Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Atatürk'ün Türklük Şuuru

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Atatürk'ün Türklük Şuuru

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 21:18

"Bizim milletimiz derin bir geçmişe sahiptir. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin herbirine eşit olan büyük Türk devletine kavuşturur"

M.Kemal ATATÜRK

İşte bu şuur Türk milletinin varoluşundan sonsuza kadar yaşayacağına olan inançtır. Gerçekten de Türkler, tarihin en eski devirlerinden itibaren millet ve devlet olarak varolmuşlar ve insanlığa pek çok medeni katkılarda bulunmuşlardır.
Tarihte bazı toplumların, belki de bir defa yaşadıkları ihtişam çağını, Türkler defalarca yaşamışlardır.. Bu milli hayatiyet Türkleri millet ve devlet olarak ebedi kılmıştır.
Milletler için ömür demek olan tarihte birbirlerine kıyasla uzun veya kısa bir zaman sonra medeniyetlerin çöktüğü,

kültürlerin öldüğü, milletlerin yok olduğu görülmüştür. Fakat Türkler tarihte dünyanın beklemediği, aslâ ümit etmediği zamanlarda bile varlığını sürdürme hayatiyetini göstermiş, ilini ve töresini korumuştur.
Bu devamlılık şuuruna sahip toplumlar tarihleriyle geçmişe, ülküleri ve ümitleriyle istikbale bağlıdırlar; "Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır."

Bu anlayışın bir sonucu olarak kitabın konusu tarihte Türkler ve Türk devletleri olarak seçilmiştir ; Türk tarihi yer ve zaman içinde tespit edilmiş, Türklerin çağdaş rollerine değinilmiştir.
Kitabın konusu olarak seçilen Türk devletleri aslında birbirlerinden farklı değildir.. Değişen sadece şartların ortaya koyduğu yeni oluşumlar, yeni yapılanmalardır. Bu devletleri ayrı ayrı adlandırmak ve temsili de olsa bayraklarını tespit etmek usûl olduğundan aynı silsile kabul edilmiştir. Aslında kaybolmayan bir siyaset ve kültür çizgisi mevcuttur.
Türkiye Cumhuriyeti de bu siyasi devamlılığın varisi ve bu büyük tarihin zamanımıza uzanan ölmezliğinin nişanesidir.

Dr. Nuri YAZICI

Kaynakça
Kitap: Tarihte Türkler ve Türk Devletleri
Yazar: Nuri Yazıcı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ATATÜRK'ÜN TÜRKLÜK ŞUURU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 22:09

Tarih bir milletin karakteri ve tecrübelerinin toplamıdır. Arzu edilen, insanların nasıl sadece kendi tecrübelerinden değil, diğer insanların tecrübelerinden de yararlanabilmesi ise, milletlerde kendi milli tarihlerini iyi bilmeleri gerektiği gibi dünya milletlerinin birbirleriyle karşılaştırmalı tarihlerini de iyi bilmek durumundadırlar. Böyle olduğunda birçok tarih bilgilerini karşıtlarımızdan öğrenme durumunda kalmayız. Aksi halde biz, öğrenmemiz istenilen kadarını, istenilen biçimde öğrenmek durumunda kalırız. Halbuki tarih ilmi, bir öğretim (bilgi) işi olduğu kadar bir eğitim (ilgi/sevgi) işidir. Tarih eğitim ve öğretiminden amaç, akademik birtakım bilgileri aktarmak değil, nesillerde milli bir tarih şuuru ve milli kültür sevgisi kazandırmaktır.

Bir milletin tarih felsefesi o milletin tecrübeleri olduğu gibi milli ilkelerinin de arşividir. Tarihte yapılan hatalar, kusurlar, kazanılan başarılar milli bir anlayışla değerlendirilir, onlara göre tavır ve kararlar alınır, tercihler yapılırsa daha yararlı hareket edilmiş olur. Yine bir milletin, nesillerini yetiştirecek olan asıl ilmi faaliyetler kültür çalışmalarıdır. J.J. Rouseeau 1772 de "Polonya idaresi Hakkında Mülahazalar" adlı eserinde kanun yapmaktaki gayenin halkın ruhlarına milli bir fizyonomi vermek ve tahsilden amacın da kalblerde vatan an'anelerini ve adetlerini daima yaşatmak olduğunu belirtmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk de "Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel, her şeyden evvel Türkiyenin istikbaline, kendi benliğine, milli an'anelerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir." derken nesillerin sağlam bir tarih şuuru ile yetişmeleri lüzumunu belirtmiştir.

Tarih, toplumların mücadeleleri biçiminde görülmektedir. Bu mücadeleler sırasında bazı toplumlar hayatiyetlerini koru-yamamışlar, kaybolmuşlar, bazıları da tarihi bir devamlılık göstermişlerdir. Bunlar binlerce yıldan beri kendilerine has ortak değerleri koruyabilen toplumlardır. Toplumlar arasındaki bu mücadele tarih boyunca çoğu kez askeri ve dini mücadele biçiminde sürmüştür. Bugün de bu mücadele kültürel ve ekonomik alanda sessiz fakat şiddetle sürmektedir. O sebepten gayesizce bilgiler nakletmek yerine, milli bir tarih felsefesine sahip olmak ve tarihi değerleri korumak gerekmektedir.
Toplumlar, tarih boyunca yarattıkları medeniyetlerle hayat felsefelerini, toplumsal özelliklerini ortaya koymuşlardır. Zaten onları da birbirlerinden ayıran bu özelliklerdir.

Bu açıdan incelendiğinde Türk tarihinin, diğer topumların tarihlerinden bazı farklı özellikler gösterdiğini tespit edebiliriz:

- Türk tarihi bir "Milli Tarih"tir:

Yani Türk tarihi bir milletin tarihidir. Türk tarihini belli birsosyal sınıfın tarihi, bir coğrafyanın tarihi veya bir din tarihi olarak takdim etmek mümkün değildir. İki bin yılı aşkın Türk tarihi üç büyük kültür çevresiyle temasa gelmiştir. (Uzak Doğu, İslam ve Batı kültür çevreleri) Bu uzun tarihi devre Çinden, Orta Avrupaya kadar uzanan çok geniş bir coğrafya üzerinde geçmiştir. Bu geniş coğrafya üzerinde yaşanan iki bin yılı aşkın Türk tarihini bir coğrafyaya bağlamak veya belli bir kültür çevresi içinde yorumlamak mümkün değildir. Bu bütün Türk milletinin devamlılık gösteren tarihidir.

Türk tarihini sınıf mücadeleleri açısından değerlendirmek Türk toplum yapısını, Batının sınıfçı toplum yapısı gibi görmek ve yorumlamak çabasıdır. Türk aydınları ya kapitalizmi ya da Marksist-Sosyalizmi (Komünizm) tercih etmek zorunda görüyorlar kendilerini. Aslında kapitalizm de, sosyalizm de esasta Batı toplum yapısının ürünüdürler ve materyalisttirler. Halbuki Türk toplumunun sosyo-ekonomik yapısı sınıflaşmayı, sınıf çatışmasını doğuracak biçimde gelişmemişti.

Emmanuel Mounir'e göre sosyal sınıflar toplumda değişik itibar sahibi, nispeten kapalı sosyal gruplardır. Toplumda, grupların farklı sosyal yerlerinin olması onların toplumdaki rolleri (siyasi, ekonomik, dini, askeri roller gibi) hayat tarzı, eğitimleri ile beliriyor. Marksist sınıflamada ise toplumdaki ekonomik rol esas alınmıştır. Fakat bu görüş modern toplumların sosyal yapılarını tam olarak açıklamaz.

Geçmişte de sınıf çatışmaları, yerleşik toplumların tarihi meselesi olmuştur. Bu toplumlardaki din adamları, büyük toprak sahipleri ve askerler yönetime etkili olarak katılmışlar, bunun için mücadele de vermişlerdir. Türk toplumu ise tamamen yerleşik veya tamamen göçebe değildi. Ziraatçi, tüccar olan Türk kavimleri olduğu gibi göçebe olanlar da vardı. Yayla hayatının ekonomik faaliyeti olarak hayvancılık gelişirken ona bağlı olarak dericilik ve dokumacılık da gelişmekteydi. Türk kumaşları Ön Asya piyasasında aranmaktaydı. Türkler madencilikte de ileri idiler. Maden kömürünü biliyorlar, demiri işliyorlardı. Nişadırı, fosfatı, boraksı biliyorlardı. Ayrıca ipek Yolu, Orta Asyadan geçiyordu ve bu yolun kontrolü Türklerin elinde idi. Türkler ticaretle de uğraşıyorlardı. Bu orijinal Türk kültürüne "Stepp kültürü/Bozkır kültürü" denmiştir. Bu kültür kendine has hukuk anlayışı, toprak düzeni, sosyal hayat, yönetim tarzı oluşturmuştur.

Sınıfçı toplumlarda gömdüğümüz toprak, din, askerlik gibi ayırıcı unsurlar Türk toplumunda bir sınıfçılık şuuru ve sınıf çatışması yaratmamıştır. Diğer eski çağ toplumlarında olduğu gibi Türklerde de mülkiyet anlayışı vardı. Mezopotamyadaki silindir mühürler (M.Ö. IV. bin) Mohenjo-Daro'daki damga mühürler (M.Ö. Vl-V. bin) eski toplumlardaki mülkiyetanlayışının işaretleridir. Türklerde ise yalnız yaylaların mülkiyeti devlete ait idi. Buraları kullananlar İl'e yani devlet'e vergi verirler, bununla İl'in ihtiyaçları giderilirdi.

Eski Türklerde insan ve toprak ilişkileri de orijinaldir; toprağın gittikçe bölünmesi ve Avrupa tipi birfeodalizm görülmemektedir. Türk hükümdarları Tanrı'nın kut'uyla, yardımıyla hükümdar olduklarına inanırlardı. Göktürk Kağanı Bilge Kağan, Orhun anıtlarında kardeşi Gültekinle sözleşerek milletinin adı, sanı yok olmasın diye gündüz oturmadan, gece uyumadan, ölesiye, bitesiye çalıştığını anlatıyor. Böylece çalışarak Tanrının yardımı ve bahtının açık olmasıyla başarıya ulaştığını belirtiyor. Yönetimdeki bu "kut" anlayışı sınırsız bir hakimiyete imkan vermemektedir.

Hükümdarın görevi milletine hizmet etmek idi. Aksi halde Tanrı o hükümdardan kut'unu çevirirdi. Kutadgu-Bilig halkın hükümdardan istediklerini iktisadi istikrar, adil kanun, asayiş olarak sıraladıktan sonra şöyle der: "Ey hükümdar sen önce bunları yerine getir sonra kendi hakkını isteyebilirsin." "Bey iyi kanun yap. Kanuna kendin riayet et ki, halk da sana itaat etsin".

Aksi halde halk, Tanrının hükümdardan yüz çevirdiğine hükmeder ve O'nu tahtdan indirmeye hak görürdü. Buradan anlaşılacağı gibi toplumda herhangi birzümrenin üstünlüğü bir tarafa hükümdarın adil kanun yapması ve öncelikle kendinin buna uyması isteniyor. Birzümrenin kayırılması, birzümrenin ezilmesi durumu yoktur. Aksi halde hükümdar tahtından indiriliyordu. Yüksek otorite Tanrıydı. Hükümdarın yetkisi, o da mutlak olmamak kaydıyla yönetimde idi. Hükümdar öldüğünde toprak paylaşılamazdı. Türklerde "vatan" anlayışı ilk çağlardan beri vardı. Böyle olunca toprak daima parçalanıp küçülmemiş ve Avrupa tipi bir feodalizm doğmamıştır.

Avrupa toplumlarında ise toprak ve fert hükümdarın mülkünde idi. Feodal bey'in toprağa ve onun üzerinde yaşayan insanlara mutlak ve serbest hakimiyeti vardı. Ferdin toprağa mülkiyeti olmadığı gibi üretim araçlarına ve ürettiği mala da tasarrufu yoktu. Slâvlarda köle ticareti, Hindistanda paryalar, Eski Yunanda Aristotolesin "ehli hayvan" ve "canlı alet" dediği doğrudan mülk sayılan insanlar bulunmaktaydı. Eski Türk toplumunda ise sosyal ve ekonomik hayatın bir gereği olarak "..göçlerde ailelerin ve fertlerin kendilerine ait taşınabilir mallarını beraberlerinde götürebilmeleri ve istedikleri gibi tasarruf etmeleri onlardaki hürriyet duygusu ve serbestçe davranma temayülünü daima canlı tutmakta idi. Bu hal ise eski Türk devletlerinde, tabiatıyla köleliği ve bazı zümreler için imtiyazlılık durumunu önlüyor, ayrıca bozkır kültürünün ekonomik özelliği de, adalet, eşitlik ve insana saygı prensiplerinin gelişmesine yardım ediyordu.

Nitekim Türk toplumunun yasası niteliğindeki töre'nin de Kutadgu-Bilig'e göre bu özellikleri taşıdığı görülür. Buna göre töre'nin değişmez prensipleri Könilik (Adalet), Uz'luk (İyilik, faydalık) Tüz'lük (Eşitlik), Kişilik (İnsanlık) idi. Böyle olunca devlet de belli bir sosyal sınıfı değil, milletin bütününü kaplayan sosyal bir teşkilattı. Devlete verilen "Baba" anlayışı adaletçi, koruyucu karakterinden dolayı idi.
Kölelik ve imtiyazlılık arasındaki sınıflama, kaynağını yerleşik kültürlerden, onların oluşturduğu sosyo-ekonomik özelliklerden almaktadır. Toprak aristokrasisi bu toplumlarda görülürken, hem eski Türk toplumunun yaygın mülkiyeti bunu önlediği gibi mülkiyetin temel faktörü de toprak değildi.

İslami devirlerde ise "Timar" rejimi uygulanırdı. Timar olarak tespit edilen topraklar hizmet karşılığı verilirken, timar sahibinin timarla ilişkisi de gayet hassas olarak düzenlenmişti. Timar sahibi, o timardaki bir kısım gelirleri toplamaktaydı. Bunlarda oradaki üretimle oranlıydı. Timarlar üç yılda bir değiştirilir, böylece bir nüfuz elde edilmesine imkan verilmezdi.

Timar üzerinde çalışan kişiler ürettikleri mala, üretim araçlarının mülkiyetine ve ürettikleri malın serbest tasarrufuna sahip idiler. Tımar arazisi, tımar sahibinin tapulu arazisi değildi. Tımar arazisi kişiler üzerinde tapu ile bulunabiliyordu. Tımar sahibi arazinin sahibi değil, oradan toplanan öşür'ün ve bir takım vergilerin sahibi idi. Bu toprak düzeni Türklerde bir toprak aristokrasisi ile topraksız (esir-köylü) sınıfların doğmasına imkan vermediği gibi, ayrıca bir soylular sınıfı bile doğmamıştı.

Bunlardan başka vakıf ve mülk araziler de belli bir toprak aristokrasinin doğmasını önlemiştir. Ancak Osmanlı İmparatorluğunun genel çöküşü sırasında bu toprak düzeni bozulmuş, bir çok suistimaller olmuştur. Tımar sistemi de 1848 de tamamen kaldırılmıştır. Zaten bu devreden sonra (1839 ve sonrası) Osmanlı İmparatorluğu devamlı yenileşme çabaları ve buhranlar içinde görülür.
Toplumlarda sosyal açıdan bir farklılaşma da askerliğin bir meslek olarak belirip, imtiyaz kazanmasıyla olmuştur. Feodal toplumda asilin ve senyörün köylüye olan üstünlüğü onun oynadığı askeri rolden ileri geliyordu.

Türklerde ise böyle bir durum yoktu. Asker olmak bir ayrıcalık değildi. Bozkır hayatının bir gereği olarak her Türk mükemmel savaşçıydı. Türk milletinin tarihi karakteri olan ordu-millet özelliği hem ruh yapısında hem teşkilatında böyle oluşmuştur. Tımar sahipleri de belli bir akçe gelirden sonrası için atlı asker beslemek zorunda idiler. Bunlar barış zamanında üretken insanlardı. Savaş sırasında ise Beylerbeyinin komutasında süratle savaşa intikal ederlerdi. Tımarlı sipahiler Türk ordusunun yüzde seksenini meydana getirirdi.

Toplumlarda imtiyazlı sosyal grupların, sınıfların meydana gelmesinde rol oynayan bir faktör de ruhani bir zümreye mensup olmaktı. Eski site-şehir devletlerinde din adamlarının yönetimdeki etkilerini biliyoruz. Hatta hükümdarlar yetkilerini başrahiplik sıfatıyla da güçlendiriyorlardı. Daha sonra Hristiyan dünyasında kilisenin sosyal ve siyasi etkisini de görüyoruz. Orta Çağ Avrupasında kilisenin toplumda ekonomik rolünden de bahsetmek mümkündür. Kilisenin büyük mülkleri ve mali imkanları bulunmaktaydı. Eski Türk toplumlarında ise imtiyazlı bir ruhban sınıfı yoktu. Çünkü Türk toplulukları daha çok siyasi karakterde olup dini karakterde değildi; Orhun kitabeleri dahil eski bozkır Türk vesikalarında din adamlarından hemen hiç bahsedilmemesi bu bakımdan dikkate değer bir nokta teşkil eder.

İslami devirlerde ise; zaten İslam dininde, din adamları diye imtiyazlı bir ruhban sınıfı yoktu. Böyle olunca onların yönetimi etkileyecek mülkleri, imtiyazları ve tasarrufları da olamamıştır.
İslamiyet zaten ilke olarak eşitlik prensibini savunmaktaydı. Avrupa Hristiyan toplumu ise Tanrı adına günahların af edildiği, endülüjansların satıldığı bir tarihden geliyordu. Osmanlı İmparatorluğunda ise din adamları, ilmiye mensupları bir ruhani sınıf değildi. İslam toplumunda kişi Tanrıya karşı imanı ve itikatı ile sorumlu idi. Osmanlı devletinde müfti, kadı, müderris ve şeyhülislama gösterilen hürmet, şahıslarında ilme ve fazilete gösterilen hürmetten başka bir şey değildi. Bunlar aynı zamanda memur durumundaydılar. Tayinle gelir, azille giderlerdi.

Cevdet Paşa bir konuşma sırasında Fransız elçisi Marqui de Moutier'in ilmiye mensuplarını, Avrupadaki ruhbanlar-din adamları sınıfı gibi değerlendirmesi karşısında müdahale ederek bir Hristiyan çocuğunun doğduğunda vaftiz için, daha sonra Allaha ibadet için, günahlarını affettirebilmek için papazın aracılığına mecbur olduğunu belirtir. Bir Hristiyan ölülerine dua etmek için de papaza muhtaçtır.

Cevdet paşa bu dini işlerin yapılmasında hep papaza başvurmak zorunda kalan Hristiyan kişinin bu din adamları tarafından istismar edildiğini ve sömürüldüğünü belirterek İslam'da böyle bir sınıf durumunun olmadığını ifade eder:

"Bir İslâm çocuğu doğar, babası kulağına ezan okur ve adını kor. İmam efendiye muhtaçolmaz. Çocuk büyür, ilmühalini öğrenir, kendi kendine Cenab-ı Hakk'a dua eder. Öğrenmek için hocaya muhtaç olur ama ibadet için başkasının aracılığına muhtaç olmaz ve cemaat ile namaz kılacak olduklarında içlerinden birisi imam olur. Filvaki imamet hizmetini yerine getirmek için bir camiye, bir imam tayin olunmak adet olmuş ise de bu adet dini mecburiyetten olmayıp, imam efendi bulunmaz ise cemaatten birisi imam olur, namaz kılınır. Ve ehli İslam indinde günahları ancak Allahü Teala af eder. Lâzım olan ancak açık kalb ile yalvarmaktır. Rab ile kul arasında başkası giremez" diyerek bir Müslümanın evlenirken ölülerinin ruhuna Kur'an okuyup bağışlarken yine hocaya muhtaç olmadığını, imam ve müezzin gibi kişilerin hep birer hizmet veren kişiler olduğunu ve diğer kişilerden farkı olmadığını belirtiyor. Kısaca Cevdet Paşa "El hasıl milleti İslamiyede derge-ruhban sınıfı yoktur, bunlar bir hizmet veren memurlardır." diyor.

Türk-İslam toplumunda kişiler ancak yetenekleri ve hizmetleriyle yer alırlardı. Fertler toplumda şahsi kabiliyet ve mesleki bilgileriyle yükselebilirlerdi; "Memurların otoriteleri işgal ettikleri hizmet mevkilerinden ileri gelen idari bir otorite idi. Memur ideali, Padişahın şahsında din ve devlete hizmetten ibaretti" "Memurlar, memuriyet selahiyetleri dışında imtiyazlara sahip bulunmadıkları için, halk tarafından yaptıkları işlere göre takdir edilirler ve saygı görürlerdi."

Enver Ziya Karal'ın da belirttiği gibi Osmanlı İmparatorluğunda, Avrupada olduğu gibi imtiyazlara dayanan aristokrat bir sınıf yoktu. İtibar ve yetki devlet kapısında görülen hizmetle kazanılırdı. Bu hizmetten ayrılan kişi hizmetten önceki seviyesine inerdi.

Osmanlı İmparatorluğunda padişahın yetkileri de mutlak ve sınırsız değildi; "Padişah geleneklere ve şeriata karşı sorumlu idi. Gelenekler ve şeriat kanun mahiyetindedir. Şu halde padişah kanun önünde sorumlu demektir."

Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunda "Avrupa derebeyliğinde olduğu gibi sınıflara göre ayrı hükümler yok idi.

Enver Ziya Karal Osmanlı toplumunda esirlere de değinerek, onların hiç hukuku olmayan insanlar olmadığını belirtiyor. Bu kişiler varlıklı ailelerin hizmetlerinde bulunurlar, aileden biri gibi muamele görürler, hatta evin yetişmiş kızı ile evlendirilirler, okutulur, eğitilirlerdi. Pek çokları devlet hizmetinde paşalığa kadar yükselmişlerdir. II. Mahmud'un ünlü sadrazamlarından Hüsrev Paşa böyle yetişmişti.

XIX.yy. sonlarına doğru devlet yönetiminin zayıflamasıyla bölgesel otoriteler türemişti ama "bunlar Türk İslam cemiyetinin demokratik karakterini değiştirmiyerek imparatorluk tarihinde bir arıza olarak kalmışlardır.

Bazı bilginlerce de eski Türk yazıtlarındaki bir takım deyimlerden hareket edilerek bir sınıflaşmanın izleri aranmıştır. Bahaeddin Ögel "Eski Türk yazıtlarında "Kara kemikli budun" deyimini gören bazı Rus bilginleri, Eski Türklerde sosyal bir sınıflanma ve ayrıca bir sınıf mücadelesi olduğu sonucuna da varmışlardı. Belgeleri ve gerçekleri bir tarafa bırakarak tek bir deyime ve söze dayanıp büyük neticeler çıkarmak herhalde ilmin yüksek metodu ile kabili telif olmasa gerektir." diyerek bu fikirlerin ideolojik bir zorlama olduğunu belirtiyor.

Türk toplum yapısını bilmeden yapılan bu tip iddialar ancak bir zorlamadan ibaret kalırlar. Bu kara kemik, ak kemik gibi sözler de yanlış yorumlanmıştır. Türk devletinin akınları, zaferleri milletin tümünün başarısıydı. Böyle bir milli birlik olmasaydı başarılar süremez ve kuvvetli devletler kurulamazdı. Türk tarihindeki bu ortak yarar, bir ülkü ve disiplin altında olurdu.

Türk devletlerinin kuruluşunda büyük rol oynayan boy'un daha sonra hakim bir rol oynadığı görülüyor. Ancak bu bir yönetici pozisyonudur; "Devletin kuruluşunda hizmeti geçmiş ve iktidarı elinde tutan zümrelerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idareci durumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran bir farklılık göstermeleri tabiidir.

Anlaşıldığı üzere bu farklılık devletin kuruluşunda oynanan rolden, o boy'un sosyal rolünden ileri gelmektedir. Bu bir farklılık şuuru değildir. Kaldı ki bu yöneticilerin tasarufu mutlak ve kontrolsüz değildir. Yukarıdaki bölümlerde "Hükümdarlık" anlayışını belirtmiştik. Ayrıca birde, yabancı bilginler tarafından Assembe Nationale-Milli Meclis diye adlandırılan, her yıl toplanan bir meclis ve hükümdarın yanında daima bulunan bir Danışma Kurulu veya Devlet Meclisi vardı.

Bu insanların toplumda kuralların uygulanması bakımından diğerlerinden bir ayrıcalığı da yoktu; "Beylerin ve buyrukların vergilerden, cezalardan veya başka herhangi bir resmi yükümlülükten muaf tutulduklarına dair bir işaret yoktur. "

Daha sonra Türk devletine katılan sosyal gruplarca sürdürülen adetlerin Türk toplumuna mal edilmesi mümkün değildir. Çünkü Türkler yönetimlerine aldıkları toplumların sosyal varlıklarına ve inançlarına müdahale etmemişlerdir. Birtakım terimlerden hareket ederek bir sınıf varlığını göstermeye yönelen çabalar da boşa olmuştur. Bu iddiaların, tarihi, sınıf çatışması olarak göstermek saplantısının gayreti olduğunu yukarıda da belirtmiştik; mesela, Hazarlara ait İslam kaynaklarında geçen "El Hazar el-h.l.s" tabirine dayanarak bir halis Hazar, asil Hazar'ların varlığı iddia edilmiştir. Fakat bu görüşteki yanlışlık "..bu kütlenin Hazar ülkesinde yaşayan Halis adlı Müslüman Harezmliler olduğu anlaşılmakla ortaya çıkmıştır.

Türk devleti, toplumun herhangi bir kesimini değil bütününü kaplamış ve milletin refahını, mutluluğunu amaç edinmiştir. Onun için Türk tarihi sınıflar mücadelesi veya sınıf hegemonyası karakterinde değil "Milli tarih" karakterindedir. Türk tarihinin binlerce yıldır oluşturduğu bir sosyal yapısı, hayat görüşü, insanlık anlayışı hukuk yapısı ve gelenekleri vardır. Türk tarihine bakış açısı da bu olmalıdır. Türk devletleri ve Türk toplumunun sosyal yapısı Avrupanın ilk Çağ veya Orta Çağ devleti gibi düşünülüp, o toplumun kopyası gibi değerlendirilme melidir.

2 - Türk tarihi bir "Coğrafya Tarihi" değildir; Türk tarihini bir coğrafi alanla sınırlıyamıyoruz. Türk tarihi eski çağlardan itibaren düşünülürse Çin'den Orta Avrupa'ya, Kuzey Avrupa'dan Ön Asya'ya, Basra'ya kadar uzanan alanda geçmektedir. Bu geniş alanlarda Türkler çeşitli kültürlerle temasa gelmişler fakat kendilerine has özellikleri kaybetmemişlerdir. Aksine bulundukları coğrafyalara kendi kültür damgalarını vurmuşlardır. Buralarda meydana gelen medeniyetler, ana kültürden kopuk o coğrafyalara has melez kültürler değildir. Orta Asya'da, İran'da, Anadolu'da, Doğu Avrupa'da, Kuzey Karadeniz alanlarında kurulan Türk devletleri ve buralardaki Türk kültürü, tarihi Türk devletinin ve ana Türk kültürünün uzantılarıdır.

Bu durumun Anadolu üzeride oluşumunu düşünürsek; Xl.yy batı yolu göçleriyle Anadolu coğrafyası tam bir Türk yurdu haline gelmiştir. Burada yaratılan Türk medeniyeti, Anadolunun İonyadan, Hititlere ve daha sonrakilerin bu coğrafyada karışarak meydana getirdikleri melez bir medeniyet değildi. Diğer bir açıdan, buradaki Türk medeniyeti, bu coğrafyada İslam çerçevesi içinde eriyen toplumların melez bir medeniyeti de değildi. Bu iki yorum da Türk tarihini, Anadolu coğrafyasına hapsetmek olur. Burada doğan kültür ana Türk kültür kalıbına yabancılaşmış, sadece kendine benzer bir kültür de değildir. Prof. Dr. Mustafa Akdağ da Anadolu'da Türk kültürünün doğuşunu tanımlarken, bu doğuşun basitten mükemmele değil, gelişim çizgisinin hayli ileri bir noktasında doğduğunu belirtir.

Buradaki medeniyet eğer sadece kendine benzer olarak oluşsaydı, orijinal başlangıç noktasından itibaren izlenmesi gerekirdi. Halbuki yukarıda da belirtildiği gibi bu kültür, aslında Türk kültürünün bütünlüğü içinde bir tezahürdür. Prof.Dr. Mustafa Akdağ yukarıda belirttiğimiz bilginin devamında da "Selçuki Türkiyesinin insan unsurunu hiç olmazsa yüzde doksan olarak göçebe Oğuzlar (Türkmenler) teşkil etmiş bulunuyorlardı. Bu ırkların karışması ile yeni bir millet veya içtimai malgamanın ortaya çıkmış hali asla görülmemiştir." diyerek Ana-doluda yaratılan Türk medeniyetinin milli özelliğini ortaya koyuyor.

Prof.Dr. Osman Turan da Anadolunun Türkleşmesinden bahsederken bu tarihi olayın, yerli halkın ihtidası (Müslüman olması) veya imhası ile açıklanamıyacağını belirtip, "büyük muharecereti ve etnik değişmeleri itibare almayan bu tahmini görüşlere artık bir ehemmiyet verilemez" demektedir.

Burada Anadolu'nun Türkleşmesi olayına girmiyeceğiz. Fakat göstermek istiyoruz ki Türk tarihini, geçtiği o zaman ve coğrafya ile kayıtlı kılmak mümkün değildir.

3-Türk tarihi bir "bütünlük ve devamlılık''gösterir:

Orta Avrupa'daki Attilayı, İran'da Selçukileri, Karahanlıları daha önceleri Göktürkleri, Uygurları, Anadolu'da Osmanlıları ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerini ayrı ayrı görmek yanlıştır. Bunların hepsi bir "Büyük Türk Devleti" başlığı altında toplanabilir. Bunları kuran topluluklar aynı soydan olup tarih birliği içinde, kültür beraberliği içindedirler. Yönetim anlayışları, teşkilatları aynıdır. Aynı ülkülere inanmışlardır. Yoksa bir Göktürk milleti, Karahanlı milleti, Selçuklu milleti yoktur. Zamanımızdan altmış yetmiş yıl önce Osmanlı olan bir millet şimdi Türk milleti mi olacaktır? Aksine orada tarihi devamlılık gösteren bir Türk tarihi ve Türk milleti vardır. Yoksa dedelerimiz ayrı milletten biz ayrı milletten mi olacağız? Dilimiz, inançlarımız geleneklerimiz, hayat görüşümüz aynı olduğu halde..?

Büyük Hun Devletinden itibaren bakıldığında Türk devletleri inişli çıkışlı bir grafik gösterirler; Hun-Göktürk-Kutluk Devletleri, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu Devleti-Osmanlı Devleti-Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi... Binlerce yıllık tarih içinde yer ve yönetim şekillerindeki değişiklik tabiidir. Dünya tarihinde kültür bütünlüğü içinde bağımsız olarak süregelen tek milliyet tarihi Türk tarihidir.

Orhun anıtlarında Bilge Kağan "Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında ikisi arasında insanoğlu yaratılmış, insanoğlunun üzerine ecdadım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzene sokuvermiş. "derken Türk milletini ve tarihini ezelden, yaratılışla başlatıyor ve "Türk Oğuz Beyleri, milleti işit; Üstte gök basmasa, altta yer delinmese Türk milleti ilini, töreni kim bozabilecekti? Türk milleti vaz geç, pişman ol." derken de Türk milletinin ve tarihinin ebediyete kadar yaşıyacağına olan inancını belirtiyor. Aynı anlayış daha sonra "Devlet-i Ebed Müddet" şeklinde görülecektir...

Milletlerin liderlerinin, devlet kurucu önderlerinin sözlerini sıradan kabul etmemek gerekir. Onlar bu sözleriyle milletlerinin inançlarının tercümanı olmuşlardır .Mustafa Kemal Atatürk de yine aynı şuurla "Türk milleti ilelebet yaşıyacaktır." demişti.. Bir milletin tarihler boyu gönüllerine vurulan bu şuur kudretin, bütünlüğün ve devamlılığın inançlı ifadeleridir.

4 - Türk tarihi "Medeniyetçi bir futûhat tarihi" dir; fetih ve işgal ayrı ayrı şeylerdir. İşgalde bir zor unsuru vardır. Kısa vadeli bir takım çıkarları sağlama söz konusudur. İşgalin arkasında işgalci kuvvetlerin, o yerlerin imkanlarından karşılıksız olarak yararlanma ve kullanma durumu vardır. Fetih ise, ilk anlamda kültüreldir Sözlük anlamı "açma, açılma" demektir. Burada yeni bir kültüre, yeni bir medeniyete açılma söz konusudur. Mesela, İstanbul fethedilmekle maddi anlamda zaferden başka önemli olan Ortodoks-Rum kültürünün yenilmesi ve Türk-İslam kültürüne açılmasıdır. Yine Anadolu Türkler tarafından fethedilmiştir. Gelişigüzel bir yayılma ve o bölgelerin imkanlarından işgalci bir yararlanma yoktur. Aksine coğrafyadan vatana geçiş vardır.

Fakat tarihte milletlerin bu yayılmaları hep aynı karakteri göstermiş değildir. Pek çoğu yukarda belirttiğimiz gibi işgalci anlamda kalmıştır. Milletler arasındaki bu ilişki ve mücadelelerin, o milletlerin sosyal yapıları, devlet ve millet anlayışları, hayat görüşleri yönünde gelişeceği muhakkaktır. İlişkiler milletlerce kendi açılarından görülecek ve değerlendirilecektir.

Türklerde hükümdar ve devlet milleti için, onun mutluluğu için vardır. Bunun belgelerini Orhun anıtlarında, Kutadgu-Bilig'de görebiliriz. Halbuki Batıda millet, hükümdar için vardı. Hükümdar "devlet benim" zihniyetindeydi. Bu anlayış o toplumda, içte sınıf mücadelesini, dışta siyasi hegemonyayı doğurmuştur. Roma İmparatorluğu bunun örneğidir. Hakim olduğu alanlarda imparatorluk halkını ikinci sınıf insan olarak görmüştür. Sonunda bir Roma emperyalizmi ortaya çıkmıştır. Tarihte de ilk soy kırımı (genosid) Romalılar tarafından Etnüsklere ve Kartacalılara uygulanmıştır. Bu zihniyet, soykırımını Ameritfada Kızılderililere, Rusyada Türklere uygulamıştır.

Tarihte toplumların medeni vasıfları şunlarla ölçülmüştür; sürat kavramı, hukukfikri, demir madeninin işlenmesi. Bu özellikler ilk olarak Türk toplumunda birleşmiştir.. Atın ehlileştirilmiş olması yarı göçebe, tüccar, ziraatçı olan Türk toplumunun daima hareket halinde bulunması, onu dinamik bir toplum yapmıştır. Çağında Türkler hemen hemen bütün dünyayı tanıyan kendinin, milli varlığının şuurunda olan bir toplumdu. Çin'i, Orta Avrupa'yı, Ön Asya'yı Kuzey Avrupa'yı, Hindistan'ı biliyor ve iktisadi, siyasi, sosyal bakımdan değerlendiriyordu. Oysa o devirlerde bir çok kavimler için dünya yaşadıkları çevreden ibaretti.
Hukuk fikriyle insanların, sosyal bir varlık olarak bir arada yaşamalarıdır kastedilen. Bu bir teşkilat ve devlet fikrini doğurur. Türkler dünyada "Kamu Hukuku"nu düzenliyen ilk millet olmuşlardır.

Demirin işlenmesi ise, Türklerde destani devirlerden beri görülüyor. Çin kaynaklarına göre de Türkler en iyi demircilerdi. Ergenekon destanı da bu hususta bilgi vericidir. Bu orijinal Türk kültürü Avrupa dillerinde "la civilisotion des Steps" adıyla adlandırılmış ve yukarıda saydığımız medeni vasıfların bu kültüre ait olduğu bazı Batı'lı bilginlerce de söylenmiştir.

Türklerdeki bu hayat tarzı millet, bağımsızlık, vatan, devlet fikirlerini şuurlandırmış ve "Cihan Hakimiyeti İdealini" doğurmuştur. Komşuları da Türk milletinin bu ruh yapısını kabullenip, inanmışlar ve bunlardan destanlarında, diğer belgelerinde izler kalmıştır. Bu izleri Çin, Süryani, İran kaynaklarında görmek mümkündür.

Türkler cihan hakimiyeti idealinin, Tanrı tarafından kendilerine verildiğine inandıklarından bir görevi yaptıkları inancındadırlar.
Evvela Tanrı, hükümdara, hükümdarlık şansını Türk milleti yok olmasın diye vermişti. Hükümdarın görevi milletini doyurmak, giydirmek, mutlu etmektir, Tanrının adaletini hakim kılmaktır. Onun için Kutadgu-Bilig'de "Hizmet et, Bey olursun" demektedir.

Milattan önceki devirlerde, Hunlar Çin'e yazdıkları mektuplarda "Semanın taht'a çıkardığı Büyük Tan-yu" diye başlıyordu. Prof.Dr. Osman Turan belgelerdeki bu ifadelerden, hükümdarın Tanrının himayesine mazhar oldukları inancının anlaşıldığını belirtiyor.

Bu ifade daha sonraki İslami devirlerde bile hemen hemen aynı biçimde kullanılmıştır; Fatih Sultan Mehmet, Uzun Hasan'a karşı kazandığı zaferini Türkistan hükümdarlarına bildirirken:

"Allah Tealanın inayeti ile, Sultan Muhammed Han sözüm... " şeklinde başlıyordu.

Kanuni Sultan Süleyman da Avusturya ve ispanya hükümdarlarına tuğrası ile birlikte gönderdiği ve "Hak tealanın inayeti ve ulu Peygamberin mucizatı berakatı ile, ben ki yeryüzü hakanlarına taç giydiren,Sultanlar Sultanı..." diye başlayan mektupları Türk cihangirlik ve ilâhi hakimiyet geleneğinin İslami bir şekil olarak yaşadığını göstermektedir.

İşte bu cihan hakimiyeti fikri Türk fetihlerinin temeli olmuştur. Türkler fetihlerini geniş bir dünya ufkunda değerlendirmişler Çin, Avrupa, Anadolu, Hindistan ve Rusya'yı tanıyarak, aralarındaki ilişkileri iyi bilerek bu siyaseti yürütmüşlerdir. Bu geniş fetihler toplumları, kültürleri birbirine tanıtmış, yeni medeni gelişmelere, tercüme faaliyetlerine ortam hazırlamıştır. Haritacılık, coğrafya ilmi gelişmiş, ticaret büyümüştür.

Nihayet bu fetihlerle büyük devletler kurulmuş, mesela bu gün bir Türkiye Cumhuriyeti olabilmiştir. Bu fetihler Türk milletine milli bir duygu ve gurur vermiştir.
Türk fetihlerinin girdiği yerlere adalet, barış, insanlık anlayışı ve hürriyet girmiştir. Türk fethi istenir, davet edilir olmuştur. Meşhur bir Leh ata sözü "Türk süvarisi atını Visla ırmağında suvarmadıkça Polonya bir daha istiklaline kavuşamıyacaktır." demektedir.

Bizans Ortodoksları kardinal külahı yerine Türk sarığı görmeyi tercih etmişlerdir. Türk yönetimi kurtarıcı gibi görülmüştür. Fakat Avrupa Türk fütühatını kendi yapısı içinde, kendi sömürgeci anlayışının etkisiyle değerlendirmiştir. Türk fütühatı bir emperyalizm olarak gösterilmiştir. İçte sosyal barış, adalet, insanlık ilkelerini güden, mutlu bir millet yaratmayı amaçlayan Türk devleti, dışta da aynı insani ve medeni amaçları gütmüştür.
Avrupalılar için sömürge tabiriyle bir vergi düzenlemek, bazı imtiyazlar koymak suretiyle ana vatanı besleyen, esas yurt dışındaki zengin topraklar kastediliyordu. Avrupa'nın kıt'a dışında güttüğü sömürgeci politika bu tarifi daha da iyi açıklar. Onlar Türk yönetimine giren ülkeler için de böyle düşünüyorlardı. Fakat Osmanlı Devleti arşivleri bunun aksi örneklerle doludur; "Meselâ, Diyarbakır Beylerbeyine, Basra'ya zahire ve saire gönderilmesi hususunda yazılmış 16.yy'a ait pek çok hüküm bulunduğu gibi, Hristiyan halkın korunmasıyla ilgili çeşitli kayıtlara rastlıyabilmek için uzun boylu araştırmaya lüzum yoktur.

Zaptolunan eyaletlere ait muhasebe defterlerinin tetkikinden bu ülkelerin merkezi değil, aksine merkezin bu ülkeleri beslediği oralara yapılan masrafları karşıladığı anlaşılmaktadır. Meselâ 14 Ekim 1558-2 Ekim 1559 tarihleri arasındaki yılda (H.966) Budin eyaletinde yapılan masrafların 6.345.578 akçesinin mahalli vergi ve tahsilat ile karşılandığı 17.000.000 akçesinin de İstanbul'dan gönderildiği sabittir.".

Yine son yıllarda yayınlanan Macar vergi defterleri de, Türklerin Macar ülkesine yaptığı masraf ve imarın, aldığı vergilerden fazla olduğunu ortaya koymaktadır.

Yugoslavya'da da beş yüz yıldan fazla süren Türk yönetimi sırasında alınan verginin 1,5 misli yatırım yapılmıştır.
Görüldüğü gibi Türkler yönetimleri altında bulunan yerleri ekonomik bakımdan sömürmek şöyle dursun onları imar etmişlerdir. Bütün yok etme gayretlerine rağmen buralardaki Türk sanat eserlerinin varlığı bu hususta fikir vericidir. Çünkü Türklerin yönetimi cihan hakimiyeti ideali, insani temellere dayanıyordu. Türkler adil insani bir düzenin iddiacısıydılar.

Uygur metinlerinde de cömert olmak yoksullara sadaka vermek öğütlenmekteydi. Daha sonra Müslüman olan Türkler zekat, kurban, sadaka gibi müesseselerle sosyal yardımlaşmaya yer veren insancıl bir düzen kurmuşlardı. Uygur ülkesine giden seyyah-elçi Çin'li Vang-YenTö "Uygur ülkesinde fakir insan yoktu. Yiyecekleri olmayanlarının imdadına da devlet ve halk koşardı. Bir çok insanlar böyle içtimai bir yardım düzeni ile yaşarlardı. Bu sebeple de genç yaşta ölmüş olanlara pek rastlanmazdı." diyor.

Türk tarihinin önemi bir belgesi olan Kutadgu-Bilig'de ise sembol varlık "Akıl"ın ağzından hükümdara şu öğütler yapılıyordu; zenginlerin yükü orta hallilere yüklenmemelidir. Yoksa bu orta halliler bozulur ve büsbütün sarsılır. Orta halli kimselerin yükünü fakirlere yüklememeli, yoksa fakir açlıktan kırılır, ve mahvolur. Fakiri korursan o orta halli olur, orta halli biraz kendini toplarsa zengin olur. Fakirler orta halli olursa, orta halliler zenginleşirse memleket zengin olur." denmektedir.

İsviçreli tarihçi H.Pfefferman, 1946'da yayınlanan "Rönesans Devri Papalarının Türklerle İşbirliği" adlı eserinde" Türkler iyi siyasetçi ve hoşnutluk uyandıran idareciler olmamış olsalardı fethettikleri yerleri tanzim ve muhafaza edemezlerdi" diyor.

Gerek yukarda Kutadgu-Bilig'den aldığımız öğütten gerekse İsviçreli tarihçinin vardığı sonuçtan Türk yönetiminin karakteri hakkında fikir sahibi oluyoruz.
Gerçekten bin yıla yakın süredir Anadolu ve çevresinde süren Türk yönetimi yalnızca kılıç kuvvetine dayanabilir miydi? Eğer böyle yok edici, sömürgeci bir politika uygulanmış olsaydı bu kadar yıllardan sonra Osmanlı Devletinin dağılışıyla yirmiye yakın devlet doğabilir miydi? Nihayet yönetilen ülkelerde sömürücü bir politika uygulansaydı Anadolu herhalde daha mamur, daha bakımlı olmaz mıydı? Bu hoşgörülü yönetim bazı araştırıcılara göre de aslında Osmanlı Devletinin yıkılış sebeplerinden biriydi.

Tarihçi H.Pfefferman, Türklerin kendi aralarında bir aristokrat sınıfı olmaksızın, bir çeşit babadan kalma (tarihten gelen, töre) demokrat sistemde yaşadıklarını kaydederek devlet yönetiminin nasıl geliştiğini ve Türk idaresinin karakterini de ortaya koyar. Türklerin iyi işleyen pratik idareleri sayesinde, fethedilen yerlerde derhal bir üstünlük elde ettiklerini ve kuvvetli bir sempati kazanarak hakimiyetlerini barış yoluyla sağladıklarını da ileri sürer.

Özetle:

Türk toplumu içte sosyal yapı, din inanç, töre özellikleriyle sınıf mücadelelerine düşmemiş bilakis adaletli, sosyal yardımlaşmaya dayanan mutlu, milli bir toplum olmuştur. Türk devletleri ise dışta yüksek bir insanlık idealinin medeniyet anlayışının savunucusu olmuşlar, milletlere, hürriyet, adalet ve güven götürmüşlerdir;

"Türkün ruhi varlığına nüfuz etmekten uzak kalan bazı Batı'lı bilginlerin zan ve iddia ettikleri gibi bu geniş ölçüdeki fütuhat adi maksatla yapılmamış ve milyonlarca Türk erinin kanı keyf için dökülmemiştir. Zaten bir milletin boş ve manasız yere binlerce sene kendisini harcamasını düşünmek kabulü imkansız bir mantıksızlık olur. Kahraman Türk askerinin uğrunda seve seve hayatını feda ettiği bu ülkü Türk dünya görüşü, psikolojisi ve insanlık telakkisinden doğan ve Türk milli vicdanında hızını asla kaybetmeyen bir cihanşümul adalet ve hukuk sistemi kurulmasına yöneliktir."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ATATÜRK'ÜN TÜRKLÜK ŞUURU

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 01:48

Her şeyden evvel kendinizin dikkat ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız. Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkiklerde her şeyden ve herkesten evvel kendi insiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınız.
M. Kemal ATATÜRK

Kaynakça
Kitap: TÜRKİYE'NİN ETNİK YAPISI
Yazar: Ali Tayyar Önder
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir