Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Devlet

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Devlet

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 17:40

DEVLET

"Devlet halktan başka bir şey değildir. Halk deyince herhangi bir biçimde bir araya toplanmış olan rastgele bir yığın değil, ortak bir yarar, amaç ile uyum halinde bulunan, hukuksal bağlarla birleşmiş insanlar topluluğunu anlatmış oluruz."
Çiçero

"Devlette de; koşulsuz güvene, hükümetin yüksek niteliğinin kabulüne ve halkın rızasına ihtiyaç vardır."

"İnsanlar devletin doğuşundan önce yaşadıkları doğal durumunda, eşit, mutlu ve masum bir yaşam sürdürürlerdi. Bu mutlu dönemde özel mülkiyet bilinmiyordu. Buyuran kimseler, yasalar ve devlet yoktu. İçlerinde en iyi en akıllı olanların dediklerine isteyerek uyuyorlardı."

Tarih Öncesinden Yeniçağa Siyasal Düşünceler Tarihi

Bir halk ve ulusun devlet denilen siyasi örgütü var edip yönetimi altına girmesinin sebebi; can ve mal güvenliğini sağlaması, bireysel ve toplumsal sorunları adaletle çözüme kavuşturması içindir. Bunun dışındaki gerekçelerin hepsi, çıkarcı unsur ve kişilerin uydurmasından başka bir şey değildir.
Devletin en üst siyasal olgusu ise; tartışılmaz güç ve kudretinden gelir. Eğer bir devlet tam ve gerçek bir devletse, onun bu yeteneğinden içerde ve dışarıda hiç kimse şüphe edemez. Şüphe, kuşku ve endişe başladıysa bu; O devletin erimeye ve zaman içersinde de çürüyüp yok olmaya sürükleneceğinin açık belirtisidir. Bunu olaylar ve şartlar hızlandıracaktır. Fazla söz gerekmez, sıradan bir tarih öğrencisi bile bunu bilir.

Bir devlette egemenlik, yurttaşlar ve uyruklar üzerinde en yüksek, en mutlak, en sürekli güçtür. Devlet gerekli mi? Kesin gereklidir. Aksi halde, toplum ve bireysel çıkarların yarattığı kaosla ülke, kan, ateş ve mutsuzluktan kurtulamaz. Her şey, bilek gücüne, kabadayıya, çeteciye, silahına güvenene, para gücüne, tirana kalır. Bütün bu saptan samandan grupları bir araya toplasanız, sayıları o milletin yüzde onunu geçmez, geri kalan yüzde doksan ise zulüm görecek demektir.

O halde mesele ne? Çok basit ve net: Yetki ve sorumluluk verilen insanların; yetenek, ahlak ve cesaretiyle ilgili... Peki, bunları bu işlerin başına getirenin hiç mi sorumluluğu yok? Tam tersine, asıl müsebbip onlar. Çünkü onların onaylamadığı, doğru bulmadığı hiç kimse o görevlerde kalamaz, çünkü onların hiçbir gücü yoktur. Ama bunun için, halkı teşkil eden bireylerin fakir ve yoksul olmamaları, yani ekonomik ve mali bir sıkıntı çekmemeleri, buna bağlı olarak da özgür iradelerini serbestçe kullanabilmeleri gereklidir.

Tarih yazı ile başlar, fakat, ilk çağda, orta çağda ve yeni çağda toplumların yönetim biçimleri şöyle görülmektedir: Monarşi, aristokrasi, yasalı demokrasi, yasasız demokrasi, oligarşi ve tiranlık. Monarşi ve tiranlık, tekil yönetim; aristokrasi ve oligarşi, azınlık yönetimi; yasalı ve yasasız (yozlaşmış) demokrasi ise çoğunluğun yönetimidir. Silahlı güce dayanarak politika yapma hareketlerinin sonunda ortaya çıkan askeri yönetimlere de "Timokrasi" denir.
Devlet, egemen gücün hukuka uygun olarak, adaletle yönetilmesidir. Ancak, "Yasalı demokrasinin" aşırı özgürlükleri, parayla her şeyi satın alınması sonunda parayla satın alınanların patlamasıyla, "Yasasız demokrasiye" geçilir. Buna katlanamayan varlıklar "oligarşiyi" kurmaya çalışır. Bu sırada bir halk lideri çıkar, silahı da olan halk ile yönetimi ele geçirir ve tiran olur. Özgürlüğün zıttı köleliği çağırmıştır. Artık zorbalık başlar, "Tiran" sözcüğü zorba anlamına gelir.
Demokratik sistemin çürümüşlüğünden ileri gelen ekonomik skandallar, karşı hareketleri güçlendirir. Uzun vadeli ve şiddetli etkileri olacak bir olaylar silsilesi başlar. Otoritenin zayıf ve göz yumma eğilimi olayları artırır. Her yerde eylem komiteleri oluşur ve mantar gibi çoğalırlar. Hasımların küstahlığı ile hükümetlerin eylemsizliği halkın öfkesini hızla tırmandırır. Çoğu kapitalistler gözden uzak durup gelişmeleri korkarak bekler. Bu dönemde yazarlar "düşündürücü", şairler "heyecanlandırıcı" etkili yapıtlar yayınlarlar. Artık klasik parlamenter oyunu oynama, laf cambazlığı, laf ebeliği biter. Esas gücün parlamento dışında olduğu meydandadır. Dev, canlı ve coşkulu olaylar meydana gelir. Yozlaşmış demokrasilerin sonu diktatörlüklerle son bulur.

İmparatorluklar ve devletler kızılağaçlar gibi 3000 yıl yaşayacakları masalı ile avunurlar ama, bu: "Geçmişi bilmeyenlere en iyi öğretmen felakettir" deyişini, doğa yasaları gibi, yürürlükten kaldıramaz. Yüzbinlerce, hatta milyonlarca insanın canına malolan cumhuriyetlerin bile ömürleri bir asra varmadan bitip sona ermiştir.

İşler çok kötü gidince de:

"Adalet çukurda olduğundan,
Cinayet hüküm sürdüğünden,
Tüm haklar ihanete uğradığından,
Her köşe başında, ülkenin utancı ilan edildiğinden;
Seviyorum seni hüzün!"
Victor Hugo

"Ne kimseye kölelik ederiz ne kimseye boyun eğeriz" ilkesinden hareketle, "Demosu" halktan hareketle tanımlamak ve uygulamak "Halk tarafından yönetilmek," halkın yönetiminin imkansızlığı ortaya çıkmıştır. Yasalar önünde eşitlik ve kamu görevlilerinden hesap sorma, sahtekarların ve beceriksizlerin görevden alınması, hatta idam edilmesi, 185 yıl süren Atina demokrasisinde gerçekleşmiştir. Gerçekten devleti vatandaşlar M.Ö. 500'lerde, 500'ler meclisi olarak yönetmişlerdir. En yüksek on askeri yetkiliyi de kendileri seçmişlerdir. Bizzat halk yönetimi bu örneğin dışında İskandinav ülkelerinde, Vikingler'de uygulanabilmiş ve bir daha da rastlanmamıştır. Demokrasi; hayal ve gerçek arasında gidip gelmektedir. Platon, demokrasinin ehliyetsizler, yetersizler, beceriksizler yönetimi olduğunu savunmuş, çoğunluğun istibdatı demiştir.

"Cumhuriyet" sözcüğünü, "Demokrasi" sözcüğü olarak; "Halkın halk tarafından idaresi" anlamında kullanan Roma, yeryüzünde en uzun yaşayan devlet ünvanına sahiptir. Cebelitarık'tan Fırat'a kadar uzanan topraklan yöneten bu devlet 1200 yıl hayatta kalmayı başarabilmiştir. Kendine göre devlet idaresi olan bu imparatorluğun en güçlü yönü yasaları ve bunları, uyruklarına hiç ayrım yapmadan eşitlikle uygulamasıdır. Yolsuzluk, dolandırıcılık ve rüşvete karşı, bugün çok acımasız görülse de o günün koşullarında pek bir şey sayılmayan bir uygulaması şöyledir: Bir kamu görevlisi aynı zamanda konsül ünvanı da taşıyan kişinin altınla rüşvet aldığının tesbit edilmesi üzerine idamına karar verilmiştir. Romalı bu konsül (M.Ö. 70) ağzı eritilmiş altınla tıka basa doldurulmuş olarak öldürülmüştür. Ölürken ona söylenen şudur: "Hayatta çok istediğin metalle doyur kendini... "

"Bu Cumhuriyeti hiçbir zaman anlayamayacağım Roma'da kimin iktidarda olduğunu anlayabilmem için yüz diplomata ihtiyacım var," demiştir.

Monarşi; İmparator, kral, padişah, han, hakan, sultan tarafından, devletin siyasi ve askeri gücünün tek bir kişide toplanması durumudur ve kabile, aşiret ve boylarda da vardı. İnsanlar binlerce yıl böyle yönetildi. Elbette bir danışma kurulları, kurultayları, bilgelerden oluşan heyet ve kurumlan vardı. Bugün yeryüzünde yaşayan millet ve toplumlar tarihleriyle övünmeye, medeniyetleriyle iftihar etmeye kalkıp da, aynı zamanda böyle idare mi olur diyemezler. Niye kazandıkları savaşlarla, ele geçirdikleri topraklarla, kurdukları devletlerle övünüyorlar... Ordularının başında hem siyasi hem de askeri lider olarak bu şahıslar vardı. Ve bunlar bizzat çarpışmalara katılırlar, savaş kaybetmeleri veya zayıf olan siyasi kararlarının sonunda azledilir, hatta hapsedilir ve öldürülürdü. Alpaslan karşısında hüsrana uğrayan Romen Diyojen bir imparator olarak bütün bunları yaşadı. Bugün bazı ülkelerde sınırlı yetkilerle, sembolik yapılarla bu kurum, hala sürmektedir. Başkanlık ve yarı başkanlık denilen kurum ise dünü, ezerek, keserek, kıyısını köşesini biçerek, eh işte; bugüne intikal ettirilmiş şeklinden başka bir şey değildir. Yönetimde böyle bir yapının doğruluğunu savunanlar tabiatı örnek almaktadırlar. Yani: "Doğal bir sürece en çok yaklaşan şey, en iyidir. Çünkü doğa her zaman en iyi işler. Doğada yönetimin hep bir tekin yönetimindedir... Arıların bir kralı olur. Bu evrende her şeyin yaratıcısı ve efendisi olan bir Tanrı vardır. İnsan topluluğunun en iyi yönetim biçimi de tek bir kişi tarafından yönetilenidir."

16ncı yüzyıl başlarından itibaren papalık; lüks ve görkem uğruna, kendine bağlı kiliseler yoluyla saf Hıristiyanları gittikçe daha büyük çapta sömürmenin yollarını arayıp buluyordu. Katolik kilisesi tam anlamıyla "Din ticareti" yapan bir kurum haline gelmişti, kral ve kilise, kilise ve prensler, aydınlar ve kilise, sonunda da hepsi birbirine girince, Avrupa'da 30 yıl kan gövdeyi götürdü. Birden patlayan ve uzun yıllardır söndürülemeyen bu vahşetin gerekçesi çok uzun değildir:

"Bunların gemi azıya almış çılgınlıkları böyle sürecek olursa, bu gidişe bir son vermek için zora başvurmaktan, dünyayı zehirleyen bu uğursuz insanların üstüne saldırmaktan, bu yaptıklarının hesabını lafla değil, silah ile sormaktan başka çare kalmamıştı."

"Yer devletindeki eşitsizliği kabul edip, Gök devletindeki eşitlikten bahsedecekler; yasalar önündeki eşitsizliği doğal bulup, Tanrı önünde eşitliği öne sürecekler; sonuçta, bu dünyadaki eşitsizliğe seslerini çıkartmayıp insanlara öte dünyada, ölümden sonraki yaşamda eşitlik umudu sunuyorlar... "
Seneca

İmparatorluklar en güçlünün iradesini zayıfa kabul ettirerek yapılabilmiştir. Bu devletler öyle bir vurucu güce sahip olmuşlardır ki, kaçınılmaz olarak bu güçten yararlanmışlardır. Bunlar ekonomik ve diplomatik müdahalelerde de çok etkiliydiler. Kaynak boğuşmaları, dini boğuşmalar, ulusal boğuşmalar sonunda, yeryüzünde savaşların sona erdiğini sadece ölüler görmüştü. Devletler şunu iyi bilir. Dışarıdan bir tehlike olduğunda halkın arasındaki ihtilaf ve huzursuzluk sona erer. Dış tehlike birliktelik ihtiyacını ortaya çıkarır ve bir bütünlük hissi yaratır. Sivil savaşlar, iç savaşlar ve çatışmalar, dışarıdan bir düşmanın sahneye çıkmasıyla son bulur. Aksi halde düşmanlık ve dikkatlerini birbirlerine yöneltirler. Onun için bir dış tehdit yaratarak, ortak düşman tarif ederek herkesin bir araya gelmesini sağlarlar. Zihin odaklanacak bir amacı olmadığında, kendisine döner ve endişeler, kaygılar arasında giderek bir buhran yaratır. Bir tutkuya bağlanır, açık bir hedef olunca kaybolur. Net bir hedef varsa, moral yükselir, bir şeye kolay odaklanılır.

Hiçbir devlet komşularının istediğinden daha uzun süre barış içinde yaşayamaz, insanlar, aynı anlama gelse de, savaş yerine çatışma kelimesini duymayı tercih ederler. Ölülere kayıp derler, yanıp yakılana da maddi hasar... Sizden biri sizi vurduysa veya müttefikiniz sizi öldürdüyse, ona da dost ateşi diyerek, dil de gerçeklik algılarını değiştirirler. Acıyı güçlendiren olumsuz bilginin ani gelişidir. Aşırı derecede acı yüklendiğinde vücudun şok olması gibi, beyin de şok olur. Şimdiki zaman insanı tüketir.

Savaş demir ve ateş yığını altında kalmak demektir. İkinciliği olmayan bir yarıştır. Bir savaşın kaybedeni sadece kadın ve çocuklardır. Sayısız çocuk tabutları arkasında dizilen gözü yaşlı annelerle, tersine; anne ve baba tabutları gerisinde perişan haldeki çocuklardır. Bir savaşta yenilenler aralarında anlaşabilir. Galipler arasında anlaşmazlık çıkar. Sebebi, yenmek yenilmek kadar kesin olmaz da, ondan.

Bir devlet imparatorluğa doğru yürürken, insanları körleşir ve kendilerinin diğer toplumların devi olduğuna inanmaya başlarlar. Bütün kendini beğenmişlik, bütün üstünlük imaları, doğal yönetim hakkı ve tüm şımarıklığıyla doğar... İttifaklar çıkar, bunlar ya büyüyenle olacak, ya da büyüyen tarafın altında kalmamak için yapılacaktır. Birincide pay kapma, ikincide korku vardır. Bizi de kapmasınlar diye. Sonuçta korku ittifakları, ittifaklar da savaşı getirir.

Müttefik kimdir? Sizin yaptığınız düşman tanımlamasında aynı fikirde olan, ya da size silah satarak sırtınızdan para kazanan devlettir. Müttefik Hunların deyişiyle: "Çakalın, çadırın dışından içeri işemesinden, içeride bulunup dışarı işemesi daha iyidir..." Garip, inanılmaz, ama gerçektir. Savaş davulları çalınca önce atlar sonra da insanlar mutlu olurlar. Ve bu dönemde insanlar vahşileşir. Hayat bir belirsizlik olduğundan, artık devletin, halkın ve savaşa katılanların nelerle karşılaşacağını kimse bilemez. Bir şey hariç: Ölümden korkanların ölümü çabuk olacaktır...

"Bizi şaşkına çeviren bu çarkı felek
Bildiğimiz bir Çin feneri,
Güneş lambaları, evren ise gölge,
Biz de bulanık biçimleriz, umursanmayan."
Ömer Hayyam

Devletlerin siyasi, ekonomik ve askeri ittifakları, müttefik olmaları, yaşamları boyunca en hayati konulardan biri olmuştur. Bir defa "dost ve müttefik" sözünün birlikte kullanılması kadar saçma bir şey olamaz. Ulusların, devletlerin münasebetlerinde "dost olmaz" müttefik olur. Çünkü her şey A'dan Z'ye çıkara dayanır. Bir başka mesele, her şey olaylara ve koşullara bağlıdır. Ebedi müttefik diye tanımlanabilecek bir devlet olamaz. Müttefikler de deve kuşuna benzer; uç dersin ben deveyim der, şu yükü taşı dersin ben kuşum der. Bir iş için ortak (müttefik) iki kişi ormanın derinliklerinde ilerlerken, biri aslanı uzaktan görür, diğerine göstermesiyle birlikte, sırt çantasını indirip spor ayakkabılarını giymeye başlar. Diğeri. "Neden o ayakkabıları giyiyorsun, aslandan hızlı koşamazsın ki" der. Diğeri cevap verir: "Ben aslanla yarışmayacağım, senden hızlı koşayım yeter!"

"Savaş kurdu bir kayanın üstüne çıktı. Ulumaya başladı. Gözlerindeki ateş geceyi aydınlatıyordu. Önce savaş rüzgarı eser, sonra ölüm rüzgarı, geride sadece gözyaşı kalır... "
Rus halk şarkısı

Savaş!... Yaşayan insan sayısını azaltmak, topraklara el koymak, yoksa, medeniyetleri yok etmek için mi? Eğer toprak içinse, bir Rus köylüsü buna şaşıyor ve ne kadar anlamsız olduğunu anlatıyor:

"Toprak mı? Eh ne yapsak nafile. Neden mi? Çünkü bu toprak kimsenin değil ki, Allahın malıdır da ondan!.. Toprağı Allah yarattı. İnsanlar toprağın üstünde misafir. İster senin, ister benim, ister milletin olsun.. En sonunda misafir göçer gider. Toprak gene kalır sahibine.. "

Heredot, "Tarihin babası" ("Yalanların babası" da diyenler vardır) geçmişi, Avrupa ve Asya'nın muazzam çekişmesinin penceresinden görmüştür. Ve de dokuz kitabı, Yunan Pers savaşlarıyla sona erer. "Kitaplarını mevcut kamuoyu için değil, sonsuza kadar kalmak üzere" planladığını bizzat yazmıştır. Halde yaşananlar ve geleceğe doğru öngörüler O'nun ne kadar isabetle ilerisini tes-bit ettiğini göstermektedir. Dünya anarşik sayılabilecek bir durumdadır. Kültürel anlaşmazlıklar tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çoğalmış ve tehlikeli bir ahle gelmiştir. Gelecekteki çatışmalar ekonomik ve ideolojik nedenlerden ziyade, kültürel faktörlerden kaynaklanacaktır. Batılı olmayan ülkeler "Bizim kültür bağımsızlığımız vardır. Biz modern olacağız ama biz, siz olmayacağız. Batı yoz bir kültürdür" demektedir. Batıya benzemeyi "Batıdan zehirlenmek" diye adlandırmaktadırlar. Batı "kendini beğenmiş, materyalist, baskı, acımasız ve ahlaken çökmüş" diye tanımlanıyor. Batının, militarist, emperyalist, sömürge terörü diğer ulusları sarsıntıya uğratıyor. Tüm sorunların kaynağı da budur. Kimse, Londra, Paris, Berlin ve Washington'dan emir almayı istemiyor.

Avrupa tarihi, tarihçinin olmasını istediği şeydir. Siyasi, dini, barışçıl! Ciddi, romantik, yakın, uzak, trajik, komik, önemli, anlamsız, kısaca, kendilerinin olmasını istediği her türlü olay ve düşüncenin bir özetidir. Yine birçoğu, Avrupa'nın iyi talihinin bir şekilde sonsuza dek süreceğini hayal etmiştir. Batı uygarlığı aslında Rönesans ve reform çıkışları dışında mimarlarının çıkarlarını sağlayacak şekilde tasarlanmış bir yapılar düzenidir. İdeolojik çılandaki karmaşık araştırmaların, sayısız kimlik yolculuğunun, kültürel propaganda alanındaki çeşitli denemelerin üründür. 19ncu yüzyılın Avrupa güçleri Fas'tan Suriye'ye kadar sömürgeler kurmuşlar, ama Türkiye'deki en büyük Kabeyi yıkamadılar ve dolayısıyla, genel egemenlik de kuramadılar.

Avrupa, bütün kendini beğenmişlik, bütün üstünlük imaları, bütün öncelik ve eskilik iddialarıyla ve doğal yönetim hakkıyla ilgili tüm şımarıklığıyla, doğmuştur. Bugün, batı servisleri, birçok ülkede politikacıları, siyasi partileri, işçi sendikalarını, basın yayın ve kültür kuruluşlarını kullanmaktadır. Seçilen hedef ülkelerinin ulusal kaynakları batı kökenli çok uluslu şirketlerce kendi çıkarları adına çalıştırılmaktadır. Ülkeler arasındaki ekonomik ortaklık düzeyi en azla en yüksek arasında serbest ticaret bölgesi, gümrük birliği, ortak pazar ve ekonomik birlikten öteye gidemez. Ancak iş siyasi müdahalelere varmış, siyasi birlik kurma amaçlarına tırmanmıştır. Birlikte, siyasi hedefler saptayıp bununla güvenlik ve bölgesel düzen sağlayabileceği meseleleri, olsa olsa "Hayali guguk kuşları ülkeleri"ne uygun bir siyasi tasarımdır.

Kapitalizmin içten dışa, dıştan içe, yukarıdan aşağıya aşağıdan yukarıya, bağımlıktan oluşan bir sistemdir. Dünyanın en belirgin özelliği işte bu köhneliğidir. Bu dünyayla savaşılacaksa eğer, onun bu köhneliğine saldırılmalıdır. Dünyanın her yerinde çeşitli akımlar yok etme politikaları, yeryüzünde herhangi bir devletin ekonomik ve askeri gücünün çok ötesinde bir iştir. Böyle bir hareket her zaman savaşları ve tükenmeyi getirmiştir. "Kapitalizmin uluslararası ordusu", "terör ihraç eden devlet", "Terörist devlet", "Milli güvenlik devleti" gibi tanımlarla da eski dünya köyüne yeni adetler getirmekle hiçbir şey değişmez. Şimdi biri, kendisi daha güçlü hissetmektedir ve zayıf olanlara ekonomik ve askeri gücüne dayanarak egemenlik taslamaktadır. Bu da savaş, kan, ateş ve milyonlarca insanın hayattan erken atılması demektir. Aslında bu, "Cahil ceberutluğu"dur. Dünyada barış içinde yaşamak için kör, sağır ve dilsiz olmak gerekir. Bir insanın, bir halkın, bir devletin de onuru vardır. Sürtünen ip ağacı kesecek ve insan kıyımı başlayacaktır...

"Belki de bu dünya başka bir gezegenin cehennemidir."
Aldous Huxley

Büyük siyasal güçler ve imparatorlukların ortaya çıkmasıyla insan kişiliği ezilmiştir. Gerçekten de klasik tarih; kahramanlarla alçakların, erdem ile ahlaksızlığın, felaket ile mutlulukların, bilgi ve cehaletin çarpıştığı bir arena görünümündedir. Çağlar başlar ve sona ererler. Bu başlangıç ve son bazen evrimsel bir büyük buluşlar ve olaylar zinciri içinde gerçekleşir. Ama bazen de ihtilaller, yıkılışlar, kamlar, ıstıraplarla beslenen bir çağ değişimiyle olur. Fakat hangi devirde olursa olsun kapitalistlerin ve emperyalistlerin her yerde yakalarına yapışan bir el mutlaka bulunur...

Sağlam, kusursuz bir siyasi toplumun yegane örneğinin "ulus devlet" olup olmadığı çok irdelenmiş bir konudur. Ulus devletleri "düşsel topluluklar" olarak da nitelendirilmektedir. En küçük bir ulusun üyeleri bile kendi yurttaşlarını doğrudan asla tanıyamazlar, ama yine de her birinin kalfasında kendi toplumlarının geçmişten gelen mitler, tarihten ve kültürlerinin imgeleri yaşar. Toprakları üzerinde başka kavim, din ve dillerle birlikte yaşasalar da, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya, Türkiye, Japonya gibi... kendi uluslarının isimleriyle anılmaktadırlar. Hiçbiri kavminin adının devletin adı olmasından vazgeçmez, böyle bir şeyi hayal bile etmez, ettirmezler. Ülkenin içindeki yaşayan her insanın demokratik hak ve özgürlüğü ayrıdır ve bu konuyla hiçbir ilişkisi de yoktur..

Kaynakça
Kitap: İNSAN ve DEVLET
Yazar: OSMAN PAMUKOĞLU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: DEVLET

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 17:40

Şu bir gerçektir ki; ulus devletler güç ve dirençtir. İmparatorluk sevdalılarının, küresel emperyalistlerin asla işine gelmezler. Bunlara söz geçirebilmek için ya savaşacaksın ya da zayıflatıp direnemeyecek hale getireceksin. Ulus devletler "hayır diyenler"dir; sürü yapılamazlar. Sürü "Evet" diyenlerdir. Toplanır, toparlanıp, güdülürler. Tarihte sürüler sayısızdır, öbürleri sayılı... İşler kötü gidince ulus devletler hızla onur ve asalete sarılırlar. Bunlara "silahı bırak" denilirse, cevap hazırdır: "Gel de al!" Bugün ulus devletleri tasfiye etmek için "Şimdi sıra kimde?" diye kollayan küresel sermaye bütün hile ve entrikalarını ulus devletlerden gözüne kestirdiğine programlamaktadır. Çünkü bu devletler hiç beklenmedik bir anda, "daha erkekçe tok ve heybetli bir sözle!" karşılarına çıkabilirler. Onlar da bunu bildiğinden şahin gibi uyuklarmış halde durur; aslan gibi, hastaymış şeklinde yürür. Bunlar onların hileleridir... Ulus devlet, bağımsızlık ve tehlike demektir. Bir zamanlar dünyada her kayanın altından bir Romalı çıkardı, şimdi de Amerikalı çıkıyor. Yıkmak için saldırganlık da kullanılacaktır, saldırınca hasım dağılır ama düşmanlık devam eder. Bu meselede bir son aranıyorsa son yoktur.. Yolun gene başına dönülür: "Hey! Sen kimsen; seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni... "

İkinci dünya harbi sonrası kurulan ve bugün Birleşmiş Milletler Örgütü adını taşıyan milletler topluluğu da, dünyanın siyasi ve askeri çıkarlarım güya düzenlemek için vardır. Yeryüzünün neresinde bugüne kadar bir maraza çıktıysa, ya bunu önceden hiç görememiş, ya katliamların sonunu beklemek, hatta boğuşma yerinde uzun süredir bir askeri güç bulunduruyorsa, aynı yerde yeniden çıkan çarpışmalara engel dahi olamamıştır. Peki bu müessese ne iş yapar? Yalnızca çeşitli çıkar çevrelerinin paketleme servisini yürütür.

Devletlerin taa.. Mezopotamya'dan, Hammurabi zamanında geliştirilmiş büyük bir sorunu vardır. Bürokratlar, yani kudretlerini kişiliklerinden çok makamlarından cilan idarecilerin egemen olduğu bir siyasal düzen; Kari Marx, bürokrasinin icadını modern devletle birlikte daha çok etkili, toplumsal, ekonomik dönüşümler ve siyasi mücadelede yeniden biçimlenen "politik" sürecin bir ürünü olarak görmüştür.
Ona göre: "Bürokrasi, son derece parazit bir yapı, devletin dolap çevirme aletidir." Devlete hizmet anlayışından çıkan, kamusal işleyiş sistemidir. Kendine özgü statü ile bürokrasi siyasi bir faaliyet haline gelmiştir. Özellikle yasama ve yürütme organları bu "kamu işletmesini" bir iktidar silahı haline getirmişlerdir. Özellikle diktatörlükler ve yozlaşmış demokrasilerde kamu işletme makamları, ahlaksız ve ruhsuz her alçağa açıktır. Ve rüşvete imkan tanıyan özelliklerinden dolayı da caziptir...
Her şey insanla başlar insanla biter, insanlar enerjik, gayretli ama aynı zamanda özgün düşünceli olduğu sürece ne devletlerinde ne de seçtikleri rejimleri için zerrece sıkıntı yoktur.. İnsanlar kendi yurttaşlık görevlerini yapmadıkça suçu devlette ararlar. Birçok şey bulmakta da gecikmezler. Tersine devlette birçok kişi bulmakta gecikmez.

"Devlet gemiye, halk da suya benzer; gemiyi taşıyan sudur; ama gemiyi deviren de sudur."
Konfüçyüs

Devlet çıkmaza girerse, denge arayarak zayıf düşerse, muktedir olmadığından devamlı mühlet isterse, içeride ve dışarıda onun güç ve kudretinden şüphe edilmeye başlanırsa yolun sonu için kılavuz gerekmez.

Geriye kalan şudur:

"Ah başına leş kargaları üşüşen devletim... Ah ki, ne ah... "
Bir insanın bir ulusun tamamından daha akıllı ve yetenekli olduğu düşünülemez ama, bir devlette başında bulunan adamın seviyesinden yukarı çıkamaz...
Devlet, devlet adamı ve yasalardır... Bu ikisi olmazsa sonuç, Hoca Nasrettin'in uğradığı hana benzer: Hoca yolculukta, yol üstü bir handa konaklamış. Han da Nuh Ne-bi'den kalma, eski mi eski, her tarafı dökülüyormuş. Ha çöktü, ha çökecek. Hoca içeri girip de etrafa bir bakınca içine korku düşmüş. Pek belli etmemeye çalışmış ama, içi rahat değil, kıvranıp duruyor. Sonunda bir punduna getirip hancıya; "Yahu" demiş, "senin bu tavan da ne kadar gıcırdıyor! Sanki beşik mübarek! Bir o yana, bir bu yana!.. " Ama Hancı hiç oralı değil. Sözü şakaya boğarak; "Ağzını hayıra aç Hoca!" demiş. "Bu gıcırtı, beşik gıcırtısı değil" Tavan tahtaları Hak'ka teşbih çekiyor!" Hoca gözlerini Hancının gözlerine dikerek; "Peki ama, ya bu tavan böyle teşbih çeke çeke aşka gelir de secdeye kapanırsa, bizim halimiz ne olacak?.. "

"Devlet dedikleri ancak cihan kavgasıdır."
Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman)
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir