün yükü, hükümetlerin geliştirmiş olduğu bir politik stratejinin yokluğuna rağmen başarılı bir askeri strateji geliştiren Türk Silâhlı Kuvvetleri'ne kalmıştır. Silâhlı Kuvvetlerimiz, bir devletin bütün mekanizmaları ile üstlenmesi gerektiği bu ağır sorumluluğu şikâyet etmeden tek başına taşımış, sonunda düşük yoğunluklu çatışma tarihinde eşine az rastlanan bir şekilde bölücü çeteyi askeri anlamda etkisiz hâle getirmiş, çetenin başını adalete teslim etmiştir.
Ancak, aradan geçen 15 yıla rağmen düşük yoğunluklu çatışmanın politik boyutunu kavramayan siyasal parti ve iktidarlar, binlerce şehit pahasına ulaşılan askeri başarıyı, bölücü çete ve siyasal uzantısı olan partiye karşı politik bir kon-sept geliştirmedikleri için heba etmişlerdir. Bölücü çetenin başı Şam'da dahi sahip olmadığı bir güvenlik içinde, avukatları aracılığı ile çetesini ve uzantısı siyasi partiyi yönlendirmekte, art arda geliştirdiği politik açılımlar ile Türkiye'yi baskı altına almakta, AB başta olmak üzere uluslararası/üstü kuruluşların baskısını Türkiye'ye yönlendirmektedir.

Atatürk'ün ifadesi ile "bütün bunlardan daha elim ve vahim olmak üzere" çetenin Güney Doğu Anadolu ve Doğu Anadolu'da yaptığı siyasi faaliyetler neticesinde bu vatan coğrafyaları madden Türkiye'nin parçası olmaya devam etseler dahi manen Türkiye'den kopmakta, vatan olmaktan çıkmaktadırlar. Çünkü vatan, bir ulusun silâhlı kuvvetlerinin o bölgeden çekilmesi durumunda dahi o topraklar üzerinde yaşayan yurttaşların ellerine silâh alarak müstevliye direndikleri, vatan coğrafyasının geri kalan bölümünden kopmaması için mücadele ettikleri toprak parçasının adıdır. Ne yazık ki, bir yandan bölücü çetenin meydana getirdiği ve getirmeye devam ettiği manevi zehirlenme, öte yandan ilkesiz, inançsız siyaset adamlarının sorumsuz eylemleri, yurdumuzun bu bölgesinin insanları için Ankara'yı bir milli merkez olmaktan bir ölçüde de olsun çıkarmıştır.

Türk milliyetçilerinin görevi bu gelişmelere bir son vererek Türk milletinin içine hızla ilerlediği felâketi durdurmaktır. Bir Türk Kerbelâsı ihtimalini ortadan kaldıracak tek politik güç Türk milliyetçiliğidir. Bazı çevreler, Türk milliyetçiliğinin etnik temelli Kürt milliyetçiliğini canlandıracağı gibi hiçbir teorik temeli olmayan çok yüzeysel bir açıklama getirseler de bu doğru değildir. Çünkü, Türk milliyetçilerinin savundukları milliyetçilik, biyolojik ırkçılığı reddeden, kapsayıcı, kültür ve tarih merkezli bir milliyetçilik iken Kürt milliyetçiliği, biyolojik ırkçı, şovenist, saldırgan, dışlayıcı bir nitelik taşımaktadır. Türk milliyetçiliği, azınlık ırkçılığının şovenist tavrını kapsayılıcılığı içinde eritecek güce sahiptir.
Ancak, gerçekçi olur isek Türk milliyetçileri bugün ideolojik olarak Türkiye'nin içinde bulunduğu federalleşme/parçalanma sürecini durduracak güçte değildirler.

3-9 Ağustos 2002 tarihleri arasında I. Uyum Paketi olarak adlandırılan AB-Uyum Yasaları'nın çıkarılması ile Türkiye Cumhuriyeti ne çok büyük bir darbe indirilmiş, etnik-merkezli karşı devrim gerçekleşmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş esaslarının ortadan kaldırılması yolunda önemli adımlar atılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, devletin ulusal yapısını bir iç savaştan geçirerek veya ülkeyi iç savaşsız teslim alarak, federal bir yapıya dönüştürmeye yeltenecek iç ve dış güçler ile Cumhuriyet'i kuruluş esaslarına sadık kalarak geliştirmeyi ve 21. yüzyıla taşımayı hedefleyen milli güçler arasında yapılacak nihai bir hesaplaşmaya doğru hızla ilerlemektedir.
Bu hesaplaşma, rantçılar ile üretimciler, teslimiyetçiler ile milli direnişçiler, tükenmişler ile ulusal yaratıcılığı ortaya koymak isteyenler, gerçek demokratlar ile etnikçiler, Türk halkının kaynaklarını kolonyalist bir zihniyet ile yağmalayanlar ile Türkiye nin ve halkın sömürülmesine karşı çıkanlar, Türkiye'ye Türklüğün temsil ettiği değerlere, Cumhuriyet'e inananlar ile Cumhuriyet'e saldıranlar arasında gerçekleşecektir.
Bu büyük hesaplaşmanın uluslararası plânda gerçekleşecek olan bölümünde ise Cumhuriyet'e sadık milli güçler uluslararası sistemin politik, ekonomik, sosyal ve kültürel bütün unsurları ile açık veya kapalı bir mücadele süreci içinde olacaklardır.

Ülkemiz bu hesaplaşmaya doğru ilerlerken, Türk siyasal ve bürokratik seçkinleri, bir yandan merkezinde terör örgütü PKK'nın olduğu, 20 yıla yaklaşan düşük yoğunluklu çatışmanın bıraktığı ağır politik, ekonomik, sosyal ve hatta kültürel tahribatın, öte yandan özellikle 2002 senesi içinde maruz kaldığı psikolojik savaşın neticesi olarak, Türkiye'yi, ulusumuzun yüksek menfaatlerini koruma yeteneğini yitirerek, beyinleri ve yürekleri ile büyük ölçüde teslim olmuşlardır.
Yine, ülkemiz bu hesaplaşmaya doğru ilerlerken, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ideolojisi olan Türk milliyetçiliği TBMM'de temsil edilmemektedir. Bu durum ağır bir tehdittir. Türk milliyetçiliği, TBMM'de temsil edilmediği gibi, görsel veya yazılı basında da etkin değildir. Fikri yaşama radikal müdahalelerde bulunamamaktadır. Bu da içinden geçtiğimiz mücadele sürecinde ulusal menfaatlerimizi zayıf düşürmektedir.

Kaynakça
Kitap: Yeniden Türk Milliyetçiliği
Yazar: Ümit Özdağ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Cumhuriyet ve Türk Milliyetçiliği

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 23:11

Nihai Hesaplaşma ve Türk Milliyetçiliği

Türk milliyetçileri sürekli fikri ve siyasi zemin kaybederken, siyasal ve bürokratik seçkinler beyinleri ve yüreklerinde Türkiye'nin yenildiğini kabul etmişlerdir. Bu yenilginin hazırlanmasında, büyük önem taşıyan psikolojik savaşı yöneten düşman karargâhlarının denetimine girmiş olan kültürel seçkinler ile bir kısım milli niteliğini tamamen yitirmiş işadamının da büyük rolü vardır. Küreselleşme ile rekabet edemeyip yenilen ekonomik seçkinler ise Türkiye'nin teslim olması sürecini hızlandırmanın ötesinde bir işlev sahibi değildirler. Üstelik, hâlihazırda mevcut, büyük sayılabilecek siyasal partilerin hiçbirisi, milli talep ve politikaları etkinlik ile dile getirebilecek, yaşama geçirebilecek, Türk milletinin yüksek menfaatlerini savunabilecek durumda değildir.
Türk halkı bir yandan ağır bir ekonomik çöküntü altında ezilirken, öte yandan, devletinin tahrip edildiğini, sahip olduğu genetik devlet felsefesinin penceresinden kavramaktadır. Halk, kendisini ezdiren, sömüren, devletini tahrip eden sistem partilerini bir başka sistem partisini kullanarak cezalandırırken, seçimlerden sonra patlamadan önceki görünürde duyarsızlık sürecine girmiştir. Bundan bir adım sonrası, doğrusu ve yanlışı ile halkın kendi işini kendisinin yapmaya soyunması, yani sosyal patlamadır.

Diğer taraftan, nihai hesaplaşmada Türkiye'nin, Türk ulusunun, iş adamının, köylüsünün, emekçisinin, işbirlikçi olmayan bütün sosyal grup ve kişilerin çıkarlarını temsil edenler, Türkiye'ye inanan insanlar, güçler, büyük bir siyasal güç kaybı, kısmen entelektüel zaaf, örgütsel dağınıklık, fikri önderlikten yoksunluk süreci içinde bulunmaktadırlar.
Nihai hesaplaşmada, milli güçlerin yönetimini sağlayacak bir siyasal karargâha, strateji oluşturacak bir fikri merkeze/merkezlere, milli nitelik taşıyan aydınların örgütlü katkısına, üretilen fikirlerin etkin bir şekilde toplumsal iletişim sistemine sokulmasını sağlayacak bir alternatif basın-yayın alt yapısına ve bütün bunların sonucu/nedeni olarak, Türkiye'yi bu süreçten çıkaracak siyasal liderliğe rastlanmamaktadır.
Bu şekilde girilecek bir nihai hesaplaşmadan Türkiye'nin, Türk milliyetçilerinin, milli güçlerin galip çıkması mümkün değildir. Türkiye'nin varlığını savunmak için yapması gereken hazırlık konusunda vakit daralmaktadır ve önümüzdeki kısa zaman dilimi içinde bütün siyasi parti kaygılarını aşan bir tavırla örgütlenme, fikri karargâh oluşturma, Türk siyasetinde etkinleşme ve halka, aydınlara, seçkinlere ulaşma mücadelesine başlanmalıdır.
İçine girilen nihai hesaplaşma sürecinde Türk milliyetçilerinin yetersizliğinin nedeninin, sadece örgütsel olduğunu söylemek mümkün değildir. Aynı zamanda Türkiye'yi 21. yüzyıla taşıyabilecek, büyük bir fikri boşluk olduğu da ortadadır. Ziya Gökalp - Mustafa Kemal Atatürk çizgisi, 17741922 arasındaki 148 senenin ışığında, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ideolojisi olan Türk milliyetçiliğini, dönemin bölgesel ve küresel koşullarının doğru bir analizi ile ve 20. yüzyılı doğru bir şekilde izah edecek şekilde, akılcı bir ideolojik çerçeve içinde geliştirmişlerdir. Geliştirildiği dönemde Türk milliyetçiliği, dönemin bütün siyasal ideolojilerinden daha demokratik, daha etik, daha ileri bir siyasal programı temsil etmiştir. Ancak, her ideoloji gibi fikri beslenmeye ihtiyaç duyan Türk milliyetçiliği özellikle küreselleşme sürecinde ideolojik gelişme sürecine sokulmayarak olayların ve kavramların gerisinde kalmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkelerine sadık olan Türk milliyetçilerine, nihai hesaplaşmadan galip çıkmak, hırpalanan Cumhuriyet'i onarmak ve güçlendirmek, Cumhuriyet'i 21. yüzyıla ve onun da ötesinde 3. bin yıla tarihin, coğrafyanın ve kültürümüzün bize yüklediği misyon ile taşımak görevi düşüyor. Ancak, bu misyonu gerçekleştirebilmek, Türk milliyetçiliğinin, yaşamın bütün alanlarında gerçekleştirmesi gereken bir yenilenmeye ve dirilişe; Türk milliyetçiliğinin yeniden fikri inşasına bağlıdır.

Türk Milliyetçiliğinin İdeolojik Buhranı

Türk milliyetçiliğinin 21. yüzyıla meydan okuyan, dönemin hâkim ideolojisi olan küreselleşmeyi kavrayarak ve izah ederek, ona cevaplar üretir hâle gelmesinin, diğer bir ifade ile Türkiye için bir siyasal program hâline gelmesinin ön koşulu, özünden ve kaynaklarından güç alarak ideolojik bir yenilenme içine girmesidir.
Bugünkü hâli ile milliyetçilik teorik plânda 20. yüzyılın başında bulunduğu noktanın çok gerisindedir. Türk milliyetçilerinin fikri tembelliği, sosyal bilimlerin ve ideolojik çalışmaların sürekli ihmal edilişi, günlük politik ihtiyaçların fikri, siyasal ahlâkın önüne geçmesi, milliyetçiliğin gelişerek yetkin, 21. yüzyılı kavrayan bir siyasal program hâline gelmesini engellemiştir.

Son 24 yıldan bu yana Türk milliyetçileri ideoloji üzerinde çalışmayı tamamen terk etmişlerdir. Hatta 12 Eylül sonrasında bu tavır, Türk milliyetçiliğinin bir siyasal eylem plânı olmaktan çıkıp komünizm ile mücadele derneğinin düşünsel alt yapısı olarak değerlendirilmesine doğru itilmiştir. Kendisini Türk milliyetçisi diye nitelendirenler arasında komünizmin tehdit olmaktan çıkması ile Türk milliyetçiliğine ve onun ideolojik gelişimine ihtiyaç olmadığını düşünenler olmuştur. 12 Eylül sonrasında birçok Türk milliyetçisi politikacı ve aydında, "herhangi bir sağ partide de Türk milliyetçisi olarak politika yapılabilir" anlayışı yerleşmiştir. Aslında kendi varlık ve var oluş şekillerine meşruluk kazandırmaya çalışan bu insanların Türk milliyetçisi olmadıkları söylenemez. Ama siyasal bir program olarak Türk milliyetçiliği ancak Türk milliyetçiliğini siyaset ekseni olarak benimsemiş bir partide yapılabilir. Aksi takdirde diğer sağ partilerde Türk milliyetçisi olarak bulunmak marjinal faydalar sağlasa dahi son tahlilde, Türk milliyetçiliği çizgisinden uzaklaşmayı temsil eder. 12 Eylül sonrasındaki bu ruh hâli de Türk milliyetçiliğinin ideolojik bir eksen üzerinde gelişmesini engellemiştir.

Öte yandan siyaset-üniversite bağının kopması; 1980'lerin başında Erol Güngör ve Mehmet Eröz gibi Türk milliyetçiliğinin ideolojik gelişimi için büyük tartışma alanları yaratan akademisyenlerin erken kayıpları, Türk milliyetçiliğinin ideolojik gelişimi önündeki engellerin başında gelmiştir.
SSCB'nin çökmesinden sonra Türk dünyası gerçeğinin bir patlama şeklinde ortaya çıkması bile Türk milliyetçisi aydınların ideolojik bir çıkışı temsil etmelerine yol açamamıştır. Tarihsel plânda haklılıklarının ortaya çıkması bile, Türk milliyetçilerini fikri-ideolojik bir harekete geçirememiştir.

Siyaset-üniversite bağının kopmasında tek hata, üniversite mensuplarının teorik çalışmalarına yeterince değer vermeyen ve ancak rahatsız edici olmadığı sürece, bir süs gibi kullanan milliyetçi siyasetçiler değildir. 12 Eylül sonrasının bütün değerlerini çürüten liberal kapitalizmin insanları satın alışından, üniversite de kendisini ne yazık ki koruyamamıştır.
Türk milliyetçisi yazının gelişmemesinin bir gerekçesi olarak, sık sık Türk milliyetçilerinin okumadığı ileri sürülmüştür ve sürülmektedir. Bu gerekçe ilk bakışta birçoğumuza doğru da gelmektedir. Ancak, bu gerekçe aslında fikri çalışmanın kendisine hakaret niteliği taşır. Fikri çalışma, entellektüel üretim peynir veya portakal mıdır ki, tüketicisi olunca üretilsin yoksa üretim durdurulsun? Türk milliyetçisi aydınlar eğer Türk milliyetçilerinin önüne sürekli okunabilecek değeri olan çalışmalar koyabilirler ise Türk milliyetçileri de okumaya başlayacaklardır. Ancak entelektüel üretim okuyucunun talebi ile değil, aydının kafasındaki entelektüel ızdırap ile başlar. Türk milliyetçilerinin temel sorunu, bu entelektüel sorunun ve ızdırabın durmuş olmasıdır.

Ancak, Türk millliyetçiliğinin ideolojik bunalımından sorumlu olanlar sadece aydınlar ve siyasetçiler değil, aynı zamanda önde gelen Türk milliyetçisi sivil toplum örgütleridir. Bu örgütlerin de yeterince ideolojik gelişim üzerinde çalıştıkları, tavizsiz ideolojik bir görüntü verdikleri, siyasal iktidarlara karşı Türk milliyetçiliği ideolojisinden kaynaklanan bir direniş gösterdikleri söylenemez.
Aksine, siyasal iktidarlar ile mümkün olduğunca uyum ve uyumun ortaya çıkardığı rant, Türk milliyetçisi sivil toplum örgütlerinin temel hedefi olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bu, "her partinin içinde adamımız var" şeklindeki "bukalemun milliyetçiliği", ideolojik bir belkemiğinin olmamasının sonucudur.
Türk milliyetçilerinin bütün siyasal partilere dağılarak etkisiz hâle gelmesinde milliyetçi merkezi bilinçli olarak dağıtma politikasının da çok büyük bir rolü olmuştur. Böylece, milliyetçi politikanın partilerin değil, kişilerin meselesi olduğu, kişiler aracılığı ile de yapılabileceği gibi sakat bir görüş yayılmıştır.

Türk milliyetçiliği ideolojisi doğrularını yitirmiş bir ideoloji konumunu güçlendirmektedir ve her eyleme, her politikaya Türk milliyetçiliği adına onay verilebilmektedir. Türk milliyetçileri, Gümrük Birliğine karşı çıkmamaktadırlar. AB'ye evet demektedirler. Parametrelerini liberalizmin çizdiği bir özelleştirme gündemlerindedir. İngilizce eğitim konusunda bir sıkıntıları yoktur. Paralel devlet yapısı oluşturan özerk kurulların inşasına destek vermişlerdir. Yılların önde gelen Türk milliyetçileri, önemli isimler, TBMM'de etnik dillerde eğitim ve televizyon yayını yapılmasını savunmuşlardır. Türk milliyetçilerinin gündeminde Türk birliği yoktur. Soğuk Savaş döneminde Türk milliyetçilerinin temel gündem maddelerinden birisi Türk dünyası ve esir Türkler iken şimdi, hem de Türk yurtları bağımsızlığa kavuştuktan sonra gündemden çıkmış olması insana, "Acaba Türk dünyası Türk milliyetçilerinin gündemine Soğuk Savaş'ın dinamikleri tarafından konulmuş ve ihtiyaç duyulmayınca mı çıkarılmıştır?" diye düşündürtebiliyor. Özetle, Türk milliyetçileri doğrularını yitirmişlerdir ve eğer ideolojik bir tartışma sürecini sürdürmezler ise Türk milliyetçiliğinin fikri eriyişi ne yazık ki sürecektir.
Artık yapılması gereken; milliyetçi politikacı, aydın, genç, bürokrat, iş adamının ortaklaşa bir çalışma süreci içinde bütün önyargılardan soyutlanarak ve milliyetçiliğin kaynaklarından hareket ederek günümüzdeki milliyetçi anlayış ve politika diye Türk milliyetçilerine ve Türk halkına sunulanları gözden geçirmek, doğru bilinen ve şablonlaşmış fikri kalıpları sorgulamaktır. Yaşamın bütün alanlarına cevap üretebilen bir ideolojik alt yapının oluşturulabilmesi, yoğun ve çok disiplinli bir anlayış çerçevesinde çalışmayı gerektirmektedir. Zaman, acımasız bir sorgulama, Türk milliyetçiliğini ideolojik plânda tahrip edenlerden ve edilmesine göz yumanlardan hesap sorma zamanıdır.

İdeolojik Gelişim, Medeni Cesaret ve Romantizmden Gerçekçiliğe

Türk milliyetçilerinin fikri gelişim ve yenilenme sürecinde en çok ihtiyaç duydukları hususun başında medeni cesaret gelmektedir. Çünkü, tartışılması gereken, sorgulanması gereken, ortaya atılıp tartışmaya açılması gereken o kadar çok konu var ki, Türk milliyetçiliği ile ilgili bunların bir an önce ve hiç çekinmeden tartışılması gerekmektedir.
Geçen yüzyılın başında Türk milliyetçilerinin sahip olduğu teorik düzeyin gerisinde olan çağdaş Türk milliyetçisi aydın, hiç çekinmeden bütün milliyetçi entelektüel birikimi kapsayan bir beyin fırtınasını başlatmak zorundadır. Bu beyin fırtınası sırasında birçok yanlış şey de söylenecektir. Birçok tutarsız tartışma alanı da açılacaktır. Bunun hiçbir sakıncası yoktur. Nelerin yanlış olduğu anlaşılmadan doğru bulunamaz.
Türk milliyetçilerinin 20. yüzyıl içinde öngördüğü bir çok sürecin gerçekleştiği göz önünde tutulur ise galip bir ideolojinin savunucularının bugün ideolojik olarak içinde bulundukları zayıflığı anlamak mümkün değildir. Burada suçu küresel veya ulusal politik koşullar da değil, medeni cesaretlerini, ülkülerini yitirmiş olan Türk milliyetçilerinin fikri tembelliğinde aramak gerekmektedir. Doç. Dr. Özcan Yeniçeri bu durumu, 25 yıl süren fikir orucu olarak tanımlamaktadır.

Fikri plânda her yenilik girişimi, her sorgulayan gelişme, Türk milliyetçiliğini dondurarak, ideolojik gelişimi boğma, yok etme içinde olanların muhalefeti ile karşılaşabilir. Esasen, Türk milliyetçiliğinin ideolojik anlamda tarihsel mirasına ve bugününe vakıf olmayan ve sahip çıkmayan çevrelerin ilkel ve sloganvari direnişlerinin temelinde Türk milliyetçiliği ile ilgili teorik kaygılar değil, günlük politika ve çıkar ilişkileri ile ilgili bireysel endişeler yatmaktadır.
İdeolojik tartışmadan korkanlar, tartışmaların günlük çürümüş siyaset zeminini ortadan kaldıracağını düşünenler bu tartışmaya karşı çıkacaklardır. Nitekim, tartışmaları Türk milliyetçiliğine yeni "don biçmekle" suçlayanlar olmuştur. Oysa her Türk milliyetçisi aydının en doğal hakkı Türk milliyetçiliğinin gelişimine katkıda bulunacağını düşündüğü fikirleri tartışmaya açmaktır. Buna "don biçmek" deniliyor ise, evet, Türk milliyetçisi her aydının Türk milliyetçiliğine "don biçmeye" hakkı vardır. Önemli olan Türk milliyetçilerinin ortaya atılan görüşlerle ilgili yapacağı değerlendirmedir.
Öte yandan, fikri gelişim ve ilerleme doğum gibidir. Sancılıdır, acı verir, beyinleri ve ruhları sarsar. Kitleler ve çoğu zaman aydınlar, çok işe yaramadığını bilseler de alışmış oldukları şeylerden kolay kolay ayrılmak istemeyeceklerdir. Değişim ve gelişim sürecinde içlerinde hep "eskiden kopmanın" gizli bir korkusu söz konusu olacaktır. Oysa değişim ve gelişim, eskiden kopma değil, eskinin gelişerek, ana özelliklerini koruyarak geleceğe doğru varlığını taşımasıdır. Gelişim olmaz ise ölüm başlamaktadır. Ve bütün Türk milliyetçileri bunun farkındadırlar.

Milliyetçilik gibi hep güçlü bir romantizm boyutunu içeren ideolojinin sadece akla dayalı ve rasyonalizmin kuruluğuna gömülmüş değişikliklere direnmesi daha kolay olacaktır. Oysa, artık Türk milliyetçiliği için geçmişin romatizminden geleceğin gerçekçi bir şekilde inşa edilmesine geçişin zamanı gelmiştir. Türk milliyetçileri, Türk milletini büyük yapan hususları tarihsel bir vaka olarak anlatmaktan öteye geçip onları bugünün ve geleceğin gerçeği yapmak zorundadırlar. Bugünde başarısız, gelecek konusunda umutsuz olan insan, grup ve milletler geleceğin şanlı sayfalarına kaçmayı ve başarıyı tarihin sayfaları arasında aramayı tercih ederler. Türk milliyetçilerinin de bir süreden bu yana yaşadığı ne yazık ki budur.
Bugünün yaşayan Türk milliyetçilerinin dedelerinin yaptıkları ile övünecekleri çok şey vardır. Ama, bugünün Türk milliyetçilerinin torunlarının, dedeleri ile övünecek çok şeyinin olduğunu söylemek ne yazık ki çok zordur. Bunun anlamı, yaşayan Türk milliyetçilerinin Türk milletine karşı görevlerini tamamlamadıklardır.

Romantizmden gerçekçiliğe geçişin ön şartı, Türk milliyetçiliğinin sadece geçmiş merkezli bir tarihselanı ideolojisi olmaktan çıkıp geleceği, Türk milletinin güçlü geleceğini kuracak somut politik projeleri geliştirmesine bağlıdır. Bugün Türk milliyetçilerinin bu noktadan çok uzak oldukları görülmektedir. Oysa, Cumhuriyet'i kurarken ve daha sonra Cumhuriyet'i korurken, Türk milliyetçileri ortaya somut projeler ile çıkmışlardır. Yaşamın her alanına cevaplar üretmişlerdir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir