Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bizim Müslümanlar

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Bizim Müslümanlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 21:30

Bizim Müslümanlar

Yıkıcı bir dönemden geçiyoruz...
İslam'ın "akil adamı", "aksiyoner feda isi" gibi övgü sözleriyle yücel tilenler, bugün karşımıza "tecavüz sanığı" olarak çıkıyor.
"Calvinci Müslüman" işadamlığına örnek gösterilenler, bugün "dört eş" savunmalarıyla gazetelere manşet oluyor.
Mücahitler müteahhit oldu!
Son dönemin gündemini oluşturan bu olaylar ve isimler, gerçekte İslamiyet'i temsil ediyor mu?
Utanmayı, mahcubiyeti unuttuk mu? Hayır!..
Ama ne yazık ki Müslümanlığı varoş kültürüne, avamın iktidarına indirgeyenlere karşı çıkacak, cesur Müslüman düşünürleri bugün mumla arıyoruz! Oysa dün vardılar...
Ve bunlardan biri de "isyan ahlakı"nın sembol ismi Nurettin Topçu'ydu.

Nurettin Topçu, Türkiye düşünce tarihinin, kendine özgü, ilgi çekici, cesur ve omurgalı bir aydınıydı. Ömrü boyunca yazdı ve yazdığı gibi yaşadı.
Dincilerde yaygın olan dış dünyayı suçlama tavırlarına karşılık hep içe yönelik özeleştiriler yaptı. Milliyetçiliğe, İslamcılığa ve muhafaza karlığa en sert eleştirileri yöneltti.
"Anadolu Müslüman sosyalizmi"ne inanmış bir entelektüeldi. "Müslümanların" güler yüzlü Mehmet Ali Aybarı'ydı...
Felsefeciydi; Fransa'da okudu; Paris Sorbonne'da doktora yaptı. Ah lak kuramcısıydı. Doktora tezi, "İsyan Ahlak'ıydı.

Nurettin Topçu'ya göre, İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumun sebebi, ne siyasi ne iktisadi ne ilmi ne de fikriydi. Asıl sebep, Kuran'ın özü olan ahlakın kaybedilmesiydi.
Müslümanlar birtakım geleneksel kuralları titizlikle yerine getirmekte, fakat düşünmekten kaçınmaktaydı.

"Kuran harikası olan ilahi ahlak, İslam diyarında çoktan gömülmüştür" diyen Topçu, bunun temel sebebini felsefenin İslam toprakların dan kovulmasında buldu.
Ona göre, "Din bilgi kaynağı değil, kuvvet kaynağıydı. Dindar adam, başkaları n-dan çok şey bilen değil, daha kuvvetli olan insan"dı sadece.
Gelenekçi Müslümanların, "Kuran'ın varlığı kafidir; felsefe insanın inançlarına zarar verir, çünkü sorduğu sorularla insanı şüphe ve inkarın çukuruna düşürebilir" sözlerine şiddetle karşı çıktı:
"Felsefe olmazsa Büyük Kitap'ı hakkıyla anlayamazsınız, sadece ezberlersiniz. Kuran Allah'ın kitabı, felsefe ise bizim onu anlayacak olan şahsiyetimizin örgüsüdür."

Nurettin Topçu Osmanlı'da, İbn Rüşdcü Hocazade ile Gazalici Molla Zeyrek ar asında yapılan tartışmayı, felsefenin tutarsızlığını iddia eden Gazalici Molla Zeyrek'in kazanmasını, Müslüman yozlaşmasının miladı olarak gördü.
Ona göre, felsefesiz bir İslam'da, sorumluluk yerini vazifeye bıraktı; ruh dünyasının akil adamlarının yerini ise gözlerini kapayıp vazifelerini yapan görev adamları
aldı.
Toplumsal yaşamdaki gelenekler, örfler, adetler, kurallar insan hürriyetinin önündeki en büyük engellerdir. Gelenekçi/muhafazakar, güvenliği özgürlüğe tercih etmiş, yaratıcı fikirlerden/hareketlerden vazgeçmiş bir cemiyet adamıdır. Bunlar asırlarca aynı alışkanlığı tekrarlamaktan huzur duyarlar. Örflerini değiştirmek, onların bir uzvunu kesmek gibidir.

Nurettin Topçu, isyan ahlakı teorisini açıklarken ideal tip olarak, "Ben Hakk'ım" dediği için işkenceyle öldürülen tasavvufun meşhur şehidi Hallac-ı Mansur'u, Müslüman akılcılığının önderi İmamıazam'ı örnek aldı.
İslam'ın geleneksel ve resmi yorumlarıyla sürekli hesaplaşan Topçu'ya göre, tasavvuf düşüncesinin temeli vahdet-i vücut, ahlaklılığın en yüce mertebesiydi. Bu anlayışı onu, "kentli" Gümüşhanevi Dergahı'na götürdü. Dergahın "rahlei tedrisatından" geçti. Bu "sınav" onu Doğu-Batı kültürü sentezine ulaştırdı.

Burada bir parantez açayım:

Nakşibendilik, Türkiye'de bir bütün olarak ele alınmaktadır. Yanlıştır. Bu nedenle "kentli" sözcüğünü sosyolojik anlamda, Türkiye'deki Nakşibendiliğin, "köylü-Kürt Halidiye kolu" ile "kentli-Türk Gümüşhanevi ekolü" arasında farklar olduğunu göstermek için kullandım. Bu nedenledir ki, "kentli" Abdül aziz Bekkine, kadınların siyah çarşafı atıp manto giyebileceğini söyleyebilmiştir.
Ahlak felsefesi Nurettin Topçu'yu aynı zamanda sosyalizmle/toplumculukla buluşturdu. Onun yolu, bugün sağlıksız atölyelerde sigortasız, aç susuz, on s ekiz saat köle gibi çalıştırılan binlerce başörtülü kızımızın mağduriyetini görmeyip, meseleyi hep üniversite-türban ikileminde tartışan günümüz dincileriyle aynı değildi kuşkusuz.

Nurettin Topçu antikapitalistti. Bazı dinciler gibi yeşil sermayeye de "bizdendir" diye övgüler sıralamadı.
İnsanların bir kısmının diğer kısmına köle gibi yaşaması ruhi hürriyeti ortadan kaldırıcıdır. Bir zümreyi esir, öbürünü zalim yapan eşitsizlikten kurtulmak istiyoruz. Eşitlik ahlaki bir idealdir. Eşitlik merhamet davasıdır.
Bugünkü Müslümanlar büyük sanayi medeniyetinin insanı makineleştiren ve makineye esir yapsın zulmüyle el ele vermiş bulunuyor. İnsanlığın beş bin yıllık ruh ve vicdan eserini inkar ederek düşünmeyi günah sayan, sefaleti din diye tanıtan gerilik ile taassup, bu zulme sığınmış bulunmaktadır.

Sosyalizmin tek biçiminin Marksizm olmadığını vurgulayan Nurettin Topçu, "Ne için sosyalizm?" sorusunu şöyle yanıtlıyordu:

Yürekler acısı bir cemiyet düzeni karşısında duygusuz gönüllerde paslı vicdanların durup durup "Ne için sosyalizm" dediklerini duyuyoruz. Her mahalleden bir milyoner çıktı ve bu zillet ilerledi. Şimdi her beldede binlerce sefalet barınırken, her köşe başında bir tanesi türeyerek kendi duygusuz ve arsız saadetleriyle övünen, Batı'nın binlerce lüksüne hayran vicdansız milyonerlerin arsızlığından nefreti insanlara öğretmek için!..
İş ahlakının ve çalışma duygusunun değerini kazanç hüneriyle mübadele ettik. Çalışmayı aşk ve ibadet sayan İslam ahlakı, kolaylıkla Amerikan pragmatizminin tilki zihniyetine feda edileli.

Topçu'ya göre sosyalizm, çiğnenmesi halinde Allah'ın da affedemeyeceğini bildirdiği kul hakkının müdafaasıydı. "Bizim sosyalizmimiz İslam'ın ta kendisidir" diyordu.
Cesurdu. İçinde bulunduğu milliyetçi-muhafazakar cemaatin/grubun antikomünist olduğu Soğuk Savaş döneminde bir Müslüman'dan beklenmeyecek kadar sosyalizm üzerine odaklandı.
Sosyalist kavramından duyulan tiksintiyi, iktisat ve sosyoloji cehaleti ile vicdan ve kalp terbiyesinin yokluğu olarak nitelendirdi.
"Amerika komünizme düşmandır; komünizm de İslamiyet'e düşman olduğu için Amerika'yı desteklemek her Müslüman için vaciptir. Pek güzel mantık doğrusu. Aristoteles işitmiş olsaydı hayran olurdu!"

Nurettin Topçu'nun dinci basına da söyleyecek sözü vardı:

Şimdi son yıllarda dini neşriyat serbest olunca ortaya öyle bozuk, öyle çürümüş bir maya çıktı ki. Bu neşriyatın cehalet, ticaret ve düşüklükten berbat bir eser verdiğini hiç çekinmeden söyleyeceğim. Bunlar yirminci asrın buhranlı hayatının, halli fikir ve felsefe meziyetlerine şiddetli muhtaç olan meselelerinin karşısına, ilkçağların insanlarını bile güldürecek bir iptidailikle çıktılar. Kimi küçük çocuklar için masal olacak meseleler bunların sermayesidir. Lakin esas meseleleri ticaret yapmaktır.

Çağdaş Derviş Nurettin Topçu dinciliğin ne olduğunu ne güzel anlatıyor:

Bunlar cam arkasından sakal öperek hırka takdis etmede dindarlık var sandılar, insanın nefesinden şifa umdular. Medeni nikahı eksik bulup imam nikahında keramet aradılar. Tespih sayısında hikmet buldular. Günahları rakamlarla ölçtüler. Duaları sesli yaptılar. Merasimle ruhlarını tatmin ettiler. Böylelikle eşyanın hayatına sayıları tatbik etmekle muazzam bir dini matematik sistemi meydana çıktı. Bu matematiğe sadakat imamın şartı oldu. Dinden bütün ruh sıyrılarak kendisiyle hiç alakası kalmayan bir iskelete iman adı verildi.

Bugün içinde yaşadığımız ahlaki yozlaşmayı bu sözlerden başka ne anlatabilir?.. Peki, hem Müslüman olup hem de sosyalizmde ısrar eden Nurettin Topçu kimdi?
Baba tarafı Erzurumluydu. Dedesi Osman Efendi, Erzurum'un Ruslar tarafından işgali sırasında Türk ordusunda topçuluk etmiş, "Topçu zade" lakabını almıştı.
Babası Topçuzade Ahmet Efendi tahıl alım satımı yapıyordu. Sonra canlı hayvan ticaretiyle işini büyütüp İstanbul'a yerleşti.
İlk evleri Süleymaniye'de, ahşap bir binaydı.
Annesi, Eğinli Kasap Hasan Ağa'nın kızı Fatma Hanım, Nurettin Topçu'yu bu evde 7 Kasım 1909'da doğurdu.
Harp yıllarında Ahmet Efendi'nin işleri bozuldu. Çemberlitaş'ta bir eve taşındılar. Ahmet Efendi kasap dükkanı işletmeye başladı.
Nurettin Topçu, altı yaşında Bezmialem Valide Sultan Mektebi'nin ana kısmına yazdırıldı. Sonra Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi'ne (şimdi ki İstanbul Lisesi civarında) verildi. Mektebi birincilikle bitirdi.
Aynı başarıyı Vefa Lisesi'nde de gösterdi. Sınıfları hep birincilikle bi tirdi.
Bu arada babasını kaybetti.
Baba kaybı onu biraz daha içedönük biri yaptı.

Felsefeye ve bir sandık içinde kitap, gazete toplamaya o yıllarda eğilim gösterdi.
Mustafa Kemal'in Milli Eğitini Bakanlığı'na verdiği direktifle, başarılı öğrencilerin yurtdışına gönderilme uyg ulamasından yararlandı, 1928'de Fransa'ya gitti. İlkyazı denemelerini, nakledildiği Bordeaux'daki lisesinde eğitim görürken kaleme aldı ve üye olduğu Sosyoloji Cemiyeti'ne gönderdi.
İki yıllık eğitim sonucunda psikoloji sertifikası alıp Strasbourg'a geçti. Üniversitede felsefe eğitimi gördü. Sanat tarihi lisansı yaptı.
Bu arada tasavvuf tarihçisi Louis Massignon'la tanıştı.
Strasbourg'da doktorasını hazırlayan Topçu, Paris-Sorbonne'a gitti; doktorasını verdi. Bu üniversitede felsefe doktorası veren ilk Türk öğrenci oldu.
1934'te yurda döndü. Galatasaray Lisesi'nde felsefe öğretmeni olarak görev aldı.
TBMM'nin birinci dönem muhalif milletvekillerinden Hüseyin Avni Ulaş, babasının dostuydu. Çemberlitaş'taki eve sık sık gelip gidiyordu. Topçu küçük yaştan beri bu zatın tesiri altında kalmıştı.
Yurda döndükten sonra Hüseyin Avni Ulaş'ın kızı Fethiye Hanım'la evlendi. Düğün gününde, şimdiki İzmir Atatürk Lisesi'ne (o zamanki adıyla İzmir Erkek Lisesi) t ayin emri geldi.
Hareket dergisini İzmir'de bulunduğu dönemde yayımlamaya başladı.

Nurettin Topçu'nun ideolojik kökü Osmanlı'da da yok değildi:

II. Meşrutiyet'ten sonra Vazife dergisini çıkaran Nüzhet Sabit, yurtseverlik ile sosyalizmi birleştirmişti.
Raşit Hatipoğlu ise 1930'larda çıkardığı Dönüm dergisinde kooperatifçiliği ve yerli sosyalizmi savunmuştu.
Nurettin Topçu "Çalgıcılar Yine Toplandı" isimli makalesinden dolayı açılan soruşturma üzerine Denizli'ye sürgün edildi. Daha sonra Haydarpaşa Lisesi'ne tayini çıktı ve bir müddet sonra da Vefa Lisesi'ne geçti.
Bu arada eşinden ayrıldı.
Çocukluk arkadaşı Sırrı Tüzeer vasıtasıyla, Nakşibendi Gümüşhanevi Dergahının şeyhleri Serezli Hasip Yardımcı ve Kazanlı Abdülaziz Bekkine'yle tanıştı. Dergaha bağlandı.
Celal Ökten Hoca'dan İslami ilimler, kelam ve İslam felsefesi konularında faydalandı. Daha sonra imam-hatip okullarının kuruluşu sırasında Celal Ökten'le mesai arkadaşlığı yaptı.
Son olarak İstanbul Lisesi'ne tayin olan Nurettin Topçu, 1974 yılında buradan emekli oldu.
Bir süre Edebiyat Fakültesi'nde Hilmi Ziya Ülken'in kürsüsünde eylemsiz doçentlik yaptı. "Bergson" üzerine doçentlik tezi hazırladı. Fa kat kendisine kadro verilmedi.

27 Mayıs 1960'a kadar uzun yıllar Robert Kolej'de felsefe ve sosyoloji okuttu. 27 Mayıs'tan sonra devrim aleyhtarı bulunarak buradaki görevine son verildi.
Fikri faaliyetlerini Türk Kültür Ocağı, Türk Milliyetçiler Cemiyeti, Milliyetçiler Derneği ve Türkiye Milliyetçiler Derneği'nde sürdürdü. Ancak sosyalist olduğu gerekçesiyle sürekli ağır tehditlere maruz kalması sonucu bu derneklerle ilişkisini kesti. 1967'de Ezel Elverdi, Mehmet Doğan, Davut Özer gibi arkadaşlarıyla Milliyetçi Toplumcu Anadolucular Derneği'ni kurdu.
Otuzu aşkın kitap ve broşür yazdı. 1939'dan 1975'e kadar sayısız makaleye imza attı.
1975'in nisan ayında hastalandı. Hastalığının teşhisinde güçlük çekildi. Pankreas kanserine yakalandığı ameliyatta belli oldu.
10 Temmuz 1975'te vefat etti. Fatih Camii'nde kılınan namazdan sonra Topkapı'daki Kozlu Mezarlığı'na defnedildi.

Nurettin Topçu inanmış bir adamdı. Sosyalistti/toplumcuydu. İyi bir Müslüman'dı.
Onun gibi kişilik abidesi Müslüman idealistleri bugün mumla arıyoruz. Ama Nurettin Topçu yalnız değildi.
Nurettin Topçu gibi, baş davası ahlak olan bir başka aydınımız daha vardı: Cemil Meriç...

Kaynakça
Kitap: BU DİNCİLER O MÜSLÜMANLARA BENZEMİYOR
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Bizim Müslümanlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 21:30

Bir fikir arkeoloğu

Cemil Meriç adı son yıllara kadar unutulmuş gibiydi.
"Aydın" arayışına giren AKP çevresi birden Cemil Meriç'i sahiplendi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cemil Meriç'i anma gecesine katılıp onu "yeri doldurulamaz bir yazar" olarak niteledi. Ve son dönem konuşmalarında hep Cemil Meriç'ten alıntılar yaptı.
Milli Eğitim Bakanlığı, Cemil Meriç'in adını okullara verdi. AKP belediyeleri Cemil Meriç adına kültür merkezleri açtı.

Tüm bu güzel icraatlar gerçekleştirilirken bir gerçek sanki unutturulmak isteniyor:

Cemil Meriç sosyalistti!

Düşüncesi solda, duyguları sağda olan bir düşün adamıydı.

Yıl 1954...
Bir bahar akşamı.
Cemil Meriç, eşi Fevziye Hanım'la birlikte, akrabası Ahmet Çipe'nin konuğuydu. Sohbetler edildi, yemekler yendi, çaylar içildi. Gece yarısına doğru izin istenip kalkıldı.
Cemil Meriç'in gözlerinde 12,5 miyopi ve kuvvetli hipermetropi vardı. Merdivenlerden inerken son eşiği göremeyen Cemil Meriç düştü.

Bir şeyi yoktu. Ev sahibiyle vedalaşıp sokağa çıktılar.

Yolda yürürken Cemil Meriç, eşinin kulağına yaklaşıp şöyle dedi:

"Fevziye, elektrikler mi kesik, hiçbir şey göremiyorum."

Cemil Meriç 38 yaşındaydı ve artık hiç göremeyecekti.
"Görmek, yaşamaktır. Vuslattır görmek. Her bakış dış dünyaya atı lan bir kementtir. Bir kucaklayıştır, bir busedir her bakış... "

Tarih, 12 Aralık 1916. Yer, Reyhanlı-Hatay.
Mahkeme Reisi Mahmut Niyazi ile Zeynep Ziynet'in üçüncü bebekleri dünyaya geldi: Hüseyin Cemil.
Ailesi aslen Meriç Nehri'nin hemen öteki yakasındaki Dimetokalıydı. Balkan Savaşı'ndan sonra Hatay'a yerleşmişlerdi. Savaş, Reyhanlı'da da aileyi rahat bırakmadı. Fransız mandası altında bir yaşam sürdüler. Fransız kültürü ne dayak bir ilk ve orta öğrenim gördü.
Babasının her akşam çocuklarına kitap okuması, yaşamının en güzel anılan oldu. Hep okudu. Lise yıllarında ilk makalesi, Yenigün gazetesinde yayımlandı; yıl 1933'tü.
Hatay'ın anavatana katılması mücadelesinin verildiği dönemde hızlı bir Türkçü oldu. Milliyetçilik, bazı öğretmenleriyle arasını açtı.

1934'te Soyadı Kanunu çıkınca, ideolojik kimliğine uygun bir soyadı seçti:

Cemil Şaman!

Öğretmenleriyle kavgası sonucu liseden mezun edilmeyeceğini anlayıp İstanbul'a gitti; Pertevniyal Lisesi'ne kayıt yaptırdı.

Aynı yıllar sosyalizme de merak saldı. Önce Friedrich Engelsin Anti-Dühring'ini okudu. Ardından Karl Marx'ın Kapital'inin ilk cildini bulup anlamaya çalıştı.
İstanbul'da sosyalist çevrelerle tanıştı. Stalin'in Pratik ve Teori kitabını Fransız-cadan çevirdi.
Tanıştığı Nazım Hikmet, kendisine, heyecanlarını bırakıp hayata iyi hazırlanmasını tavsiye edince hayal kırıklığına uğradı. Tekrar Hatay'a döndü. Köy öğretmenliği ve devlet memurluğu yaptı.
1939 yılında, Hatay'da sosyalist bir devlet kurma iddiasıyla tutuklandı. İdamla yargılandı. Mahkemede Marksist olduğunu saklamaması herkesi hayretler içinde bıraktı. 3,5 aylık yargılama sonucunda beraat etti. Cezaevi nden çıktığında bir gerçekle yüzleşti: Tüm dostları selamı sabahı kesmişti.

Bu duruma çok içerledi; dostlarının inadına soyadını değiştirdi:

Cemil Yılmaz!

Ve tekrar İstanbul'un yolunu tuttu.
Yabancı Diller Okulu'na bursla yazıldı. Okulda solcu arkadaşlarıyla birlikteydi hep. Dönemin sanatçılarının gittiği Nisuaz gibi elit kahvelere devam etti. İnsan dergisine edebiyattaki ilk aşkı Balzac'la ilgili makale yazdı; kitaplarını tercüme etti.

İlk aşkı Lübnanlı bir fahişeydi:

Linda

İkinci büyük aşkını İstanbul'da buldu; sınıf arkadaşı Reyagan. Karşılık bulamadı. Arkadaşı Kerim Sadi'nin önerisiyle coğrafya öğretmeni Fevziye Menteşoğlu'yla tanıştı, "içki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım; bunları bilerek benimle evlenir misin?" diye sordu genç kadına. 19 Mart 1942'de evlendiler.
Fevziye Hanım'ın hali vakti yerindeydi; pansiyoner olmaktan kurtuldu; yeni bir hayata başladı.
O artık Cemil Meriç'ti...

İkinci Dünya Savaşı yılları...
Cemil-Fevziye Meriç çifti Elazığ'a tayin oldu.
Gözlerindeki bozukluk nedeniyle askerlikten muaf tutuldu.
Yazmayı Elazığ'da da sürdürdü. Yurt ve Dünya, Yücel, Amaç gibi dergilere tercümeler, edebi değerlendirmeler yaptı.
İlk iki çocukları Elazığ'da dünyaya geldi, ancak yaşamadılar. Fevziye Hanım yine hamileydi; İstanbul'a tayin istedi. Gerçekleşmeyince istifa etti.

Aynı günlerde üç "doğum" meydana geldi:

1 Nisan 1945'te oğlu Mahmut Ali ve Balzac'tan iki çeviri kitap, Otuzundaki Kadın ile Onüçlerin Romanı doğdu.
Bir yıl sonra kızı Ümit dünyaya geldi. Aynı yıl Balzac'tan Kibar Fahişelerin ihtişam ve Sefaleti'nin tercümesini bitirdi. Sadece tercümeler yapmadı, Yirminci Asır dergisine makaleler de yazdı. Gözlerindeki rahatsızlığa inat, ne bulursa okudu; okuma notlarından dosyalama/fişleme yaptı.
Sonra öğretmenliğe döndü, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne Fransızca okutman ve Işık Lisesi'ne Fransızca öğretmen oldu. Çocukları da hemen yanı başındaki Şişli Terakki'de okuyordu. Mutluluğu uzun sürmedi.

1954 yılında gözlerini tamamen kaybetti. Aynı yıl yaz ayları boyunca Cerrahpaşa Hastanesi'nde yattı. Başarısız ameliyatlar geçirdi. Bir gözünde retina tabakası çatlamıştı. Diğerine ise katarakt inmişti. Paris'te Quinze-Vingts Hastanesi'nde de ameliyatlar oldu. Sonuç olumsuzdu.

7 Temmuz 1955'te Yeşilköy Havaalanı'na indiğinde biliyordu ki, kendini yeni bir hayat bekliyordu.
Cemil Meriç artık hiç göremeyeceğini biliyordu. Bu karanlık hayatı sürdüreceğinden emin değildi, intiharı düşündü. Ve bir gün...
Eşi Fevziye, çocukları Mahmut Ali ve Ümit'le birlikte Üsküdar'a hava almaya çıktılar. Cemil Meriç eşine, Yeni Valide Camii'nin avlusuna girmek istediğini söyledi. Fevziye Hanım çocuklarına, "Siz oynayın biraz" dedi ve eşini caminin avlusuna götürdü. Avluda eşi kolunda, aşağı yukarı gidip gelen Cemil Meriç hıçkırıklarını tutamadı ve sarsıla sarsıla ağladı.

Bu dramatik olaydan sonra Üsküdar'daki Fethi Paşa Korusu'ndaki evlerinde yeni bir hayat başladı. Fevziye Hanım okudu, Cemil Meriç çevirisini söyledi. İlk çevirdi kleri Victor Hugo'nun Hernani'si oldu.
Okuma görevini bazen öğrencileri, bazen çocukları yaptı. Öğrencileri arasında Server Tanilli ve Yaşar Nuri Öztürk gibi isimler vardı.

1960'lı yıllarda Cemil Meriç, Hint edebiyatına merak saldı; bu onun Doğu'yu keşfetmesini sağladı. Aynı yıllarda Antakya'da İngilizce öğretmenliği yapan Lamia Çataloğlu'yla aralarında mektupla başlayan platonik bir aşk doğdu.
Mektupların dışında Dönem, Çağrı, Hisar adlı dergilere de makaleler yazdı. 1967 yılında, Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk Sosyalist adlı kitabını çıkardı. Bunu, Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon adlı eseri takip etti.
Ne yazık ki Türkiye solu bu kitapları tartışmadı bile, yok saydı. Görülmemek, fark edilmemek Cemil Meriç'i kırdı, öfkelendirdi. Sadece birkaç ya kın dostu solcuydu. Bunlardan biri de 1971'de Nurhak Dağları 'nda öldürülen Sinan Cemgil'in anne babası, Nazife-Adnan Cemgil'di.

Adnan Cemgil, yeni kurulan Türkiye İşçi Partisine katılmasını teklif etti. "Girmem, çünkü benim yerim kütüphane. Ben ışık arayan, aydın lanmak, aydınlatmak isteyen bir insanım. Politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum" diyerek bu teklifi reddetti.
Yaşadığı toprakların kültürüne sahip çıkan, Batı'nın tabularını yıkmayı uğraş edinen Cemil Meriç'i "solun efendileri" kabul etmedi ve onu, "altın tepsi" içinde sağcılara sundu. Güya, Pınar, Köprü, Gerçek gibi sağcı dergilerde yazmasına muhaliftiler! Ama asıl kızdıkları, Meriç'in, Türk aydınının halktan koptuğu yönündeki tespitiydi.

Sağa gitmeye mecbur edildi Cemil Meriç:

"Sol diyalogdan kaçıyor, küskün. (Sağcı) Ötüken'in bastığı kitap okunmazmış. Peki, siz basın. Cevap yok. Bu çemberi kırmak mümkün değil. Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor. İhanet etmişiz. Neye ve kime?"
Sağ basın Cemil Meriç'e çok ilgi/hürmet gösterdi. Fakat gazetecilik refleksiyle Cemil Meriç'e sürekli sosyalizmden döndüğünü söyletmeye çalıştı.

O ise hep direndi:

"Sosyalizmi, içtimai haksızlıkların sona ermesi, liyakatin yerini bulması, acı çekenlerin gözyaşlarını dindirmek suretinde anlarsak sosyalistim."

1970'li yıllarda çıkardığı, Bu Ülke, Ümrandan Uygarlığa, Mağaradakiler, Bir Dünyanın Eşiğinde adlı kitaplarını genellikle sağcı gençler okudu. Milli Kültür Vakfı'nın ödüllerini kazandı.
Buna rağmen, "sosyalizm" kelimesinden korkanları yobaz olarak niteledi:

Yobazlık kelimelerden korkmaktır. Sosyalizm, insanın insanı istismar etmemesi, emeğin değerlendirilmesi, emeğin eserine göre mükafatlandırılmasıdır. Elbette kendimize has sosyalizm olacak. M illi hasletlerimizle çelişmeyen bir düzen. En kötü şey riyakarlıktır. Sosyalizm ıstırabın çığlığıdır.

Cemil Meriç sağa "kendi Marx"ını öğretmek istedi hep:

Marx, vatan-millet realitesini inkar etmez, "İşçi sınıfının vatanı yoktur" der sadece. Nasıl sermaye milletlerarası ise emek de milletlerarasıdır der. Marx, "Din afyondur" derken Katolik Kilisesi'ni kasteder. Hakikaten Katolik Kilisesi tam bir afyondur. Burjuvazi akılla Kilise'yi devirdi. Fakat sonra karşısına işçi sınıfı çıkınca hemen müdafaaya geçip dine sarıldı ve Ortaçağ karanlığına döndü. Ve ister istemez, milli komünizm doğacaktır.

Kitaplarını, makalelerini kim yayımlayacaksa, ayrım gözetmeksizin, sağ-sol demeden onlara verdi. Çünkü o kimseye göre yazmamıştı; bu nedenledir ki, Komünizmle Mücadele Derneği'nin dergisinde Nazım Hikmet'e övgüler düzmekten geri durmadı. Yaşamı boyunca Kemal Tahir'le, Attila İlhan'la düşünce yoldaşlığı yaptı. Bülent Ecevit'e okuması için Marx'ın Kapitalini gönderdi.

Tarikatlar, cemaatler de Cemil Meriç'in ilgi alanıydı:

Said-i Nursi'nin bir hutbesi var, çok enteresan. Yanlış anlaşılır diye korkuyorum. Adam sosyalizme açık. Nurcular ve sosyalistler birbirini tanımalıdır. Türkiye'nin kurtuluşu buna bağlı. Ben şimdi bunu yapmaya çalışıyorum. Fakat bu fert işi değil. Nurcular sosyalistleri, sosyalistler de Nurcuları okumuyor. Zaten sağ kendi dışında hiçbir şey okumuyor; çok garip bir hal bu.

Cemil Meriç'e göre, insan olarak hataları olmakla birlikte, Marx ile Said-i Nursi arasında hiçbir fark yoktu.
"Nurculuk bir tepkidir. Kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı imanın, Batı'ya karşı Doğu'nun isyanı. Her risale bir çığlık. Said-i Nursi bir kavga adamı."
Ancak diğer yandan, "Mutlak hakikati hiç kimse bütünüyle kucaklayamaz" diyen Cemil Meriç, "Said-i Nursi 1930'larda haklıydı ama artık günümüzde değil" diyecek kadar da gerçekçiydi. Said-i Nursi'ye "şeyh" diyenlere de kızgındı: "Hazreti Peygamber bu alim, bu arif diye ayrım yapmış mı? Şeyhlik var mı İslam'da?"
Nurettin Topçu ve Hareket dergisi gibi Cemil Meriç'in de baş davası ahlaktı.

Cemil Meriç 1980'li yıllarda da yazmaya devam etti: Kırk Ambar, Bir Facianın Hikayesi, Işık Doğudan Gelir vs.
12 Eylül 1980 darbesiyle fikri bunalım yaşayan milliyetçi-muhafazakar, çevreler, Cemil Meriç'in yıldızını çok parlattı. Kitapları elden ele dolaştı.
Bu çevrelere göre, Batı kültüründen arınıp Müslüman -Türk özüne geri dönüş yapan, kazanılmış bir aydındı o! Kimse sosyalist kimliğini hatırlamak istemiyordu!
1983 yılında eşi Fevziye Hanım'ı kaybetti. Bir Yıl sonra beyin kanaması geçirdi ve sol tarafına felç geldi. Bu zor günlerinde platonik aşkı Lamia Çataloğlu, haftada iki kez koltuğunun altındaki Cumhuriyet gazetesiyle gelip Cemil M eriç'e sevdiği bulgurlu yemekleri yaptı.
Gün geçtikçe Cemil Meriç'in psikolojisi bozuldu; kimsenin anlayamadığı sözcükler söylüyordu. Bazen "Allah Allah Allah" ya da "Muhammed sevgilim'' diye bağırdığı oluyordu. Ruh sağlığı bozulmuştu. Nörolojik bir tedavi uygulamasına geçildi. Çare o l-madı. 13 Haziran 1987'de gece yarısı vefat etti. Karacaahmet'te eşi Fevziye Hanım'ın yanına defnedildi.

Cemil Meriç hakkında çok çeşitli ve birbiriyle zıt tanımlamalar yapılsa da, her çevrenin üzerinde hemfikir olacağı bir gerçek vardı: O, Türkiye'nin vicdanıydı...

Sanıyorum Türk solunun Cemil Meriç'e bir özür borcu var.
Sade Cemil Meriç'e mi?
Solcular Nezihe Araz'ı nasıl kaybetti?
Evet, bizim M üslümanları iyi tanıyacağız ki, dincileri ayırt edebilelim.

Komünist bir Sufi

Bulgurluzadeler, Ankara'nın köklü ailesiydi.
Çankaya Köşkü haline gelen ilk bağ evini Mustafa Kemal'e onlar vermişti.
Aile Bulgurluzadeler olarak biliniyordu; ancak Soyadı Kanunu çıktı ğında Mustafa Kemal, milletvekili Bulgurluzade Rıfat Bey'e "Araz" soyadını verdi.
Rıfat Araz (1879-1964) CHP milletvekiliydi. 1927-1943 yıllan arasında TBMM'de Ankara milletvekili olarak bulundu.
Hayatının bir bölümünü kaleme aldığı üç defteri, çocukları tarafın dan, 3 Kasım 1983 tarihinde Milli Kütüphane'ye bağışlandı.

Bu defterden öğreniyoruz ki, Ziraat Bankası amirlerinden Rıfat Araz, Fransızların Şam'ı ve İngilizlerin İstanbul'u işgali sırasında, Mustafa Kemal'in emriyle bankanın altınlarını bin bir güçlükle Ankara'ya kaçırmış.
Rıfat Araz, milletvekili olduğu döneme kadar Ziraat Bankasında görev yaptı. Konya Ziraat Bankası müdürüyken kızı Fatma Nezihe dünyaya geldi. Medyada doğum yılı 1922 yazılmasına rağmen Rıfat Araz'ın defterine göre Nezihe Araz 11 Mayıs 1336'da yani 1920'de doğdu.

Rıfat Bey iki eşliydi:

İlk eşi Adeviye'den Zeliha Mesrure, Fatma Samiye, Muhittin Rıfat, Hayrettin oldu.

İkinci eşi Müzeyyen'den ise, Mustafa Kemalettin, Celalettin, Fatma Nezihe ve Vecihe doğdu. Çok çocuklu bir ailede büyüyen Nezihe Araz hayatı boyunca hiç evlenmedi, çocuk sahibi olmadı.

Nezihe Araz Ankara Kız Lisesi'ni, ardından Dil ve Tarih -Coğrafya Fakültesi Psikoloji ve Felsefe Bölümünü bitirdi.
Onun için fakültedeki öğretmenleri arasında iki kişinin yeri apayrıydı: Felsefe Bölümü Psikoloji Kürsüsü'nü kuran Doç. Dr. Muzaffer Şerif Başoğlu ve Doç. Dr. Behice Boran.
Öğrencilik yıllarında, öğretmenleri Muzaffer Şerif Başoğlu, Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav ve Adnan Cemgil'in çıkardığı Yurt ve Dünya dergisini elinden düşürmedi.
Daha sonra Muzaffer Şerif ile Behice Boran'ın çıkardığı Adımlar dergisine de abone oldu. Gönüllü olarak dergide çalıştı.
Boran-Şerif ikilisinin dost meclislerinin değişmez isimlerinden biriydi. Örneğin 1 Mayıs 1943'ü Atatürk Orman Çiftliği'nde piknik havasında kutladılar.
Adımlar dergisinin sol/TKP çizgisinde bir yayın politikası vardı. Avrupa'da yükselen Hitler ırkçılığı Türkiye'de taraftar bulmuştu. Dergi bu çevrelere karşı sert eleştiriler getiriyordu. Savaş bitip Hitler tehlikesi ortadan kalkınca, hükümet solcuları baş düşman olarak görmeye başladı. Ve Adımlar dergisi kapatıldı. Muzaffer Şerif Başoğlu bir daha dönmemek üzere ABD'ye gitti, orada çok saygın bir bilim adamı oldu.
Doç. Dr. Behice Boran soruşturmalara rağmen okulda kaldı .

Nezihe Araz'ın mezun olduğu 1946 yılında okul Ankara Üniversitesi'ne bağlandı. Yeni kadrolar açıldı ve Nezihe Araz, Behice Boran'ın asistanı oldu.
1948 yılında Behice Boran üniversiteden kovulunca, Nezihe Araz da okuldan ayrıldı.
Ailesi, solcu çevrelerden uzaklaştırmak için kızlarını İstanbul'a götürdü. Nezihe Araz doktorasını İstanbul'da yapacaktı.
İstanbul Üniversitesi'ndeki görüşmelerinden sonra akademisyen olmayı iste-memeye başladı. Çünkü aradığını bambaşka bir yerde, bir dergahta bulmuştu...

Nezihe Araz'ın ailesi dindardı; Mevleviliğe yakındılar.
Rıfat Araz hayatı boyunca, Atatürk'ün masasında bile içki içmedi.
CHP'li milletvekili arkadaşları Rasim Basara, Nuri Pazarbaşı ve CHP'nin Milli Eğitim Bakanı Esat Sagay'la birlikte İstanbul'da Rıfai Dergahı Piri Kenan (Büyükaksoy) Rıfai'nin (1867-1950) vuslat meclisinde bulundu.
Zamanla Rıfat Araz ile Kenan Rifai akraba oldular; Vecihe Araz, torun Cemil Büyükaksoy'la evlendi.

Nezihe Araz'ın Kenan Rifai'nin "tasavvuf okuluna" babası Rıfat Araz aracılığıyla girdiğini düşünebiliriz.
Ne zaman girmişti? Bilmiyoruz.
Bildiğimiz; aynı dergahtan Samiha Ayverdi'nin Mülakatlar adlı kitabında, Nezihe Araz'ın 25 Mayıs 1948 tarihinde Kenan Rifai'nin sohbeti ne katılanlar arasında belirtildiği.
Şimdi çok kişinin kafasına fakültede solcu olan, felsefe ve psikoloji okumuş Nezihe Araz'ın bu kadar kısa sürede bir dergaha nasıl "bağlandığı" sorusu gelebilir. Sorunun yanıtı Kenan Rifai'nin tasavvuf anlayışında gizli:
"Kenan Rifai tasavvufu ne Gazali gibi sırf bir ahlak anlayışı olarak kabul etmiş ne Muhyiddin Arabi gibi sadece vahdet-i vücutta kalmış ne de Mevlana gibi aşkıyla dünyayı ve ahreti atlayıp geçmiştir. Üçünü birleştirerek bir yaşam şekli haline getirmiştir."

Kenan Rifai'ye göre tarikat; edep, irfan ve insanlık demekti. Zikir ve devran şekillerine, tespih, sarık, cü ppe gibi kisvelere takılıp kalmak doğru değildi.
Kenan Rifai cuma günü yaptığı sohbetler dışında sarık ve cüppe giymiyordu. Hep kravatlı, takım elbiseliydi. Fransızca, Rumca, İbranice biliyordu.
Nezihe Araz'ın, Behice Boran'dan sonra Kenan Rifai'nin "asistanı" olmasının n edeni, tasavvuf felsefesine olan inancıydı.
Ancak "dergah asistanlığı" kısa sürdü; Kenan Rifai 1950'de vefat etti.
Nezihe Araz aynı yıl şiirlerini Benim Dünyam adıyla kitaplaştırdı. Bir yıl sonra, Kenan Rifai'ye bağlı Samiha Ayverdi, Safiye Erol ve Sofi Huri'yle birlikte, Ken'an Rifai ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık kitabım yazdı.
Bu süreçte gazetecilik yapmaya da başladı.

Nezih Demirkent Medya Medya kitabında 1950'li yılların başında, basında sadece beş üniversite mezunu olduğunu yazıyor. Bunlardan biri de Nezihe Araz'dı.
Araz, gazeteciliğe 1952 yılında Şevket Rado'nun çıkardığı Resimli Hayat dergisinde başladı. Sonra aynı ekip Hayat dergisini çıkardı.
1953'te ilk biyografi kitabını yayımladı: Fatih'in Deruni Tarihi.
Nezihe Araz 1956 yılında DP'li Bahadır Dülger'in çıkardığı Havadis'te çalışmaya başladı.

Ancak devir Demokrat Parti dönemiydi ve muhalif olmayan bir gazeteyi satmak kolay değildi. Gazete Nezihe Araz'ı Kabe'ye gönderip izlenim yazılarıyla tiraj almayı planladı. Nezihe Araz gitti; Havadis hac tefrikasına başladı. Ancak İstihbarat Şefi Hakkı Devrim, Mekke'den gönderilen fotoğraflar arasından duvar dibine çömelip çişini yapan bir Arap'ın fotoğrafını koyunca olanlar oldu. Ziyaret için İstanbul'a gelen Irak Kralı II. Faysal, kendisinin Hazreti Muhammed soyundan geldiğini ve böyle bir fotoğrafın kabul edilemez olduğunu söyledi. Irak kralını Türk sevgilisi (devrin önemli bir politikacısının kızı) bile teselli edemedi.
Nezihe Araz Havadis'ten kovuldu; Hakkı Devrim de istifa etti. Bundan sonra bu ikilinin basındaki yolculuğu hep aynı oldu. 1957-63 yılları arasında Yeni Sabah'ta. çalıştılar. Meydan mecmuasını çıkardılar. Meydan Larousse, Türkiye (1923-1974) ansiklopedileri ve Kaynak Yayınları yayın kurullarında bulundular.

Nezihe Araz'ın 1959 yılında çıkardığı Anadolu Evliyaları adlı kitabı çok ses getirdi; satış rekoru kırdı. Elli evliyanın anlatıldığı kitapta son evliya, Kenan Rifai'nin a nnesi Hatice Cenan Sultan'dı.
Daha sonra Peygamberler Peygamberi Hazreti Muhammed, Peygamberlerin Torunları, Yunus Emre'nin hayatını yazdığı Dertli Dolap, Mevlana'nın Hayatı, 28 Peygamber, Çocuk ve islam, Gelin Canlar Bir Olalım adlı eserleri yazdı.
Mevlana dönemindeki ilahi ve dünyevi aşkı konu ettiği Aşk romanıyla satış rekorları kıran Elif Şafak'ın bu rekorunu, aynı konuyu işleyerek yıllar önce Aşk Peygamberi romanıyla Nezihe Araz da kırmıştı! ilginçtir, Rıfai Dergahı'ndan Samiha Ayverdi'nin aynı konuyu işleyen romanının adı da, Aşk Budur!

Nezihe Araz'ın yazdığı, Bozkurt Güzellemesi, Öyle Bir Nevcivan, Ballar Balını Buldum, Savaş Yorgunu Kadınlar adlı tiyatro eserleri Devlet Tiyatrolarında sahne aldı. Afife Jale ve Avni Dilligil tiyatro ödüllerini kazandı.
O Kadın, Ekmek Kavgası, ihtiras Fırtınası, Hanım filmlerinin senaryolarını yazdı. 1980'li yıllarda TRT'de sabahları yayınlanan "Hanımlar Sizin için" programım hazırlayıp sundu.

Nezihe Araz dindardı. Bir dergaha bağlıydı ama hayatı boyunca saçını örtmedi. Beş vakit namaz kılmadı, oruç tutmadı.
Erkek meclislerinden kaçmadı. Kendini hiç ikinci sınıf görmedi. Meyhaneye gidip rakı da içti, Nesimi'den Türkü de söyledi.
Kimsenin günlük yaşamına, hayat felsefesine karışmadı.
Siyasete ilgi duymadı; kendini hep partiler üstü gördü.
Atatürk'e hayrandı. Son eserini 1993 yılında Mustafa Kemal ile Latife'nin ilişkisi üzerine yazdı: Mustafa Kemal'le 1000 Gün.
Hayatının son günlerini İstanbul Maltepe Huzurevi'nde geçirdi. Alzheimer olmuştu.
Kimseyle görüşmek istemedi. 35 kiloya kadar düştü. 25 Temmuz 2009 tarihinde bu dünyadan göçtü.

Son yıllarda Türkiye, çıkarılan "ikilikler yüzünden" çok gerilmişti. Şimdi söyler misiniz, Nezihe Araz kimdir? Biliniz ki, Nezihe Araz Türkiye'dir...
Kenan Rifai'ye bağlanan kadınların çoğunluğu Nezihe Araz gibi üniversite mezunuydu.
Hepsinin eli kalem tutu yordu; çeşitti kitaplar yazdılar.
Örneğin, Safiye Erol'un Maçka Palas A Blok 16 numaralı dairesinde bir araya gelip Mevlana'nın Mesnevi'sini Türkçeye kazandırdılar.
Nezihe Araz'ı Benice Boran'dan sonra en etkileyen kadınlardan biri de, Almanya'da filoloji öğrenimi gören, öğretim üyesi, yazar Safiye Erol'du. O da Nezihe Araz gibi Kenan Rifai'ye 1948 yılında bağlanmıştı.
Ülker Fırtınası adlı romanıyla edebiyat dünyasında önemli bir yer edinen Safiye Erol'u günümüzde artık pek kimse tanımıyor.
Nezihe Araz, Safiye Erol'un ölümünün ardından, 5 Ekim 1964'te Düşünen Adam dergisinde şöyle yazdı: "Fakat bana asıl, Safiye Erol gibi değerli bir kadının dünyamı z-dan çekilişine karşı gösterdiğimiz inanılmaz kaygısızlık, lakaydi ve biganelik güç geliyor."

Ona göre Safiye Erol, çağın avare ve vefasız çocukları için fazla gelen bir dozdu. Said Halim Paşa, Safiye Erol'a değerli bir pırlanta kolye hediye etmişti. Safiye Erol vefat edince vasiyeti gereği bu kolye Nezihe Araz'a verildi. Nezihe Araz konusundan uzaklaşmayayım:

Türkiye, ne Nezihe Araz ne Safiye Erol ne de Benice Boran gibi yiğit kadınlarını tam anlamıyla tanıyor. Niye?
Solcular özeleştiri yapmalıdır

Üç inançlı aydını tanıtmaya çalıştım:

Nurettin Topçu, Cemil Meriç ve Nezihe Araz.
Üçü de Türkiye solundan gerekli özeni/ilgiyi görmedi.
Niye?
Ve yalnızca üç isim mi?
Fahri Fındıkoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti, Remzi Oğuz Arık, Ta rık Buğra, H. Hüsrev Hatemi, Hilmi Ziya Ü lken, Rasim Özdenören, Mehmet Kaplan, Ali Bulaç, İsmet Özel, D. Mehmet Doğan, İsmail Kara...
Neden bu aydınlar sağcılara "iteklendi!"
Solcular ile Müslümanlar arasına hangi tarihsel süreçte kimlerin girdiğini yazmadan önce çuvaldızı kendimize/solculara batırmalıyız.
Hikmet Kıvılcımlı, Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli gibi birkaç sosyalist haricinde Türkiye solu nedense kendi topraklarının kültürüne karşı hep soğuk durdu.

Türkiye solunun çoğunluğu, kültürünü/dinini okuyup araştırmadı. Karl Marx'ın Katolik Kilisesi için söylediği "Din afyondur" sözünü henüz aşam adı.
İslamiyet'i bilmemektedir. Halkının inancını dışlamıştır. Tasavvufu/Anadolu Müslümanlığını elinin tersiyle itmiştir.
Tasavvufun, aklın ve bilimin öğretisi olmadığını söyleme kolaycılığı na kaçarak kendi coğrafyasına yabancılaşmıştır.
Ne Muhyiddin Arabi'yi ne de Muhammed Nur'u bilir. Şeyh Bedreddin'i sadece Nazım Hikmet'in şiirinden tanır.
Trajik sonu nedeniyle Ozan Nesimi'nin adını duymuştur ama hocası Fazlullah Esterebadi'den bihaberdir.
Herakleitos'un "diyalektiğin atası" olduğunu, Hegel'in, Marx'ın düşüncesinin buradan doğduğunu bilir ama nedense vahdet-i vücuda burun kıvırır. "Enelhak" diyen Hallac-ı Mansur'u okumaz.
Söyler misiniz; Ömer Sikkini, Sabetay Sevi, Niyazi M ısri, Papa Eftim öğrenilm eden bu toprakların rengi nasıl kavranabilir?

Anadolu tarihindeki çoğu toplumsal ayaklanmaların dayanağının vahdet-i vücut olduğunu bilmezse, bu toprakların yazgısını nasıl değiştirebilir?
Hamza Bali'lerin, İsmail Maşuki'lerin boyunlarının neden vurulduğunu anlamazsa halkıyla nasıl kucaklaşabilir?
Birinci Dünya Savaşı'na katılan gönüllü "Mevlevi taburları"yla gönüldeşlik kurmazsa kiminle birlik olabilir?
Horasan doğumlu Nakşibendiliğin, Halidiye Nakşibendiliğinden farkını bilmezse, Kürt halkının Şeyh Barzani'nin emrine sokulma çalışmalarını nasıl kavrayabilir ?
"Türkler kılıç zoruyla İslamiyet'e geçtiler" kolaycılığından kurtulamazsa; dinin, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyaset üzerindeki etkisini nasıl analiz edebilir?
Ne acıdır ki, Türkiye solunun bu umarsız tavrı nedeniyle, bu konular "inanç" (skolastik) temelinde çalışmalar yapan muhafazakar akademisyenlerin/yazarların inisiyatifine bırakılmıştır. Onlar da ehlisünnet bakış açısıyla, başta vahdet-i vücut olmak üzere tüm tasavvufu kendi anlayış kalıplarına sokmaya çalışmaktadır.
Daha iyi niyetli olanları ise -tıpkı solcuların hatası gibi- tasavvufu fikir hareketi olmaktan çok, bir gönül ve ruh hali meselesi olarak göstermek istemektedir. Hatadır.
Tasavvuf sadece Alevilik-Bektaşilik değildir.

Hükümetin Alevi açılımına, "Alevilik Sünnileştiriliyor" diye itiraz edenler, yıllardır "Türk dinini" Araplaştıranlara karşı neden sessiz kalmıştır?
Osmanlı'nın Safevilere karşı bir siyaset gereği benimsediği Sünniliğin, zamanla nasıl resmi ideolojiye dönüştüğünü bilmeden bugünkü gerici siyasal oyunlar nasıl bozulabilir?

Eğer halkı kazanmak gibi bir derdiniz varsa, dininizi/kültürünüzü bilmek mecburiyetindesiniz.
İslamiyet'i dinci yobazların elinden kurtarmak için kültürünüzü öğrenmek zorundasınız, insanımızı cehalet bataklığından ancak böyle kurtarabilirsiniz; yasaklarla, kaba ve sert söylemlerle değil.
Bilinmelidir ki Farabi'yi, İbn Sina'yı savunmak, devrimciliktir.
Ve gerçek şu ki, insan bilmediğinden korkar.
Bilmediğine düşman olur...

Bu kaba pozitivist anlayış, solu kendi halkıyla bir türlü buluşturamamıştır.
Doğan Avcıoğlu ile Mihri Belli'nin birlikte çevirdikleri, Roger Garaudy'nin Sosyalizm ve İslamiyet adlı yapıtı, halkıyla kucaklaşma amacı taşısa da, bazı kaba yaklaşımlar Müslümanları soldan soğutmuştur.
Örneğin...

Refik Halid Karay Kadınlar Tekkesi romanım yazdı.
Romana göre tekkenin kurucusu Şeyh Baki, divandan okuduğu güzel kasidelerle ve mistik melodilerle, İstanbul'un soylu dul hatta şen dul - kadınlarını kendine bağlamıştır. Kadınlar varlıklı oldukları için şeyhin bir eli yağda bir eli baldadır. Ancak bir gün şeyhin karşısına "aşk-ı didem" dediği Neşide çıkar. Vahdeti vücuda inanan Şeyh Baki, Allah'ın suretini Neşide'ye nakşettiğini iddia eder. Altmış sekiz yaşında gerçek aşkı bulan bir şeyhin hayatı ve kendine sebepsiz bağlanan, sonra yine sebepsiz kaçan güzel Neşide'nin garip öyküsüdür Kadınlar Tekkesi.
Refik Halid Karay romanın önsözünde "gerçek yaşam öyküsüdür" diye yazmıştı.
Refik Halid Karay'ın hangi dergahı anlattığı kuşkusuz sadece tahminler düzeyinde konuşuldu.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Nur Baba romanı da benzer bir hikayeyi anlatır. Hepsini yazmaya gerek yok.
Her iki romanda da kaba bir anlayış yok mudur?

Diğer yanda Reşat Nuri Güntekin'in yazdığı Yeşil Gece, Miskinler Tekkesi gibi konuya dışarıdan değil içeriden bakan, dincilik ile İslamiyet'i birbirinden ayıran romanlarımız da vardır.
Bir aydın, içinde yaşadığı kültüre nasıl yabancılaşabilir?
Bu çarpıklığın altında "solculuğun" ne olduğunu bilmemek yatıyor.
Solcu ve Müslümanlara İngiliz oyunu
Müslümanlar ile solcuları kim karşı kamplara böldü?
Kars Antlaşması'na kadar Osmanlı basınında sosyalizme yönelik olumsuz bir hava yoktu.
Türkiye, Sovyetler Birliği ile barış antlaşması imzaladıktan sonra Osmanlı basınının bir bölümünün tavrı değişmeye başladı.
Birdenbire bazı gazeteler sosyalistleri karalamaya başladı.

Örneğin Vakit'e göre sosyalist devrimi yapanlar, " Karl Marx gibi azgın nazariyecilerin kitaplarını okumuş, hatta ezberlemiş, yeraltı meyhanelerinde votka kadehi elinden düşmemiş mikroplar" idi! Osmanlı basınının bu tür yayınları giderek kabalaşacaktı...

Bunun nedeni İngiliz propagandasıydı...

1848 ve 1871 ayaklanmalarını zorlukla bastıran Avrupa, 1917 Ekim Devrimi rü z-garının topraklarında esmesinden rahatsızdı.
Bu nedenle Avrupa basını, tarihinin en büyük karalama kampanyasını başlattı. Bunun en tipik olanı ise "kadınların millileştirilmesi" yalanıydı.

Osmanlı basını bu yayınları olduğu gibi tercüme edip sayfalarına taşıdı:

"(Komünizm) fikirleri fiile çıkacak olsa, insanı hayvandan ayırmaya yarayan ırz ve namus sıfatları büsbütün kaldırılmış olur."
Evet İngilizler, Osmanlı topraklarında sosyalist hareketlerin oluşmasına karşıydı, "İslam ile sosyalizm arasında fark yoktur" görüşünü yok etmek için " Kadınları ortak kullanıyorlar" yalanı yayıldı.
"İştirak-i emval ve iyal" yani mülk ve kadın ortaklığı tabiri sosyalizmle eşanlamlı kullanılmaya başlandı. "İlk sosyalist" diplomat-yazar E. Pertev Paşa bu nedenle "ilk dönek" olacaktır.
İngilizler M üslümanların sosyalist olmasını istemiyordu. Bunun için her yola başvurdular. 0 kadar başarılı oldular ki, Osmanlı münevverlerinin önde gelen ismi Ahmed Cevdet Paşa'ya göre sosyalizm Mazdeki bir mezhepti.
Kitabın 10. bölümünde ayrıntılı olarak okuyacaksınız, ama şimdi söz açılmışken, bir siyasal akım olarak "İslamcılığın" Osmanlı'daki tarihsel köklerine kısaca bakmalıyız. Zihinsel paradoksunu kimler belirledi?

Bu noktada ayrıntısını Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı-Efendi-2 adlı kitabımda yazdığım bir isimden bahsetmeliyim:

Cemaleddin Afgani (1838-1897).

Afgani, Osmanlı'daki İslamcıların düşünsel haritalarını çizen kişiydi. Onun ateşlemesi ve öncülüğüyle İslamcılık siyasal bir akım haline geldi.

Şeyhül-İslam M usa Kazım Efendi, Babanzade Ahmed Naim, Ebülula Mardin, Mehmet Akif, Eşref Edib, Said ve Abbas Halim paşalar hep Afgani'nin "müritleriydiler."
Sırat-ı Müstakimden Sebilü'r-Reşad'a kadar siyasal İslamcıların yayın çizgisini onun görüşleri belirledi.
Bizim İslamcıların ideologu Afgani, masondu. Kahire'deki Şark Yıldızı Locası'na 7 Temmuz 1868'de girmişti. Mısır'da kurulan mason locasının başına getirildi. Sonra bu görevi öğrencisi Muhammed Abduh devraldı.
Osmanlı'ya ilk masonluk da bu kanaldan geldi.
Tüm bu yapılanmanın arkasında kim vardı? İngilizler!
Afgani, dünyadaki İslamcıları derinden etkileyen Ziya ül-Hafıkayn dergisini Londra'da çıkarıyordu.
Bakınız, denir ki "ilk İslamcılar antikolonyalisttir." Bu uydurmadır.

Afgani örneği ortada; amansız hastalığından kurtulması için İngilizler ellerinden gelen her fedakarlığı yaptılar.
İslamcılık, İngiliz sömürgesi Hindistan üzerinden bizim topraklarımıza gelmiştir, İngiliz patentlidir!
"Antikolonyalistmiş!" Açmayalım şimdi Süveyş Kanalı meselesini ya da Afgani -Abduh öğrencisi Hasan el-Benna'nın İngiliz parasıyla kurduğu Müslüman Kardeşler hikayesini.
Antikolonyalist olanlar ulusal hareketlerdi, sosyalist örgütlerdi ve ne yazık ki İslamcıların hedefinde de bunlar vardı! Türkiye'de farklı mı oldu?

Yazdım:

Osmanlı Müslümanları Bolşevik hareketine, en azından sa vaştan çekilmek istedikleri için sempatiyle bakıyordu. Osmanlı topraklarına yeni yeni girmeye başlayan sosyalist fikirlere düşmanlıkları yoktu. Hatta İslamiyet ile sosyalizmin benzerliklerini yazıyorlardı. Bolşeviklik hayli revaçtaydı.
Sonra düşmanlık girdi araya... Kimler yaptı bunu?
Hintli Müslümanlardan Şeyh Müşir Hüseyin Kıdvay'ın İngiltere'de çıkardığı İslam ve Sosyalizm kitabını kimler tercüme edip Osmanlı'ya getirdi? Sebilü'r-Reşad dört gün boyunca kitaba neden sayfalarını açtı?
İngiliz Askeri Haber alma Servisi'nin 1920 yılına ait gizli raporları Müslümanları Bolşeviklere karşı nasıl harekete geçirdiklerinin örnekleriyle dolu.
"Komünistlerde kadınlar ortaklaşa kullanılan maldır" yalanı Londra üzerinden Osmanlı'ya gelmemiş midir? Bakınız laf lafı açıyor...

Ankara Hükümeti, Sovyetler Birliğinden silah ve altın yardımı aldığı zaman, ne tesadüftür ki Hintli Müslümanlar da Ankara'ya para göndermişlerdir! Hintli Müslümanların bu yar diminin arkasında, Ankara'nın tamamen Bolşeviklere yanaşmasından çekinen İngilizlerin parmağı mı vardır?

Sorunun olmadığı tarih resmi tarihtir!..

Batı, feodalizme karşı mücadele ederken taşıdığı ilerici ve demokrat özelliğini XIX. yüzyılın sonundan itibaren terk etti. Kapitalizm ilerici özelliğini yitirerek, insanlığın gelişmesini köstekleyen, mazlum ulusları sömürgeleştirmeyi amaçlayan emperyalist bir sisteme dönüştü. Emperyalistler bu nedenle ulusal, laik, halkçı, toplumcu karakterli (Rusya, Çin, Osmanlı, Meksika, Iran) devrimlere karşı çıktı. Siyasal, iktisadi ve toplumsal yaşamın Ortaçağ ilişkileriyle sürmesinden yana oldu. ittifak kurduğu ise hep gericiler oldu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Bizim Müslümanlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 21:31

Sosyalist aydınlar, devlet adamları, askerler

Emperyalist güçlerin kışkırtmasıyla Osmanlı basını ikiye bölündü: Anadolu basını, Ankara Hükümeti'nin Sovyetler Birliği'yle yakınlaşmasından yana olurken, İngiliz kontrolündeki İstanbul basını da bu yakınlaşma nedeniyle antisosyalist yayınlara hız verdi.

1917-22 yılları arasında Türk münevverleri ve askerlerinin Bolşevik devrimi konusunda neler düşünüp yazdıklarına birkaç örnek vermeliyim:

Ziya Gökalp:

Bu mübarek ülkeye daima yabancı milletlerden büyük zarar gelmiştir, İngilizlerin muzır propagandalarla alttan alta desteklediği, kara tehlike ile birincisinden hiç de aşağı olmayan kızıl tehlikedir.

Refik Halid Karay:

Lenin! Lenin! Senin bize bir zararın da bu oldu! Anadolu'yu dostluğunla, İstanbul'u ise düşmanlığınla perişan ettin. Anadolu'ya "yoldaş", İstanbul'a "haraşo" kelimelerini öğrenmek pek pahalıya mal oldu.

Celal Nuri İleri:

Sosyalizme de, ehlüslama da düşman olan, Avrupa emperyalizmi, kolonyalizmi, kapitalizmi idi. Sosyalizm gerek alem-i İslam'a, gerek doğrudan doğruya bize yardımcı oluyor. Bu büyük ve kutlu bir olaydır.

Yunus Nadi:

Bazı kimseler vardır ki Bolşevikliği zenginlerin malını yağma etme farz eder. Bolşeviklikte yağmaya katiyen yer yoktur. Emperyalist ve kapitalist alem yıkılacak, bütün dünyada yeni bir tarih akımı başlayacaktır.

Hakkı Behiç:

Avrupa'yı bozguna uğratacak muazzam bir Asya federasyonu kurulacaktır.

Hamdullah Suphi Tanrıöver:

Bugünkü medeniyetin debdebeli, şatafatlı, altın içinde yüzen saraylarının arkasında açlık ve sefalet vardır. Rus İhtilali, Fransız İhtilali'ne göre daha samimidir.
Cenab Şahabeddin: Bolşevik miyim? Ben öyle ise yalnızca iki şeye önem verebilirim: içmek için bir kadeh votka ve sevmek için sevimli bir kadın.

Mehmed akif:

Müslümanlık başka, Bolşeviklik başkadır. Müslümanların Bolşevik olmasına asla lüzum yoktur.

Albay Bekir Sami:

Karl Marx prensiplerinin uygulanması yalnız Rus sınırları içinde yapılırsa az zaman zarfında hükümet düşebilir; dünya çapında bir devrimin gerçekleştirilmesine çalışmak gerekir.

Ali Fuad Paşa: Tüm bildiklerimiz Sovyetlerin paralı ajanlarının ya da bu ihtilale karşı kesinlikle önyargılı olanların anlattıklarıdır. Marx'ı okumuş pek az insanımız var.

Kazım Özalp: Şahsen Bolşevik programına ilgi duyuyorum ama fikirleri bizim için mümkün değil.

Kazım Karabekir: Memleketimiz içinden açıktan açığa Bolşevik propagandasına daha başlanmaması ve Bolşevik kurulların bilinmemesin in kabahati, daha çok Moskova'nındır.

Çerkeş Ethem:

Bolşevizm dünyayı zapt edecektir. Bolşeviklik, istikbalimiz için çok yararlı ve verimli olacaktır.

Ali Kemal:

Bolşeviklik, doğanın insanın başına bela ettiği bir tabii afettir. Anadolu'daki zorbalarımız o girdaba yuvarlanmış, dört elle Bolşevikliğe sarılmışlardır.

Neyzen Tevfik:

Bolşevik kuvvetinin bence beyannamesidir/Şark'ı Garb'ı şaşıran banknotun esrarı / Pişdarı (öncüsü) sayılır servet-i azadenin / Sahne-i hürriyete ihzar ediyor (hazırlıyor) efkarı (yoksulu)

Sosyalizm rüzgarı Osmanlı münevverlerini, özellikle Kurtuluş Savaşı veren ulusalcı kadroları çok etkilemişti.
Bunda Lenin'in liderliğindeki Sovyetler Birliği'nin Ankara Hükümeti'ne maddi yardımları da etkili oldu.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında bu dostluk her alanda sürdü.
Bu dostluğun Soğuk Savaş döneminde ne hale getirildiğini yazmak için ayrı bir kitap çalışması yapmak gerekir.
Ama birkaç trajikomik örnek vermeliyim. Önce bir türküyle başlayalım...

Kızılcıklar oldu mu Selelere doldu mu Gönderdiğim çoraplar Ayağına oldu mu Mendili geline Mendil verdim eline Kara kına yollamış Yar benim ellerime...

Edirne-Keşan yöresinin bu Türküsü TRT'de yasaklanmıştı. Sebep "Kızılcıklar oldu mu" denmesiydi. "Kızılcık" ne demekti, "kızıl" demekti. Peki, "kızıl" ne demekti, "komünist!" Yani türküyle komünizm propagandası yapılıyordu ! Gülmeyin.

Daha neler var:

Rahmetti Uğur Mumcu bir makalesinde Kars yöresinin pek bilinen Türküsünü yazdı:

Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa
Askerin milletin bayrağınla çok yaşa
Sağdan sola soldan sağa
Salla bayrağı düşman üstüne...

Ve rahmetli Mumcu yazmasıyla birlikte soluğu hakim karşısında aldı. Hadi bayrağın sağdan sola sallanması anlaşılabilirdi, ama ne demekti "düşmanın üzerine sallanan bir bayrağın soldan sağa sallandırılması?"

Ee, açıkça komünizm propagandasıydı! 12 Mart 1971 askeri darbesi, Uğur Mumcu'yu yedi yıllık ceza istemiyle yargıladı! Bir örnek daha yazmalıyım:

Türkiye işçi Partisi genel başkanı olmadan önce Behice Boran, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde öğretim üyesiydi. "Sınav kağıtlarını kırmızı kalemle değerlendirip not veriyor" diye üniversiteden uzaklaştırıldı! Haklılardı; kırmızı ne demekti? Kızıl bayrak!
Yani, gözlerinden hiç kaçmıyordu bu ayrıntılar! Sigara paketleri üzerinde orak-çekiç arayan bir zihniyetti bu. Neyse...
Biz yine dönelim Sovyetler Birliği'yle başlayan dostluk ilişkilerinin nerelere vardırıldığına...

Bir sırrın peşinde

Tarih 9 ağustos 1928. Taksim'deki Cumhuriyet Anıtı açıldı. Yani bugün bildiğimiz adıyla "Taksim Anıtı" seksen iki yaşında. Bu anıtın sırrını bilir misiniz? Artık bazılarınız biliyordur.
"Artık" diyorum, çünkü düne kadar pek kimse bilmiyordu. Nereden bilsinler?

Ben bile emin olamadım, araştırma yaptım. Arşivimdeki tarih dergilerinin Taksim Anıtı'yla ilgili haberlerini, makalelerini okudum.
"Bakalım" dedim "bu sırrı biri yazmış mıydı!" Şevket Radonun sahibi olduğu Tarih ve Edebiyat mecmuası ağustos 1979 tarihli sayısında, "Taksim Cumhuriyet Abidesi" başlıklı yazısında bu sırra hiç değinmemişti. (Sayı 8, s. 19)

Başında Mithat Sertoğlu'nun bulunduğu Yıllar Boyu Tarih dergisi, ağustos 1980 tarihli sayısının kapağını Taksim Anıtı'na ayırmıştı. Başlığı ilginçti: "Yeterince tanımadığımız şaheser Gelin, Taksim Anıtı'yla tanışalım." Erdal Türkay'ın kaleme aldığı yazıda da ne yazık ki bu sır yoktu! (Yıl 3, sayı 8, s. 44)

Yayın danışmanlığını Eroğul İskit'in yaptığı Yıllar Boyu Yakın Tarih dergisi Temmuz 1978 tarihli sayısının "Taksim'de 50 yıl" başlıklı yazısını, yaptığı başarılı çalışmalarıyla İstanbul'a birçok tarihi eseri kazandıran Çelik Gülersoy kaleme almıştı. Beş sayfa ayrılan bu yazıda da Taksim Anıtı'nın sırrı yoktu! (Yıl 1, sayı 4, s. 45)

Başında Prof. Mete Tuncay'ın bulunduğu Tarih ve Toplum dergisi, Ocak 1988 tarihli sayısında "Taksim Anıtı ile İlgili Mektuplar" başlıklı Turgut Kut imzalı bir yazıya yer vermişti. Anıtın İtalyan heykeltıraşı Pietro Canonica'nın mektuplarına yer verilen yazıda da anıttaki sırra ait bilgi yoktu. Haksızlık yapmayalım; konu belki de Taksim Anıtı olmadığı için bu sır yazılmamış olabilir. (Sayı 49, s. 21)

Uzatmayayım:

Ne Yakın Tarihimiz ciltlerinde ne de Belgelerle Türk Tarihi Dergisi sayılarında Taksim Anıtı'nın sırrıyla ilgili bir yazı bulabildim. Sekiz ciltlik İstanbul Ansiklopedisinde bile yoktu.
Hepsinde anıtın yapılış hikayesi yazılıyor; mimari bilgileri, özellikleri veriliyor, mali ve sanatsal yönüne değiniliyor; Cumhuriyet'i sembolize eden figürler anlatılıyor; Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak'tan bahsediliyor. Ama bir sırrın üstü örtülüyordu!
Düşünebiliyor musunuz; İstanbul'un orta yerinde seksen iki yıldır bir anıt var ve çoğu kimse bu anıtı yakından tanımıyor.
Çünkü bir gerçek hep atlanıyor. Kuşkusuz Taksim Anıtı'ndaki sır sonra ortaya çıktı. Peki, ne zaman ortaya çıktı biliyor musunuz?

Soğuk Savaş dönemi bitince...
Popüler Tarih dergisi ağustos 2002 sayısında, yıllardır saklanan bu gerçeği/sırrı yazdı: Taksim Anıtı'nda, Atatürk'ün arkasında iki Sovyet generali duruyor General Mihail Vasilyeviç Frunze ve Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşüov...
Evet; sır buydu.
Soğuk Savaş döneminde kızılcık şerbetinde bile komünizm propagandası arayanlar, topluma öyle bir korku salmışlardı ki, anıttaki Sovyet generallerini kimse yazmamıştı. Belki de bazıları bilerek yazmadı. Öyle ya ne demekti, Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak'ın yanında komünist generallerin bulunması?
Bizim tarihçiliğimiz böyledir işte.
Peki yok sayılan bu generaller kimdi?

General Frunze, bizim tarihimiz açısından da önemli bir yere sahipti.
Lenin'in özel talimatı üzerine olağanüstü elçi sıfatıyla 13 Aralık 1921'de Ankara'ya geldi. Onuruna düzenlenen mitingde yaptığı konuşma büyük etki yarattı. Millet Meclisi'nde konuşma yaptı. Frunze, Mustafa Kemal'le yakın ilişki kurdu. Sakarya cephesini gezdi. 5 Ocak 1922'de arkasında iyi duygular bırakarak ülkesine döndü.
Diğer Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov'un bizim için önemi ise şuydu: Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın sürdüğü yıllarda, askeri bilgisiyle savaşın taktik ve stratejisine katkıda bulunması amacıyla Ankara'ya gönderildi.
Evet, Sovyetler'in o günlerde yaptığı yardımları unutmayan Atatürk, bir jest olarak bu iki generalin heykelinin de anıtta yer almasını istedi.
Bir anıtta iki Sovyet generalinin olduğunu bile yazmayan, yazama yan topraklarda, Marx'ı, Lenin'i, sosyalizmi, emperyalizmi anlama/kavrama süreci nasıl gerçekleşebilir?

Müslümanların sola nasıl düşman edildiği ortaya çıkıyor. Diğer yanda solcuların da toplumcu/sosyalist Müslüman yazarları nasıl anlamadıkları, nasıl ellerinin tersiyle itekledikleri anlaşılabiliyor. O halde şunu sorabiliriz:

Kim kimin "dilinden" ne zaman anlayacak?
iki karşıt görüşte, inançta, grupta olan kardeşler mi sadece birbirini anlayıp hoşgörüyle yaklaşabilecek?

Bu soruyu sormamın bir nedeni var:

Hilav ailesini tanıtmak...

Bu aileyi tanıyor musunuz?
Baba, Musul doğumlu bir Kürt; Said-i Nursi'nin avukatı. Anne, Kafkas Kartalı Şeyh Şamil'in torunu. Oğullarından biri ateist/solcu, diğeri İslamcı münevver. Kızların biri Kadıköy Kız Koleji müdiresi, diğeri avukat. Damat ses sanatçısı.
Gelinleri ise, Türk basınının en köklü ailesi Talulara şarkı sözü yazan kızı. Peki, bu aile bize neyi anlatıyor?

Tarih, 9 Şubat 2000.
Sahrayıcedit Camii musalla taşında bir tabut.
Yeşil örtülü tabutun başında sessizce ağlayan 72 yaşındaki ateist bir ağabey; Selahattin Hilav...
Felsefeci, çevirmen ve denemeci Selahattin Hilav'ın adını duymayan solcu he r-halde yoktur. Çünkü Türkiye'de aydınlanma felsefesi ve sosyalizmin anlaşılmasında büyük katkıları oldu. Marx, Sartre, Diderot, Schopenhauer, Garaudy, Foucault öğrenmek isteyip de Selahattin Hilav'ın çevirilerini eline almayan yoktur.

Cami avlusunu dolduranlar, 66 yaşında hayata gözlerini kapayan Necmettin Hilav'ın, kitaba, okumaya, araştırmaya meraklı Müslüman arkadaşları, dostları.
Hepsi büyük bir nezaketle ve üzüntüyle cenazenin sahibi Selahattin Hilav'a başsağlığı diledi.
Cemaat sonra hep birlikte cenaze namazı için saf tuttu. Selahattin Hilav imamın hemen arkasındaydı.
Bazılarına şaşırtıcı gelebilir. Ateist bilim adamının, imamın arkasın da saf tutması ne anlama geliyordu?
Hem Doğulu hem Batılı olabilmenin inceliğiydi aslında bu.
Marksizm'in "yabancılaşma" kavramım Türkçeye ilk onun sokmasının nedeniydi bu.
Nesimi Divan'nını, İbn Haldun'u, Platon'u, Eşari'yi, Hegel'i, Marx'ı, Nietzsche'yi, Lefebvre'i, Freud'u harmanlamaktı bu.
Aydınlanmacı Batı felsefesinin zihni eğitiminden geçmiş bir Doğulu nun zarafetiydi bu.
Selahattin Hilav'ın "yerli Marksizm" arayışlarına girip Asya tipi üretim tarzı konusunda çalışmalar yapmasının sebebiydi bu. Onu yoğuran kültüre saygıydı bu.
Onu, Paris Sorbonne'a gönderip Marksist olmasına vesile olan kimdi biliyor musunuz?
İstanbul Erkek Lisesi'ndeki felsefe öğretmeni, sosyalist Müslüman Nurettin Topçu!
Selahattin Hilav ile Nurettin Topçu'nun yollarının kesişmesini tesadüf mü sanıyorsunuz?
Sahrayıcedit Camii avlusunda bulunanların hemen hepsi, sosyalist Selahattin Hilav gibi Nurettin Topçu' nun "rahlei tedrisatı"ndan geçti.

Evet, bu kitapta altını hep çizeceğimiz gibi, baş davası ahlak olan o nesil bugün artık ka ybolmak üzere.
Onlardan biriydi rahmetli Necmettin Hilav...
Yaşam biçimi ve kişiliği, ağabeyinin zıddıydı.
İTÜ mezunu, yüksek mimardı. Uzun yıllar Merkez Bankası'nda çalıştı. Hiç evlenmedi.
İngilizce, Fransızca, Almanca ve Latinceyi rahatlıkla anlıyordu; Arapça, Farsça ve Osmanlıcaya çok hakimdi.
Evliya Çelebi'yi, Naima'yı, İbn Sina'yı, Farabi'yi özgün metinlerinden okudu. İslam tarihi ve felsefesine meraklı, Batı ve Doğu kültürlerini derinlemesine inceleyen, ana kaynaklarından araştıran bir entelektüeldi. Osmanlıca ve Osmanlı kültürünü pek çok akademisyenden ve ilahiyatçıdan daha iyi bilirdi. Pek çok kişi karşılaştığı bir zorluğu ona danışarak çözerdi.

Beyazıt, Tünel ve Kadıköy'deki sahaflara gitmek dışında pek evden çıkmazdı. Sürekli okurdu.
Gümüş sikke koleksiyonu yapar, hat toplar, kıymetli ve nadir kitaplar biriktirirdi.

Muhafazakar bir hayat tarzı benimsedi; örneğin ağabeyinin tersine ağzına içki koymadı. Çok nadir, minik kadehte likör içerdi. Ama sanmayınız ki yobazdı.
Tek kusuru -yine ağabeyinin tersine- yazmayı sevmemesiydi. Yani "nihrir'' idi; çok okuyan, çok bilen, ama yazmayan kişi!

3. Sevan Nişanyan Tarafa "nihrir" sözcüğünün yanlış olduğunu belirten bir makale kaleme aldı. Şöyle dedi: "Soner Yalçın dediğine göre kesin yanlıştır diyoruz ve sözlüğe bakıyoruz. Arapçaymış.
Sinan'a göre 'esaslı ve derin ilim sahibi', Kamus'a göre 'zeki, bilge, tecrübeli ve yetenekli', Tac-ül Arus'a göre 'her konuda bilgili ve yetenekli ve yaptığı işi iyi yapan' demekmiş. Meninski 'industrius, intelligens, expertus' demiş. Ahmed Vefik Paşa 'hazık, mahir, kardide' diye çevirmiş. Redhouse 'sagacious, vvise, experienced' diye tekrarlamış. Baha Toven 'dahi, sanatkar' diye eklemiş. Arapça nahr (bir ilim veya işi çok iyi bilmek) fiilinden rubai bir türev, son derece ender görülen fıclil vezninde. 1920'lerden beri hiçbir sözlükte yok, kullanıldığını da hiç görmedim, ölmüş bir kelime..." Evet, Nişanyan böyle diyor. Yazısı üzerine odatv.com'da bir yanıt kaleme aldım. Dedim ki, Necdet Sakaoğlu'nu tanırlar mı acaba?

Divriği'de Ev Mimarisi, Çeşm-i Cihan

Sadece küçük defterlerine notlar aldı. Bunların yayımlanmasını istemedi.
Birçok merakı vardı; bunların başında keman çalmak ve sahaflardan kitap toplamak geliyordu. Hat sanatıyla ilgiliydi. Eski cilt sanatıyla uğraşıyordu. İslam paraları uzmanıydı. Yelkenli kullanmayı seviyordu.

Necmettin Hilav, Başıbüyük Mezarlığı'nda toprağa verildikten sonra, Selahattin Hilav kardeşinin Suadiye'deki evine taşındı. Ve o da ölene kadar beş yıl o evde yaşadı.

Aileyi tanımaya devam edelim:

Farklı görüşe mensup iki erkek evlada sahip baba kimdi?
Baba, ne solcuydu ne sağcı! Kürt siyasal hareketinin tanınmış isimlerinden biriydi...
Mihri Bey, 1885 Musul-Sine köyü doğumluydu. Babası, "Küçük Mol la" diye bilmen Mela Mahmud, bir din adamıydı.
Babasının, annesinin üzerine kuma getirmesine kızıp on yedi yaşında İstanbul'a geldi. Fatih Medresesi'nde Hoca Hüseyin Hüsnü Efendi'nin öğrencisi oldu.

Birkaç yıl sonra aynı medresede dersiam/müderris olarak görev yaptı.
Şeyh Şamil'in torunlarından Şaziye Hanım'la evlendi.
Genç yaşından itibaren Osmanlı'daki Kürt siyasal hareketlerine sempati duydu. 1912'de kurulan Kürt öğrenci derneği Hevi'nin kurucuları arasında yer aldı. Şeyh Said davasında yargılandı.
Irak'taki Jin dergisine de, Musa Anter'in çıkardığı Dicle'nin Kaynağı dergisine de makaleler yazıp gönderdi. Ağabeyi Mehmed Müftizade, 1959'da Tahran'da yayına başlayan Kürdistan gazetesinin başyazarıydı.
Fransızca, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen Mihri Bey, Kürtçenin tüm lehçe ve şivelerine hakimdi, ilk Kürtçe gramer kitabının yazarıydı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Bizim Müslümanlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Ara 2010, 21:31

Ulu Türk Ulusunun Şanlı Şairi Fuzuli Divanından

1. Kitap ve Ahlak Yükseliş Kaynağı ve Mutluluk Ocağıdır adlı kitapları yazdı.
Cumhuriyet sonrası, medreseler kapatılınca Mihri Bey önce edebiyat öğretmenliği yaptı. Sonra hukuk fakültesini bitirerek avukat oldu. Müvekkillerinden biri Said-i Nursi (Kürdi) idi.
Gerek kitaplarında gerekse sohbetlerinde herkese -ve dolayısıyla çocuklarına-Doğu kültürünü aşıladı; divan edebiyatını sevdirdi; İslam felsefesini öğretmeye çalıştı.
Mihri Bey, spora çok meraklıydı. Yüzmeyi seviyor, at binmekten zevk alıyor ve ava çıkıyordu.
1956 yılında vefat eden Mihri Bey, yaşamının sonuna kadar Türkiye'nin bölünmez bütünlüğüne inandı. Çocuklarım öyle yetiştirdi. O bu ülkenin namuslu, aydın bir Kürtü'ydü...

Kürt siyasal hareketlerine sempati duyan bu babanın iki oğlu dışında, üç de kızı vardı.
Hilav ailesinin en büyük çocuğu Lamia Hilav'dı. Coğrafya öğretmenliği ve Kadıköy Kız Koleji müdireliği yaptı.
Hilav ailesinin her perşembe günü yaptığı toplantılar onun evinde oluyordu. Kızı Suğra Öncü, dayısı Selahattin Hilav gibi çeviriler yaptı. Virginia Woolf un Kendine Ait Bir Oda adlı eserini çevirdi.
Lamia'nın bir küçüğü, "iki numara" Süheyla Hilav'dı.
Ailenin en hassas ve özverili olanıydı. Babasının isteği üzerine avukat oldu. Kızı Üzra Nural, dayısı Selahattin Hilav'la birlikte Germain Bazin'in Sanat Tarihi adlı eserini Türkçeye çevirdi.
Selahattin ve Necmettin'den sonra en küçük kardeş Leyla Sönmezocak'tı. Eşi radyo sanatçısı, tasavvuf musikisine vakıf Rahmi Sönmezocak'tı. Gelelim ailenin gelinlerine...
Aileye gelinleri sadece, çapkınlığıyla ünlü Selahattin Hilav getirdi.
İlk eşi gazeteci, politikacı İsmail Cem'in kardeşi Alev İpekçi'ydi.
İkinci eşi ise Recaizade Mahmud Ekrem'in torununun kızı, gazeteci Umur Talu'nun ablası, Türk pop müziğinin en iyi şarkı sözü yazarların dan Çiğdem Talu'ydu. Bu evlilikten doğan Zeynep Talu da şarkı sözü yazarı olarak annesinin yolunda başarıyla ilerliyor.

Toparlarsak...

Hilav ailesine ait bilgileri alt alta yazınca karşınıza ne çıkıyor: Tüm renkleriyle Türkiye mozaiği!
Peki, toplumsal hayatta karşıt görüşlerin birbirini sevip sayması için aile çatısı şart mıdır? Öyle olmadığı bir Müslüman'ın bir sosyaliste yazdığı mektupta ortaya çıkıyor...
Evet, bizim topraklarımızda sayısı az bile olsa, politik görüşleri ta ban tabana zıt olmasına rağmen, dün aynı çatı altında birlikte oturma düşü kuran Müslümanlar, sosyalistler vardı.

Bir Müslüman'dan bir sosyaliste mektup

Mehmet Y. Yılmaz Hürriyet'teki köşesinde, "Türkiye'nin ağzı en bozuk kesimini siyasal İslamcılar oluşturuyor" diye yazdı. Okuyunca hak verdim. Sonra üzüldüm.
Kuşkusuz Mehmet Y. Yılmaz, sürekli sokak ağzıyla konuşan Başbakan Erdoğan'a ve yandaş medyadaki küfürbaz-yalancı yazarlara bakarak hüküm vermişti.
Evet, hak vermiştim ama yine de bir yanım buruktu.
Gözümün önüne tıpkı soyadı gibi yaşamış olan şair Cahit Zarifoğlu geldi, "işaret Çocukları" adlı şiirini bulup okudum.
Düşündüm, "bizim cenah" aslında "öteki"ni pek tanımıyor.
Gördüğü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bildiği bazı yandaş gazetelerin köşelerini tutmuş sözde gazeteciler.
Ve ister istemez biraz haksızlık yapılıyor. Neden mi? Gelin size bir gerçek olay anlatayım...

1950'li yılların ikinci yarısı. Yer, Kahramanmaraş Lisesi.
Cahit Zarifoğlu, Kıdem Beyazıt, Ali Kutlay, Hasan Seyithanoğlu, Rasim-Alaaddin Özdenören kardeşler ve sonradan aralarına katılan Mehmet Akif İnan... Yani "işaret Çocukları"...
Yada...

Cahit Zarifoğlu'na göre "Yedi Güzel insan!" Sınıf arkadaşıydılar. Hepsi resme, müziğe ve özellikle edebiyata vurgundu.
Yine bir Kahramanmaraş doğumlu olan Nuri Pakdil'in çıkardığı Hamle dergisi ellerinden düşmezdi. (O zamanlar sağcılık-solculuk pek yoktu; Hamle dergisi "Sait Faik'e Saygı" sayısı bile çıkarabiliyordu.)
Anadolu'nun 60 bin nüfuslu bu yoksul şehrinin çocukları, kimlerin çıkardığına bakmadan Varlık, Yeditepe, Yenilik gibi edebiyat dergilerini takip ederlerdi. Dergilere ulaşabilmek için yırtınırlardı.
Bir yandan soluksuz okuyup diğer yandan hikayeler, şiirler yazmaya çalışırlardı.
Yaşar Kemal'in İnce Memed'ine, Attila ilhan'ın "Sisler Bulvarı" adlı şiirine hayrandılar.
iletişimin zorlu olduğu o yıllarda Necip Fazıl, Peyami Safa, Nazım Hikmet, Fethi Gemuhoğlu hakkında bilgi sahibi olmak için çırpınırlardı.
Hz. Ali'nin "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" sözünü şiar edinmişlerdi.

Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını okuyup, onun Batılı mı, Doğulu mu olduğunu tartışırlardı günlerce.
Cahit Zarifoğlu'nun evinde şiir günleri düzenlediler.
"İkinci Yeni" şiir akımını benimse diler. Cemal Süreyya , Edip Cansever, Turgut Uyar'ın şiirlerini gece gündüz demeden, bıkmadan usanmadan birbirlerine yüksek sesle okudular.
Zarifoğlu'nun kırık penayla çaldığı gitarı soluksuz dinlediler. Cumhuriyet gazetesi muhabiri Doğan Keçecioğlu'nun Kahramanmaraş'ta çıkardığı Gençlik gazetesinin kültür-sanat sayfasını yaptılar.
Çalışkandılar. Hiç yorulmadılar. Daha yolun başındaydılar.

Sonuçta, Kahramanmaraş Lisesi o dönem Akif İnan, Erdem Beyazıt, Rasim ve Alaaddin Özdenören ve Cahit Zarifoğlu gibi, bugün Müslüman çevrelerin büyük saygı duyduğu şairleri-yazarları çıkardı.
Onlar sadece ürettikleriyle değil, o genç yaşlarında toplumsal hayat içindeki duruşları, üslupları ve zarafetleriyle de örnek oldular.
Hepsi üniversiteye gitti...

Cahit Zarifoğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Filolojisi'ne yazıldı. Vefa Öğrenci Yurdu'nda kaldı. Daha sonra bir yazlık evin hem bekçiliğini yaptı hem de orada kaldı.
"Abi kültürüyle" İstanbul'da tanıştı...
1962 yılının mart ayında bir cumartesi günü Özdenören kardeşlerle birlikte hayranı oldukları bir şairin kapısını çaldı: Sezai Karakoç. Belki bugün herkese şaşırtıcı gelebilir:
Onlar, o güne kadar "Sartre, Camus gibi büyük düşünürlerin fikirleri okunur, öğrenilir ve benimsenir" diye düşünüyorlardı.

O günden sonra Sezai Karakoç'tan öğrendiler ki, her fikir üzerine yorumlar getirilebilir ve filozoflar, düşünürler, edebiyatçılar sorgulanabilirdi!
Ve yine ilk olarak o gün duydular...

Sezai Karakoç bir dergiyle ilgili düşüncesini şöyle açıklamıştı:

"O derginin kendine göre bir kimliği var, biz Müslüman'ız."

Kafaları karıştı. Çünkü kendisi (Mehmet Barlas'ın babası) Cemil Sait Barlas'ın Pazar Postası'nda yazıyordu.

Solcu Cemal Süreyya da en yakın arkadaşıydı. Nasıl oluyordu; bir "onlar" vardı, bir de kendileri Müslümanlar! Zamanla yerli yerine oturdu düşünceleri:

Hayata bir pencereden bakabilirdiniz, ama bu, karşı pencereden bakanlara düşman olacağınız anlamına gelmezdi.
Anadolu'nun temiz çocukları "öteki" kavramım henüz bilmiyorlardı. İstanbul öğretiyordu işte...

"Yedi Güzel İnsan" karşı görüşe doğru koşmaya başlasalar da sosyalist Cemal Süreyya'yı hep sevdiler; Üvercinka'yı ellerinden düşürmediler. İçlerinden Cahit Zarifoğlu, Cemal Süreyya'ya daha bir yakınlık duydu. Sezai Karakoç'un şiirlerinden çok Cemal Süreyya'nın şiirlerini beğeniyordu. Ayrıca, öğrendiğine göre kişilikleri de benzerdi zaten.

Ve bu nedenle 1962'de hiç tanımadığı o yıllar Paris'te bulunan Cemal Süreyya'ya mektup yazdı:

"İstanbul'a döndüğünüzde sizinle ev tutup birlikte oturabilirmiyiz?"

Zarifoğlu, bu toprakların yoğurduğu temiz kalpli Anadolulu şairlerdendi; şiirlerine hayran olduğu büyük bir şairle aynı çatı altında yaşamanın düşünü kurabiliyordu.
"Yabancılaşma" henüz bu topraklara uğramamıştı.
Üstelik...
Bu mektubu yazan kişi sıradan biri değildi. Siyasal meselelerden uzak durmuyordu.
Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, Necip Fazıl gibi "abiler"in etrafında bir okul/ocak görevi gören dergilerin çevresindeki duygusal beraberliği ve düşünsel birlikteliği yaşıyordu.
"Allah, peygamber sevgisi ihmal edilmeden, dünya meseleleri ön plana çıkarılmalıdır" görüşünün ilk savunucularından biriydi. Müslümanların öncü kuşağındandı.
Buna rağmen solcu Cemal Süreyya'yla aynı evde oturmaktan çekinmiyordu. Çünkü ortak payda edebiyattı. Öğrenme aşkıydı. Dostluktu. Solcular Müslümanların, Müslümanlar solcuların dergilerinde yazılar kaleme almakta bir salanca görmüyordu.
Ece Ayhan'ın, İlhan Berk'in derviş titizliğiyle çalışan Müslüman şairlere önyargısız yaklaşımları, övücü eleştirileri saygıyla karşılanıyordu.

Aslında...

Aynı mahallenin yoksul "İşaret Çocukları'ydı hepsi.
Yer sofralarındaki bir tas çorbaya kaşık sallayarak, mumlu gecelerde kahramanlık hikayeleri dinleyerek, cami avlularında futbol oynayarak ve yaramazlık yapınca yüzü kızararak büyüyen bir kuşaktı onlar.
Hepsi Anadolu Müslüman kültürünün bir parçasıydı.
Hedefleri hep yüksek İslam kültürü oldu.

Erdeme inandılar.

Ayıp etmekten, yanlış yapmaktan korktular.
Bir gün sözlerinden ya da yaptıklarından dolayı utanmaktan çekin diler. Bu nedenle küfrü, haksızlığı, kibri bilmediler. Sonra... Sonra iktidar ve para geldi.
Bin yıllık kültür, birkaç yıl içinde varoş muhafazakarlığına, sonradan görme liberalliğe teslim ediliverdi. Soruyorum:
Cahit Zarifoğlu'nun mirasına sahip çıkan temiz Müslümanlar bugün nerededir? Neden susuyorlar?
Ya Nurettin Topçu'nun, Cemil Meriç'in öğrencileri, yol arkadaşları? Onlar neden ölüm sessizliğine büründüler?
Hepsi mi "Müslüman'dan kaçıp Müslümanlığa sığındı!"
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir