Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Demokrasi

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Demokrasi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 17:46

DEMOKRASİ

"Sizin hayat üzerinde kapıldığınız biricik hayal, onu uzun sanmanızdır. Hayır, hayat kısadır. Ebedi bir şeye bel bağlayarak, kalbinizi doyurun. Karşınızda yapılacak bir iyilik, aranılacak bir gerçek ve hizmet edilip sevilecek biryurd vardır."
Ernest Renan

"Siyasetle ilgilenmeyen aydınları bekleyen sonuç, cahiller tarafından yönetilmeye razı olmaktır."
Eflatun

Tarihin her zaman ve mutlaka, doğruyu söylediği iddia olunamaz. Tam tersine, geçmişe ait bilgilerimiz, güvenilmez ya da şüpheli kanıtlara ve önyargılı yazarların eserlerine dayandırılmış, dini inançlar ve milli duygularla çarpıtılmış olabileceği gibi, çok kez eksiktir de. Genelde tarih bilgisinin sırf geçmişin bir yansıması olmadığı, her zaman öznel ve ideolojik unsurlar taşıdığı artık kabul edilmektedir.

Demokrasinin başlangıç ve çıkış tarihinde ise herhangi bir karmaşıklık, belirsizlik yoktur. Sert ve zor coğrafya içe kapanık, dar görüşlü bir halk yaratır. Fakir insan, temkinli, ağırbaşlı ve sade yaşayışı ilke edinir. Çetin, yaşama koşulları da onları her türlü acıya ve zorluğa hazır ve alışmış hale getirir. Bundan 2500 yılı ve daha ötesinde Atina'da yönetim oligarşik bir düzendi, idare "Malın gözü" ve "Dilli düdük" tabir edilen insanlardan oluşuyordu. Halkı da ahmak ve uyuşuk bir tipe doğru yozlaştırdılar. İdaredeki zorbalar iktidarda kalabilmek için, zamanla, halka oranla daha güçlü gördüğü tüccar ve aristokrat sınıfın yararına çalışmaktan çekinmeyecek ve madenlerden sağladıkları kazançlarıyla besledikleri özel muhafızlarını bu kez de halkın üzerine salmaktan tereddüt etmediler.

Aristokrasi ve zenginler, arkalarına aldıkları yasalarla toplumu olabildiğine sömürmeye çalışıyorlardı. İyilerin itibardan düştükleri, daha değersiz, daha kötülerin de, aksine servet ve itibar sahibi olduklarını görünce buna kim tahammül edebilirdi? Halk bezginleşince, söz dinlemez ve aceleci oldu. Belirsizlik ve huzursuzluk sonunda, orta sınıf yalın kılıç savaşa atıldı. "Özgürlük gerçek cesarettir, mutluluk da özgürlük demektir," "Çocuklarımız için cesaretle dövüşelim," "Erdemlik cesarettir" "Her şeye evet demeyeceğiz, her dilediğiniz olmayacak" sloganları, girişilen mücadelenin ruhsal silahlarıydı.

"İktidara halk sayesinde gelecek, halk sayesinde kalacaksın.. Her şeyi halk yararına yorumlayıp, çözeceksin... kurulacak yönetim biçimi budur." Felsefesi ise, değişmez siyasi ilkeydi.

Ama bu mücadelenin hedeflediği iç ve dış siyaset içinde de ilkeler vardı:

İçerde, af olunmaz yanlışlıklar cezalandırılacak. Dışarı da dost dediğine dost ve düşman dediğine de düşman gibi hareket edilecekti...
Yaşanan uzun ve çileli evrelerden sonra halkın bizzat düşlediği yönetim şekli hiçbir zaman taun gerçekleşmedi. Partiler bu maceraya hcızır kalabalığı kullanmak için birbiriyle yarışmaya başladılar. Demokrasinin temelleri halkı kandırmak isteyen partilerin cambazlıklarıyla değil, demokrasiye içtenlikle inanmış insanların en iyiyi bulmak için gösterdikleri gayretle atılabilirdi. Yozlaşmış demokrasi diktatörlerin iktidarı zorla ele geçirmesiyle başa döndüler. Çıkan ders:
Demokrasi bir "Jimnastik" idi. Yani "Çıplak olunan yer" Yeni bir insan ve yeni yurttaş kuşağı yaratılmalıydı. İnsanın erdemli bir yaşam sürmesini öneren fikir, düşünce ve inançlar gerekiyordu. Toplum yeni ve sağlam değerlere kavuşturulmadı, insanlığın sorunları üzerinde de durulmalıydı. İnsan ve onun toplum içindeki davranışlarını konu alan çalışmalar yapılmalıydı, ahlak felsefesi gerekiyordu. Halk uyarılmalı, aydınlatılmalı, insanlara düşünme alışkanlığı kazandırılmalıydı. Bilginin ortaya çıkması için insanın eğitilmesi gerekiyordu ama iyi bir eğitim bilgi aktarılmasıyla olmuyordu. Öğretenle öğrenenin birlikte zihinsel gayret göstermesi lazımdır. Kendini yenilemek hevesini yitirmiş olan insanları ateşlemek, kendini bilgili sanan aptalların da maskesini hiç ara vermeden düşürmeye devam etmek gerekiyordu. Bağnazlık ve cahilce direnişler ortadan kaldırılmalı, zihinsel kirlilik süpürülmeliydi. Erdem olmadan demokrasi olmuyordu. İyi, doğru ve bilgili bir insan topluluğu oluşturabilmek şarttı. Çünkü erdem ancak böyle bir toplulukta ortaya çıka-biliyordu.

Sanki Neyzen aşağıdaki dizeleri demokrasi için söylemiş:

"Geniştir, ölçülmez hayalin çölü, Karşımda her diri söylenen ölü, Çok güçtür geçmesi bu sakar gölü, Dümensiz gemiye binenler bilir..."

Özgürlük gibi sözler:

"Bütün yolları biliyorum ama Hiç varamayacağım, ah yol ne uzun, Uzak, yalnız..."

"Halkın hakimiyeti" başka bir ifadeyle "Halkın kendi kendisini idare etmesi" anlamına gelen "Demokrasi" sözcüğü ilk defa Yunanlı tarihçi Heredot tarafından M.Ö. 5. yüzyılda kullanılmıştır. İlk önce Eski Yunanlılarda özellikle Atina ve Roma'da uygulanmıştır. Teorik bakımdan, hiçbir devirde taraftarlarını kaybetmeyen demokrasi fikri, Yeni Çağa kadar uygulama alanı bulamamıştır. 17nci yüzyıldan itibaren önce İngiltere'de, 18nci yüzyılın sonlarından itibaren Amerika Birleşik Devletleri'nde, 1789 Fransız Devriminden sonra meydana gelen önemli gelişmelerle, özellikle, Avrupa kıtasında, siyasi ve hukuki mahiyete, modern bir hüviyete bürünerek çağdaş devlet anlayışının zorunlu ve kaçınılmaz temeli haline gelmiştir.

Demokrasi kavramı, "klasik Demokrasi", "Batı Demokrasi'si", "Liberal Demokrasi", "Siyasi Demokrasi", "Çoğulcu Demokrasi" gibi çeşitli sözcüklerle ifade edilmekte olup, bunların hepsi aynı olguyu anlatan deyimlerdir. Demokrasinin en iyi ve en kolay tariflerden birini ABD Baş-kanlarından Abraham Lincoln yapmıştır. Ona göre: "Demokrasi halkın, halk için, halk tarafından yönetimidir." Bir ülkede demokrasi olabilmesi için, halkın aynı zamanda yönetilen ve yöneten olması veya yönetilenlerin büyük bir bölümünün azami derecede iktidarın kullanılmasına katılması gereğini ortaya çıkarmaktadır. Demokraside egemenlik (hakimiyet) halkındır; halk bunu doğrudan doğruya kullanabileceği gibi, kendi içersinden seçeceği kimselere de kullandırabilir. Bundan dolayı demokrasi, idare edilenlerin, kendini idare edecekleri genel ve serbest seçim esasına göre seçebildikleri bir rejimdir.

Her siyasal yapının kendine ait bir ekonomik çevresi ve yapısı vardır, siyasal kurumlar ile sosyo-ekonomik yapılar arasındaki ilişkiler tam ve doğru olmadan toplumun ihtiyaçları karşılanamaz. Demokratik rejimin ortaya çıkması ve gelişmesi ile birlikte piyasa ekonomisi de ona paralel olarak doğup büyümüştür. Bunlar bir bütündür. "Demokratik Rejim" deyince, onun siyasi ve ekonomik yönlerinin birlikte değerlendirilmesi lazımdır. Siyasi demokrasiyi uygulamaya kalkıp da "Ekonomik demokrasi" uygulanmaz ve işletilemezse, beklenen fayda sağlanmaz. Siyasi ve ekonomik demokrasi birlikte uygulanmak zorundadır. Birlikte uygulanmadığı takdirde sistem yozlaşmakta ve topluma zarar vermektedir. Bunun somut örnekleri az gelişmiş ülkelerde görülmektedir. Batıya imre-nilerek alman demokratik rejimler, ekonomik düzey ve yapıdaki farklılıklar sebebiyle bir müddet sonra bu ülkelerde çoğu zaman demokratik olmayan rejimlere dönüşmüştür.
Demokratik rejim, diğer rejimlerden farklı olarak, herhangi bir ideolojiye, dogmatik bir zihinle bağlı değildir. Demokratik rejim kendinin temel düşünce yapısını teşkil eden hürriyetlerin kutsallığına zarar vermemek, onu inkar etmemek şartıyla her türlü fikir, kanaat ve inanca saygılıdır. Bir "Hoşgörü" rejimi olan demokrasi, temel düşünce yapısını yok etmeye yönelen her türlü fikir, kanaat ve inanç karşısında "meşru müdafaasını" kullanır. Demokratik rejimde "Hürriyetleri yok etme hürriyeti" yoktur ve hiç kimseye ve hiçbir kuruluşa bu hak tanınmamıştır. Demokrasinin temel hedefi insandır; insana mutluluk ve huzur veren çeşitli felsefelerin birleşimidir.

"Tüm siyasal sistemlerden başka hiçbir şey bu kadar aldatıcı;
Halkın düşüncesinden başka hiçbir şey bu kadar karanlık değildir... "
Cicero

İkiden fazla insanın bir araya geldiği yerde bir düzen ihtiyacı doğar. Hayatın başlangıcından beri böyle olmuştur. Düzenin kaidelerini kuvvetli olan koymuştur. Yalnız insan topluluklarında değil, bütün canlılarda bu böyle olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Zamanın içinde toplumlar çoğalıp geliştikçe düzenin kaideleri şekillenmeye, yayılmaya başlamış, bunları uygulayacak müesseseler oluşmuştur. Sonunda; rejimlere, hukuk, kanun ve devlet düzenine gelinmiştir.
Yüzyıllar boyu milletin devlet için var olduğu görüşü hakim olmuştur. Bugün de dünyadaki genel uygulamamın değiştiği söylenemez. Devletin millet için var olduğu görüşü yayılmak ve gelişmekle beraber bunun henüz gerçek anlamda uygulamaya geçtiği ülkelerin sayısı azdır. Birçok devletin kuruluş felsefesinde devletin üstünlüğü esasıdır. Demokratlık meselesindeki mücadelede başarı oranı düşüktür. Bir toplumun düzen içinde idaresinde, idare edenlerle idare edilenler ayrımı en önemli karakteristiği oluşturur. Yönetenler üçgeninin tabanında bürokrasi bulunur, yukarı doğru hiyerarşik kademeler tertiplenmiştir. Yöneltilenler arasında yeknesaklık yoktur. Büyük kitle içinde ideoloji ve çıkar adcıları bulunur. Bu adalar, genellikle yönetenlere yakın düşerler, dinlenir, kollanırlar.

Yönetenlerle yönetilenler arasındaki menfaat ve hak mücadelesi insanlık tarihi kadar eskidir. Kuvvetli ile zayıf arasındaki mücadelenin güç kaynağı ve hedefi özgürlükler olmuştur. Bu uğurda öncülük eden kahramanlar, verilen canlar çoktur. Bilinen altı bin yıllık insanlık tarihinin üçte ikisi iç hürriyetler mücadelesi, gerisi de dış savaşlarla geçmiştir. Bu mücadelelerin ikisi de son bulmuş değildir. Yirmi birinci yüzyılın başında dahi demokratik rejimle idare edilen insanların sayısı dünya nüfusunun beşte birinden azdır. Özgürlük ihtiyacı, asgari de olsa, bilinçlenmeyi gerektirmektedir. Eğitilmemiş toplumlarda özgürlük hareketini başlatmak çok zordur. Demokratik özgürlüklerin gereği gibi kullanılması da eğitim ve bilinç seviyesi ile orantılıdır. Demokrasinin eksik işletilmesinin gerçek sebebi burada yatar.

Demokrasi çarkına sokulan çomaklar az değildir. Bunların başında menfaat çevrelerinin artan etkinliği gelir. Bu faktör iktidarın oluşmasında, hatta iktidara aday siyasi partilerin yapısında ağırlık sahibidir. Seçim kampanyası, seçilebilmenin artan maliyeti bu faktörün rolünü genişletmektedir. Başta televizyon olmak üzere, basın yayın organlarının, teknolojik gelişme neticesi artan etkinlikleri, özgürlüklerin savunulması bakımdan ne derece zorunlu ise, milli iradenin şartlanması açısından da o derece tehlikeli olmaya başlamıştır. Bilhassa ekonomik menfaatler ile yayın vasıtaları arasındaki işbirliği ve ilişki, bazı hallerde demokrasiyi tehdit eden boyutlara varmaktadır.

Demokrasinin dahi, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkileri sağlıklı bir raya oturttuğu söylenemez. Demokratik memleketlerde de, değişik derecelerde, bürokratik ağırlık ve aristokrasi görülmektedir. Otoriter rejimlerde bürokrasi, yukarıdakilerin menfaat aracı, bazen ortağıdır. Mutlak hakimiyeti temsil eder. Devlet idaresindeki dengesizlik toplum yapısındaki dengesizlikleri yansıtır. Her toplumda organize güçler vardır. Asıl büyük kitle organize değildir. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler, kısmi organizasyonlardır. Organize kuvvetlere karşı denge kurmak, özellikle gelişme halindeki memleketler de çok zordur. Kaldı ki bütün rejimler, demokratik dahil, bu organize güçlerin biri veya ikisi ile iyi geçinmek, ilişkiler kurmak zorundadır. Demokrasilerin ciddi bir zaafı burada yatar. Bunun dışında milyarlarca insanın idaresi ailelerin, diktatörlerin, menfaat gruplarının, dar çerçeveli ekiplerin elinde bulunmaktadır. Demokrasilerde ise, her zaman sağlıklı tecelli ettiği kesin olmayan seçimlerle gelen yönetimler bulunmaktadır.

İnsanlar, toplumlar genellikle kendi işlerini, yönetimlerini başkalarına bırakma eğilimindedir. İdarenin yürütülmesine karşı gerekli ilgi ve hassasiyeti göstermezler. Hakemlik, denetim rolü gereği gibi yerine getirilmez. Demokratik ülkelerde seçimlere katılma oranında devamlı düşüş görülmektedir. Bu azalan ilgi ve iştirak demokrasileri zayıflatmakta, karşıtlarına cesaret vermektedir. Halk tarafından katılım, denetim ve ilginin azalması yönetimin dejenere olmasını, suiistimal ve yolsuzlukların artmasını kolaylaştırmaktadır. Değil yalnız kapalı rejimlerde, açık rejimlerde de yolsuzluk ve skandalların sayısı artmakta, sistemler sarsılmaktadır. Bazı toplumlarda yolsuzluk artık kanıksanmış ve yerleşmiştir. Değer hükümleri değişerek yolsuzluk bir "Beceri" haline dönüşmüştür.

Özgürlüğünü yitirmemiş medya kuruluşları, muhalefet, kamuoyu çok yerde adil ve dürüst olmayan uygulamalara karşı bazen etkili mücadele verebilmektedir. Bu mücadelenin gücü ve etkinliği ülkenin kalkınmışlık derecesine bağlıdır. Ne var ki zengin ve güçlü; haksız olduğu hallerde dahi haklı, fakir ve güçsüz her şart altında haksızdır. Zengine haksız olduğu zaman hayır, fakire haklı olduğu zaman evet diyen yönetimler dünyada azdır.
İdare edenlerin dürüst davranmamakta ısrar etmeleri sistemi çok defa tehlikeye sokar. Önce çoğunluğun görevi kaybolup, düzeni savunanlar azalır, sonunda yönetimde bulunanlarla birlikte rejimin tamamı çöken ve değişir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Ayaklanma, ihtilaller, aşırı rejimlere kayma hep bundan kaynaklanmıştır. Toplumdan kopan, sırt çeviren, içine kapanan yönetimlerin geleceği genellikle tehlikededir. Halktan kopmayan diktatörler olduğu gibi, halktan uzaklaşan demokrasiler de görülmüştür.

"Olgunlaşmadan önce, her şey acıdır!.."
Syrus

Açık rejim olarak bilinen demokrasilerde basın ve ayın organlarının bütün uyarılarına rağmen gözlerini kapatan, kulaklarını tıkayan idareler vardır. Sonunda sistem tıkanır ve patlama noktasına gelir. İdare edenler hangi makamda olursa olsun, bir defa masanın arkasına oturduktan sonra içinden çıktığı toplumdan uzaklaşır. Kendisini devlet menfaatinin koruyucusu, yüksek otoritenin temsilcisi olarak görür. Düne kadar aralarında bulunduğu topluma yukarıdan bakmaya başlar. Zaman içinde bu tutum daha da katılaşır. Çünkü, derecesi ne olursa olsun otorite zamanla sahibini bozar, tahrip eder. Neticede yönetenlerin yönetilenlerden uzaklaşması, orada bir uçurumun doğmasına sebep olur. Yönetenler de devletin bütün imkanlarını kendileri için kullanmak, halkı "koloni" gibi görmek eğilimi kuvvet kazanır. Bu durum sosyal barışı, rejimi tehdit eder. Vatandaşta, bir nevi devleti "Hasım" görmek duygusu yaratır. Ortak menfaat anlayışı kaybolur. Gizli, çok defa açık bir mücadele başlar. Böyle bir yapıda yönetenler, bürokrat, kendisi vatandaşın hizmetinde görmez, aksine vatandaşı kendi emrinde görmek ister. Bu tip bir düzende demokrasiden bahsedilemez.

Bazı ülkelerde bürokrasi demokratlaştırılması yerine politize edilmiştir. Bürokrasinin politize edilmesi bu defa kendisini iktidar siyasi felsefesi veya çıkarları ile ortak etmektedir. Bürokrasinin iktidar ile menfaat ve kader birliği yapması diktatörlüklerde görülen bir durumdur. Maaşını bütün milletin verdiği vergilerden alan memurun her türlü düşüncedeki inşamın emrinde olması gerekirken, bir siyasi partinin adamı olamaz. Fransa eski başbakanlarından Michel Debre: "Devleti yıkmanın en kestirme yolu bürokrasiye politika sokmaktır" der.

Akdeniz ve Asya bölgeleri ile Latin memleketlerinde "Devletin üstünlüğü" prensibi üzerine kurulu sistemlerde "Devlet menfaati" anlayışı hakimdir. Yönetenlerin ördüğü aşılmaz bir duvar gibidir. Bu duvar, değişik yapı ve kalınlıktadır. Yıkılması, değiştirilmesi zor bir zihniyetin harcı ile sıvanmıştır. Yönetenlerin en kuvvetli savunma hattı da bu duvardır. Aslında bu duvarla korunan ve savunulan şey idare edenlerin çıkarlarıdır. Millet ile yönetenler arasındaki en çetin mücadele bu duvarın dibinde cereyan etmektedir. Bu mücadelede iktidarlar, seçildikten sonra duvarın öbür yanında yer alır. Feodal anlayışın bir ürünü olan sırf "Devlet menfaati" zihniyeti henüz birçok ülkede aşılamamıştır. Devlet menfaati dışarıya karşı korunur, devleti oluşturan insanlara karşı değil. Devletin milletten ayrı ve üstünde olduğu sakat düşüncesi bu duvarın temelinde yatar. Toplumların eğitim ve ekonomik bakımdan güçlü, organize, bürokrasinin halkla özdeş olduğu ülkelerde bu duvar hissedilmeyecek kadar incedir. Bürokrasiyi, çalışmama, iş yapmama, vatandaşı kağıda boğma olarak gören İtalyanlar, bürokrasileri çalışmadığı zaman işlerin iyi gittiğine inanırlar.

Toplum büyüyüp sanayileşme ve ekonomik kalkınma seviyesi geliştikçe, toplum olarak gücü artmakla beraber, ferdin gücü zayıflamakta, savunmasız kalmaktadır. Temel hürriyetlerde ilerleme görülürken ferdin yalnızlığa itilmesi düşündürücü bir çelişkidir.
Birey giderek bir istatistik sayı haline gelmektedir. Ferdi yalnızlık ve güçsüzlük bugün modern toplumların karşı karşıya kaldıkları en önemli sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Uzun yıllar bütün dikkat ve gayretlerin toplum meselelerine yönelmesi, insanı, bireyi ihmal etti. Bu durumun yol açtığı sıkıntı ve bunalımları fark eden ülkelerde, bu kez, ferde ve insana yöneliş başladı.

Milletlerin yönetimdeki sakatlık ve kanunsuzluklara karşı tepkisi değişiktir. Bu değişiklik eğitim ve ekonomik güç seviyesinden toplumun yapısından, inançlarından kaynaklanır. Rejimlerin tepkilere yaklaşımları, hoşgörü dereceleri farklıdır. Toplumsal tepkilerde genellikle aşırılığa gitme eğilimi hakimdir. Sistemi sarsan, iktidar, hatta rejim değişikliğine yol açan tepkiler görülmektedir. Aşırı tepki ne kadar zararlı ise, tepkisizlik ve her şeyi sineye çekmek de o derece sakıncalıdır. Tepkisizlik yönetimi aşırılığa iter. Haklı, yasalara ve sosyal nizama uygun tepkiler faydalı ve şarttır. Bazı toplumlar demokratik tepki disiplinini henüz edinmiş değildir. Tahammüllü, bıçağın kemiğe dayandığını çok defa hissetmeyen milletler de vardır. Bunlar tepki gösterdiğinde de bu defa aşırılığa kaçmaktadır. Yönetimlerin yoldan çıkmaları, antidemokratik düşünce ve uygulamalara yönelmeleri tepkisizlikten ileri gelmektedir. İmparatorluk, otoriter devlet dönemlerini geçiren uluslar, o dönemlerdeki sert disiplin ve devlete bağlılık duygusunun güçlü oluşu nedeniyle genelde hareketsiz ve tepkisizdirler. Çaresizlik ve teslimiyet içinde her türlü idareye boyun eğen milletler olduğu gibi, hiçbir idareyi beğenmeyen toplumlar da vardır. Fransızlar yönetim şekli ne olursa olsun idareyi beğenmeyen insanlar olarak tanınır. "Her Fransız adeta kendi başına bir Cumhuriyettir" aşırı ferdiyetçidir. Georges Clemenceau (1913) Fransızların bu halini "Memleketi kemiren hastalık" olarak tanımlamıştır. Başkan De Gaulle (1966) ise; "Fransızların devletten vazgeçmediğini fakat aynı zamanda devletten nefret ettiklerini" söylemiştir.

Yönetilmesi, tatmin edilmesi zor milletler de vardır. Bunlar devamlı çalkantı ve huzursuzluk içersindedir. İktidarı seçim yoluyla çıkarmak ellerinde olmakla beraber, seçimlerden bir gün sonra, bir gün önceki şikayet sesleri yeniden yükselir. Bu bir yapı, kültür ve zihniyet meselesidir. Kişilerin kendileri hakkında karar vermeleri, hatalarını görmeleri zordur. "İnsan kendi kokusunu hissetmez" sözü her yerde geçerlidir. Uluslar da öyledir, hiçbir millet uğradığı talihsizlikleri kendi eseri olarak görmez ve kişilerden daha kuvvetli bir şekilde hatayı reddeder.

"Kendi kendine ettiğin adem Bir yere gelse edemez alem."
Adli (İkinci Bayezıd)

Dünyada hataların dile getirilmesini ve eleştirinin hoşgörü ile karşılanmasını, bunu sağlıklı bulan az sayıda ülke ve iktidar bulunmasına karşılık tepki gösteren yönetimler çoğunluktadır. Tepkiler zamanla tedbire dönüşür, medya üzerine baskı yapılır, basın özgürlüğüne sınırlamalar getirilir ve tümüyle susturmaya kadar gidilir. Oysa bu vasıtalar yönetenlerin adaletsizlik ve baskısına karşı en önemli savunma kuşağıdır. Bu hak ve hürriyetlerin bulunmadığı ülkelerde diğer hürriyetler anlamını kaybeder. Otoriter yönetimlerin yaptığı ilk iş basını susturmaktır. Böylece kendilerini daha emin ve rahat etme gafletine düşerler.

"Gerçek bir yürek işidir. Yüreğin yanına da ancak sanatla yaklaşılabilir. Yazım sanatı her zaman gerçeği ele geçirmek için düzenlenmiş bir zaferdir.
Yazarlar eleştirir ve mevcudu değiştirmeye çalışırlar. Dolayısıyla devlet ve iktidarlar için tehlikeli kişilerdir; çünkü var olanı değiştirmeyi amaçlarlar. Oysa devlet ve iktidarın tüm sadık hizmetkarlarının tek isteği var olanı sürdürmektir... "
Kafka

Akıllı ve basiretli bir yönetim toplumun tepkilerine kulak veren, bunların yansıma vasıtası medyaya önem veren, dikkate alan bir yönetimdir. Basın özgürlüğü kötüye kullanıldığı hallerde dahi vazgeçilmezdir. Sosyal ve politik patlamalara karşı bir teminattır. Ancak eleştirilere tahammül seviyesi bir olgunluk, eğitim, kültür ve hepsinin ötesinde de bir özgüven meselesidir. Özgüvensizliğin dayandığı olgu da korkaklıktır...

"Aynı anda hem flüt çalıp, hem de bir şey içemezsin!"
Plautus

"Ahlak ve faziletin olmadığı yerde; devlet de, millet de, medeniyet de olmaz."
Ziya Paşa

Aslına bakarsanız, insanlar dünyadan değil, insanlardan şikayetçidirler...
Doğada hız ve dönü, saat saat, gün be gündür...
Sürat yıldırımla eş değerdir, insanlar ne icat ederse etsin, sonunda yorgun düştüğünden "kabaklaşıp", bir kenara atılmaktadır...

Kaynakça
Kitap: İNSAN ve DEVLET
Yazar: OSMAN PAMUKOĞLU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir