Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Efendi, Bey ve Paşa Gibi Lakap Ve Unvanların Kaldırıldığına

Devrim Kanunları 8

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Efendi, Bey ve Paşa Gibi Lakap Ve Unvanların Kaldırıldığına

Mesajgönderen TurkmenCopur » 19 Ara 2010, 03:01

DEVRİM KANUNLARI 8: EFENDİ, BEY VE PAŞA GİBİ LAKAP VE UNVANLARIN KALDIRILDIĞINA DAİR KANUN
(26 Kasım 1934)


"Ortaçağda devlet rejimleri değişti, bununla beraber halkçılık kavramı da eski saflığını ve temizliğini kaybetti. İnsanlar arasında esasını kah dinden, kah hurafelerden, kah zorbalık, tasallut hırslarından alan farklar doğdu. Böylece hakim sınıflar meydana çıktı. Her bir sınıf kendine ve soyuna ilahi, hayali sıfatlar ve lakaplar katmaya başladı."
(Lakap ve unvanları kaldıran kanunun Gerekçesinden)

Hükümet tarafından hazırlanan yasa önerisi, 26 Kasım 1934 tarihinde TBMM'de görüşülerek kabul edildi. Yasa'nın önemli maddeleri:

• "Ağa, hacı, hafız, hoca, molla, efendi, bey, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi ve hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştır. Erkek ve kadın vatandaşlar, kanun karşısında ve resmi belgelerde yalnız adlarıyla anılırlar."
• "Sivil ve rütbe ve resmi nişanlar ve madalyalar kaldırılmıştır ve bu nişan ve madalyaların kullanılması yasaktır. Harp madalyaları bundan ayrıdır. Türkler yabancı devlet nişanları da taşıyamazlar... "
Bazı lakap ve unvanların kaldırılmasıyla ilgili yasa önerisi, TBMM'ye üçüncü kez verildikten sonra, 26 Kasım 1934'te kabul edildi. Daha önce, 21 Ocak 1922'de Zonguldak Milletvekili Tunalı Hilmi Bey'in önerisi ve 11 Ocak 1926'da yine Tunalı Hilmi Bey ile Rize Milletvekili Ekrem Bey'in kanun teklifleri TBMM'de görüşülerek reddedilmişti.
Hükümet adına Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Bey'in sunduğu yasanın gerekçesinde, Türk tarihinin genel bir değerlendirmesi yapılıyor ve lakap ve unvanların bu çerçevedeki anlamı yorumlanıyordu.

Yasalarda ve gerekçelerinde uzun tarihi yorumların yapılması, bir anlamda tarih yazmak, garip görünebilir. Ancak eski toplumsal ilişkileri tasfiye etmek isteyenler, kendi ideolojik, kültürel tavırlarını hakim kılabilmek için, gerekçelere tam da taşıdığı anlamda değer vermişler ve bu yolla tarihe belge bırakmışlardır. Bu temel yasaların gerekçeleri kuru hukuki metinler değildi. Cumhuriyet yöneticileri, gerekçelerde devrimlerin anlamını, nedenlerini ve haklılığını, yani eylemlerini anlatmışlardır. Tarihte özellikle devrimci hesaplaşma dönemlerinde bunun gibi, hatta daha aşın örneklere rastlanır. Her sınıf, tarihi kendine göre yeniden yazmıştır. Çünkü, tarih, ideolojik düzlemin en somut alanıdır. Sınıfsal konumların, ideolojik bildirilerin en açık verilebileceği alandır.

Bazı Lakap ve Unvanların Kaldırılmasıyla İlgili Kanun'un gerekçesinde, önce, doğru olarak, Türkler'in bir tarihte sınıfsız bir toplum oldukları belirtilmektedir:

"Türk tarihinin ilk çağlarında milletin bireyleri arasında hiçbir fark yoktu. Göze görünen mevki ve makam farkları herkesin sorumluluğunda verilen görevlerden ibarettir ki, bu görevlerin çeşitli dereceleri arasında önem açısından fark olsa da görevin şerefi ve görevlinin onuru noktasından hiçbir fark yoktu. O devirde ulus adamları yalnız adlan ile anılır, adlarının başına hiçbir sıfat ve paye eklenmezdi. Onur duyulan biricik sıfat, Türk ulusundan olmaktı."

Gerekçe'nin vardığı ilk sonuç, lakap ve unvanların belli bir tarihsel dönemin, sınıfların ortaya çıktığı dönemin ürünleri olmasıydı. Hiçbir lakap ve unvanın kullanılmadığı sade isimler sınıfsız toplumun özelliğiydi.

Gerekçe'de daha sonra ortaçağda toplumların sınıflara ayrılması ve bu sınıfların kendilerine birtakım "ilahi", "hayali" sıfatlar yakıştırması olgusu işlenmektedir:

"Ortaçağ'da devlet rejimleri değişti, bununla beraber halkçılık kavramı da eski saflığını ve temizliğini kaybetti, insanlar arasında esasını kah dinden, kah hurafelerden, kah zorbalık, tasallut hırslarından alan farklar doğdu. Böylece hakim sınıflar meydana çıktı. Her bir sınıf kendine ve soyuna ilahi, hayali sıfatlar ve lakaplar katmaya başladı."

Kaynakça
Kitap: Cumhuriyet Devrimi Kanunları
Yazar: FERİT İLSEVER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: EFENDİ, BEY VE PAŞA GİBİ LAKAP VE UNVANLARIN KALDIRILDIĞ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 19 Ara 2010, 03:01

Din ve Zorbalık ile Sınıflaşma Arasındaki Bağlantı

Dikkat edilirse, Cumhuriyet yöneticileri, toplumların sınıflara ayrışması olgusunu ve tarihin bu sınıfların mücadelesi ile oluştuğunu kavramışlardır. Hatta ortaçağdaki sınıfsal bölünme ile, din, tasallut olguları arasındaki ilişki saptanmaktadır. Gerekçe'de din, zorbalık ve tasallut ile hakim sınıflar arasında bire bir bağlantı kurulmaktadır.
Bununla birlikte, sınıfların ortaya çıkmasında din, zorbalık ve tasalluta belirleyici bir rol tanınmıştır. Toplumların sınıflara ayrılmasının, üretimin belirli olgunluk düzeyi ve üretim ilişkileri, yani toplumun iç dinamiği sonucu olduğu kavranmamıştır. Dolayısıyla, Gerekçe'ye yansıyan Cumhuriyet felsefesi, Tarihi Materyalizmden kuvvetle etkileniyor, ancak, onun teorisini tersine çeviriyordu. Toplumun sınıflara bölünmesi ve "hakim sınıflar", din, zorbalık ve tasallutun sonucu değil; tersine din, tasallut vb. sınıflaşmanın ürünüdür. Din ve tasallut, her devirde hakim sınıfların ideojisi ve yönetim biçimi olmuştur.

Gerekçe'deki yaklaşım, Cumhuriyet'in sınıfsal konumunu açıklamıyor, hatta örtüyordu. Her burjuva devriminin, feodalizme açtığı savaşla ve dinin vicdanlara hapsedilmesiyle, sınıflaşma sürecine son verileceği, böylece özgürlük, eşitlik ve adaletin gerçekleştirileceği teorisini yineliyordu. Burjuva demokratik devrimlerinin kaderi budur. Burjuvazi, bir devrimle ortaçağa indirdiği darbelerden sonra, yönetici hakim sınıf konumuna yerleşerek, işçi sınıfını ve emekçileri ezmeye ve sömürmeye başlamış, gericileştikçe de "tasallut ve dine" sarılmıştır. Bu süreç, devrimlerin ilerki yıllarda nasıl yarım kalarak Cumhuriyet'in bir taşlaşma ve geri dönüş sürecine girdiğini de açıklar. Ülkemizde ancak işçi sınıfı önderliğinde emekçi halkı seferber eden Milli Demokratik Devrim, emperyalizme bağımlılığa ve ortaçağ ilişkilerine son vererek, durmaksızın sosyalizme ilerler ve sınıfsız toplumun zeminini hazırlar.
Gerekçe, Türklerin ortaçağda sınıflı topluma geçişlerini de açıklamakta yetersizdi.

Bu olguda da Türk toplumunun iç dinamiğinin belirleyiciliği kavranmamıştı:

"Türkler ortaçağ toplumlarıyla temasları sırasında bu etkilerden kurtulamadı. O da sınıflara ayrılarak millet içerisinde bir hiyerarşi yarattı ve kendisine halktan üstünlüğünü gösteren gereksiz birtakım lakaplar ve payeler kattı. Ve bu lakap ve payeleri silinmez bir hak gibi taşıdı ve bunları halkı ve hakkı ezmek için sürekli kullandı. Gerçi bugün Türk devrimi ve Cumhuriyeti kanun önünde herkesi eşit yapmıştır."

Görüldüğü gibi, Türkler'in sınıflara ayrılarak bir hiyerarşi oluşturmaları, onların Ortaçağ toplumlarıyla temaslarının sonucudur. Bununla birlikte, Gerekçe, yönetici sınıfların birtakım lakap ve payeleri, kendilerini "halktan üstün göstermek ve halkı ezmek" amacıyla kullandıklarını doğru saptamıştır.
Dolayısıyla, "gelişigüzel isimlerin önüne konulan... ağa, efendi, bey, beyefendi, paşa, hazretleri gibi tabirlerin artık Türk camiası vasıflarından kaldırılması, toplumsal devrimin zorunluluklarından olmuştur."

"Ağalığı Yalnız Sözle Değil, Kökünden Kaldırmak İstiyoruz"

Kanun teklifinin TBMM'de görüşülmesi sırasında söz alan Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, bazı lakap ve unvanların kaldırılması talebini yineledi:

"Eski devirlerden kalma, bugünkü demokrasi esasına uymayan bazı lakaplar, unvanlar, rütbeler, nişanlar, madalyalar var. Bunların bir an önce resmi belgelerden ve kanunun karşısında kaldırılması, devrimimize uygun bir hareket olacaktır."

Hükümetin sunduğu yasa önerisinin birinci maddesinde, "Efendi, bey, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi ve hazretleri gibi lakap ve unvanların kaldırıldığı" belirtiliyordu. Söz alan milletvekilleri, "ağa", "hacı", "hafız", "hoca" ve "molla" gibi unvanların da kaldırılmasını istediler. Bu sözcüklerin hepsi, "ayrı bir sınıf", "ayrı bir zümre" ve üstünlük ifade ediyordu.

Dahiliye Encümeni sözcüsü, Çanakkale Milletvekili M. Şükrü Bey, ağa ve hacı sözcüklerinin kaldırılması önerisine Hükümet ve Encümen'in de katıldığını belirtti:

"Kanunun hedeflediği anlam ve maksat, milletin herhangi bir sınıf farkını gösteren unvanları tamamen yıkmaktır. Dolayısıyla ağa da köylüler arasında az çok bir sınıfı ifade eden bir unvan olması dolayısıyla bunun kaldırılmasını hükümetle beraber Encümen de uygun buluyor... soyadı kanunu ile dini maksadı ifade eden kelimeler esasen kullanılamaz. Eğer hacı kelimesi lakap, yani soy adı olarak kullanılıyorsa buna da imkan yoktur. Bundan sonra delilerden başka kimse kendisini hacı diye adlandıramaz."

"Hafız", "hoca" ve "molla" sözcükleri de tartışıldıktan sonra kaldırıldı. Şükrü Kaya, kanunun birinci maddesi kabul edildikten sonra, Yasa'ya açıklık getirdi:

"Bütün unvanlar, unvan olarak kalkmıştır. Yoksa anlamlan dilimizden kaldırılmış değildir... Yani dilimizde 'ağa', 'bey', 'hoca' tabirlerini tamamen kaldıracak değiliz. Bu gibi kelimeler arzettiğim gibi bundan böyle resmi ilamlarda ve kanunlarda geçmeyecektir."

Çanakkale Milletvekili Ziya Gevher Bey, Şükrü Kaya'nın açıklamasını yetersiz bularak, Cumhuriyet'in belki de en önemli eksikliğini vurguladı:

"Bizim geçen maddedeki kastımız, ağalığı, efendiliği fiilen, kesin olarak kaldırmaktır. Bunu yalnız sözle değil, bir kanunla, kuvvetle, mücadele ederek kökünden atmak, kaldırmak istiyoruz."

Cumhuriyet ideolojisi böyleydi. Ne var ki, pratikte aynı kararlılığı göremiyoruz. Demokratik devrimin özü, "ağalığın kökünden kaldırılmasıydı". Ancak, bu başarılamadı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir