1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Karabağ'daki Soykırıma Dünya Kör Ve Sağır

MesajGönderilme zamanı: 30 Ara 2010, 18:07
gönderen TurkmenCopur
KARABAĞ'DAKİ SOYKIRIMA DÜNYA KÖR VE SAĞIR

Temmuz 2004 Yolculuğundan


"Kalbimin hüzün dolu köşesi" diyordu, Karabağ'dan söz eder­ken.
Haydar Aliyev, kalbinde o hüzünle yaşadı, son 10 yılını. Sonra yavaşça gözlerini kapadı.

Tarihe bir soykırım olarak geçecek Hocalı. Şuşa da var. Fizuli de. Ağdam da çok çekti.
Ama dünya görmedi, duymadı, kulak asmadı. Daha çok silah, daha çok adam yolladı.
Dünyanın en önemli geçitlerinden biri yıllarca kana boyandı. Yüzyıllar öncesinden gelen ağıtları dinledik orada ve son 15 yı­lın acılarını paylaştık. Acıyı en çok yaşamış olanlarla, kırılmış, kat­ledilmiş, yalnız bırakılmış, ama yine de dik duranlarla konuştuk. Zengin topraklara sahip olmanın bedelini çok ağır ödüyorlardı.
Aynı dil aynı din ve aynı duygu ülkesinin kardeş halklarıyız. Doğuyla kucaklaştığımız Azerbaycan'dayız.

Şuşa'nın Üzerinden Uçan Kuşlar

Müze binasına girmiş programı almak için merdivenlerden yu­karı çıkıyordum ki ikinci katta birden durdum. Müziğin sesi, adınılanma hükmetmeye başladı. Açık kapıdan içeri süzüldüm ve sahne­ de prova yapan iki sanatçının ta burnunun dibine kadar sokuldum.
10 dakikada yüzyılların içinden geçmiştim.

Piyanoda Farhat Badalbeyli vardı. Rauf Abdullayev, viyola­daydı.
Yüzümdeki ifadeye gülümseyerek baktılar. Derin bir nefes alıp"Allah aşkınıza bu neydi?" diye sordum.

Farhat Bey, "Şuşa üzerindeki iki kuşun feryadı" dedi. "Ben Su­salıyım."
İki kuş, Şuşa'da evlerinin üzerinde dolaşıyorlar, ama evlerini bulamıyorlar. "İşte onun hikâyesi" diye ekledi. Bu henüz kaydı bile olmayan son bestesiydi.
Sahnenin kenarına oturduk. Farhat Badalbeyli anlatıyordu. "1993'te Şuşa bir kez daha işgale uğradı. Tek bir Türk kalmadı. Ora­ da Üzeyir Bey'in Bülbül'ün evi vardı. Siz oradan buraya bin bir zor­ lukla getirilen heykelleri gördünüz mü? Ermeni askerler Bülbül'ün, Üzeyir Bey'in heykellerinin bile gözlerini kurşunlamışlardı." Şuşa, Ermeniler tarafından işgal edilen en güzel bölgelerden birinin ismi. Azerbaycan'ın en büyük sanatçılarının doğum yeri.
1993'te tanklar Şuşa'ya da girdi. Şuşa, ateş çemberindeydi. Şe­hitleri yerde kaldı Şuşa'nın, yaşlı, genç kaçabilen kaçtı.

Şuşa'da Azerbaycan halkının dünyaya mal olmuş, Bülbül gibi, Üzeyir Hacıbeyoğlu gibi sanatçılarının anılan, heykelleri kaldı. Ateş­ kesten sonra bu heykeller Ermenistan yetkililerinden satın alınarak Bakü'ye getirilebildi. Hepsi kurşunlanmıştı. Bu nasıl kindi? Bugün Azerbaycan'ın beşte biri Ermeni işgali altında. Ateşkesten beri ulus­lararası platformda ikili üçlü beşli görüşmeler sürüyor. Ama işgal kaldırılamıyor. 1996'da Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının (AGİT), 54 üyesinden 53'ü Karabağ'ın Azerbaycan toprağı olduğu­nu kabul etti. Ama Ermenistan'a hiçbir yaptırım uygulanamadı.

Topraklar işgal akında kaldı. Bir milyon göçmen evlerine döne­medi ve dünya suskun, Ermeni işgalini seyretti. 13 yıldır da seyret­ meye devam ediyor.
Bugün Azerbaycan uluslararası örgütlerin haksız ve yanlı dav­ranışlarının bir simgesidir. Soykırıma uğramış, toprakları işgal edil­miştir ve istedikleri zaman dünyayı ayağa kaldıran, birkaç günde asırların sorunlarının hallini dayatan Avrupa Birliği'nin Amerika'nın dünyaya barış yayma iddiasındaki örgütleri, insan hakları dernekleri, uluslararası teşkilatlar sadece seyretmekle yetindi.

Hocah'da Bir Soykırım Yaşandı

1992'de Hocalı'dan göçenler Baku yakınlarında eski bir hasta­ nede 13. yıllarını doldurdular. Kalın duvarlarla çevrili göçmen yerleşimlerinden birine giriyoruz. Etraftaki çocukların, kedilerin ve sol­gun kadınların arasından geçiyoruz. Mürsel'le konuşuyoruz.
"25 Şubatı 26'ya bağlayan geceydi. Hocalı'da olacaklar önceden belliydi. Muhasara altındaydık. Her tarafı Ermeni askerler çevirmiş­ ti. Agdam'la da ilişkimiz kesilmişti. Tek ulaşım yolu helikopterlerdi.

1992 Şubatının 13'ünde son bir helikopter geldi. Ondan sonra ne erzak geldi ne yardım. Şuşa zaten tükenmişti. Ermeniler 'Siz menge­nedesiniz' demişlerdi. Evimizi, Hocalı'yı terk etmemiz istenmişti. Ama Hocalı dövüştü. 15 yaşındaydım. 25 Şubatta Hocalı kuşatıldı ve işgal başladı. Önce top ateşi duyuldu, sonra tanklar geldi. Bizde sadece otomatik silah vardı. Tanklara işlemezdi. Yaşlı, kadın, çocuk, şubat soğuğunda üstte başta yok, evlerinden fırladılar. Kar diz bo­yu, piyade gittiler ve öldüler."

Konuştukça gözleri zifir oldu. Annesi yanı başında önüne bakı­ yordu. Gözlerinden yaş bile akmıyordu. Hocalı'da akan kanla bera­ber akacak yaş da kalmamıştı.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, dünyanın adalet da­ğıtıcılarının işine gelince nasıl kör sağır ve dilsiz olduklarını anlatı­ yordu.
"Ermeniler, bizim topraklarımızı zapt etti. İşgale uğradık. Top­raklarımıza tecavüz edildi. Bir milyon insan evsiz kaldı. Büyük devletler bizi eşit durumda değerlendirdiler, aynı teraziye koydular. Adaletten bihaberlerdi. İkili yanaştılar. Aynı Türkiye'ye yaptıkları gibi. Çok yanlı davrandılar. Biz her ne olursa olsun bu toprakları ge­ri alacağız.

Hocalı'daki soykırım dünyada eşi benzeri olmayan bir soykı­rımdır. Yaşlı, civan, körpe demediler, hepsini kırdılar ve uluslarara­sı kurumlar gözlerini bağladı. Birleşmiş Milletler de sustu. Toprak­larımız azat olana dek Ermenistan'la hiçbir işbirliğine girmeyiz, de­ dik. Ama baskıları hiç azaltmadılar; Türkiye gibi bizi de hiç rahat bırakmadılar. Şimdi Türkiye Ermenistan'a kapılarını açsın diye baskı altında. Bir taraftan Türkiye-Ermenistan sının açılsın diyorlar, öte yandan soykırım diye her yerde kanun çıkartıyorlar. Bu onların ma­hiyetidir."

"Arkalarında büyük devletlerin çıkarları var" diyorum.
"Tabii ki! Yoksa tek bir Ermenistan nedir ki! Ahalisinin yansı çı­kıp gitmiş, kalanlar sefil. Ama arkada büyük devletler ve lobi var. Büyük devletlerin merakları (çıkarları) var. Bizim problemimiz bu."
Mütevazı, ciddi ve dostça konuşuyordu. Sözcükleri evirip çe­virmeden önemli saptamalar yapıyordu.
Ülke bir petrol denizinin üzerinde oturuyordu, dünyanın en stratejik geçitlerinden biriydi. Kendi haline bırakılmayacağı belliydi. Oyun, Sovyetlerin son döneminde, Ermenilere verilen destekle baş­lamıştı.

Haydar Aliyev'in Gidisini Beklediler

Yıl 1987. Sovyetler Birliği dağılıyor. Gorbaçov işbaşında. Polit büro'da bir büyük isimle çatışıyor. Haydar Aliyev, 1987'ye kadar Sovyetlerin üst yönetim organı Polit büro'nun ikinci adamı, dünya­yı yöneten birkaç kişiden biri. Gorbaçov'un tehcir politikalarına iki yıl boyunca direndi, sonunda istifa etmek zorunda kaldı.
Bu, felaketin başlangıç noktasıydı. Çok kısa bir zaman sonra, Batı'nın da desteğiyle Azerbaycan topun ağzına kondu.

Resim
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev.

İlham Aliyev genç bir adam olarak bütün bu süreci yaşamıştı. Haydar Aliyev göz hapsine alındığında, o da öğretim üyeliğinden çı­ karılmıştı. "Haydar Bey'in istifasından 15 gün sonra, Ağan Aganbegyan Paris'te 'Ermeniler, Karabağ'ı almalı!' diyor. Başlamak için Hay­ dar Aliyev'in gitmesini bekliyorlardı herhalde" diyorum.
"Doğrudur" diyor.

"1994'e kadar en çok şehit veren ülkelerden biri Azerbaycan. Burada kaçkınların yerleşimlerine gittim. Sanırım devlet politikası olarak geri gitmeleri düşünülüyor ki çok yerleşik durumda değiller, işgal edilmiş topraklar geri alınabilecek mi bir gün?"
"Ben şüphe etmirem ki bu topraklar geriye alınacak. Azerbay­ can bütünleşecek" diyor. "Bunun iki yolu var. Biri sulh yolu. Biz ba­rışçıl yol isteriz. Hem AGİT Minsk Grubu'nda hem Avrupa Şurası'nda bu meseleyi konuşup dikkat çekiyoruz. Çünkü sulh yolu is­ teriz. Ama bu, sadece bize bağlı değil. İki taraf da istemeli. Biz yine çalışacağız gördük ki bu yol galebe çalmıyor o zaman başka husus­lardan istifade edeceğiz."

Haydar Aliyev'in politik arenadan çekilişinden sadece birkaç ay sonra 1988 Şubatında Ermeniler saldırılara başlamışlardı. "Karabağ Ermenilerindir!" sloganları ilk kez o zaman duyuldu. Sonraki dört yılda Azerbaycan'ın beşte biri Ermeni işgaline uğradı.
Yıl 1990, günlerden 19 Ocak. Bakü'de. huzursuzluk artıyordu. Halk yönetimi istifaya davet ediyor ayaklanma başlıyordu. Mosko­ va, Bakü'ye müdahale etti. Bu, Moskova için de bir kırılma nokta­sıydı.

Bakü'de yönetim Gorbaçov'un işbirliğiyle bir katliam gerçekleş­tirdi. Sonuç 600 ölü, yüzlerce yaralı. Baku kırılmıştı.
Bakü'deki yardımcımız Ahmed Mehmedov bir Ahıska Türkü. Ailesi, 1989'da o henüz beş yaşındayken, Özbekistan'dan Bakü'ye göç ediyor. Birkaç ay sonra burada tarihin en kanlı saldırılarından biri gerçekleşiyor. Bizi şehitliğe götürüyor. Dizi dizi mezarların önünden yürürken Ahmed beş yaşını hatırlıyor.
"Yollar hep kandı. Tankların karşısına geçmiş adamlar vardı. Hepsi öldürüldü. İkinci gün, babam birilerine 'Ölü toplamaya gidi­yoruz' dedi. Ben biraz sonra kapının dışına çıktım. Yolları hortum­ la yıkıyorlardı."

Şehitler anıtına doğru yürüyoruz. Çoğu 20 yaşında ölenlerin karanfillerle süslü resimlerine bakıyorum. Biri genç, diğeri orta yaşlı iki kadın mezarlardan birine çiçek koyuyor. "Başınız sağolsun" diyorum "Sağol" diyor orta yaşlı olanı. Genç kadın hep önüne bakıyor.
"Çok çetindi çok" diyor.
"Yakınınız mıydı?" diye usulca soruyorum.

Genç kadın başını kaldırıyor. Tokat gibi bir cevap veriyor:

"Ha­misi bizimdi."
1990 Ocak ayında, Haydar Aliyev Moskova'da göz hapsindeydi. Koca Sovyetler dağılırken Baku kana boyanıyordu.

Bütün dü­şüncesi tek noktaya odaklanmıştı:

Azerbaycan'a dönebilmek. Devle­ tin en üst düzey yöneticilerinden biri olarak değil elbette. Mosko­va'yı, oturduğu bölgeyi bile terk etmesi yasaktı. Her gittiği yerde iz­leniyordu.

Deliliğe vurdu. Her sabah giyinip elinde bir çanta Moskova Havaalanı'na gidiyor, birkaç saat sonra geri dönüyordu. Oturduğu böl­gedeki nöbetçi asker nereden geldiğini sorduğunda "Bakü'ye kadar gittim geldim" diyordu. 15 gün boyunca her gün aynı şeyi yaptı. Ar­ tık izlenmiyordu. Zavallı, bunak bir yaşlı adamdı o. 1990 Mayısı'ydı bir sabah evden çıktı ve bir daha dönmedi. Bakü'ye gelmişti.
Baku güvenli değildi. Haydar Aliyev doğduğu yere Nahçıvan Özerk Cumhuriyetine gitti, orada halk onu bağrına bastı. O günler acı ve çaresizlik günleriydi. Her gün Karabağ'ın bir köşesi daha düş­man eline geçiyordu. Savaşacak adam yoktu. Azerbaycan'da yöne­ timler değişiyor, her gün yeni bir isyan haberi geliyordu. Ülke içte ve dışta düşmanla çevriliydi.

1993'te halkın dayatmasıyla Azerbaycan'ın cumhurbaşkanı ol­du. İşgal ve isyanlar son hızla sürüyordu. Ermeniler, Karabağ'ın çev­resinde tamamen Türk yerleşimleri olan Ağdam, Kelbeşir, Fizuli, Laçin'i de işgal edeceklerdi. Azerbaycan kırılmıştı. Aliyev ateşkes ilan etti.
Binlerce insan ölmüş, 1 milyon Karabağlı evsiz yurtsuz kalmış­tı.

Şimdi çoğu Merdekan'da eski bir hastanede ya da lojmana çev­rilmiş bir okulda yaşıyorlardı. Merdekan'da çocuklar bizi kaçkınla­ra götürmüştü.
Merdekan'da Güneşli Sanatoryumu'na yerleştirilmişlerdi. 50 ai­leydiler. Onlar ölüm kaçkınlarıydılar. Burada doğan çocuklar şimdi 13 yaşında.

Sanatoryum koridorlarında yeni doğan bebeler, soluk yüzlü an­ neler, namaz kılan dedeler. Her oda başka bir roman. Mutfak diye küçük bir masayı kullanıyorlar; tuvalet ortak, çamaşır yıkamak, banyo yapmak çile.

Başında beyaz tülbentiyle bize hoş geldin diyen kadın "Fevral (şubat) 26 idi. Hocalı'dan çıktık. Körpe uşaklarla geldik buraya" di­yor.
"Hocalı'ya bir gün gidebileceğini düşünüyor musun?" "Presidentimiz bir gün geri alacak oraları. Arzumuz odur. Dü­şün, altı evladımın atası (babası) şehit oldu. Mürsel'in atasının me­zarı orda kaldı."
Toplantı odasında çocukların çığlıkları arasında konuşurken yaşlı bir adam geliyor.

Önce sessizce kenardan dinliyor sonra ağır, etkileyici bir sesle anlatıyor:

"Bizim Türk halkı Atatürk'ün halkıdır ve son zamanda Haydar Aliyev'in halkı Azerbaycan halkıdır. Bu iki halkın rehberleri bir olursa, siyaseti bir olursa, halkları da bir olur ve biz kazanırız. Ayrılırsak kazanamayız. Ben 70 yaşındayım. Şayet sulh yoluyla toprak­lardan çıkmazlarsa, şu kesin ki, harp yoluyla azat edeceğiz toprak­larımızı."

Sonra sesi düştü, başı öne doğru eğildi. Kalın kaşlarının altın­dan bakarak fısıldadı:

"Ben her gece Karabağı düşünürüm. Rüyamda görürem. Keşke aç kalsaydım da toprağımda olsaydım. Hiçbir Azerbaycanlı öz toprağını unutamaz, unutmayacak."
Her gece yaşlılar Şuşa'nın, Hocalı'nın yemyeşil hayalleriyle uyu­dular. Sonra soğuk terler içinde uyandılar. Kâbuslarında, aksakalla­rın karların içinde düşüp kalışları, küçük bebeklerin yüzüne ölü­mün inişi vardı.
Mürsel Hasanov, zor şartlar altında inancını, umudunu kaybet­memiş olanlardandı. Aksakalıyla, başı ellerinin arasında dinledi.

Sonra yavaşça doğruldu, alçak sesle Asya'nın her yanında yankıla­ nan bir bakışı dillendirdi:

"Şikâyetimiz yoktur yaşamdan" dedi. "Men seyredırem dünyayı. Çok eziyetler çekmişem. Normal yaşayı­şımız yoktur, ama şikâyet eylemem. Çünkü bu da bir merhaledir, insan ne kadar eziyetle yüzleşir o kadar güçlenir."
Onlarla vedalaştık. Bahçede genç kızlığa yeni adım atmış küçük kızlar var. Gece gündüz televizyon seyrediyorlar. Belli ki işgalden sonra doğmuşlar. Neden buradalar lanı olarak yerine oturtamıyor­lar. Kamerama artistik pozlar veriyorlar. İçim ürperiyor.
Vamp bakışlar, televizyon ve mecmualardan gözlerine geçmiş ti, Onlar gençti, tek dilekleri oradan kurtulmaktı.
Şartların zorluğu ve geleceğin belirsizliği umutlarını zayıflatı­yordu. Bilinmezlikler, onları tehlikelere açık hale getiriyordu.

Onlar duvarların ardında kaldılar. Merdekanda deniz kenarına indiğimizde ülkede son 10 yıldır sıcak parayla tanışan bir kesimin sayfiye evleriyle karşılaştık. Ama aynı kare içinde, bir gün kentleri­ ne dönmeyi bekleyen insanlar da vardı. Ve bu çelişki can yakıcıydı.
Her penceresinden çamaşırlar sarkan beş altı katlı bir bina. Bir zamanlar fabrikaymış. Binanın önündeki koca su birikintisinin önünde kucağında bebekle bir adam. "15 yıl oldu, Şuşa'yı terk edeli" diyor.

Yoksulluk ve çaresizliğin biraz ötesinde lüks bir lokanta. Garaj son model arabalarla dolu. İçerde Ukraynalı bir şirketin yetkilileriy­le yemek yiyen Azerbaycanlı işadamları.

İlham Aliyev'e bu kareleri anlatıp sormuştuk:

"Yoksul yaşayanlar ile varlıklı olanlar aynı kareye sığıyor. Ara­daki uçurum giderek derinleşiyor. Bu büyük sorunların habercisi değil mi?"
Ellerini iki yana açıp, "Bunlar pazar ekonomisinin fenalıkları­ dır" demişti. "Bugün Azerbaycan'da serbest pazar ekonomisi var. Yüzde 75 özel sektörde. Sosyal adaleti sağlamaya çalışıyoruz. Unut­ mayın, 8 milyondan 1 milyonu Karabağ kaçkını. Onlara devlet ba­kıyor. Ama ülkemizde hainler vardır. Ülke aleyhine hareket ederler. Bazıları öz ülkesine ihanet ediyor, bazıları dışardan iş çeviriyor, dış istihbarat örgütlerinin besledikleri var. Bunların hepsini siz yaşamış­sınız biz de yaşıyoruz. Ama iktidarın halkla ilişkisi sıcaktır, gücü­müz buradadır."

2005'in Ağustosu'nda Hürriyet gazetesinde bir haber. Cumhur­başkanının sözünü ettiği hainler, Tiflis'te Ermenilerle bir para alış verişi sırasında görüntülenmişlerdi. Videobantta, Azerbaycanlı biri­lerinin Ermenilere "Bir gün Karabağ'da birlikte şampanya içeceğiz" dediği kayda alınmıştı. Bazıları için vatan bile satılık bir metaydı.
Soros'un Açık Toplum Vakfı'nın ve diğer Amerikan kuruluşla­rının desteklediği YOH (Yok) örgütü, ülkede Amerikan tarzı "demokrasi"ye geçiş için faaliyetleri hızlandırıyordu. Ermeni işgalini sempatik göstermeye çalışanlar bile vardı. Kısacası her ülkede hain­ler, işbirlikçiler bulunuyordu.

Bakü'de Atatürk Merkezi

Baku'de güzel, bakımlı bir bina. Üzerinde Atatürk Merkezi ya­zıyor. Haydar Aliyev'in açtığı bir araştırma merkezi aslında. Başında Prof. Nizami Caferov.
"Burası Haydar Aliyev'in rüyasıydı" diyor. "O Atatürk'ü çok gü­zel bilirdi. Azerbaycan'da devleti kurarken Atatürk'ü daha da derin­den anlamıştı. Böyle güzel bir merkezi kurdu ve Atatürk'ün derin­ den öğrenilmesini istedi."
Duvarlarını Atatürk'ün resimlerinin süslediği salona giriyoruz.

Prof. Nizami Caferov, öğretim üyesi ve milletvekili. Geleceğin muasır medeniyetinin Avrasya'da kurulacağını söylüyor. "Dünyanın en büyük medeniyetleri Avrasya'dan çıkmıştır ve çağdaş medeniye­ tin adresi de burasıdır" diyor.

"Avrasya, büyük devletçilik, büyük idarecilik, bilge yaşayış, maneviyat ve düşünce mekânıdır" diyor. "Amerika aşın gelişmiştir. Bunun getirdiği aşın problemlerle yüzleşmektedir; Afrika geri bıra­kılmıştır, bunun zorluklarıyla uğraşır, ama Avrasya sonunda normal bir sistemin temsilcisi olacaktır. Adil bir sistemle orta yolu bulacak yeteneklere sahiptir. Dünya, bir zamanlar, Türklerin yarattığı büyük bir armoniye sahne olmuştu. Biz o güce yeniden ulaşmalıyız."
Profesör Nizami Caferov'un Türkoloji konusunda önemli araş­tırmaları vardı.

Gelecek yüzyılın farklı olacağını söylüyordu:

"Türk dili çok önemli. Avrasya platformunda iki dil vardır. Bi­ri Türk dili, diğeri de Rus dilidir. Ve Rus dili, yüzyıllar boyu Türk dilinin egemenliği altında oluşmuş, gelişmiş bir dildir. Bizim şimdi üzerinde durduğumuz konu, Türkiye Türkçe'sinin tüm Türk dün­ yasının anlayacağı umumi bir dil haline gelmesidir. Böylece yaklaşık 150 milyon kişi aynı dili konuşacaktır."

Atatürk Merkezi'nden Baku'nun kalabalık caddelerine çıkıyo­ruz.

"Artık özüme Mahsus Değilem"

Düşünüyoruz, Azerbaycan daha 15 yıl önce dağılmanın arife­ sinde bir Sovyet Cumhuriyeti'ydi. Dünya çapında bir lider başına geçti ve bir satranç ustası gibi her hamleyi hesap ederek Azerbay­can'ı bugün bulunduğu yere getirdi. Ermeni işgalinin yayılmasını önledi. Çeşitli darbe ve suikast girişimleri atlattı, isyanlar bastırdı. Ülkenin zengin kaynaklarını en akılcı şekilde değerlendirdi. Haydar Aliyev, dış devletlere Azerbaycan'ı saymayı öğretti.

"Kalbimin hüzün dolu köşesi" derdi Karabağ için. O kalp bu hüzne dayanamadı. Bugün eziyetle güçlenmiş kararlı Azerbaycan halkı zulmün galip geleceğine inanmıyor.
İlham Aliyev'le, Ali Rıza oğlu Haydar'ın bıraktığı yerden devam ediyor.

İlham Aliyev bana babasıyla bir sohbetini aktarmıştı:

"Bana 'Be­ nim yolum budur ve o yolda her şeye hazırım' demişti. Onu şimdi daha iyi anlıyorum, bugün ben de o yoldayım. Bu yol rahat bir yol değil, memleketin sorumluluğu bendedir. Geleceği ben çizmeliyim. Ben artık biliyorum ki bir çizgi var ve ben onu geçtim. Artık özüme mahsus değilem. Ben cumhurbaşkanıyım."
Kendi kendine konuşur gibiydi, yüzünde zarif bir gülümse­meyle bizi yolcu etti.

Kaynakça
Kitap: SINIRLAR ARASINDA
Yazar: BANU AVAR