Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türklerde Devlet, Cumhuriyet, Demokrasi

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Türklerde Devlet, Cumhuriyet, Demokrasi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 17:47

TÜRKLERDE DEVLET, CUMHURİYET, DEMOKRASİ

"Strateji bir kazanma oyunudur ve bu nedenle doğru düşünmeyi gerektirir. Felsefe ve matematikle ilgilidir. Hukuk, tarih, sosyoloji, ekonomi, antropoloji gibi toplumu ele alan disiplinlerin hepsini dikkate alır. Bir politikadır. Diplomasi ve askeri politika da buna dahildir."

"Yurt koruması askersiz olmaz; Asker parasız toplanmaz; Para, yurt mamur olmadıkça kazanılmaz;
Yurt imarı siyaset olmadıkça mümkün olmaz; Siyaset ise, adaletten başka bir şeye dayanmaz... "

Anadolu Selçuklu Sultanı III. Aleaddin Keykubad'ın Osman Gazi'ye gönderdiği Berat'dan alınmıştır.


Ulus bir ruhdur. Ruhi bir ilkedir. İki şeyden oluşur. Birisi, geçmişten gelen zengin anıların ortak mirasıdır. Diğeri ise, var olan uzlaşma, bir arada yaşama arzusu.
Bundan 95 sene önce, milletlerin hayatı, devletlerin varlığı için çok kısa bir an, insan ömrü açısından da dolu dolu bir zaman... O yıllarda bu topraklarda yaşayan neslin ruhunu, inançlarını, hayallerini, özlemleri ile yüz yüze kaldıkları zorlukları, kırılan gurur, devlete olan bağlılıkları en iyi bizzat yaşayanlar anlatabilir:

"Dünyada kılıç her şeydi ve gaye, cihangirlikti. Biz de cihangir olacak, dünyayı zaptedecektik. Devletimiz bir cihangir devletti. Bir imparatorluktu. Onu korumak ve daha da büyütmeliydik... İşte bizim vazifemiz buydu. Bu devlet, bu imparatorluk, bizim için her şeydi. Bu topraklar bile az görünüyordu. Bütün dünyanın sınırları bizim devletimizin sınırlarından ibaret olsun isterdik... Bu ihtiraslı duyguların uyandırdığı hayal genişliği altında, vatan devlet sınırlarının varabildiği her yerdi. Sınırlarımız nereye varabiliyorsa, vatan orasıydı. Bu vatanın topraklarının, olabildiğince çok ve geniş olması lazımdı. Ordu vatanın bekçisiydi. Onun ayak bastığı her yer vatan oluyordu. Millet bu vatanın içinde yaşayan herkesti. Bu milletin bir din, bir dilek ve bir dil birliği olması şart değildi. Başkaları varsa da üzerinde durulmaya değmezdi. İsyanların kanun adına kan ve ateş içinde bastırılması lazımdı. Komitacılar, çeteler, köy ve kasabalar, hatta şehirleri haraca kesiyorlar, hatta Doğu Anadolu da adeta, daima bir iç savaş hayatı yaşanıyordu. Devletin ordusu ile devletin tebaası hiç durmadan birbiriyle çarpışıyordu. Her taraf isyan içindeydi. İsyan olmayan yerlerde de kaçak ve eşkıya çeteleri dağları tutmuş, yol kesiyorlardı.

Devletin idare tarzından artık bıkılmış olduğu, "Devletin idare edemediği" kimsenin aklına gelmiyordu. Merasimlerde, nutuklarda; bütün bunlardan, daima önemsiz, geçici şeyler olarak bahsedilirdi. Bunlar yabancı devletlere para ile satılmışlardı.
Bütün ümidimiz, ordunun başı olan padişahtaydı. Padişah da bütün dünyayı (kurtaracak) durduracak bir kuvvet umulurdu. Fakat ne çare ki padişah, her nedense kılıcını bir türlü çekemiyordu. Bayrağını açamıyordu. Yoksa, o bir defa bayrağını açsa, o zaman: "Biz ne yapacağımızı biliriz!"

Askere giden delikanlıların, döneceklerini beklemek pek de alışılmamış bir şeydi. Dönüş ya olur, ya da olmazdı. Giden gider ve gidenden çok defa haber gelmezdi.
Balkan bozgunuyla, Avrupa bu seferde kılıcım teraziye koydu. Ve gene bizim devletin aleyhine koydu. Statüko bozulmayacak demişlerdi, ama bu statüko, kesin ve ebediyen hem de bizim aleyhimize bozuldu. 1912 tarihinde fareler kediyi böyle görüyorlardı.

Bu yıkılış, artık, sade bir devletin mağlubiyeti değildi. Mesnetsiz bir hayatın sona erişiydi. Bir ruhun bir zihniyetin tamamen çöküşüydü. Bir masal, bir imparatorluk bir devlet masalı sona eriyordu. Meğer bizim saltanat dediğimiz, hükümet zannettiğimiz şey, sadece bir gaflet uykusuymuş. Soğuk ve kara bir gerçekle karşı karşıyaydık. Demek ki bir hayal aleminde yaşamıştık. Demek ki bizim bilmediğimiz, anlamadığımız bir şeyler vardı. Ve şimdi bu çıplak hakikate alışmak, gerçekleri olduğu gibi bilmek ve görmek lazım geliyordu.
Genç neslin görüş, anlayış ufkunda bir uyarıcı sabah rüzgarı gibi esmek gerekiyordu. Günlük hayat kaygılarını hor gösteren ve kafalara ümit, hayal enginlikleri veren yeni şeyler lazımdı. Yeni, geniş ufuk; onları aşağılık duygularından kurtarmalı, haysiyet kırıcı ruh sefaletini unutturmalıydı...

Harman işleri henüz bitmemişti. Köye bir jandarma geldi ve getirdiği zarf köy odasında açıldığı zaman içinden bir duvar afişi çıktı. Bu afiş, kötü bir baskı makinesinde çiğ renklerle basılmıştı. En üstte iki çapraz bayrak görünüyordu. Bunun altında toplar tüfekler çatılmıştı. En aşağıda da büyük harflerle:
'Seferberlik var! Asker olanlar silah başına' yazılıydı. Günün tarihi ve adı, afişte boş bırakılan yere, jandarmanın getirdiği emre göre dolduruldu: 21 temmuz 1914. Afişi cami duvarına astılar...
Taş basması seferberlik emri cami duvarına asıldıktan biraz sonra cami meydanı köy halkıyla doldu. Köylüler tamam olunca imam ellerini açtı. Evvela bir fetih duası okudu. Dua, meydanın havasını garip bir şekilde sarıyordu. Kendimi bu duanın ruhumda uyandırdığı tesirlere tamamen kaptırdım. Bu duada tesirli ve hayalleri tahrik eden bir şeyler vardı. İçimde bir şeylerin süratle değişmekte olduğunu duyar gibi oldum. Çünkü "Fetih" de bir hareket, bir kahramanlık unsuru yaşıyordu..
Bir taraftan duayı dinlerken bir taraftan, bu harbin açıklanmayan sebebini çözmeye çalışıyordum.

Bir aralık:

"Hiç olmazsa kapitülasyonlardan kurtuluruz" diye ümitlendim. (Kapitülasyonlar; Osmanlı İmparatorluğumu yüzyıllardır bağlayan çok cepheli; ticari, maili, gümrük ve bankalar antlaşmaları)

Yirmi yaşından kırk beş yaşına kadar askere gidecek olanlar ertesi sabah gün ışırken çeşme başında ağaçların altında toplandılar. Komşu köylerden de davul ve zurna sesleri geliyordu. Kafilenin en önünde ellerinde kocaman bayraklar olduğu halde atlarının üstünde imam veya muhtar bulunuyordu. Bütün kafilelerin gittikleri yer kaza merkeziydi. İmam ve muhtarların arkasında yeni askerlerin sıraları ilerliyordu. En öne, en gençler geçirilmişti. Sonra yaşlar gittikçe artıyordu. En arkada atlı, yaya köy ihtiyarları geliyordu.

Askere gidenlerin torbalarını, dağarcıklarını, ya ihtiyar asker babaları, yahut da analar, gelinler sırtlarına vurmuşlardı. Köyler boşalıyordu. Pınarların dereleri doğurması, derelerin çaylara karışması ve çayların nehirleri meydana getirmesi gibi, daima yürüyerek, daima genişleyerek kol kol insan dalgaları, bir yerlere doğru akıyordu.
Katıldığımız kafile kasabanın çayırlığına varınca, her tarafta dövülen davullar, çalınan zurnalar sustu. Sonra namazgahtan gür bir ezan sesi duyuldu. Kafileler köy köy çayırlıkta saf tutmaya başladılar. Kadınlar en arka sırası meydana getiriyorlardı. Çocuklar, ya analarının ya babalarının yanlarında sıralara sokulmuşlardı.

Ezan sona erince, imamın arkasında saf tutan müezzinlerle köy hocaları hep birden tekbir almaya başladılar. Bütün saflar onlara katılmaya başladılar. Bazen inip, bazen gürleşen, fakat etkisi ve ululuğu daima artan bu tekbir sesleri, çayırları dolduran cemaati baş döndürücü havası içine sardıktan sonra, dalga dalga ovalara, sırtlara doğru yayılıyordu. Dağlara, geçitlere çarpan ve oradan da geri gelen yankılarla yeni tekbir sesleri birbirine karıştıkça anlatılması mümkün olmayan bir ahenk yeri göğü sarıyordu. Artık ne dökülecek kanları, ne çöllerde, bozkırlarda kaybolacak hayat dalgalarını düşünebiliyorlardı. Milletin asırlardır o kadar şikayayetsiz tahammül ettiği ve onun bütün tarihini teşkil eden 'ebedi seferberlik'in gerçek manasını artık sezinliyordum. Bir de dayanıklık kaynağıydı. Bu kaynak devamını ve kuvvetini, şimdi burada gördüğüm bu mahşeri coşkunluk halinden alıyordu.
Tekbirden sonra iki rekat namaz kılındı. Ben de her secdede alnımı yeşil, serin çimenlere koydukça, kendimi burada harekete geçen bu dağ gibi dalganın bir zerresi gibi hissediyordum. Ruhumda gurur ve emniyet rüzgarları esiyordu. Namazdan sonra gene fetih duası okundu.

Tövbe edildi. Son fatihanın bitmesiyle beraber yüzlerce zurnanın ve davulun, aynı anda:
"Ey gaziler yol göründü"yü vurması; köy bayraktarların kafilelerini toplayarak kaza'nın ana yolu üstünde yerlerini alması bir oldu.

Köye ve mektebe döndüğüm zaman sınıfları da köyler gibi seyrekleşmiş buldum. Bu dalgalar, acaba hangi denizlere dökülecekti? Yoksa bozkırlarda güneş, sularını mı tüketecekti? Doymaz çöller kanlarını emerek onları kurutaracak, bitirecek miydi? Yoksa şurada burada bolüne bolüne sazlarda, bataklıklarda eriyip, dağılıp gidecek miydiler? Fakat bilinen şu ki, bu hal yüzyıllardan beri hep böyle olagelmişti. Köyler hep boşalmıştı. Kanlar, birtakım sonu gelmeyen yollarda ve bilinmeyen birtakım şeyler için hep böyle çağlayıp coşmuştu. Bu bizim milletimizin kaderi idi. Bugün bu yolculukta da o kaderin yenilmez ve hükmolunmaz kanunu hakimdi.
öğretmen okulundan talimgaha hareket ederken en küçük yaştaki subay namzetinin ben olacağımı sanıyordum. Yanılmışım, benim yaşım tutmuyordu ama benden de küçükler vardı.
Talimlerimiz bitince bizi bir meydana topladılar. Biraz sonra etrafında maiyeti ile genç bir paşa göründü. İlk önce safların önünden geçerek tek tek yüzümüze baktı. Sonra meydanın ortasına geçen bu genç paşa bir zaman sessiz kaldı. Gergin ve donuk yüzünün hiçbir ifadesi yoktu. Galiba bir şeyler düşünüyor, bir şeyler söylemek istiyordu.
Sonunda da söyledi. Bütün nutku o kırık dökük birkaç cümleden ibaretti.

Önce:

"Hepiniz öleceksiniz!" dedi.

Sonra bu cümleyi eksik buldu. "Hepimiz öleceğiz! diye ilave etti.

En sonunda da:

"Vatan kurtulacaktır!" diye sözlerini tamamladı.

Bütün söylev hemen hemen bundan ibaret kaldı. Orduya bir tek asker vermeyen Yemen'in, Hicaz'ın, Irak'ın; orduya karşı savaşan Sina, Filistin, Suriye çöllerinin; yollar kesen ve devlete baş eğmeyip her gün Türk askerlerini öldüren asilerin yaşadığı Dersim, Sason, Talori dağlarının nasıl kurtulacağını, bu genç kumandan işte bu sözlerle göstermiş oldu...
Fakat bu nutku dinleyen hiç kimseye, o zaman bu söylev, soğuk ve mantıksız görünmedi. Hatta bize sorulsa bu nutka bile lüzum yoktu. Bizler kendimizi, bu ölüm için yetişmiş sayıyorduk. Bu ölüm için hazırlanmıştık. O zaman bizim neslimiz, kendisi için hiçbir hak düşünmeyen bir nesildi. Bize göre hak yok, vazife vardı. Vazife görülecek, can verilecek, şan vatana bağışlanacaktı. Can bizimse şan onundu..."

Bu ülkenin dağlarından ovalarına kadar her tarafta onların hikayeleri söyleniyor. Vatan topraklarını kendi avuçları içinde yoğurmak istediler... Şimdi o topraklarda açan çiçeklerin yukarıdaki yıldızların boynu büküktür. Yıldızlarda, o topraklarda açan çiçekler de, böylesine "Vatan" diyen bir nesli özlemektedir...

"Ey sen ki durmadan ağlarsın, Döversin dizini; Gel söyle bakalım ne yaptın N'ettin geçmişini, gençliğini?"

Türklerde devlet; dirlik, düzenlik ve huzur sağlamak demektir. İslamiyetten önce devlet fikrinin temelinde üç hakim unsur vardır. Bunlar: "Gök" (Tanrı), "İnsan" ve "Yer"dir. Türk inanışına göre "Gök"te bir düzen, nizam vardır. Güneş, yıldızlar ve ay belirli bir nizam içinde hareket eder. Bu nizam değişmez ve ebedidir. İşte gökteki bu nizam ve düzen insan topluluklarının kurduğu devlette de olmalıdır. İnsanlar, gökteki bu düzeni kendi kurdukları devlette de gerçekleştirdikleri takdirde, ebedi olan kuvvetli devletleri kurarak mutluluğu yakalarlar.

Gök yaratan değil, yaratılandır. İnsanı Tanrı bizzat yaratmıştır. Bu bakımından insan mukaddestir. İnsanlar arasında farklılık yoktur. Yani insanlar doğuştan eşittir. Onlar arasındaki fark, hizmet, tecrübe ve bilgelikten doğmaktadır. Bunlara ise insanlar, çalışarak ve özveride bulunarak kavuşabilirler. İnsanlar arasında bunların getirdiği farklılıktan başka bir farklılık yoktur.
İnsanlar, Tanrı tarafından yaratılmış ve eşit olduklarından kağanın malı değildir. Türk kağanı (Hakanı), Tanrının emriyle, insanoğlunun yalnızca idare etmekte vazifelidir, onun sahibi değildir. Kağanın görevi insanlara hizmet etmek, onların mutlu olmasını ve çoğalmasını sağlamaktır.

Türk inanışına göre Tanrı, Türk insanını devamlı olarak korumaktadır. Ancak Tanrı zaman zaman Türk insanlarına ceza vererek onların iyiyi ve doğruyu bulmasını sağlamaktadır.
"Yer" Türklerde "Ülke" anlamında kullanılmaktadır. Türklerde "Yer"siz yani topraksız bir devlet düşünülemezdi. Yer (Toprak, ülke) ile halk birliği, devleti oluşturan en önemli birlikti. Türklerde "Yer" (Ülke, Vatan) çok önemli, hemen hemen mukaddestir. Yer (Vatan, Ülke, Toprak) devletin malıydı. Devletin malını başkasına vermeye kimsenin hakkı ve yetkisi yoktu. Türklerde her zaman "Yer ve Yurt sahibi olmak" Tanrının lütfü olarak algılanmıştır. Bu nedenle de Türkler üzerinde yaşadıkları "Yeri" (Vatanı) her zaman mukaddes görmüşler ve tüm değerlerin üzerinde kabul etmişlerdir.

Türklerde devlet başkanları için "Han", "Hakan", "Kağan", "Başbuğ" gibi sıfatlar kullanılmıştır. Kağan da bir insanoğluydu o da tüm insanoğulları gibi yaratılmıştı, ancak, Tanrı izin verip ikbal yolunu açtığı için kağan olmuşlardı.
Kağanların seçimi ve tahta çıkmalarını belirleyen Töre'ler (Hukuk) vardı. Töre gereği kağan olmanın ilk şartı; Türk İli'nden yani boyundan gelen bir anadan doğmak gerekiyordu. Türklerde töre gereği yalnız bir eşe izin vardı. O da kendi ilinden olan Hatun'dur. Eş sıfatı yalnız Hatuna aittir, anası Hatun olmayan bir kağan oğlu, asla kağan olmazdı.

Kağan olmanın ikinci şartı ise, bilgili (Bilge), tecrübeli ve cesur olmaktır. Bu nedenle kağanlar, gelecekte kendi yerine geçecek olan oğullarını veya kardeşlerini devlet işlerinde yetiştirirlerdi. Veliaht kağandan sonra en büyük devlet adamıydı. Orduya komuta eder, işleri yönetirdi. Kağan ordunun sağ koluna komuta ettiği zaman, veliaht da sol kola komuta ederdi. Bu vazifede iken veliahta sadece "Tekin" veya "Gültekin" denirdi.
Kağan ölünce "Devletin ileri gelenleri" (Bilge kişiler) ile Türk devletinin çekirdeğini oluşturan boyların başında bulunan, toplumda bilgelikleri ve savaşçılıklarını kanıtlamış olan Beyler kurulu, "Seçim kurultayı" hemen toplanırdı. Töreye göre kimin kağan olacağı belli olsa dahi seçim kurultayında yapılan seçim ile hükümdarlığa meşrûiyet kazandırılmaktadır. Böylece kağanın otoritesi meşrû bir otorite halini almaktadır.. Seçim kurultayı kağana vazifelerini hatırlatarak törenle and içirirdi.

Kağanın yönetiminde ona yardımcı olmak üzere danışmanlar vardı. Bu kişilere "Bilge Kişi" denirdi. Bilge kişilerin devlet içinde çok yüksek itibarları vardı. Devleti güçlendirmek, asayiş ve adaletin kurulmasını sağlamak, kağanın esas göreviydi. Kağan seçiminden sonraki törende halk, her zaman "kağanım adil ol!" diye bağırırdı.

Türklerde "Düzen" otoritenin ve istikrarın başlıca kaynağıdır. Başka türlü ülkenin gelişmesi, zenginleşmesi ve halkın refahı sağlanamaz, huzur kurulamazdı.
Kağanlar, bilge, cesur, otoriter ve karakterli olmak zorundadırlar. Şayet yönetirken kağanda bu vasıflar görülmezse veya sahip olduğu nitelikleri kaybederse acil olarak kurultay toplanır ve gereği yapılırdı.
Devlet idaresinde, kağanlar halkla devamlı beraber yaşadıkları için şikayet ve sıkıntılardan erkenden haberdar olur ve hızla çözüme kavuştururlardı. Toprakları ne kadar geniş olursa olsun bunu mutlaka gerçekleştirir, halkın acı ve iyi günlerini beraber yaşarlardı. Halkın kağana ulaşabilmesi için bütün yollar pratik şekilde açık tutulurdu. Sorunların ilk ağızdan dinlenmesi, adaletin süratini artırmaktaydı. Kağanlar mevcudiyetlerinin halka, özellikle de fakir halka hizmet olduğunu hiçbir zaman akıllarından çıkarmazlardı.
Devletin meseleleri belli zamanlarda yapılan kurultaylarda enine boyuna görüşülürdü. "Yeni Yıl kurultayı" "Büyük kurultay", "İlkbahar Kurultayı", "Güz Kurultayı", yıl içine yayılmış büyük toplantı ve görüşmelerdi.

Toplumda özellikle kadınlar büyük bir öneme sahiptir. Kağan hiçbir kararını eşi olan hatuna sormadan veremezdi. Hatta, hatunun onayı olmadan alınan kağan kararı icra edilmezdi. Bir kararın yerine getirilmesi için bu kararın hatun tarafından onanması gerekliydi.
Türklerde kışlaklar özel mülkiyet olmakla birlikte, yaylaklar Boy'un ortak mülkiyetindeydi. Hayat tarzı hayvancılığa dayanır, yer yer tarıma uygun alanlarda da bir ölçüde tarım yapılırdı. Savaş malzemeleri demire dayandığından demircilik de gelişmiştir. Düşmanlarına karşı çok serttiler. Aman dileyen düşmanlarını tutsak alır kendi işlerinde çalıştırırlardı. Türkler düşmanlarına karşı acımasız olmakla birlikte kendi aralarındaki ilişkilerde, adil, hoşgörülü ve törelere kesin bağlılık gösterirlerdi.

Küçük yaşta ata binmeye başlarlar, attan ayrılmazlardı. At ve silah bedenlerinin bir parçası gibiydi. Atla doğar, atla ölürlerdi. Bunun neticesi olarak mesafeden korkmazlardı. Atların gittiği her yere çekinmeden giderler, atlarını açık denizlere, okyanuslara kadar sürerler, orada dururlardı. Çünkü Türkler denizi ve denizciliği sevmezler, sadece toprak sahibi olmayı severlerdi. Topraklarında, esir ettikleri tutsakları çalıştırırlardı.
Türklere göre devletin görevi milleti korumak, halkın hayatını düzenlemektir. Bu sebepten halk devleti baba olarak görürdü. "Devlet Baba" kavramının temelleri bu anlayışa dayanmaktadır. Bunun için Türkler her şeyi devletten beklerlerdi.

Devlet ve ülke, Türklerde "Kut" kabul edilir. "Kut" kişilere Tanrı tarafından verilen bir lütuf ve keremdir. Bu anlam, zaman içinde devletin ve toprakların (vatanın) mukaddes şekilde değerlendirilmesini sağlamıştır. Onun için Türkler Tanrının bir lütuf ve keremi olan vatan ve devlet için her şeylerini, hayatları dahil seve seve verirlerdi. Hiçbir şeyin devlet ve ülke karşısında önem ve anlamı yoktu. Her şey feda edilirdi, bu bir vazifeydi, bunu yapmamak vazifeyi yapmamak demekti...

"Ne içindeyim zamanın Ne büsbütün dışında
Yekpare geniş bir anın Parçalanmaz akışında"
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın mezar taşındaki mısralar.

Kaynakça
Kitap: İNSAN ve DEVLET
Yazar: OSMAN PAMUKOĞLU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKLERDE DEVLET, CUMHURİYET, DEMOKRASİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 17:48

Türklerin İslam dinini kabul etmesi, kendi tarihlerinin gidişatını değiştiren bir dönüm noktası olmuştur. Türk-İslam devlet anlayışı fikri, Selçuklulardan sonra Osmanlılarda da Türk toplumunda hakim olmuştur. Bu hakim fikir varlığını Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına kadar sürdürmüştür.
Devletin bünyesi tam anlamıyla teokratik bir yapıdır, yani devletin düzenine ve idaresine hakim olan esasların temelinde İslami kaideler mevcuttur. Yavuz Sultan Selim'e kadar, han, hakan, kağan, hünkar, sultan, hükümdar, padişah unsurlarını kullanan devlet başkanları, Yavuz Selim'den itibaren "Halife" ünvanını da kullanmaya başladılar. Devlet başkanlarının iş başına getirilmesi Fatih Sultan Mehmet'e kadar seçim usulü ile, Fatih'ten sonra da padişahın en büyük erkek evladına intikal şeklinde yürütülmüştür.

Devlet başkanları monark olup, yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kullanan ve devlete mutlak hakim olan kişidir. Padişahlar İslamdan gelen şeriatın gereklerine ve Türk töresine uygun hareket etmek zorunda iseler de, bu bir kontrol ve sınırlı olmak sayılamazdı. Çünkü sınırsız bir iktidar söz konusuydu, hukuki ve siyasi hiçbir sorumluluk ve müeyyide ortada yoktu.

Tek müeyyide vardı, o da, manevi bir mekanizmaydı:

"Allah'a karşı olan sorumluluk."

Hükümdarın görevi, devletin bünyesinde yaşayan tüm ahaliyi korumak, onların refah ve saadetini gerçekleştirmekti. Padişah'a devlet işlerinde yardımcı olmak üzere kendisi tarafından seçilen vezirler (bakan) ile vezirler çırasından en üst hiyerarşiye sahip bulunan, başvezir, vezir-i azam (sadrı azam) bugünkü Başbakan emsali bir zat olurdu. Devletin mülki, icrai, yargısal ve askeri her türlü faaliyetleri hükümdar adına sadrazam tarafından yerine getirilirdi.
Padişah, zamanda teorik olarak dini lider de olduğu için, dini konularda kendine yardımcı olmak üzere bir kişi seçilirdi. Hükümdar tarafından tayin ve azlolunan Şeyh-ül İslam, ülemanın (Din bilginleri) da başkanıydı. Padişah, devlet faaliyetlerinin İslami esaslara uygun olup olmadığı konularında, gerek duyması halinde Fetva alırdı. Şeyh-ül İslam devlet teşkilatı içinde Sadrazam'dan sonra gelen en önemli makamdı.

İslam'ın kabulünden sonra devletin istişare kurulu olan Türklerin kurultayının yerini Divanlar aldı. Türk-İslam devletlerinde divanların benimsenerek geliştirilmesinde, Türklerin kurultay kültürünün çok etkisi olmuştu. Divan-ı Hümayun merkezde hükümdarın başkanlığında toplanır, devletin iç, dış, idari ve mali işlerini müzakere eder, davaları halleder ve halkın şikayetlerini dinlerdi.

Fatihe kadar Divan-ı Hümayun her gün sabah erkenden toplanır ve öğleye kadar fasılasız çalışırdı. Fatih'den itibaren haftada dört gün toplanmaya başladı. Gene Fatih'le beraber hükümdarlar kendileri divana başkanlık yapmayarak çalışmaları, toplantı salonuna hakim bir yerden, kafes arkasından izlemeye başlamışlardır. Hükümdarın yokluğunda toplantılara sadrazamlar başkanlık yapmışlardır. Divan-ı Hümayunun kararları nihai karardır. Padişahın onayı ile de icra edilirdi. Padişahlar genellikle Divan-ı Hümayunun kararlarına uymuşlardır. Divanlar, hükümdarın çok geniş olan yetkilerini, çok az tahdit edici rol oynayarak, onları frenlemeyi başarabilmişlerdir, denilebilir.
Türk-İslam devlet anlayışında, daha önceki devirlerde olduğu gibi sınıf esası yoktur. Fethedilen yerlerdeki yerli halk, ikinci sınıf, köle ve esir kabul edilmemiştir. Hangi millet ve dinden olmaları hiç önemli değildir. Yerli halktan beklenen şey, yüzyılların geliştirdiği töre anlayışına göre devletin hakimiyetini kabul ederek, yöneticilere itaat ve devlete sadakattir.

Halk her türlü dilek ve şikayetlerini önceleri hükümdarlara çok rahat bir şekilde iletebiliyorlardı. Özellikle, Cuma Namazından sonra hükümdarlar halkın her türlü taleplerini dinler ve onlara çareler araştırırlardı. Daha sonra devlet büyüyüp genişledikçe halkla hükümdar arasına devlet yöneticileri girmiş ve halkın dilek ve talepleri divanlar vasıtasıyla halledilmeye çalışılmıştır. En sonunda ise, halkla hükümdar ve devlet yöneticileri arasındaki bağlar kopmuş, köprüler yıkılmıştır. Devlet yöneticilerinin de, adeta halkı yok kabul eden bir devlet anlayışının temelleri bu dönemde atılmıştır denilebilir. Halk, devletin üst tarafında yapılan çekişme ve dövüşlere karşı adeta seyirci kalmıştır. Bu döneme ait olan "Gelen ağam, giden paşam" sözü her şeyi anlatır.
İtaat anlayışının bir neticesi olarak, Padişah efendilerine itaati ve ona sadakati her zaman esas kabul etmişlerdir.

Felsefeleri aşağıdaki gibidir:

"Hükümdar öğle vakti derse: Gece oldu! Sen de şöyle de: İşte ay, işte gezegenler!"

Sadi

Türk töresine göre kadınların, hatunların devlet sistemi içindeki etkinliği, Türk-İslam anlayışı ile birlikte eski önemini yavaş yavaş terk edip kaybetmiştir. Bu dönemde erkekler daha önde ve üst etkilere sahip olmuşlardır.
Her zaman kişiler eşit görülmüştür. Alt tabakadan bir insan başarılı, çalışkan ve liyakat sahibi ise en üst kademelere kadar çıkabiliyordu. Aynı dönemde başka devletlerde böyle bir yükseliş için siyasi, ekonomik, din ve kan esası aranıyordu. Türk devletlerinde fark ancak yetenekten geliyordu. Yetenekli kişi hangi dinden, milletten olursa olsun devletin en üst düzey idareciliğine kadar yükselebilirdi.

Bütün Türk Devletlerinde olduğu gibi Osmanlı'da da toprak mülkiyeti kişilere verilmemiştir. Toprak devletindir. Hükümdar toprağın kullanma hakkını kişilere verebilirdi. Kişiler bu hakkı gereği gibi kullanamazlarsa, verdiği toprağın kullanma hakkını ondan alırdı. Adalet, hoşgörü ve refah gibi çok hassas dengeler üzerine kurulmuş olan düzen, devlet organlarının çağdaş gelişmelere uygunluk sağlayamaması yüzünden 19ncu yüzyıldan itibaren bozulmaya başlamıştır.

Enderun Mektebi ve Yeniçeri Ocağı gibi, azınlık olan gayrimüslim çocuklarını yetiştiren kuruluşlar sebebiyle, Türkler devletin üst organlarında gerektiği ölçüde görev alarak tecrübe kazanamamışlardır. Özellikle ikinci sınıf iş diyebileceğimiz işler, genellikle Türk halkı tarafından yapılır hale gelmiştir. Bu da Türklerin gelir seviyesinin, dolayısıyla ekonomik durumunun alt düzeylerde kalmasına neden olmuştur. Günlük yaşamını devam ettirmek için çok zor şartlarla uğraşan Türk halkı, tüm gelişmelerden habersiz, ama tam sadakatle, Anadolu'da "Asker Deposu" işlevini sürdürmüştür.
Osmanlı ailesinin nasıl olup da 623 yıl (1299-1922) aralıksız devletin başında kalmış olmasının sağlayan sebeplerin başında gelen bir husus vardır ki, Enderün Mektepleri ve Yeniçeri Ocağı işin aslı sayılabilir. Bu kuruluşlara, gayrimüslim çocukları alınıyor ve çok özel bir şekilde yetiştiriliyordu. Buralarda eğitilip yetiştirilenlerden liyakatli ve ehil olanlar zamanla devletin üst düzey idareciliklerine kadar yükselerek görev yapıyorlardı. Bunlar bulundukları ortamda, ailesi yani geçmişi olmayan veya geçmişleri hiç öğrenilemeyen kişilerdi. Saltanata karşı bir hata yaptıkları vakit, hatalarını çoğunlukla hayatlarıyla öderlerdi. Bu sonuçtan kimse rahatsız olmadığı için saltanata karşı bir huzursuzluk da söz konusu olmazdı. Halbuki, eski Türk devletlerinde olduğu gibi, bu makamlara tamamen Türk yöneticiler getirilse ve hükümdar bunların hatalarından dolayı hayatlarına son verse, şüphesiz o kişinin mensubu olduğu boy ve aşiret, saltanat makamına karşı husumet ve kin besleyecekti. Bu tip olayların sayısı arttıkça saltanattan hoşnut olmayanların sayısı da artacaktı. Bahsedilen kuruluşlar sayesinde saltanat makamı böyle bir tehlikeden korunmuş oluyordu.

"Her şey bozuluncaya kadar iyidir, bozulunca hemen anlarsınız" deyimi, 19ncu yüzyılla birlikte devletin tüm sistemlerinde ortaya döküldü. Düzen gevşedi, dağılmaya yüz tuttu. Halk ile devlet yönetimi arasındaki bağlar tamamen koptu, halk devletten, devlet de halktan korkar hale geldi. Türk Töresinde geliştirilen "Hami devlet" "Hizmet devleti" anlayışı yerine "Ceberrut devlet" anlayışı hakim oldu; devlet kendi aczini kuvvet kullanarak örtüp, halkı sindirmek yolunu seçti.
Zaman geçtikçe siyasi, ekonomik ve askeri gücü zayıflayan devlet; gelişen olaylara hakim olamadığı gibi bir değerlendirme de yapamıyordu. Sonuçta Avrupa'nın da isteğiyle; 1839 Gülhane Hattı Hümayunu ile başlayıp, 1909 Anayasa değişikliğine (Kanunu Esası) kadar süren bir yenilik ve değişikliğe gidildi. 1876'da kabul edilen ilk anayasa Fransa, Belçika ve İsveç Anayasalarından istifade edilerek hazırlanan bir metindir. Türk-İslam devlet anlayışının müesseseleri yerine, çağdaş müesseseler olarak kabul edilen, batı kültürünün kurumları devlet teşkilatında yer aldı.

Yapılan tüm bu değişikliklerde halkın hiçbir rolü olmadığı gibi, zaman zaman da bu değişikliklere karşı çıkmıştır. Yapılan hareketler, belli bir grubun inisiyatifinde geliştiğinden ve halka mal olmadığından sorunlar yaratmıştır. 1876 Anayasası sosyal, hukuki, siyasi ve ekonomik ihtiyaçlara göre meydana gelmiş bir niteliğe de sahip değildir.
1909 Anayasa değişikliğinden sonra, Padişahın, hükümet üzerindeki yetkileri önemli miktarda azalmış, hükümet üyeleri meclisin içinden, çoğunluk sağlayacak şekilde Sadrazam (Başbakan) tarafından seçilebiliyor ve hükümetin güvenoyu alma zorunluğu getiriliyordu. 1909 değişikliği ile Osmanlıların, "Parlamenter Hükümet" sistemini kabul ettiğini söylemek mümkündür. Ancak çıkan savaşlar nedeniyle, 1909 değişikliği hiçbir zaman uygulama alanı bulamamıştır.

"Vah ne yazık bana! Kendi ellerimde, kendi evimde nasıl bir trajedi görüyor ve kabulleniyorum!"

M.Ö. 5. Yüzyıl Euripides

Aslında ip, 1856 Paris kongresinin getirdiği deklarasyonda koptu. Burada Anadolu yaylası paylaşıldı. Kürt ve Ermeni devletlerinin bu paylaşım içinde sınırları belirleniyordu. Arkasından ekonomiyi kaptırınca, sıra iç işlerine müdahaleye geldi ve sistem otomatik olarak çalıştı. Kapitülasyonları (Bankalar dahil) tanımak devletin kendi ipini çekmesiydi, zaten, o zaman çekti. Osmanlı toprakları üzerinde kaynakları işletmek ve bu topraklarda yaşayan nüfusu pazar olarak isteyenler İstanbul'da siyasetin başarılı temsilcileri oldular. İstanbul, İstanbulluluğunu yaşıyordu. Pek fazla kimse de rahatını bozmaktan yama değildi. İstanbul yoz bir şehir haline gelmişti.

Eşkiya mütegallibesi milletin başına belaydı. İlkbahar geldiğinde Balkanlarda Bulgar ve Rum komitacılar, Doğu Anadolu'da Ermeni ve Kürt çeteler vur patlasın çal oynasın faaliyetteydiler. Ne huzur ne güvenlik vardı!
İktisadi vaziyeti, siyasi vaziyet ve askeri vaziyetten ayrı bir vaziyetmiş gibi görmek vahim bir hataydı. Orduda işler; "Bak paşa bunu yapabilirsen devlete büyük hizmetler verirsin" (Sarayın sırt sıvama laflarından biridir bu, hep söylenmiştir) böyle yürüyordu.

Kapitülasyonların, imtiyazların getirdikleri Türkleri kendi vatanlarının ikinci sınıf insanları haline sokmuştu. Kendi vatanlarında yabancılardan daha yoksul, daha aşağı olmak. Bütün hakimiyeti onlara teslim etmek. Mali idareye hakim olanlar, tabii öteki idarelere de hakim olacaklardı. Kendi vatanında guraba (kimsesiz, garip), kendi vatanında yabancı olmak.. Ekonomik ve siyasal çıkar sahipleri ise ülkeyi bölüştürme gayretindeydiler.
İstanbul'da çıkan gazeteler kuru ve boş şeylerdi. Korkak ve sansür baskısından çökmüş gazeteler. Bazen yalancı, bazen düzenbaz, bazen müthiş korkak adamlar yönetimin her kademesinde tertiplenmişlerdi.
Padişahın muhafızları bile Araptı.. Padişahın tahtı Araba dayanmıştı. 1900'lerin başında her şey böyleydi. Olup bitenler genç nesillerce kabul edilemez gelişmelerdi. Peki, herşey onların elindeyse, biz bu vatan topraklarında neciyiz? Her tarafı kör beyinler sarmış... Türkler, bu manevralara sessiz kalamazlardı. "Kafasız saray, bu kafayla yıkılmayı çoktan hak etmişti zaten."
Genç nesil daha çok Şinasi'nin Ziya Paşa'nın, Namık Kemal'in, Abdülhak Hamit'in ve şair Eşrefin şiirlerini okuyordu. Bunlar genellikle yasaktı. Ama Ferhad ile Şirin, Tahir ile Zühre, Battal Gazi gibi birtakım içi boş kitapçıklara müsaade ediliyordu.

Sana senden gelir bir işte ancak dad lazımsa, Ümidini kes zaferden gayriden imdad lazımsa.
Namık Kemal

(Dad: Adalet, doğruluk, ihsan)

1923, Cumhuriyetin kuruluşuna kadar, destansı, yürekli, tavizsiz ve devrimsel karakterli bir dönem geçmiştir. İnanmış, muhteşem idealleri olan bu nesil, kendi hayatlarını değil "Devlet kavgasını hayatını yaşamışlardır. Mücadele emperyalizme karşı başlatılan büyük bir ihtilal karakteristiği taşımaktadır. Siyasi ve iktisadi bağımsızlık... Hışımla birer ihtilalci olmalarının önü kesilemeyecekti. Devlet kavgası insanı ya ipe götürürdü ya da devlete!

Anneleri onlara:

"Sen yenilmezsin oğul" demişti.

Onlar namludan çıkan kurşun gibi bir daha namluya geri dönmediler. Baş verecek, sır vermeyecek, yürekli, kafası çalışan, yeni düşüncelere açık ve vatanseverdiler. Ölümden korkanın zaten şerefi olmazdı. Dik başlı ve mağrurdular.. Vatan sanki derileri olmuş, vücutlarını sarmıştı. Yılgınlık ve çaresizlik kabul etmiyorlardı. İmparatorluğun bir yanından öbür yanına koşturmaktan yorgun yüzleri "Vatan" derken ışıl ışıl oluyordu. Ülke meseleleri konuşurken öfkelerinden camlar patlayacak gibi olurdu. Bu nesil ve kadro'dan yüzbaşı Mustafa Kemal hakkında araştırma yapılırken okul komutanı İsmail Hakkı Paşa: "Evet dik başlıdır. Pervasızdır" demiş ve ilave etmiştir: "Sakın hakkında yanlış bir şey yapmayın, devlet en yetenekli subayından mahrum kalır."

Padişahım çok yaşa... "Artık çok yaşama!" şekline döküldü. Vatansever bir nesil, ateş çemberinin içinden ateşi ve ihaneti görerek geçti. Kimsenin aklına gelmeyen şeyleri söylediler. Gözü pektiler, korku kelimesini bıçakla kesip atmışlardı. İnsanlar tehlikenin üzerine tek başına giden adam görünce sinerler. Onlar da bunu yaptılar. Hasımları zoru gördü mü kaçan değil vuruşan bir nesille karşı karşıya olduklarını gördüler. Bu nesil geniş hayalleri olduğunu da onlara anlatmıştır.
Tehditler ve tehlikeden korktun mu tehdit ve tehlike senin peşini bırakmaz. İkisini de cesaret ve akıl def eder. Savuşturma yetmez, dönüp üstüne gitmeyi de çok iyi bilmek lazımdır. Onlar bunu yaptılar.

Şuna inanıyorlardı:

"Anadolu bir kalptir. Buna hakim olamadıkları müddetçe rahat etmeyeceklerdir... Vaziyet budur"

Sömürgeleşmek! Bu ne çaresizlik? Duruma efe ağzıyla cevap verenler de vardı:

"Gittik ulan, yandık yanıyoruz. Yarıp çıkalım."

Sanki hepsi masallardan çıkıp gelmişler, dünyaya sonucu ilan ettiler:

"Ya Selameti vatan Ya ölüm!... "

"Aşıklar delidir!"
Plautus

"Ve ben boşu boşuna haber bekledim Irmak kıyısında,
Yürekleri parçalayarak ağıt okuyan
Yalnız bir kırlangıç gibi kimsesiz.
Bir haber bekledim
Sen savaşa gittin gideli
Balıkların yıldızlan beklediği gibi... "
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRKLERDE DEVLET, CUMHURİYET, DEMOKRASİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 17:52

"Coşup taştığın yeter, ileri gitmelisin, Gerçi hür oldu millet, ama rahat mı dersin?"

Cumhuriyet dönemi tek partili devlet idaresi, kendine has özellikleri olan bir idaredir. Yıkılan bir imparatorluğun külleri üzerinde modern bir devlet, bir cumhuriyet kurulmuştur. Tarihte emsali görülmemiş önemli reformlar yapılmış, devlet ve toplumun yapısı değiştirilmiştir. Yeni bir devlet inşa edilmiştir. Kolay olmamıştır. Özel kanunlar, tedbirler gerektirmiştir. Bunları kendi şartları içinde görmek ve değerlendirmek gerekir. Müesseseler o günkü imkan ve ortama göre kurulmuştur. Devletin sağlam esaslar üzerine oturtulması, içerde ve dışarda kendini kabul ettirmesi ön plana edinmiştir.

Bir toplumun yapısını, yönünü, düşünce tarzını, alışkanlıklarını değiştirmek kolay bir iş değildir. Böyle büyük bir teşebbüste yanlışlıklar da, haksızlıklar da olabilir. Önemli olan teşebbüsün başarıya ulaşmasıdır; ulaşmıştır. Özellikleri olan bu dönemi bugünkü uygulama ve değerlerle incelemek yanlış olur. Bu yanlışlığın zaman zaman yapıldığı görülüyor. Yeni devlet ve yönetimi bir taraftan oluşurken, bir taraftan da önünde bulunan muazzam meselelere eğilmek durumunda kalmıştır. Birçok alanda sıfırdan başlanmıştır. Bunu unutmamak şarttır. Yoğun faaliyetler, memleketin teşkilatlanması ve kalkınması hamleleri yürütülürken İkinci Dünya Savaşının eşiğine gelinmiş ve başka özel bir döneme girilmiştir. Çevresi savaş alanlarıyla çevrili Türkiye'nin savaşa taraf olması için ağır baskılar yapılmış, beş yıl boyunca, zor günler yaşanmıştır. Bu dönemin idaresini de kendi şartları içinde görmek, değerlendirmek lazımdır.
Savaşın son bulmasından sonra, yeni bir dünya düzeninin kurulması ve Türkiye'nin de bunun içinde yer alması meselesi çıktı. Türkiye 1945 San Francisco Konferansına Birleşmiş Milletler kurucu üyesi olarak katıldı. 1947 Truman Doktrini, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Türkiye'yi batıya daha çok yakınlaştırdı. 1949'da kurulan Avrupa Konseyi'nin ilk on üyesinden biri oldu. Türkiye artık demokratik idareye geçmek ihtiyacını hissetti. Demokrat Partinin kurulmasıyla da ilk adım atılmış oldu. 1946 seçimleri doğru dürüst olmadı. 1950 seçimleri cumhuriyet idaresinin bir dönüm noktasıdır.

Türkiye'ye demokratik hürriyet ve haklar bir ihtilalle gelmemiştir. Sandıkla gelmiştir. 1950'deki oy patlaması milletin bu işe ne kadar susamış olduğunun göstergesidir.
Rejim demokratik ise egemenliğin sahibi halk ve millettir. Egemenliğin nasıl kullanılacağını halk yine kendi seçtiği temsilcileri vasıtasıyla düzenler. Anayasa esastır. Demokratik anayasalar halkın seçtiği meclisler tarafından yapılan anayasalardır. Dolayısıyla bu anayasaları da halkın yaptığı kabul edilir.
Demokratik sistemde halkın üstünde hiçbir güç yoktur, son sözü halk söyler, her türlü tartışmaya son noktayı halk koyar. Kimin iktidar olacağına, kimin iktidardan düşeceğine o karar verir. Şayet rejimin içinde halktan başka alternatifler varsa, o rejim demokratik değildir.

1950 yılı seçimleri ile birlikte Türkiye'de ilk kez siyasi iktidar gerçek anlamda halkın oylarıyla değiştirildi. Ancak belirli bir kesim, halkın oyu ile iktidarın değiştirmesini içine sindirememiştir. Bunun ana sebebi, Türk devlet geleneğinde egemenliğe, tarih içinde oluşan mutabakat sonucu, dört grubun sahip çıkmasıdır.
Bunların dördü de, egemenlik hakkının yaptıkları işin doğal neticesi olduğunu kabul ediyorlardı. Egemenlikte söz sahibi olmak onların en doğal hakkıydı, aksini düşünmek çok zordu. Demokratik rejime geçince bu zihniyet demokratik sistemle çatışmaya başladı. Egemenliğin tek sahibi halk olunca, grupların egemenlik üzerindeki hak sahipliği kendiliğinden ortadan kalkıyordu. Ancak bu durumu halkın dışındaki gruplar kolay kolay kabul edemediler.
Atatürk: "Halkın egemenliği üstünde ve dışında ondan üstün hiçbir güç yoktur. Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir" diyordu. Diyordu da, bunun hayata geçirilmesine gelince, işler hiç de Onun keskin görüşüne uygun yürümüyordu. Etkinliği azalan, kaybolmaya yüz tutmuş gruplar demokratik rejim düşmanlığı yapamadıkları için, parlamento düşmanlığı, siyasetçi düşmanlığı yapıyorlar veya bu tip düşmanlığı körüklüyorlardı. Zayıf, ehil olmayan, iyi düzenlenmemiş yasalar sayesinde meclise giren insanlar olabilir ve yönetimde de bazı zaaflar elbette mümkündü, fakat bunlar, bir bütün olarak demokratik rejimin kötülenmesine gerekçe olamazdı.
Halk yoksa, devlet de yoktur, rejim de yoktur. Yani, hepsi hiçtir. Bu dönemde ve halen; düşük ve zayıf aklın bir sonucu olarak: "Halk eğitimsiz, anlamaz", "Halk cahil, bilmez", "Halk yoksul, karnını düşünür", "Halk menfaatinin nerede olduğunu bilmez", "Demokrasi olgunluk ister, bizde halk henüz oraya gelmedi", "Halk her şeyi düşünemez. Onun adına bu işi birileri yapmalı" ve benzeri tonlarca boş laf ebeleri mevcuttur.

Şunu sormak lazım; diyelim ki halk böyle, sen bu halkın vergileri ile geçinmiyor musun? Sen bu halkın var ettiği devlette unvan ve sıfatı niye taşıyorsun? Askere gidiyor, şehit oluyor hiç sızlanmıyor, vergisini adil veya değil, muntazam ödüyor, vatandaşlık hizmetini hakkıyla ödeyen bu insanlar için sen hangi fedakarlığı yaptın... Halkın eğitim düzeyi çok geride, fakirlik diz boyu bugün... Bunlar için para lazım, paralar nerelere gidiyor? Kim harcıyor? Kamu konutlarında, lüks odalarda, pahalı arabalarda, ekmek elden süt memeden geçinip gidenler kim?.. Halk cahilmiş! İyi ki cahilmiş, belli mi olur yoksa bilinçli mi cahil bırakıldı? Hesap sormasın diye... Anadolu'da bir söz vardır: "Sen daha ne dayak yemişsin ne de kırka kadar saymasını biliyorsun!"

"Bize kafir diyenin kendinde iman olsa, Dahleden dinimize bari Müslüman olsa..."
Şeyhül-İslam Bahayı

Halkın egemenliğinin ne olup olmadığını ve onun güç ve kudreti olmaksızın yeryüzünde insana dair hiçbir şeyin olmayacağını kavramaları için: "Kuşlara masallar", "Balina Nasıl Balina Oldu", "Gökdelene Giren Bulut" ve "Neden Adam Olamadım" kitapları tavsiye edilir. Kitaplar kel asmanın miskin koruğunu iyi cins üzüm yapamaz ama, kabak olduğunu gösterir...

Siyasal kültür genel kültürün bir parçasıdır. Siyasal kültür üzerinde genel kültürün katmanlarının geniş etkisi vardır. Dinsel kültür, ekonomik kültür, tarih kültürü ve devlet kültürü, siyasi kültürü etkiler. Toplumda siyasal kültür ile toplumun yapısı çırasında sıkı bir ilişki vardır. Siyasal kültür ile siyasal yapı arasında uyum varsa o toplumda siyasi istikrar sağlanır. Aksine, bir toplumda siyasal kültür ile siyasal yapı çatışır ise, o toplumda siyasi huzursuzluk her zaman kendini gösterecektir.

Türkiye'de bu ikisi çatışma halindedir. Bu nedenle toplumda siyasi istikrarın sağlanması oldukça zor gerçekleşmektedir. Türklerin dört bin yıllık devlet geleneğinin oluşturduğu siyasal kültür ile henüz altmış yılını doldurmamış demokratik siyasal yapı, çoğu zaman birbiriyle çatışmaktadır. Bu çatışma, toplumda siyasal huzursuzluğun meydana gelmesine sebebiyet vermektedir.

Siyasi partiler her açıdan siyasi rejimin savunucusu ve koruyucusudur. Onlarsız demokratik sistem düşünülemez. Türkiye'deki siyasi kültüre göre: "Devlet Kuşu" inşamın başına kondu mu o insan muradına ermiş kabul edilir. Bu nedenle insanlar başlarına konan "Devlet kuşunu kaçırmamaya azami özen gösterirler. Onun için bir partinin başına geçen kişi, o partiyi kendinin malı gibi kabul eder, neredeyse miras yoluyla varislerine intikal ettirmeye çalışır. Halbuki normal demokratik ülkelerde bir siyasi partinin başkanı, genel seçimi kaybetti mi hemen ayrılır. Türkiye'de bunun görülebilir örneği henüz yoktur. Benzer durumlar başbakanlar ve bakanlar için de geçerlidir. Çünkü bizde "Devlet Kuşu" başlarına kondu mu onu hemen kafalarına çivilerler. Devlet kuşunun bir daha uçamama sebebi bundandır.

Elit kavramı üzerinde Platon'dan zamanımıza kadar birçok siyasal bilinci çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Şurası bir gerçektir ki her ülkede idare edenler ve idare edilenler vardır. İdare edenler siyasi rejimin adı ne olursa olsun daima azınlıktadır. Önemli olan bu azınlık grubun rejim anlayışı ve rejim kültürüdür. Demokratik ülkelerde elip grup rejimin temel ilkelerini benimsemiş olduklarında ortaya sorunlar çıkmaz. Türkiye'de demokratik rejimin temel esaslarının, özellikle halkın sistem üzerindeki ağırlığını elit grubun kabul ettiğini ileri sürüp iddia etmek çok zordur. Türk eliti genellikle demokrat değildir. Bu sebeple de demokrasinin varlık nedeni olan halktan korkar veya onu kaba, bilinçsiz ve çağdışı kabul eder. Böyle olunca da "Halkın, halk için, halk tarafından yönetimi" şeklinde tarif edilen demokratik rejimi kabulde zorlanır.

Demokratik rejimin de diğer sistemler gibi, birtakım zaafları vardır ancak dünya siyasal sistemleri içerisinde insanı en mutlu kılan ve onun yaratıcı gücünün ortaya çıkmasını sağlayan ortamı ve koşulları hazırlayan tek rejimdir. Türk eliti açıkça demokrat değilim, bu rejim ülke gerçeklerine uygun bulmuyorum diyemez düşünce ve görüşlerini dolaylı yollardan ortaya koyar. Politikayı acımasız bir şekilde tenkit eder, boş bir iş gibi takdim eder, Parlamentonun lüzumsuz ve masraflı bir kuruluş olduğun ihsas etmeye çalışır. En küçük olayları çok abartılı bir şekilde kamuoyuna takdim eder. Bunların sonunda toplumun demokratik rejime duyduğu güven ve sempati azalmaktadır. Türk eliti hiçbir şey yapmamış gibi sonra da dönüp biz demokratız, çağdaşız diyebilmektedir. Elbette aksayan yönler vardır, bunlar düzeltilmelidir ama sistemin esası olan, parlamentoyu, siyasi partileri, politikacıları zayıflatır, yok sayar, yıpratınca, geriye kalana demokrasi denilemez.

Bu meselede amaç "Bağcıyı mı dövmek yoksa üzüm yemek mi?" durumuna düşmektedir. Bu işi Türkiye de, zaman zaman, "Her ikisi de" şekliyle, görmek de mümkündür.
Padişaha öğütlemişler: "Mutlu olmak istersen dağlarda koyunlarını otlatan çobanın gömleğini giymen gerek" diye. Padişah da göndermiş adamlarını, çobandan gömleği istemiş. Ama gömlek falan bulamamışlar dağ çobanında. Yokmuş ki gömleği! Padişah bu yüzden mutluluk nedir bilememiş ömrünce!...
Gömleksiz çoban mutludur diye bir masal uydurup, güzelce yutturmuşlar insanlara!...

Özdemir Asaf'ın "Susmanın İkinci Yüzü":

"Şimdi bütün anmalar bir susmanın içinde Şimdi bütün susmalar bir odanın içinde... Anlatmaya bir sözcük, bir bakış arıyorlar Önce sakladıkları, bir adamın içinde...
"İyimserlik insan türünün afyonudur. Kişinin mutluluğu biraz da bönlüğünden gelir. Bir şeyin ötesini göremezdi. Marketa, tek görebildiği o şeyin kendisiydi."
Troçki
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir