Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sevr Yada Lozan, Kölelik Yada Özgürlük

Ana Konular:
"Kahraman Ata'mız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Dönemi".
-Atamız, Türk Milletimiz'in çıkarları için Gerçek Demokrasi'yi tamamı ile uygulamış, herşeyini Türkiye Cumhuriyetimizin temelini kurmak için, Türk Soyumuzun ve İslam Dinimizin Tam Bağımsız Geleceği için yaşadığı sürede feda etmiştir.
-Dersim İsyanını(ve ondan önceki benzer isyanlarıda) planlayan, örgütleyen, pohpohlayan ve oluşturanlar ülkemiz içindeki İngiliz ajanlarıdır(örneğin Seyit Rıza). Cahil bırakılmış halkımızı, önemli değerlerimizi(İslam Dini ve Milliyetçilik) kötüye kullanarak, Türkiye Cumhuriyetimize karşı ayaklandıranlar İngiliz ajanlarının ta kendisidir.
-Seyit Rıza, Koçgiri Aşireti mensupları, vs., bunların hepsinin soyu Türk'tür, ama ne tuhaftır ki bu ajanlar Kürtçülüğü, İslam'ı ve Kürdistan'ı savunuyorlar. Bu tarihi gerçekler, size günümüzde neleri hatırlatıyor? Abdullah Öcalan'ın kökeni nedir? Ermeni!!! Ahmet Türk'ün kökeni nedir? Türktür!!! Talabani ve Barzani'nin kökeni nedir? Yahudi??? Bütün bu şahıslar günümüzde hangi devlete hizmet ediyorlar? İngiltere-ABD devletine!!!
-Bir benzerlik görebiliyormusunuz? Amaç Kurtuluş Savaşından itibaren Tam Bağımsız Atatürkçü Türk Cumhuriyetini yıkmaktır ve bu amaç İngilterenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuç nedir? Dersim İsyanını oluşturan İngiltere'dir(finansal destekleriyle), ve İsyanı bastıran Atatürk'te İngiltere'ye hizmet eden teröristlere operasyonlar düzenleyip, aslında bir İngiliz harekatını yokedip, İngiltereyi tekrardan mağlup etmiştir!!!
-Atamız'ın Karizmatik Liderliği Döneminde Türkiye'miz, İç ve Dış Siyasette Tam Bağımsız olan Bir Dünya Gücüydü. Atamızın önünde sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

Sevr Yada Lozan, Kölelik Yada Özgürlük

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2012, 00:14

Sevr ya da Lozan Kölelik ya da Özgürlük

"Hannover Çağrısı Grubu" tarafından organize edilen ve Brüksel'den hareket ederek 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde Diyarbakır'da olması planlanan "Barış Treni" girişimi, ülkemizde büyük bir tartışma yarattı ve çok çarpıcı bir saflaşma ortaya çıktı. Kürt milliyetçileri, kozmopolit aydınlar, hiçbir zaman ve hiçbir konuda Türkiye halkına güvenmemiş ve hemen her konuda çözümü büyük bir güce yaslanmakta bulmuş siyasi çevreler; bugünün dünyasının gerçeklerinden habersiz, nerede bir "barış" veya "insan hakları” türünden sözcük görseler veya duysalar hemen ağızları kulaklarında, ceketlerini alıp koşanlar ve başta ABD'nin İstanbul Konsolosu Stephan C. Kimmel olmak üzere Batılı ülkelerin Türkiye temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanlığı (bilindiği gibi Türkiye'nin tutumunu protesto etti), İngiliz Lordlar Kamarası vb. bir safta yer aldılar. Şeriatçı çevreler ise, bütün bu tartışmaların olduğu süre boyunca anlamlı bir sessizlik içinde oldular. Sevr'in ülkemizin gündeminde olduğu 1919 ve 20'lerde bunlar Sevr'in ateşli savunucularıydı. Şeriatçılardan bugün, tarihi konumlanışlarından farklı bir tutum beklemek gerçekçi değildir. Batılı emperyalistlerin Sevr senaryolarının daha sıcak bir şekilde gündeme gelmesi durumunda, şeriatçıların Batılı merkezler tarafından oluşturulan senaryolar içinde rol alacaklarını söylemek kehanet değildir.

ikinci tavrı, işçi Partisi ile açık bir anti-emperyalist tavra sahip olan bazı aydınlarımız aldı, işçi Partisi, net bir anti-emperyalist tavır almadan Kürt sorununda barış yönünde bir adımın atılmasının mümkün olmadığını söyledi. Kürt sorununa çözüm, ancak bu ülkenin topraklarında bulunabilirdi. Anti- emperyalizm temelinde Türklerin ve Kürtlerin tam hak eşitliği temelinde birliği Kürt sorununun barışçı çözümünün biricik yoluydu. "Barış Treni" adı altında tezgahlanan girişimler, ancak Türkiye'yi yeni Sevrler'e alıştırmaya hizmet ederdi ve "Sevr" yolunda bir gelişme sadece daha büyük savaşların ve çıkmazların zeminini hazırlardı.

Üçüncü tutumu, Türkiye'de Kürt sorunu gibi bir sorun olmadığını söyleyen MHP gibi şoven partiler ile, Kürt sorununda geleneksel inkar ve şiddet politikasını sürdüren hükümet ve bu geleneksel politikanın savunucusu olan partiler aldılar. Bunlar, sorunun emperyalist ülkelerden kaynaklanan özünü örtbas ederek, onu Türkiye'nin içindeki bir "terör sorunu" gibi görmeye devam ettiler. Böyle olunca gerek söyledikleri gerekse aldıkları tedbirler, Kürt sorununun çözümüne olumlu bir katkı yapmak bir yana, sorunun çözümsüzlüğünü artırmaktan ve Batılı emperyalistlerin at oynatmalarına elverişli zemini genişletmekten başka bir sonuç doğurmadı. Kürt sorununu bugünkü noktaya, Türk hakim sınıflarının Batılı emperyalistlerle işbirliği halinde uyguladıkları inkar, şiddet ve asimilasyon politikası getirdi, işbirliği politikası bugün de sürüyor. Onun için Türk hakim sınıflarının Türkiye'ye yönelik "Sevr" tehdidini doğru olarak algılamaları ve buna karşı uygun tedbirler geliştirmeleri mümkün değildir.

Bölgemizde Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Irak, Batı'nın Sevr uygulamalarına tabi tutuldular. Sıra Türkiye'de. Hakim sınıflar bir yandan bu gerçeği hissetmekte, öte yandan Batılılarla işbirliği halinde söz konusu tehdite çözüm yolu bulmaya çalışmaktadırlar. Ama bu politika, sadece ve sadece emperyalist sömürgeleştirme senaryolarının zaman içinde giderek daha uygun zeminler bulmasına hizmet ediyor. "Barış Treni" girişimi sırasında Türk hakim sınıfları geleneksel politikalarının açmazını bir kere daha yaşadılar.

Sevr ve Kürt milliyetçiliği

Kürt milliyetçiliğinin Sevr'e bakışı, Sevr günlerinden bu yana değişmedi. Günümüzde, ezilenler dünyası içinde emperyalizmi değil de komşusu olan diğer ezilen milleti hedef alan milliyetçi hareketler, kaçınılmaz olarak emperyalizmle buluşuyor. Emperyalizm çağı, ezilen dünyada bu gerçeğin çok sayıda örneğiyle doludur. Kürt milliyetçiliğinin ülkemizdeki pratiği de ne yazık ki bu gerçeğin istisnası olmamıştır.

Birinci Dünya Savaşı; emperyalist devletler arasında, paylaşılması tamamlanmış dünyanın yeni baştan paylaşılması ve başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere henüz tam olarak sömürgeleştirilmemiş birkaç ülkenin hangi büyük emperyalist tarafından sömürgeleştirileceği sorunundan çıkmıştı. Savaşı itilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya ve ABD) kazandı. Ve böylece Osmanlı ülkesini sömürgeleştirme “hakkı" bu ülkelerin oldu. Savaşın son günlerinde Osmanlı devleti ile müttefik güçler arasında imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması, itilaf Devletlerine gerekli gördükleri yerleri işgal etme hakkı vererek sömürgeleştirme eylemini “meşrulaştırmıştı". Sevr ise Mondros'un yarım bıraktığını tamamladı; Osmanlı ülkesi topraklarından ne kadarının hangi emperyalist ülkeye ait olacağını karara bağladı.

Kürt milliyetçi hareketi o günlerde bu sömürgeleştirme eylemini olumlayan bir tavır içinde oldu. Savaşın hemen ertesinde kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti, müttefiklerin yanında yer alarak, başka bir deyişle emperyalistlerin tüm Ortadoğu'yu sömürgeleştirme faaliyetini destekleyerek kendilerine kukla bir özerk veya bağımsız devlet verilmesini sağlamaya çalıştı. Bu amaçla Kürdistan Teali Cemiyeti, Sevr görüşmelerine Kürtleri temsil ettiği iddiasıyla bir heyet gönderdi. Kürdistan Teali Cemiyeti heyetinin başkanı Şerif Paşa ile Ermeni delegasyonunun başkanı Bogos Nubar Paşa; ortaklaşa hazırladıkları ve Sevr görüşmelerine katılan emperyalist ülkelere sundukları ortak bildiride, sömürgeleştirme anlaşması olan Sevr'i, "büyük barış konferansı" olarak tanımlıyor ve şöyle diyorlardı: "Delegasyonlarımız tarafından size sırayla raporlar şeklinde «unulan, aramızdaki anlaşmazlık konusu olan topraklara gelince, açık bir şekilde sizleri temin ederiz ki bunların bir çözüme bağlanmasını Barış Toplantısı'nın kararına bırakıyoruz. Çünkü, kararın adaletli bir şekilde verileceğine eminiz." (1)

Kürdistan Teali Cemiyeti, daha sonra Sevr Antlaşmasını onaylayan Osmanlı Saltanat Şurası içinde de yer aldı. Cemiyet, varlığını galip emperyalist ülkelerin Anadolu’daki hakimiyetine bağlamıştı. Nitekim Anadolu'daki Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaştığı 1922 yılı, Kürdistan Teali Cemiyeti'nin de sonu oldu.

Kürdistan Teali Cemiyeti'nin Sevr’e bakışı, aynı zamanda hemen bütün Kürt milliyetçilerinin Sevr'e bakışı olagelmiştir. Cumhuriyet'in ilk döneminde Kürt milliyetçi hareketinin önde gelen isimlerinden olan Nuri Dersimi, Sevr'in Kürtler için bağımsızlık öngördüğünü ve bundan dolayı bu antlaşmanın Kürtler arasında derin bir sevinç yarattığını ve bunun sonucunda Kürtlerin ayaklandığını söylemektedir, ismet Şerif Vanlı, Lozan Anlaşması'nın yıldönümü vesilesiyle "Ülkede Gündem" gazetesine verdiği demeçte; "Sevr'e göre bağımsız bir Kürt devletinin kurulması planlanmıştı. Sevr Antlaşmasını gömdüler" demekteydi. Son Sevr tartışmaları sırasında Abdullah Öcalan, belki biraz da kızgınlığın verdiği açık sözlülükle Sevr hakkındaki en
“çarpıcı" açıklamayı yaptı: "Bu Sevr senin tercih ettiğin Lozan'a bin defa değer. Sevr'de halkların kimlik hakları vardır. Ama senin Lozan'ında faşizm vardır." (2)

Öcalan bu ifadelerle çok ileri gitmiş olduğunu anlamış olacak ki, bir hafta sonra yaptığı konuşmada "Biz Lozan'ı da Sevr'i de geri buluyoruz. Daha önce de bunu söyledim. Sevr de, Lozan da bizim tercih edeceğimiz sistemler değildir." diyordu.

Mehmet Can Yüce, Sevr ve Lozan üzerine 4 Eylül'de yazdığı köşe yazısında, Lozan'ı mahkum ederken Sevr'i "emperyalist yayılmanın ürünü olan ama objektif olarak Kürtlere elverişli olanaklar sunan bir antlaşma" diyerek olumlamaktadır. Yüce'nin değerlendirmesinin bütün Kürt milliyetçilerinin ortak değerlendirmesi olduğunu söyleyebiliriz.

Sürgünde Kürdistan Parlamentosu Başkanı Yaşar Kaya, 25 Temmuz tarihli "Ülkede Gündem" gazetesinde yayınlanan demecinde “Batılıların Lozan'ı Kürtlere, Ermenilere ve Türklere adeta dikte ettirdiklerini ve bugün Kürtlerin, Lozan'ı ters çevirmek için haklı bir gayret sarf ettiğini" ifade etmektedir. Lozan'ın tersi Sevr'dir. Tarihe kısaca bir göz atmak bu gerçeği görmemizi sağlar. Ayrıca biraz evvel çeşitli örneklerle ortaya koyduğumuz gibi Kürt milliyetçileri Sevr'i zaten olumlu bir belge olarak görmektediler.

Sevr, bütün halklar için bir kölelik antlaşmasıdır

Sevr, Kürtler de dahil bütün Ortadoğu halkları için bir kölelik antlaşmasıdır. Sevr'in Kürtler için objektif olarak elverişli bir durum yarattığını iddia etmek, hem inanılmaz bir dar milliyetçi bakış açısının ifadesidir, hem de küçük ulusal çıkarlar açısından bakıldığında da gerçek değildir. Sevr Antlaşması'na göre bugün Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı illerin büyük bir bölümü (Antlaşma'da bu bölge, Van ve Bitlis vilayetleri olarak ifade edilmiştir) kurulacak Ermenistan devletine dahil edilmektedir. Daha kuzeyde bulunan ve Kürtlerin yoğun bir şekilde yaşadığı diğer illerin ise adı bile zikredilmemiştir. Buralar, anlaşılan, üzerinde tartışma bile olmayan Ermenistan toprakları olarak kabul edilmektedir.

Bugün Kürdistan'ın dörde bölünmüş olması gerçeği üzerinde duruluyor. Sevr hayata geçmiş olsaydı dört değil, beş parça söz konusu olacaktı. Lozan'a giden süreç ise emperyalistler tarafından parçalanan ve sömürgeleştirilen Kürdistan'ın, ulusal kurtuluşçular tarafından birleştirilmek istendiği bir süreçtir. Misak-ı Milli'de tarif edilen coğrafya, Kürtlerin yaşadığı toprakların hemen hemen tamamını kapsamaktadır. Misak-ı Milli sınırlarının belirlediği toprakların tümünü kurtarmak üzere bir savaş verildi. Savaş sonunda Ankara'nın ve emperyalist devletlerin karşılıklı güç ilişkisinin belirlediği bugünkü sınırlara ulaşıldı.

Ankara, o zamanki sınırlarının dışında kalan Misak-ı Milli topraklarını kurtarmak için İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı savaşı devam ettirecek durumda değildi. Dolayısıyla Musul- Kerkük ile Hatay sorunlarını daha sonraya bırakmak kaydıyla barış imzalamak zorunda kaldı. Tıpkı Brest-Litovsk'da Sovyetler Birliği'nin bir kısım topraklarını Almanya'ya bırakarak barış imzalaması gibi. Veya sosyalist Çin'in 1949'da Hong Kong'un İngiltere, Makao'nun Portekiz, Tayvan'ın Amerikan hakimiyetinde kalmasını sineye çekerek barış imzalaması gibi. Emperyalist sömürgecilere karşı verilen Kurtuluş Savaşı sonunda 1953 yılında yapılan antlaşma ile Kore'nin, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve kukla Güney Kore olarak ikiye bölünmesi ile 2. Dünya Savaşı sonunda Almanya'nın ikiye bölünmesi diğer örneklerdir.

Her savaşın sonunda barış imzalanır. Ve imzalanan barışın koşullarını öznel istekler değil, savaşın sonundaki güç ilişkileri belirler. Bu bakımdan Mihri Belli'nin Cumhuriyet iktidarını, Kurtuluş Savaşı'nın sonunda Batı Trakya'yı, Musul ve Kerkük'ü ve Hatay'ı bırakmakla suçlaması bir havadan konuşma örneğidir. Aynı şekilde M. Can Yüce’nin, Lozan'ın altında emperyalist devletlerin imzası vardır demesi bir başka garipliktir. Lozan'ın altında emperyalist devletlerin 14
imzasının olması, sadece ve sadece savaşın emperyalizme karşı verildiğinin kanıtıdır. Başka bir şeyin değil.

Türkiye, Kerkük ve Musul'u Misak-ı Milli'nin ayrılmaz bir parçası olarak görme konusundaki iddiasından, Şeyh Sait isyanından sonra vazgeçti. Ezilen bir ülkedeki ulusal sorun bir kez daha, emperyalist hakimiyetin sağlamlaştırılmasının bir aracı olarak kullanılmış oldu. Kerkük ve Musul'un, Şeyh Sait isyanının İngiltere'ye sağlamış olduğu avantaj sayesinde İngiliz sömürge toprağı olarak kalması, belki de Kürt sorununun bugüne kadar çözülememiş olarak kalmasının esas nedenidir. Çünkü Kerkük ve Musul'un da Türkiye'ye dahil olması durumunda, Türkiye'de olacak Kürt nüfusunun büyüklüğü, ekonomik gücü ve coğrafi alanı göz önüne alındığında,

Türk hakim sınıfları inkar, şiddet ve asimilâsyon politikalarını o kadar kolay uygulayamayacaklardı. Ve Türkiye Kürt sorununu, Cumhuriyet kurucularının savaş yıllarında ifade ettikleri eşitlik temelinde birlik politikasını uygulayarak çözebilirdi.

Sevr Antlaşması uygulansaydı ne olurdu? Biraz da bu konuda olabilecekler üzerine düşünmek sorunu daha iyi kavramamıza yardımcı olabilir. Birinci olarak Türkiye tamamen sömürgeleştirilmiş olacaktı. Ne Türklerin elinde Sevr'de belirtilen o küçücük toprak parçası kalacaktı, ne de Kürtlerin sözüm ona özerk Kürdistan'ı. Emperyalizmin doğal eğilimi sömürgeciliktir. Emperyalizmin ezilen halklara en ufak bir hak kırıntısını tanımaktan yana olduğunu söylemek emperyalizmi bilmemektir. Eğer emperyalist devletlerin Sevr'i uygulayabilme gücü olsaydı, arkasından gelecek adım kukla devletçiklerin de ortadan kaldırılması ve katıksız sömürgeciliğin bütün Ortadoğu'da hakkıyla uygulanması olacaktı.

Sevr'in ikinci sonucu büyük bir ihtimalle Sovyet Devrimi'nin boğulması olacaktı. Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'nı verdiği yıllarda, Sovyet devleti emperyalist ülkeler tarafından desteklenen Kolçak, Denikin ve Vrangel ordularıyla savaşıyordu. Onun için Lenin'in Sovyetler'i ile Mustafa Kemal'in Türkiye'si doğal müttefik olmuşlardır. Sovyetler Birliği biraz evvel ifade ettiğimiz büyük gerçeği gördüğü içindir ki, Anadolu'daki Kurtuluş Savaşı'na bütün gücüyle destek olmuştur. Sovyetler 1920-22 yılları arasında Ankara'ya 39 bin 275 tüfek, 63 milyon tüfek mermisi, 54 top, 147 bin 500 top mermisi, 327 makinali tüfek, 4 bin el bombası, 20 bin gaz maskesi, 2 küçük savaş gemisi, 200 gram altın (Öncü Gençlik'in notu: 200.6 kg.- Alptekin Müderrisoğlu, "Kurtuluş Savaşı'nın Mali Kaynaklan", Maliye Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1974), 4 milyon altın ruble ve 6 milyon ruble yardım yapmıştır. Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı sırasındaki toplam 200 bin civarında olan askeri gücü düşünüldüğünde yapılan yardımın büyüklüğü ve önemi daha iyi anlaşılır.

Anadolu'daki Kurtuluş Savaşı'nın Sovyetler Birliği açısından taşıdığı hayati önemden dolayıdır ki, Sovyet Devrimi'nin önderleri Sevr'i bir kölelik anlaşması olarak mahkum etmiş, Lozan'ı ise emperyalizme karşı bir başarı olarak yüceltmişlerdir.

Lenin, Stalin, Mao, Ho Şi Minh ve Dünya Komünist Hareketi'nin o dönem konu ile ilgili olarak konuşan bütün önderleri Sevr ve Lozan konusunda hep aynı değerlendirmeleri yapmışlardır. Hepsi Sevr'i başta Anadolu olmak üzere tüm dünya halkları için kölelik antlaşması olarak görmüşler, Lozan'ı ise Ezilen Dünya'nın emperyalist saldırganlık karşısında büyük bir zaferi olarak selamlamışlardır. Tüm dünya komünist partilerinin örgütü olan Komünist Enternasyonal ise o dönemde yaptığı bütün tahlillerde bu gerçeği döne döne vurgulamıştır. (3)

Kürt milliyetçiğinin Sevr'de kendileri açısından bazı olumluluklar (M. Can Yüce bunu objektif olumluluk olarak adlandırsa da) bulmasının ardında şöyle bir mantık bulunmaktadır: Sömürge statüsünde de olsa bir Kürdistan kurulması ileride tıpkı diğer sömürgelerde olduğu gibi bağımsızlığa giden yolda bir adım olabilirdi. Nitekim Arap ülkelerinde böyle oldu diye düşünmektedirler. Irak, Mısır, Suriye örneklerini bu düşüncelerinde haklı olduklarının kanıtı
olarak ileri sürmektedirler. Bu yanlış bir düşüncedir. Bahsedilen sömürgelerin bağımsızlıklarını nasıl kazandıkları üzerine kafa yorulmamaktadır. Sovyetler Birliği olmasaydı, Türkiye'deki Kurtuluş Savaşı olmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti diye Ezilen Dünya'da emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı'nın sonunda bağımsız bir devlet kurulmamış olsaydı, bu sömürgeler bağımsızlıklarını kazanabilirler miydi? Hem Sovyetler Birliği'ndeki devrimi boğabilecek ve Anadolu'yu sömürgeleştirecek Sevr'i olumlamaktadırlar, hem de bundan sonra zaten emperyalizme boyun eğmiş bulunan topraklarda bağımsızlığa ulaşabileceğini hayal etmektedirler.

Ekim Devrimi ve Anadolu bağımsızlık hareketi Ezilen Dünya açısından bir dönüm noktası olmuştur. Bu iki hareketin dünya çapında yarattığı etkidir ki, ezilen halkları uyandırmış, ayağa kaldırmış, ulusal kurtuluş ateşini bütün Ezilen Dünya'da tutuşturmuştur. Sömürgelerin bağımsızlıklarını kazandıkları esas dönem ise 2. Dünya Savaşı sonrasıdır. Yani sosyalist Sovyetler Birliği'nin Hitler Faşizmini mezara gömdüğü, Doğu Avrupa'da sosyalist devrimlerin gerçekleştiği, Çin Devrimi'nin başarıya ulaştığı koşullarda, dünyada güçler dengesi önemli ölçüde değişmiş ve Ezilen Dünya'da bağımsızlık hareketlerinin başarıya ulaşmasının koşulları doğmuştur. Hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gereken nokta, bu koşulların ortaya çıkmasında önemli bir kilometre taşı, Anadolu halkının Sevr'i parçalaması ve Lozan'daki başarıyı elde etmesidir.

Lenin ve Stalin ulusal hareketler ile ilgili olarak çok önemli bir kıstas belirlediler. Her ulusal hareket ilerici değildir. İlerici ve gerici ulusal hareketler vardır. Emperyalizmi hedef alan ulusal hareketler ilericidir ve bizim destekleyeceğimiz hareketlerdir, emperyalizmi hedef almayan, tam tersine emperyalizmi güçlendiren hareketler ise gericidir ve bizim bunları desteklememiz veya bunlara olumlu yaklaşmamız söz konusu olamaz.

Çünkü emperyalizm ve proleter devrimleri çağında yaşıyoruz. Günümüzde herhangi bir ülkede devrim, emperyalist cephe zincirinin o ülkede parçalanması demektir. Başka bir deyişle devrim; herhangi bir ülke üzerindeki emperyalist hakimiyetin yıkılmasıdır. Onun için dünyanın herhangi bir yerindeki emperyalizmi güçlendiren bir ulusal hareketin varlığı demek, dünyanın her tarafında devrim için mücadele veren halkların karşısındaki emperyalist kuvvetin daha da güçlenmesi, bağımsızlık ve devrim için koşulların daha da olumsuz hale gelmesi demektir. Onun için herhangi bir ezilen ulusun mücadelesindeki emperyalizme karşı olup olmama anlamında olumlu veya olumsuz gelişme, sadece kendisini ilgilendirmez, bütün dünyayı ilgilendirir. Dolayısıyla Anadolu için kölelik antlaşması olan Sevr'in başarıya ulaşması demek, sonuçları Anadolu ile sınırlı kalmayacak bir olumsuz gelişmenin bütün dünya ile ilgili olarak gündeme gelmesi demek olacaktı.

Kürt milliyetçiliğinin Sevr'de birtakım olumluluklar bulmasının bir başka nedeni, sömürge koşullarında da olsa birtakım ulusal hakların kabul edilmiş olmasıdır. Burada da şöyle bir tuzağa düşülmektedir: Ezilen Dünya, kapitalist ve emperyalist müdahale sonucu, doğal ulusal gelişme sürecini yaşamadı. Batı'nın 600-700 yılı bulan uluslaşma süreci homojen ulusal bütünler yarattı ve bu uluslar kendi ulusal devletleri içinde bir istikrara kavuştular. Ezilen Dünya ise, bu süreci, Batı'nın müdahalesi dolayısıyla doğrudan doğruya yaşayamadı. Onun için Ezilen Dünya'da ulusal türdeşlik yoktur. Bu ülkelerdeki burjuva yönetimlerden dolayı varolan milliyetler arasındaki ilişkiler eşitsizdir. Ulusal baskı uygulamaları yaygındır, işte bu tablonun doğrudan bir sonucu olarak, emperyalizm, yüzyılın başından beri Ezilen Dünya'ya müdahale etmek için çok elverişli ve güzel bir oyuncak bulmuştur. Bugün bilindiği üzere her türlü "azınlık hakları"nın şampiyonu emperyalist ülkelerdir. "Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı" ünlü Wilson Prensipleri arasında bulunmaktadır; ama Wilson bu prensibi ifade ederken hiçbir zaman Amerikan 16
sömürgelerindeki veya diğer emperyalist ülkelerin sömürgelerindeki ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını düşünmedi. Ama Osmanlı toprakları üzerinde Ermeniler için bir devlet düşünürken "Ulusların kaderlerini tayin hakkım" dilinden düşürmedi.

Emperyalistler her türlü azınlık haklan şampiyonluğunun Ezilen Dünya'da kendi işlerine yaradığını yüzyılın başında keşfettiler, ama bu “harika" silah özellikle 19701i yıllardan sonra işlerine yaramaya başladı. Çünkü artık kendilerinin eski sömürgelerinin yerlerinde yeller esiyordu. Onların yerinde bir dizi siyasi bağımsızlığa sahip ve genellikle çok milliyetli ulusal devletler ve yine çok milliyetli sosyalist ülkeler vardı. Ve bütün bu ülkeler emperyalizmin tüm dünyayı sömürgeleştirme emellerinin karşısındaki engeller durumundaydı, işte şimdi "ulusal haklar“ı, "dinsel ve mezhepsel haklar11!, her türlü "her türlü azınlık hakları"nı savunmanın tam zamanıydı. Ve öyle yaptılar.

Onun için “ulusal haklar11 veya herhangi bir “hak" savunuculuğu, örneğin bugün moda olan “kimlik hakkı" deyimi yalnız başına hiçbir şeyi açıklamıyor. Ulusal hakları, veya kimlikleri savunma adına, söz konusu ulusların varlığını bile ortadan kaldırabilirsiniz. Ruanda'da Hutularla Tutsiler arasında kanlı kırım hangi "ulusal hakkı" veya “ kimliği" savunma çerçevesine giriyor acaba? Yugoslavya'da oldukça eşit koşullar içinde yaşayan halkları birbirine kırdırarak yarım milyon insanın ölümüne yol açan vahşet de Batı'nın ünlü “ulusal kimlik haklan“nı hayata geçirme programı içinde gerçekleşti. Bugün, eski Sovyetler Birliği coğrafyasında gördüğümüz ulusal boğazlaşmalar da hep bu "ulusal kimlikler'1 adına yapılıyor. Emperyalistlerin kölelik antlaşması Sevr'in içinde, Kürtlerin adına rastladıkları zaman sevinçten dört köşe olanlara ve böylece Kürtlere bazı "ulusal haklar" tanınmış olduğunu zannedenlere bu gerçekleri hatırlatmakta yarar vardır.

Her siyasi hareket kendi tarihiyle buluşur

“Her ot kendi kökü üzerinde biter." Bu bir Kürt atasözüdür. Her siyasal program da tarih içinde kendisini doğuran tarihi köklere doğal olarak uzanır. Bütün siyasal hareketler, hedeflerine ulaşmak, verdikleri mücadelenin meşruluğunu kanıtlamak için, tarihten kanıtlar ve destekler bulmanın gayreti içinde olurlar. Kürt milliyetçiliğinin Sev^e bakışı bu bakımdan da anlamlıdır. Hemen hemen bütün Kürt milliyetçi yazarları ve siyaset adamları, Sevr gibi bir uluslararası belgede Kürtlerin adının zikredilmiş olmasından dolayı bu antlaşmaya büyük önem atfetmektedirler.

Kürtlerin varlığına ve haklarına tarihi kanıtlar bulmak için Sevr'e başvurmaya ihtiyaç yoktur. Tarih kanıtlarla doludur. Sevr'i kanıt olarak göstermenin amacı başkadır. Sevr'in altında emperyalist devletlerin imzası vardır. Sevr'e büyük önem atfedenler gerçekte bu antlaşmanın altındaki emperyalist imzalara önem atfetmektedirler. Söz konusu olan, bu imza sahiplerinden bugün de destek bulma arayışıdır.

Kürt sorununun çözümü konusunda bugün başlıca iki program vardır. Birincisi milliyetçi çözümdür ki, sorunu uluslararasılaştırarak, Türkiye ile komşuları arasında çelişmeleri derinleştirerek ve mümkünse bir çatışma düzeyine yükselterek ve emperyalist devletlerin bölgeye müdahalesini sağlayarak bir çözüm bulmaya çalışıyor. Kürt sorununun devrimci çözümü ise; tam hak eşitliği temelinde, emperyalizme karşı Türklerin ve Kürtlerin birliğini gerçekleştirmekten geçmektedir. Çözümü dışarıda değil ülkemiz topraklarında aramak devrimci çözümdür.

Devrimci çözümün tarihimizde kökleri vardır. Üstelik bu tarihi kökler, Sevr gibi Kürtlerin parçalanmasını ve köleleştirilmesini değil, tüm ulusal haklarına sahip olma hakkının kanıtlarını içermektedir. Kürt milliyetçiliğinin hiçbir zaman görmek istemediği bu tarihi temeller üzerinde durmakta yarar vardır.

Köklerini tarihimizden alan çözüm programı

işçi Partisi Kürt sorununa çözümü, ülkemiz topraklarında ve tarihinde aradığı içindir ki Kurtuluş Savaşımızın ve dolayısıyla Cumhuriyetin ilk anayasal belgelerine büyük önem vermiş, konuyu derinlemesine araştırmış ve elde ettiği bilgileri Türküyle Kürdüyle Türkiye halkının bilgisine sunmuştur. İşçi Partisi'nin "Kürt Sorununa Acil Kardeşlik Çözümü" adıyla yayınladığı programının ilgili bölümünü buraya alıyoruz:

"Erzurum ve Sivas kongreleri Nizamname ve Beyannameleri, Amasya Mülakatı Tutanağı, Mustafa Kemal'in bu belgelerde saptanmış esasları açan konuşmaları ve İsmet Paşa'nın Lozan'daki resmi açıklamaları, o zaman Kürt sorununa getirilen çözümün temel ilkelerini ortaya koyar.

Türk ve Kürtlerin ortak vatanı: Müdafa-i Hukuk Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Paşa'nın imzaladığı Amasya Mülakatı Tutanağı'nda ülkemiz 'Türk ve Kürtlerin oturduğu arazi' diye tanımlanmıştır. Mustafa Kemal, bu tanımı daha sonra yaptığı konuşmalarda yineler: 'Türk ve Kürt unsurların oturduğu vatan kesimi', 'Kardeş milletlerin hududu millisi1, Türklerin ve Kürtlerin oturduğu yerler1.

Kürtlerin kendi kaderlerini idare hakkının ve reylerinin kabulü: Mustafa Kemal, Kürtler için, 'Milletlerin kendi mukadderatlarını bizzat idare etme hakkını' kabul ettiklerini belirtir. Kürtlerin 'reylerini açıkladıkları zaman kendi mukadderatlarına zaten sahip olduklarını, TBMM idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelerini' ister.

Türkiyeli kimliği: Kurtuluş Savaşı'nın çözümü, Türkiye halkını oluşturan milli unsurların birden çok olduklarını saptamış ve bu unsurları 'Türkiyeli' kimliğinde birleştirmiştir. Mustafa Kemal'in ve diğer önderlerin, bu konuda o zaman çok duyarlı oldukları görülüyor. Kürtleri kapsayan kavramlar kullanılmasına özel vurgu yapıyorlar. Mustafa Kemal daha sonra da zaman zaman milleti, 'Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkı' diye somut olarak ve Türkiye topraklarında yaşayan herkesi kapsayacak bir formülle tanımlamıştır.

Ortak menfaat, ortak gelecek, birlikte yaşamak: Kurtuluş Savaşı yönetimine ve Mustafa Kemal'e göre, Türkler ve Kürtler o kadar iç içe girmişlerdir ki, 'ayrı bir hudut çizmeye kalkışmak doğru olmaz.' Doğru olan, 'menfaatleri ve gelecekleri ortak olan bu iki öz kardeşin' birlikte yaşamalarıdır.

Türk ve Kürtlerin ortak meclisi ve hükümeti: İsmet Paşa, Lozan'da TBMM hükümetinin, Türklerin ve Kürtlerin hükümeti olduğunu belirtir. TBMM'de yapılan çeşitli konuşmalarda, Meclisin ve Hükümetin Türkleri ve Kürtleri temsil ettiği açıklanır.

Yerel yönetimlerde Kürtlerin kendilerini yönetmeleri: Cumhuriyetin ilk anayasası, yerel yönetimlere geniş iktidar ve yetkiler veren bir 'halk iradesi' sistemi getirmiştir. Mustafa Kemal, bu yönetim sistemini Kürt sorununun çözümü açısından da savunmuştur. ‘Kürtlerin oturduğu bölgelerde hem iç siyaset, hem de dış siyaset açısından adım adım yerel yönetimler1 öngörülmüştür. ‘Hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir.' Bunun için Kürtler 'yerel yönetimlere ait teşkilatlarını tamamlayacaklardır.'

Kürtlerin ırki, toplumsal, coğrafi hukukuna güvence: Vilayatı Şarkiye Müdafa-i Hukuku Milliye Cemiyeti'nin nizamnamesi amaç maddesinde; 'Kürtlerin milli ve siyasi hukukunun serbestçe gelişmesinin sağlanacağını' belirtir. Aynı güvence, Erzurum Kongresi kararları ile Sivas Kongresi Nizamname ve Beyannamesinde yer ahr. Mustafa Kemal, anayasal değerdeki bu hükmü çeşitli konuşmalarında hep aynı ifadelerle tekrar eder. Türklerin ve Kürtlerin 'birbirlerine kaşı saygı ve fedakârlık duygusuyla dolu, birbirlerine ırki ve toplumsal durumlarına ve çevresel şartlarına bütünüyle riayet eden öz kardeş' olduklarını belirtir. Bu anayasal ilkenin bir gereği olarak, Kurtuluş Savaşı'nın Meclisi, Kürtlere yapılan ‘mezalimi’, haksızlıkları ve kötü uygulamaları özgürce tartışır ve mahkûm eder.

Kurtuluş Savaşı döneminde Kürt sorununa getirilen çözüm, özetle, ortak çıkar ve geleceğe sahip olan Türk ve Kürtlerin ortak vatanlarında Türkiyeli kimliğinde birleşerek, özgür iradeleriyle- birlikte yaşamaları, ortak bir meclis ve hükümet kurmaları, ulusal haklara karşılıklı saygı göstermeleri ve kardeşlik esaslarına dayanmıştır. Kurtuluş Savaşı'nda sınanmış anayasal ilkeler ve politikalar, yalnız o koşulların gereği olarak açıklanamaz. Aslında o çözümü, Türkiye gerçekleri dayatmıştır. Ne var ki, sebepleri bir yana, Kurtuluş Savaşı'ndaki anayasal ilkeler 1924 yılından sonra terk edildi. Sonuç meydandadır."

Kürt sorununda bugün Türklerin ve Kürtlerin yararına bir çözüme ulaşmak isteyen işte bu tarihi temele dayanmak zorundadır. Bu politikalar tarihimizin en güç koşullarında sınanmış Türkleri ve Kürtleri birleştirerek başarıyı mümkün kılmıştır. Bu tarihi temele dayanmak Kürt sorunu konusunda doğru çözüme Türk halkını ikna etmek bakımından da önemlidir. Sevr'e dayanmak, Türk halkını tümden karşıya alacağı gibi, Kürt halkını da kazanamaz. Tarihi temel olarak Sevr'e dayanma politikası, emperyalistleri soruna müdahaleye davet etmekten başka bir anlama gelmez. Böyle bir gelişme ise Türklerin ve Kürtlerin arasına kama sokar, düşmanlığı kışkırtır ve ülkemizi sonu gelmez milliyet kavgaları içine çeker.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1923-1938: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir