Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Allah ile Aldatanların Aradığı Kitle: Raiyye

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

Allah ile Aldatanların Aradığı Kitle: Raiyye

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Kas 2010, 04:03

ALLAH İLE ALDATANLARIN ARADIĞI KİTLE: RAİYYE

Raiyye (çoğulu: reaya) Kur'ansal bir tabirdir ve 'davar sürüsü' anlamındadır. Raiyyeyi güdene 'rai' denir ki çoban anlamında kullanılmaktadır. Bütün krallık-sultanlık sistemleri bir raiyye sistemidir. Nitekim, bir padişahlık sistemi olan Osmanlı düzeninde halkın genel adı 'raiyye'dir. Mondros Mütarekesi'nin ardından işgal edilen İstanbul'un o günkü manzarası içinde padişah Vahdettin'i ziyaret edip ona Türk milletinin ayaklandığını ve işgalcileri er-geç topraklarımız dışına atacağımızı, bundan emin olması gerektiğini bildiren ulema ve subaylara Vahdettin'in söylediği sözler tarih ve Kur'an mesajı açısından ibret ve dehşet vericidir.

Olay şöyle gelişmiştir:

Osmanlı Mebuslar Meclisi 16 Mart 1920 günü işgal kuvvetlerince basıldığında, Celalettin arif, Rauf Orbay, Balıkesirli Müderris Abdülaziz Mecdi Efendi, Yalvaçlı Ömer Vehbi Hoca (Müdafaai Hukuk Cemiyeti geçici heyeti reisi, Konya Müftüsü, daha sonra Konya Milletvekili, TBMM 1. Reis Vekili, Şer'iye Vekili) durumun vehametini anlatmak üzere Padişah Vahdettin'i ziyaret ederler.

Aralarında şu konuşma geçer:

Vahdettin- Ecnebiler her şeyi yapabilecek vaziyettedirler. Meclisi Mebusan müzakerelerinde sözlerinize fazlaca dikkat etmelisiniz.
Vehbi Hoca- Şevketmeab! Millet azimlidir; vatanını da sizi de kurtaracaktır.

Padişah-Hoca, Hoca! Sözlerinize dikkat ediniz! Fiili hadiseler meydandadır. Akıl için yol birdir. Bu adamlar İsterlerse yarın Ankara'ya girerler. Abdülaziz Mecdi (sarayın penceresinden gözüken düşman donanmasını göstererek)Bu kafirlerin kudreti, şu denizdeki toplarının menzili içindedir. Millet demir gibidir. Onu yıkamayacaklardır. Padişahım, müsterih olunuz. Millet sonuna kadar mücadele edecektir.

Vehbi Hoca- Millet, vatanını son damla kanına kadar müdafaa edecek ve Cenabı Hakk'ın inayetiyle muzaffer olacaktır. Padişahım, buna itimat ediniz.
Rauf Bey- Hoca efendiler, zat-ı şahanelerine hakikati arz ediyorlar. Padişahım! Millet hudutları dahilinde istiklalini ve makamınızı kurtarmaya azmetti. Millet sizden bir muahedeye imza koymamanızı istirham ediyor. Aksi takdirde akıbet çok tehlikeli görünüyor. Siz, mahsur vaziyette olduğunuz için imza etmeye mecburiyetiniz de yoktur.

Sinirlenen Padişah, sert bir şekilde ayağa kalkar ve soğuk bir ses tonuyla şöyle cevap verir:

"Bu millet koyun sürüsü, bir çoban lazım.
O da benim." Ve konuşmayı sona erdirir.

Saraydan çıkacakları sırada Vehbi Hoca, arkadaşlarına dönerek şu tarihi cevabı verir:

"Bu adam nefsini ıslah etmezse akıbeti fenadır. Allah büyüktür. Bu millet halaskarını bulacaktır. Milleti koyun sürüsü addetmek Allah'ın rızasına aykırıdır. Yaşarsak çok şeyler göreceğiz.". Vahdettin nefsini asla ıslah etmedi, memleketini işgal edenlerle işbirliği yaptı, sonra da onlara sığınarak ülkesini terk etti.

Onun hakkında büyük bir ferasetle bir tahminde bulunan Vehbi Hoca, daha sonra (1 Kasım 1922) onun saltanattan indirilmesine ilişkin fetvayı yazma işini, Şer'iye Vekili olarak üstlenecektir.

Wuru'l-Beyan fi Tefsiri'l-Kur'an adlı ünlü tefsirin de müellifi olan Vehbi Efendi'nin Padişah Vahdettin'in tahttan indiriliş ve halifelikten uzaklaştırılışını hükme bağlayan fetvası kısmen sadeleştirilmiş şekliyle şöyledir:

"Müslümanların padişahı ve halifesi olan kişi, düşmanın, bütün Müslümanlar aleyhinde mahva sebep olan ağır tekliflerini hiçbir mecburiyeti yokken kabul ile Müslümanların haklarını müdafaadan aczini ortaya koyarak ve Müslümanların mücahitçe savaşlarında düşman tarafına muvafakat ederek Müslümanların çözülme ve mağlup olmasını hazırlayan hareketlere fiilen teşebbüs ve bu tür yıkıcı hareketlere devam ve ısrar ve daha sonra da ecnebi himayesine iltica ederek hilafet makamını terk ve hilafetten bilfiil feragat etmekle makamından şer'an indirilmiş olur mu?
Elcevap: Olur."
(Kutay, aynı eser, 90)

Onun hakkında tarihin ve Türk milletinin hükmü açık ve nettir: Korkak hain. Millet ve tarih mesela, Abdülmecit hakkında böyle bir hüküm vermemiştir.
Oysaki Abdülmecit de Osmanlı'nın veliahtlarından biridir, halife unvanı almıştır. Mesele, Osmanlılık meselesi değildir. Milletin kurtuluş mücadelesine karşı olup olmama meselesidir. Abdülmecit millete düşmanlık yapmamıştır, milletin istiklali için canını ortaya koyanlar aleyhinde çalışmamıştır, onları aforoz etmemiştir. Ama Vahdettin, Milli Mücadele kahramanlarını aforoz ederek onlar hakkında ölüm fetvası verdi, Ankara'da Rifat Börekçi de hutbeleri onun adına değil, millet adına okutarak onu millet adına aforoz etti. 1921 Nisan'ında Ankara'da Milli Mücadele hakkında bilgiler veren 28 sayfalık Fransızca ve Türkçe bir broşür yayınlanmıştır.
O broşürde ilk resim Abdülmecit Efendi'nindir. Sonraki resimler Milli Mücadele kahramanı komutanlarındır. Vahdettin'in resmi yoktur. Çünkü milletin hükmü budur.

TBMM'nin Milli Mücadele günlerindeki zabıtlarına bir bakın, Vahdettin adının her geçtiği yerde Meclis'ten şu sesler yükselmektedir:

"Kahrolsun, hain, Allah cezasını versin..."

Bu sesleri yükselten Meclis'in yarıya yakını sarıklı din adamlarından oluşmaktaydı:

Hocalardan, müftülerden, müderrislerden.

Dahası var:

Aynı Meclis'te, konuşmacılar, Milli Mücadele'ye karşı sergilenen hıyanetlere ve bu hıyanetleri sergileyen hainlere isim vermeden değindiklerinde salondan çoğu zaman "Vahdettin, Vahdettin! Allah kahretsin!" sesleri yükselmiştir.

Hırsları, çıkarları uğruna Osmanlı'ya ihanet ederek İngilizlerle işbirliğine giden Şerif Hüseyin gibi bir adam bile, yeri geldiğinde İngilizleri sorgulayabilmiş, onlara kuşkuyla bakabilmiştir. Türklerin Padişahı ve Müslümanların Halifesi unvanı taşıyan Vahdettin ise bu kadarını bile yapamamıştır. 'İngiliz Devlet-i Fahimanesi' diye andığı, tarihin en büyük İslam düşmanı İngiltere'ye aralıksız ve tereddütsüz bağlı kalmış, Türk milleti ile İngiltere'nin hesabı her çeliştiğinde İngilizlerin yanında yer almıştır.

Sonra da, hain Şeyhülislam Mustafa Sabri'ye kaleme aldırtıp yayınladığı 'Beyanname' adlı hezeyannamesinde, vatanını terk edip İngilizlere sığınmasını anlatırken vicdan ve izanı sızlamadan kendisinden şöyle bahsedebilmiştir:

"Müvekkil-i zişanı olduğum Peygamber'in hicret sünnetini izledim."

Vahdettin kendisini , bütün olup bitenlerden sonra, İslam'ın temel esaslarına aykırı bir adlandırmayla 'Peygamberin şerefli vekili' diye anmaktadır.
Bu da yetmiyor, İslam'ın baş düşmanı işgalci İngilizlere sığınışını 'hicret' olarak gösteriyor ve Haçlı'ya sığınma rezilliğini 'Peygamber'in sünneti' diye anıyor. Vahdettin'in o beyannamede İslam açısından işlediği suç sadece bu kadar değildir.

Beyannamesinin bir yerinde şunu söylemek bedbahtlığını gösteriyor ve farkında olmadan küfre yelken açıyor:

"Beni haksız yere ihanetle suçlayanlar saltanatla hilafeti ayırarak saltanat-ı Muhammediyeyi yıkmış, sadece vatanlarına değil, İslam'a da ihanet etmişlerdir.". Bu kendinden habersiz adam, demek istiyor ki, "Benim saltanatıma son verilmesiyle Hz. Muhammed'in saltanatı da bitmiştir. Bunu bitiren de Milli Mücadele'yi verenlerdir."

Dikkat edilirse, Vahdettin, Hz. Peygamber'in sıfatının başına bir 'Hz.' bile eklemezken kendisinden 'zişan' (şanlışerefli) diye bahsediyor. Hem de Cenabı Peygamber'in isminin tam yanında. Halbuki, İslam terbiye ve geleneği, o ifadede 'zişan' sıfatının Hz. Peygamber'e verilmesini gerektirir. Büyük Osmanlı'nın gerçekten büyük padişahlarının yaptıkları gibi. Bu büyük cihan padişahları , Kabe'ye ve Hz. Peygamber'in türbesine hizmetlerini anlatırken, kendilerini Araplar gibi 'sahibul-Haremeyn' (Mekke ve Medine'nin sahibi) diye değil, 'Hadimul-Haremeyn' (Mekke ve Medine'nin hizmetçisi) olarak anmışlardır. O Osmanlı'dan, Vahdettin gibilerin temsil ettiği Osmanlı'ya geliş ne büyük bir acı, ne büyük bir talihsizliktir! Kur'an, işte bu sistemleri 'bozgun ve zillet sistemi' olarak nitelemektedir. (Nemi Suresi, 34)

Kur'an, Bakara 104. ayette, mensuplarını raiyyeleşmekten kaçınmaya çağırmaktadır:

"Ey iman edenler! 'Raina!' demeyin, 'Unzurna!' deyin/Bizi davar gibi güt!' diye konuşmayın, 'Bize bak!' diye konuşun ve dinleyin."

Hu çağrı, demokrasinin, özgürlük ve yetkin bireyin temel söylemidir. Kur'an, iman sahiplerini davar sürüsüne dönmemeye çağırmakla, biraz da bu gerçeğin altını çizmektedir. Davarlaşmış bir kitle, şeytana teslimiyet malzemesi olmaya hazır demektir. Bunun içindir ki şeytan, kitleyi teslim alma stratejisinin ilk faaliyeti olarak kitleyi davarlaştırır. Yani aklını işletemez, sorgulayamaz, "Neden ve niçin?" sorularını soramaz hale getirir. Bu, "Gelen ağam, giden paşam" kitlesi, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!" rahatlığını tercih etmeye başlar. İşte, davarlaşma noktası bu noktadır. Dinci siyaset kadroları veya din üzerinden siyaset yapan kadrolar, şeytanın ordularından biri olan din sınıfı ile kader birliği yapan bir şeytan hizbidir. Bu timle bu ordunun işbirliği gerçekleşmeden Allah ile aldatmanın hedefine varması asla söz konusu olamaz. İslam dünyasında bu işbirliği asırlardır yürürlükte bulunuyor. Günümüz Türkiyesi bu işbirliğinin en tipik görünümlerine sahne olan bir coğrafyadır. Bir yandan "İslam'da din sınıfı yoktur" derken öbür yandan, imamlara yılda iki katrilyon devlet parası maaş olarak dağıtılmaktadır. Bu, İslam'ın bütün buyruklarına aykırı bir Hıristiyan! yapıdır.

Kaynakça
Kitap: Allah ile Aldatmak
Yazar: Yaşar Nuri Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir