Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İşgal Altındaki Golan

Burada Günümüzeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

İşgal Altındaki Golan

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 18:15

İŞGAL ALTINDAKİ GOLAN

Ocak 2005 Yolculuğundan


Şubat 2005, Suriye'deyiz. Ortalık birden karıştı. Lübnan eski başbakanı Refik Hariri suikasta uğramıştı. Hatırlayın bu coğrafyada, Birinci Dünya Savaşı'ndan beri her kargaşa bir suikastla bağlamıştı.

Suikast, Lübnan'da hükümeti düşürdü. Hariri'yle beraber Suriye Lübnan ilişkileri de bombalanmış oldu. Turuncu renkle her ülkede ortaya çıkan bir güruh, Beyrut Amerikan. Üniversitesinden çıktı, "Suriye birlikleri defol!" pankartlarıyla sokağa döküldü. Birlikler israil saldırganlığına karşı denge unsuruydu. Bu bölgede denge menge istenmiyordu.

XXI. yüzyıl, geçen yüzyıl gibi başlıyor. Batı, yine Ortadoğu'yu ate ten çembere alıyor.
israil ate kesi rafa kaldırdı, barı görüşmelerini askıya aldı ve Amerika'ya taze bir bahane çıktı.
İşte biz tam o günlerde Suriye'nin israil işgali, altındaki topraklarına, Golan Bölgesi'ne gittik. Her metrekaresi tarih, bir laboratuara girdik.
Birkaç kontrol noktasından geçip güne in doğduğu yere ulaşıyoruz, işte bir zamanlar Suriye toprağı olan tepeler.

Beyaza bürünmüş Golan'ın bir tepesinde durup aradaki 300 metrelik mayınlı arazinin ötesindeki karşı tepeye bakıyoruz. Her iki tepede insanlar birikmiş.
İlk dikkatimi çeken gençler. Ellerinde renkli eşarplar, karşı tepeye sallıyorlar.
Yanlarına gidiyorum. "Kim var orada?"
Solgun yüzünde iki mücevher gibi gözleri "Kız kardeşim, annem, erkek kardeşim" diyor.
"En son ne zaman gördün onları?"
"Geçen yıl."
"Çok özlemi olmalısın." "Hem de nasıl."
Yüzlerce kişi doldurmuş tepeyi. Önde Dürzi şeyhleri, vali, yetkililer ve halk...
Onlar Golan'da 1982'den beri her 14 şubat'ta toplanırlar. Bir tepenin üzerinden öbür tepeye, Mecdel şems'e bakarlar. Yani güne-in tohumu diye adlandırılan tepeye.
israil işgali altındaki akrabalarına annelerine, kardeşlerine hoparlörler aracılığıyla mesajlar yollarlar. Dünyaya çektikleri acıları, haklılıklarını haykırırlar. Dünya sağırdır duymaz.

Bu bölgede telefonlar çalışmaz. Tepelerin üzerindeki israil vericileri frekansları bozar, tek ileti im aracı hoparlördür. Ailelerdeki ölümler ve doğumlar karşı tepeye hoparlörden yayılır. Hem de yıllardır.
Yıl 2005. Dünyada insan hakları, demokrasi var öyle mi! Gelin bunları Golan'ın iki yakasında kalanlara anlatın.
Mecdel şems'teki hoparlörlerden vadiye sesler da ılıyor. Rüzgarla çoğalıp azalarak bize ulaşıyor. Kuneytra Basın Enformasyon Müdürü Muhammed Ali'yle durup dinliyoruz. Herkes huşu içinde. O bana fısıldıyor.

"Birle mi Milletlerin 1559 Sayılı Kararı'nın Suriye'ye karşı oynanan oyunun bir parçası oldu unu söylüyorlar. israil'in sağırlaştırdığı kulaklar için gerçeği haykırıyoruz, diyorlar."
Birle mi Milletler, 2004'te aldı ı 1559 Sayılı Kararla Lübnan'dan tüm yabancı güçlerin çekilmesi çağrısı yapmıştı. Ama karar sadece Suriye'yi zorluyor, israil'den söz edilmiyordu.

Eksi 10 derecede Golan'ın tepelerinde bir insanlık ayıbıyla karşı karşıya duruyoruz. Ellerimi hissetmiyorum, sadece kulaklarım yanıyor. Poşumu kafama bağlıyorum. Utanarak üzerinde sadece gömlek ve ceketle bıçak gibi soğukta dikilen Muhammed Ali'ye bakıyorum. O sadece öfkeyi hissediyor.
işgal 1967'den beri sürüyor, işgalin 15. yılında israil yaraya tuz basıyor, işgal edilmiş topraklarda kalan i siz, okulsuz, hastanesiz Suriye halkına " israil vatandaşı olun, işiniz, aşınız, okulunuz, hastaneniz olsun!" deniyor. Suriye halkına israil pasaportu dağıtılıyor. 14 şubat 1982'de Mecdel şems'te toplanan Suriyeliler, israil pasaportlarını yırtıp atıyorlar. Onlara 23 yıldır boyun eğdirilemiyor. Her yıl parçalanmış ailelerin sesleri hoparlörlerden yankılanıyor, koca bir hasret, mayınlı arazinin üzerinde buluşuyor. Karlı vadide sesler birbirine sarılıyor.

Golan'ın israil işgali altındaki insanları, sözlerini bitirince Suriye'nin kurtarılan topraklarından onlara cevap yollanıyor. "Yılmayın, bu da geçecek" deniyor.
Çeyrek asırdır bu böyle devam ediyor. Siz demokrasi havarisi Batı'nın saygın basın organlarında bu haykırışlara hiç rastladınız mı? Nedim Mirza'ya işgal altındaki halkın korkmadan her yıl nasıl oraya toplandığını soruyorum. "Artık korkacak ne var ki!" diyor. "Sonuna kadar gitmekten başka ne yapılabilir ki!"
"israil, istese onları durduramaz mı? Bu toplantıyı engelleyemez mi?"

"Durduramaz. şu anda basın burada. Her ne kadar dünya medyasında bahsi geçmese de tüm medyanın gözü kulağı burada. Cesaret edemezler."
Nedim Mirza'nın, Çerkez gözleri bu ulu hayatını geçirdiği, yakınlarını kaybettiği tepelere bakıyor. Haksızlığa, körlüğe ve sağırlığa öfkeli, dimdik duruyor.
Yanına gelen çok uzun boylu, yapılı bir adamla beni tanıştırıyor. Midhat Salih, 12 yıl israil hapishanelerinde kaldıktan sonra vatana geri dönmeyi başarmış, şanslı biri.
"12 yıl sonra kaçtım. Buralar doğup büyüdüğüm yerler. Her ağacı, her taşı bilirim, işte o yüzden mayınlı araziden geçmeyi becerdim. Doğduğum yere geldim."
işgal altındaki topraklarda ne can güvencesi ne sağlık ne dil ne din özgürlüğü vardı. Eğer insan gibi yaşamak, ev bulmak, çocuklarını okutmak istiyorlarsa, israil devletinin verdiği hüviyet cüzdanlarını alırlardı. Yok, istemiyorlarsa kendi bilecekleri işti.

Mecdel şems'e el sallayanlardan genç bir kız:

"Bizim insanlarımız bunca yıldır türlü eziyet altında, israil'in işgali altında yaşıyor" diyor. "Annem babam Mecdel şems'te. Ben buraya üniversiteye geldim. Yılda bir kez onları ziyaret edebiliyorum."

Muhammed Ali:

"Burada üniversite okuyup dönenleri cezalandırıyorlar."
"Burada kalamazlar mı?"

"israil'in istediği de bu. O bölgeyi asıl sahiplerinden temizlemek. Çocukların dönmeleri gerek."
Gençler etrafımızı sarıyor. Biri " israil her gün bir cinayet işliyor orada" diyor. Çocuklar ve yaşlılar bakımsızlıktan ölüyor, hastaneye bile alınmıyorlar. Ve dünyanın bilmediği daha neler neler oluyor."

Bir genç "Bu gece çekecekleri var" diyor. "Bakın istihbarat onları izliyor."
Mecdel şems'e dürbünle bakınca sokak aralarında ve toplantı bölgesinde mevzilenmiş polis arabaları gördük. Toplantının bitmesini bekliyorlardı.
Günün sonunu düşünüyordum. Acaba ne gibi insanlık suçları işlenecek ve bunlardan kimin haberi olacaktı.
Midhat. Salih mırıldanıyordu. "Çok zahmet çekecekler. Her yıl olur bu. 1982'den beri her yıl."
Kar ılıklı bildiriler okundu, marşlar söylendi, yüreklendirici şiirler okundu. ki tarafta da dimdik duruldu ve dağılma zamanı geldi. Gençler son kez renkli örtüleri karşı tepeye salladılar.

Onlar işgalden kurtulmuş bir tepeden işgalde geçen onca yıla umut yolladılar.
Sonra dönüp, yakınlarını bir kez daha yakından görmek için tepedeki dürbün evine koştular.
Gözyaşları düştü düşecekti. Yürekleri ellerinde ailelerine biraz daha yakından baktılar. Onlar dünyanın birçok yerindeki masumlardan ve mazlumlardan birkaçıydı.
Nedim Mirzayla israil'in geri çekilirken yakıp yıktığı bölgeyi dolaşıyoruz. Gözlerimize inanamıyoruz.
"1967'de israil geldi. Sonra bir kısım toprağı geri alabildik, ama bölgeden çekilirlerken hiçbir eyi sa lam bırakmadılar" diyor. "Biliyorsunuz, hahamlar havralarda 'Bizim sınırımız Nil'den Fırat'a kadar!' diye vaaz ediyor. Bu toprakların hepsini alana kadar savaşmak istiyorlar."
"Bu bölgede kaç ki i yaşıyordu?"
"150.000 kişiydik. 247 köy vardı burada. Çeşitli halklar vardı. Türkmen, Arap, Çerkez. israil sildi süpürdü. Çoğu öldü, kalanı göçtü."

Golan'ın Zengin Toprakları Nasıl işgal Edildi?

Tarih 6 Haziran 1967. israil güçleri önce Sina Yarımadası'na saldırdı. Golan Tepeleri diye bilinen bölgeyi işgal etti. 8 Haziran'da israil tankları Süvey Kanalı'na ulaştı.
10 Haziran'da Golan Tepeleri israil'in kontrolündeydi. Araplar gafil avlanmışlardı.
Tarihe Altı Gün Savaşları diye geçen bu savaşın sonunda Ortadoğu'da haritalar bir kez daha karıştı.
Nedim Mirza Köyü'nü o günden sonra göremedi.
"Ben işgal başladığında buraya 17 kilometre uzaklıktaki Hışniye Köyü'nde ya ayan genç bir öğretmendim. Sadece 23 yaşındaydım, israil önce havadan bombaladı. Sonra askerler geldi. Hepimiz köyün meydanına toplandık. '10 dakika içinde giden gider, kalanı öldürürüz!' dediler. Her eyi bıraktık çıktık. Önce bir okulda kaldık. Köyümüze geri döneceğimizi sandık. Ama hala bekliyoruz."

6 Ekim 1973'te Suriye, Golan'da işgal altında kalan topraklarını geri alabilmek için israil'e sava açtı. Topraklarının sadece üçte birini işgalden kurtarabildi.
Kuneytra "kasabası geri alınabilen topraklardan, israil askerleri Birle mi Milletler gözetiminde bu topraklardan geri çekilirken evleri, kiliseleri ayakta duran her şeyi yakıp yıktı. Kasabanın hastanesini bile hayalet binaya çevirdiler.
ürpertileriyle hastaneyi gezdik. Duvarın deliksiz yeri yoktu. Bir zamanlar hastaların tedavi edildi i odaları ayıran duvarlar yıkılmış, pencerelerin çerçeveleri, su boruları sökülmüş, bina bir daha kullanılanlasın diye gereken her ey yapılmıştı.
Hastane binasının girişinde "Golan Hastanesi, Siyonistler tarafından harap edildi ve hedef tahtası olarak kullanıldı" yazısı vardı. Suriye bu kasabayı ibreti alem için onarmadan bırakmıştı. Bu vahşet görülmeliydi.

Nedim Mirzayla karlı harabelerin arasında yürüyoruz, "israil, buradan giderken dozerlerini dinamitlerini getirdi, tüm köyleri yaktı yıktı. Dünya seyirci kaldı."
Yıkık bir kiliseyi geçiyoruz, tüm tuğlaları parçalanmış bir okul, çatıları kaldırımda evler...
"Topraklarımızın sadece üçte birini kurtarabildik. 25.000 ki i oralarda kaldı. 14 şubat 1982'de israilliler işgal altında ya ayan vatandaşlarımıza israil hüviyeti vermeye kalktılar. Kimse kabul etmedi. 23 yıldır her 14 şubat'ta biz bunu anarız."
Kuneytra, Golan'ın bir kasabası. Orası bir felaketin hatırası. Tarihe tanıklık ediyor. Ziyaretçilere Golan soykırımını belgeliyor. Nedim Mirza'nın yüzünde yılların bıraktığı izler var, gözlerinde umut.
Kuneytra'yı arkamızda bıraktık. Şam'a dönüş yolunda çocuklar okuldan çıkıyorlardı. Her gün kötü sürprizlere açık bu coğrafyanın bir yerinde, tehlikenin dibinde ya ayan köylerde hayat devam ediyordu.

Suikast ve Getirisi

O gün akşamüstü kötü haberlerden biri daha dünya medyasında yankılandı. Birkaç ay önce ölüm tehditleri alarak görevinden istifa eden Lübnan Başbakanı Refik Hariri öldürülmüştü.
Ajanslar Hariri'nin radarlı araç konvoyunun 11 metrekarelik bir çukur açabilecek güçteki patlayıcıyla havaya uçuruldu unu bildiriyordu. Hariri'nin bomba tanımlayıcı radarlarla çalı an aracı patlama mahalline girdi inde birden bozulmuş, uydu bağlantısı kesilip bilgi akışı durmuştu. Böylesi yüksek bir uydu teknolojisi Suriye'de yoktu.
Suikastın ardından Batı medyasının ortaya koyduğu mükemmel şovu izledim.
Bütün parmaklar Suriye'yi gösteriyordu.

Olayın üzerinden henüz birkaç saat geçmeden Amerika, Suriye'yi suçladı ve Suriye'deki büyükelçisini geri çekti.
Lübnan muhalefetinden birileri apar topar CNN International'a çıkartıldı, sorumluluğu Suriye'ye attı.
İşte bir suikast daha görevini yerine getirmişti. Ertesi gün, Fransız ve Amerikan yetkilileri saygın medyada arzı endam edip, "terör örgütlerinin en büyük destekçisi" Suriye'nin uslu durmasını; Lübnan'da bulunan askerlerini çekmesini; yoksa karışmayacaklarını söylediler. Bu en çok israil'i sevindirdi.
Bir süredir problemsiz yürüyen bölgedeki ili kiler Hariri'yle beraber bombalanmış oldu.
Biz Enformasyon Bakanı Mahdi Dahlallah'la buluştuk. Olayın okunu yaşıyordu. Odasında yardımcıları vardı. Telefonlar sürekli çalıyordu. Odayı arınlıyor, bir yandan da televizyonu izliyordu.

"Bölgede durum çok gergin. Biz her zaman barı istedik. Ama bölgedeki güç dengesi buna izin vermiyor. israil için ana hedef bu coğrafyada sürekli istikrarsızlık yaratmak. Bunun için her eyi yapıyorlar. "
Biz konu urken ekranda ikinci perde başlıyor. Hep birlikte izliyoruz. El Cezire televizyonunda, bir Bin Ladin benzeri yüz beliriyor, Müslüman bir Arap. Hariri cinayetini üstleniyor. Gülmeye başlıyoruz.
"Pes, yorum yok" diyor.

"Dışardan her eye el uzatıp karıştıran güçlere karşı tüm Suriye halkı olarak birlik ve beraberlik içindeyiz. Üzerimize neyle gelirlerse gelsinler baskılara boyun eğmeyeceğiz. Amerika'nın bu bölgeye' tutumu herkesçe malumdur. Bölgede sadece israil'i destekliyor. israil'in isteği de bellidir: Ne pahasına olursa olsun yayılmak ve daha çok toprağı ele geçirmek. Suriye buna karşıdır ve topraklarını savunmaktadır. İşte bu kadar! Sonuç ortada."
Sonuç Lübnan hükümetinin istifasıydı. Tüm bölgede kaos yayılıyor, Suriye'ye tehditler artıyordu.
Sabah Şam Üniversitesi'nde öğrenciler durumu değerlendiriyorlardı.

"Bu sadece Amerika'nın değil israil'in projesi. Suriye, terörist bir ülkedir diye dünyaya yayıyor, bu bahaneyi kullanıp saldırı gerçekleştirmek istiyor. Tıpkı Irak'a yaptığı gibi. Biz biliyoruz ki dünyada belli güçler yalan fabrikası. Yalanlar tüm dünyayı kaplıyor. Doğru bilgi engelleniyor."
Şam Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doçent Dr. Mehmet Yuva'yla buluştuk.

"ABD Suriye'ye dayatıyor: 'Filistin örgütlerine yardımlarınızı keseceksiniz, onlarla her türlü dayanışmayı bitireceksiniz, rafa kaldıracaksınız, Lübnan'da var olmayacaksınız.' Çünkü biliyorlar ki Lübnan Suriye sınırı, Irak'la olduğu gibi Suriye'nin en hassas sınırıdır. Bu hassas bölge Suriye'nin güvenli inin korunması için elzemdir. Suriye'nin Lübnan'da olması, Suriye'nin güvenlik teminatıdır. imdi bu teminat ortadan kaldırılacak."
Neredeyse 100 yıldır ne zaman Ortadoğu barışı koklasa ya bir devlet adamı suikasta kurban gider ve dengeler bozulur ya da içerdeki işbirlikçilere darbeler yaptırılır; olmadı bir büyük güç tarafından ya da onun desteğiyle bölge işgal edilir. Bunlara en iyi örnek belki de Suriye'dir.

Bölgede asla huzur olmaması için Batılı devletler Birinci Dünya Savaşından bu yana büyük stratejiler geliştirdi. 1979'da Enver Sedat, israil'le barı masasına oturduktan iki yıl sonra bir suikasta kurban gitti.
1982'de Lübnan'da Hıristiyan lider Beşir Cemayel öldürüldü. Çıkan karga ada bir taşla iki kuş vurulmuştu. israil ordusu, Beyrut'a kadar ilerledi. Ariel aron komutasına giren falanjistler yüzyılın en kanlı katliamını yaptılar, iki gün içinde Sabra ve Şatila kamplarında bir Filistin soykırımı gerçekle tirdiler.
Ve 1995. Hatırlayın. Oslo Anlaşması'nın hemen arkasından bu defa barışı savunan Izak Rabin suikasta uğramıştı. Bu da yerine geçen Simon Perez'e Güney Lübnan'ı kana boyama fırsatı vermişti.

Hafin suikastına gelene kadar daha birçok cinayet işlendi. Çünkü bu bölgenin huzur içinde ya aması, hele hele komşularıyla işbirliğine girmesi birileri için çok tehlikeliydi.

Mehmet Yuva:

"Bu bölgede ne zaman devletler bir araya gelmeye kalksalar, önlerinde büyük engeller buldular" diyordu. "Büyük güçler ve bölgedeki i birlikçileri bu topraklardaki dayanışmayı dinamitlediler. Mısır ve Suriye 1958'de tüm zorlukları aşarak bir araya geldi. Fakat sürdüremediler. 1961 yılında bu birliktelik sona erdi."

Yıl 1979. Irak, Suriye'yle birle meye gidiyor. Birleşme arifesinde Saddam Hüseyin Irak'ın politik hayatına tepeden (!) iniyor; birleşme yanlılarının hepsi bir gecede kur una diziliyor. Irak'ın Suriye'yle bütün ilişkileri, tek taraflı olarak donduruluyor.

Saddam 1979'da Batı'nın tam desteğiyle işbaşına gelmiş, Suriye ile Irak'ın birleşme planlarını altüst etmekle kalmamı , komşusu İran'a savaş açmıştı. Bölgede huzur her yolla dinamitleniyordu.

Aslında tüm bu felaketlerin önünü almak için yıllar önce çözümler üretmiş biri vardı:

Mustafa Kemal Atatürk. Mehmet Yuva, onun, "Bölgede bir konfederasyon oluşturulmalı" sözlerini hatırlatıyordu.
"Mustafa Kemal Atatürk, bugünü görerek konuşmuştu. Bölge için bir konfederasyon önermişti. Bu coğrafyada ya ayan insanlar, çocuklarına iyi bir gelecek bırakmak istiyorlarsa, bağımsızlıklarını ve egemenliklerini düşünüyorlarsa, bu coğrafyanın birlikte hareket etmesi için her türlü gücü seferber etmelerinde yarar var.
Atatürk, Batılı ülkelerin bölgeye olan aşın ilgisinin nedenini iyi biliyordu. Önerileri, Batı stratejilerine panzehir olarak öne sürülmüştü."

14 şubat Onlar için Sevgililer Günü'ydü

XX. yüzyılın başında bu eski Osmanlı toprakları gizli anlaşmalarla Fransızlar ve ingilizler arasında paylaştırılmıştı. Osmanlı, buralardan çekildikten sonra Suriye, kinci Dünya Savaşı'na kadar Fransız mandası altında ya adı.
Fransızlar Suriye'den çekilirken arkalarında kendi elleriyle yetiştirdikleri ve kendilerine bağımlı bir bürokrat tabakası bıraktılar. Onların kültürleri Fransız'dı, ili kileri Fransız'dı, paraları dışarıya bağlıydı.

14 şubat'ta onlar Sevgililer Günü'nü kutluyorlardı.
Lüks otelin önünde uzun bir kuyruk olu turan son model arabalar. Oyun havaları sokağa taşıyor. Özel kasketli, beyaz eldivenli ve kuşkuyla bakan güvenlik elemanları ile otel girişine yerleştirilmiş kırmızı karanfilden yapılmış dev kalp komik görünüyor. Sauna gibi bir mekana giriyoruz. Bir köşeye sıkıştırılmış orkestra Mustafa Sandal'dan Tarkan'a Türkçe şarkılar çalıyor. Aşırı dekolteleriyle kadınlar en çapkın danslarını yapıyor. Alkol zirveye çıkmış boyalı saçlı adamların elleri olmaması gereken yerlerde dolaşıyor. Yakışıklı şarkıcıya vamp bakışlar atan orta yaşlı şansını, o, görmezden geliyor, işte böyle bir kulübün girişindeki barda, boynumuzun etrafında hala Filistin poşumuz ve deri ceketimizle belli ki çok tuhaf duruyoruz. Hiçbir eyi yadırgamayacak kadar alkollü olanlarla bile karanlı ın içinde göz göze geliyoruz.

Suriye'de siyasi değişimler, darbeler, onları etkilemiyor. Onlar Batıyla işbirliği içinde kendi dünyalarında yaşamaya devam ediyorlar. Suriye halkı 14 şubatları Golan'da anarken Şam'da küçük bir azınlık, 14 şubat'ı Sevgililer Günü olarak kutluyor.

Osmanlı Arazilerine Yerle en Yabancılar

Aralarında, Fransızlarla, israillilerle, Amerikalılarla sıkı ili kileri bulunanlar vardı. Paranın sının yoktu ve büyük bir çoğunluk haftanın yarısını Lübnan'da geçiriyordu.
Suriye yüzyıldır sınırlar arasındaydı. Yüzlerce yıl Osmanlı İmparatorluğu'nun bir vilayetiydi. Şam'da dolaşırken, her köşede Osmanlı'dan bir hatıra "Dur" diyor. Camiler, çarşılar, abideler... Her ey bir kenara yüzler yüzler. Kime sorsanız ya annesi ya babası Türk. Dedeleri ya Çanakkale'de ölmüş ya Yemen'de...
Bir akşamüstü, önümüzde Kanuni Sultan Süleyman'ın yaptırdığı medrese. Şimdilerde el sanatları çariısı. İçinde brokar, kilim, mücevher dükkanları. Ülkesini çok uzun zaman önce terk etmiş bir Filistinli kabartma ustası. Kapısında Filistinli çocukların yakaran bakışları, infilak etmiş bir bomba ve Yaser Arafat'ın foto rafı.
Aslında her ey bir kitapla başlamadı mı? Yıl 1897'ydi. Kitabın adı Yahudi Devleti. Yazan Theodor Herzl. Kitap bir Yahudi devletinin ortaya çıkıiını konu alıyordu. Bilimkurgu gibiydi ve yazılışından kısa zaman sonra isviçre'de toplanan 1. Siyonist Kongresi'nde tartışıldı.

Kitapta, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu idaresi altındaki Filistin topraklarına göç eden Yahudilerden söz ediliyordu. O tarih itibariyle bölgeye Yahudi göçü başladı.
Önce 20.000 sonra 40.000 Yahudi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Filistin topraklarına yerle tirildi. Hoigörüyle onlara araziler verildi. Aradan sadece 20 yıl geçti. 1917'de ingiltere Dış işleri Bakanı, Filistin bölgesinde bir Yahudi devleti kurulacağını dile getirdi. 1918'de Osmanlı zaten parçalanmıştı. ingiliz mandasına geçen Filistin topraklarına Siyonist proje kapsamında binlerce Yahudi göç etmişti.

Artık Filistin'deki 750 bin ki ilik nüfusun yüzde Yahudi'ydi. 10 yıl içinde bölgeye 300.000 Yahudi daha gelecekti.
1947'de ingiltere, mandası altında bulunan Filistin bölgesini, Birle mi Milletlere devretti ve 1948'de Yahudi devleti resmen kuruldu. Araplar ile Yahudiler arasında ikiye bölünen topraklarda, Batılı devletlerce desteklenen Yahudi milisler, bir Arap kıyımı gerçekle tirdi.
Yahudi devletinin kuruluğu bölge devletlerine tarihin en önemli derslerinden birini verdi.
O günden bu yana uzmanlar israil devletinin ne amaçlarla bu topraklara kurduruldu unu bilirler. Fırat Üniversitesi öğretim üyeleri bölge ili kilerini, Suriye'ye ve diğer devletlere yönelik tehditleri tartışmak için Şam Üniversitesinin davetlisiydi. Onlarla otelin lobisinde karşılaşmıştım.

Mustafa Öztürk Hoca:

"Suriye'nin önemi israil'e komşu olmasında" diyordu. "Suriye'nin tehdit altına alınmasının tek sebebi israil'i baskı altında tutmuş olmasıdır. Amerika ile israil arasındaki stratejik işbirliğini nazara aldığımızda Suriye'nin üzerindeki tehditlerin mahiyeti anlaşılır."

Mustafa Hoca, israil'in bu topraklarda kurulu unun, Büyük Ortadoğu Projesi için ilham kaynağı oldu unu vurguluyordu.
"israil ile Amerika'nın işbirliği, mevcut kurulu düzeni tamamen yeniden düzenlemeye yöneliktir. Kuzey Irak'ta suni bir Kürt devleti kurulmaktadır."
Aslında haritalar her eyi anlatıyor. Gelin içinde, bulunduğumuz coğrafyayı gözümüzün önüne getirelim. Irak'ın kuzeyinde 20 yıldır bölgenin Türkmenlerden temizlenmesi operasyonu sürüyor.
Güneyde, Amerika destekli ve sadece Filistin'i değil, çeşitli oranlarda, Suriye'yi ve Lübnan'ı işgal altında tutan ve tehdit eden bir israil.

Lazkiye'den Kıbrıs'a Bakarken

Ve Doğu Akdeniz'in ortasında bir küçük ada, hani Atatürk'ün "O giderse nefes alamayız" dediği Kıbrıs. Suriye'ye 80 kilometre. Tüm bu bölgenin denize açıldı ı yerde. Karpaz, Lazkiye'ye sadece 80 kilometre.
Lazkiye'de sahilde yürürken, Şam Üniversitesinde Stratejik Çalışmalar Merkezi Başkanı Faysal Kaltum'un sözlerini hatırlıyorum.

"Kıbrıs, Suriye'nin burnunun dibi. Büyük bir stratejik öneme sahip. Bunu yabancı güçler bizden iyi biliyor. Oradaki yabancı üsler, bizim güvenliğimize büyük tehdittir."
Lazkiye'de Akdeniz'i koklayarak dolaşıyoruz. Suriye'nin kıyı halkıyla neredeyse yarı yarıya Türkçe anla arak, bir zamanlar aynı toprakları payla mı olmanın heyecanını yaşıyoruz.

Lazkiye sahilinde bir aile. Güneşli bir pazar gününü küçük oğullarıyla geçiriyorlar.
Sami henüz be yaşında. Ama birden konuyu savaşa getiriyor.
Sami bana sava tan korktu unu söylüyor.
Elini kolunu filmlerdeki savaşçılar gibi sağa sola sallıyor "Sava olursa savaşacağım" diyor.
Lazkiye sahil şeridinde bir saat içinde onlarca Suriyeli'yle konuşuyoruz. Hem de Türkçe! Güne denizin üzerinde eriyen kırmızı bir top. Hepimiz hızla eriyen koca ate kümesine bakıyoruz.

Bir kadın omzuma dokunuyor. "Sen Türkiye'densin?"
"Evet. Sen neredensin?"
Yaşlı, tombul bir teyze. "Ben buradan, Ermeni'yim" diyor. İstanbul'la ilgili bir yığın soru soruyor. "Türkçe'n çok güzel" diyorum.
Omuzlarını kaldırıp gülüyor:

"E, Ermeniyik biz" diyor. "Anamız babamız Türkçe konuşur."
Sahilde taşların üzerine oturmuş sohbet eden altmışlı yaşlarda üç adam. "Türkiye'ye selam söyle! Türkiye ile Suriye vahittir (birdir) Bizim dedelerimizin hepsi Türk" diyorlar.

"Benim de babam Halep doğumlu" diyorum.
Elimi iki ellerinin arasına alarak sıkıyorlar. Arkamdan uzun bir Türkiye hasreti muhabbeti başlatıyorlar.
Lazkiye'den Halep'e gideceğim. Babamın doğduğu yere.

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Günümüzdeki Diğer Türk Cumhuriyetleri'nin Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir