Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

TEHCİR, İSYAN EDİP DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ YAPANA UYGULANDI

Burada Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluş Tarihi ve Kurtuluş Savaşı'mız hakkında konular bulabilirsiniz

TEHCİR, İSYAN EDİP DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ YAPANA UYGULANDI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Kas 2010, 03:08

TEHCİR, İSYAN EDİP DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ YAPANA UYGULANDI

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, 1915 yılında Ermenilerin düşmanla işbirliği yapıp isyan etmeleri nedeniyle tehcire tabi tutulduklarını söylüyor. Soykırımı yapıldığı yönündeki tezleri reddeden Halaçoğlu'na göre tehcir sırasında öldürülen Ermenilerin sayısı en fazla 8 bin 500, soğuktan ölen yok, açlık, yorgunluk ve hastalıktan ölenler ise 50 bin civarında. Halaçoğlu, 1921'de 1 milyon 200 bin Ermeni'nin yaşadığını savunuyor. 1915 yılında Osmanlı'da bir etnisite probleminin varlığından söz edilebilir mi?

- Osmanlı Devleti bir imparatorluk. Üniter yapıya sahip değil. 19. yüzyıla kadar böyle bir problem yoktur. 1863'ten itibaren misyonerlik çalışmaları eğitim kurumları açmaya yönelmiştir. İlk açılan Robert Kolej'dir. Bu, etnik grupları faaliyete geçirme örneğidir. Robert Kolej'in 1868'de verdiği ilk mezunlar Bulgar isyanının elebaşlarıdır. Bunu Anadolu'ya yayılan Amerikan okullarıyla değerlendirirseniz etnisite probleminin nasıl çıkarıldığını görmüş olursunuz.. . Ermeni tehcirinin sebebi neydi?

- Ermeniler 850 yıldır Türklerle birlikte yaşıyorlar. En küçük bir çatışma yok. Ne oldu da çatışmalar çıktı?

1878'deki hareketin başlangıçında Karahaç Cemiyeti kurulmuş. Amerika'da zencilere karşı kurulan Kulu Klux Klan tarzında bir cemiyet. Ermenileri silahlandırıp Müslümanlar üzerine sevk eden bir kuruluş. Rus Van Konsolosu Temren, "Aslında Ermenilerle Müslümanlar arasında problem yaşanmamaktadır. Bütün problem Ermenileri kiliselerde toplayıp propaganda yapan komitelerdedir. Onlar kendilerinden olmayan Ermenileri bile kılıçla tehdit ediyor" diyor. 1914-15'e geldiğimizde Ermenilerden daha fazla Rum nüfus olduğu halde neden bunlar değil de Ermeniler tehcir edildi? Osmanlı eğer etnik temizliği hedeflemişse, Rumları da tehcir etmesi lazımdı. Rumlar tehlikeli değil miydi?

- Rumların öyle bir hareketi yoktu. Dünya savaşında Fransız arşivinde Ermenilerle ilişkilerini görüyorsunuz, tüfek, mermi yardımı... Ermeni delegasyonu başkanı yazdığı 5 Kasım 1914 tarihli mektupta "İskenderun'a yapacağınız çıkarmada yardıma hazırız" diyor. Fransız ordusunun yarıya yakını Ermeni gönüllülerden oluşuyor. İngiliz ordusunda General Allenby'nin komutası altında 8 bin Ermeni askeri var. Rus ordusunda 150 bin kişilik Ermeni'den ayrı olarak Antranik ve Nazarbekoff'un idaresinde 40 bin Osmanlı Ermenisi Türklere karşı mücadele ediyor. Ayrıca Zeytun bölgesinde oluşturulan 15 bin kişilik Ermeni kuvveti, sabotajlar düzenliyor. Bunlar Fransız belgelerinde var. Bunları incelemeden birisinden duyduğunuz acıklı sözlerle tarih yazamazsınız. Tehciri getiren koşullar bunlar mı?

- Kesinlikle. İsyan hareketleri, düşmanla işbirliği yapmaları... Van'da isyan çıkmış, oradan Fransız arşivine giden belgelerde "Buradaki isyanımız başarıyla devam etmektedir, şu ana kadar 6 bin kişiyi katlettik" deniyor. Ayrıca Bitlis, Muş ve Erzurum'daki isyan devam ediyor. Antep'te, Harput'ta isyanlar var. Siz o zaman Suriye, Irak, Kafkasya ve Çanakkale cephelerinde düşmanla savaşıyorsunuz.

Tehcir sırasında Ermeniler arasında bir ayrım söz konusu mu?

- Tabii ki evet. Osmanlı arşivinde Protestan ve Katoliklerin tehcir edilmemesine ilişkin talimatlar var. Fakat onların içerisinde de olaylara karışanlar varsa tehciri emrediliyor. Osmanlı Devleti'ndeki tüm Katolik ve Protestanların sayısı bu tarihte 90 bin civarında. Ermenilerin toplam nüfusu ne kadar o dönemde?

- Osmanlı istatistiklerine göre bir milyon 294 bin kişi. İngilizlere göre 1 milyon 602 bin, Fransızlara göre 1,5 milyon, Patrikhane'ye göre bir milyon 915 bin kişi. Hepsinin ortalamasını alırsak, 1,5 milyon civarında denilebilir. Tehcirde kaçı öldü?

- Emniyeti Umumiye Müdüriyeti belgelerinde "500 kişi Erzurum ile Erzincan arasında, Kürt eşkıyası tarafından katledildi" diyor. "Urfa'dan Halep'e giden 2 bin kişilik kafile Arap eşkıyasının saldırısı sonucu katledilmiş". Bir de Diyarbakır ve Mardin bölgesinde kamplarda üç gün 700'er kişi kaçırılarak katledilmiş, yani 2 bin kişi civarında. Bunların toplamı 4 bin 500. Ayrıca Erzurum'dan gönderilen kafilenin Dersim bölgesinde tamamen yok edildiği belirtiliyor. Rakam yok. Kafileler en fazla 2 bin kişidir. İki kafile burada katledilmiş ise 8 bin 500 rakamı çıkıyor. Diğer nedenler, soğuk, açlık hastalık gibi..

- Soğuktan ölüm yok. Mayıs-haziran ayında gönderilenlerin soğuktan öldüğü söylenemez. Açlık ve hastalık... 1. Dünya Savaşı'ndayız. Orduya yiyecek gönderiyorsunuz, Ermenileri de sevk ediyorsunuz. Ayrıca tamamı Suriye'ye sevk edilmiyor. Bir kısmı Kafkasya'ya göçüyor. Savaş sırasında yeterli yiyecek verilmemesi, yolun meşakkati, salgın hastalık var. Bunlardan kaynaklanan ölümler tespit edebildiğimiz kadarıyla 50 bin civarında.

Ölü sayıları arasındaki fark nereden kaynaklanıyor, 50 binden 1 milyona..?

- Konsoloslar misyonerlerden aldıkları bilgilerle 1 milyon insanın sürgün edildiğini yazabiliyor. Harput'taki bir konsolos bunu yazıyor. Haber alma imkanının olmadığı bir dönemde bu rakam nasıl güvenilir olabilir? Bu insanların yüzde 15'i Halep'e ulaştı deniliyor. Yani 850 bini ölmüş oluyor. Bu belgeyi, tarihçi olarak ciddiye alamayız. Nitekim Amerika'nın Halep Konsolosu gönderdiği raporda "486 bin Ermeni göçmeni" diye yazıyor. Erzurum Konsolosu bütün Ermenilerin sürgün edildiğini ve öldürüldüğünü yazıyor. Halbuki Sivas Konsolosu sağ salim geldiklerini yazıyor. Bunlar karşılaştırılmadığı için farklı rakamlar ortaya çıkıyor.

Halbuki imparatorluktaki genel Ermeni nüfusu belli. En yükseği 1 milyon 900 bin. 1.5 milyon öldürülmüşse 400 bin Ermeni kalması gerekirdi. Belgelerle bunun yalan olduğunu ortaya koyabiliyoruz. Nitekim İngiliz belgelerine göre 1921'de 1 milyon 200 bin Ermeni yaşıyor. Biz de bunu söylüyoruz. İstanbul konferansından söz ediyoruz. Gelin bunları tartışalım... Sadece bir kişiyi çıkarıp ağıt yakarak bu iş çözülmez. Elimde Doğu Anadolu'daki insanlarımızın anlattıkları var. Bunları göstersem kimsenin gözünde yaş kalmaz.. . Bu dönemde devletin gizli emirleri var mı?

- Teşkilatı Mahsusa ve Talat Paşa'nın gizli emirleri söyleniyor. Ama sadece söyleniyor, belge yok, sunmuyorlar. Buna karşın benim elimde yüzlerce belge var. Askerlerin önünde Ermeniler kaçırılıyor, buna karşılık hemen o bölgenin kaymakamına işten el çektiriliyor, Divanı Harbe veriliyor, 'Suçlular bulunup cezalandırılsın, güvenlik olmadan kafile yola çıkarılmasın' deniyor.

Peki bu suçlardan yargılanan oldu mu? -1915-1916 arasında 524 kişi hapis cezasına çarptırılıyor. 68 kişi kürek cezasına ve ağır hapse mahkum ediliyor; 67 kişi idam ediliyor. İstanbul'un işgali döneminde ise işgal kuvvetlerinin kurdurduğu mahkemelerde, 1919 sonrasında da 1397 kişi yargılanıyor. Bunlardan da 16 kişi cezalandırılıyor. Üçü idam ediliyor. Soykırım yok da Kürt ve Arap milislerin fesatçılığı ve katliamı mı var?

- Sadece Kürt ve Araplar değil. Türklerden de saldırıda bulunanlar var. Komiteler sizin çocuğunuzu öldürmüşse onlar da silahlanıp sizi öldürmeye kalkışırlar. 300 bin civarında Ermeni ölmüşse 500-600 bin Müslüman ölmüş.

Hepsine üzülüyorum. (Halil) Berktay diyor ki, Anadolu Ermenilerden temizlenmiştir. Külliyen yanlış. 1915-16'da Anadolu'da 300 ila 450 bin Ermeni yaşadığı yabancı kayıtlarda yer alıyor. 1921'de 281 bin Ermeni İstanbul ve Anadolu'da var. Hepsi tehcir edilmedi ki. İstanbul, Aydın, İzmir, Kastamonu, Edirne Ermenileri duruyordu. 1918'de geri dönüş kararı çıkarıldı. Belgelere göre Sevr öncesinde Anadolu'da 644 bin 900 Ermeni yaşamaktadır. Amerika'ya gidenler hariç çoğu geri döndü. Baltimor, New York limanlarında yolcu listelerini araştırdık. Buna yalan diyemezler. Ne kadar Ermeninin nereye göçtüğünü, Ermeni araştırmacıların 52 doktora teziyle birlikte ortaya koyulabilecek durumda. Karadeniz İngiliz istihbarat biriminin savaş kabinesine sunduğu belgeyi de gösteririm. Ermeniler de Türkler de trajedi yaşadı. Ermeniler sürgün edildi, öldürdü, öldürüldü. Ermeniler de 1914'ten başlamak üzere Müslümanları öldürdü. Dolayısıyla bu soykırımı olarak adlandırılamaz.

91 yıl önce yaşanan olayların bugünü bloke etmesi nasıl önlenebilir?

- Hrant Dink ya da Orhan Pamuk'a destek verenler bizim konuşmamıza engel çıkarılmasına ses çıkarmıyor. O tarihte meydana gelen olayların iyice araştırılmamasına rağmen, daha terim olarak bile olmayan soykırımı kelimesiyle tanımlamamazın istenmesi, o dönemde yaşayanların şartlarını bilmeden o insanların canavar ruhlu olduğunu kabule zorlanmamız ne kadar insanidir; bunu kabul hakkımız ne kadar vardır? Bugünkü nesillere, hiçbir mahkeme hükmü olmadığı halde, atalarının böyle bir cinayeti işlediklerini kabule zorlamamız ne kadar doğrudur? Hele hele araştırmayacaksak ve sadece birilerinin duygularıyla hareket edeceksek tarih bilimi neden vardır; yargılamayacaksak hukuk dediğimiz olgu, insan hakları, demokrasi niçin olmazsa olmazlardan sayılmaktadır? Böyle bir ortamda, bunlar olmadan soykırımı kabul etmemiz nasıl istenir? Asla kabul etmeyiz, mümkün değil.
İsmet Demirdöğen / Radikal

01.09.2007 tarihli Radikal 2 Gazetesi'nde Doç.Dr. Levent Yılmaz imzalı ve "YUSUF HALAÇOĞLU'NA AÇIK MEKTUP" başlıklı bir yazı yayınlanmıştır. Bu yazıya cevabımın da AÇIK OLARAK YAYINLANMASINI arzu etmekteyim. Şimdiden teşekkür ederim. Sayın Yılmaz'ın bilimsel araştırmaları incelendiğinde, Ermenilerle ilgili bir araştırma yapmamış olduğu gözlenmektedir. Buna karşılık şahsıma yönelttiği sorulardan konuya duyarsız olmadığı izlenimini edindim. Öte yandan pekçok kitapta yönelttiği soruların cevaplarının bulunmasına rağmen, tarafıma AÇIK MEKTUP şeklinde sorular sormasını, kamuoyunun da bu konularda bilgilenmesine yardımcı olmak istediği şeklinde yorumluyorum. Nitekim Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nün gayretli çalışmaları sonucu araştırmacıların istifadesine sunduğu Ermeni sorunuyla ilgili çoğu belgeleri ve çevirilerini görmüş olduğunu düşünüyorum. Zira kendisi Osmanlı Arşivi'nde hiç araştırma yapmamasına rağmen (zira arşivde araştırma yapanların, çalıştığı tarih ve konusu ile gördükleri veya fotokopisini aldıkları belgeler bilgisayara kaydedilmektedir) sorularında bazı belgelerden söz etmektedir. Aslında araştırıcıların tarihi belgeleri, orijinalinden incelemeleri tarih metodolojisinin bir gereğidir. Tabii ki bunun için Osmanlıca bilmek şarttır.

Ayrıca Türkiye'de 1915 olaylarının bir şekilde farklı 138 ERMEN İ SOYKIRIMI MESELESİ düşünceler içinde olanlar tarafından korkusuzca tartışılmasında büyük yarar görüyorum. Bu nedenle Sayın Yılmaz'ın sorularını, Radikal okuyucularının da izlemesi açısından faydalı buluyorum.

Şimdi Sayın Yılmaz'ın sorularının cevaplarına gelelim:

1.


14 Mayıs 1331 (27 Mayıs 1915) tarihli kanun bugün kısaca tehcir kanunu olarak bilinmektedir. Bu kanun iddia edildiği gibi sadece Ermenileri ya da Hıristiyan Osmanlı vatandaşlarını sürgün etmek için çıkarılmış bir kanun değildir. Aynı kanun çerçevesinde savaş bölgesi veya stratejik noktalardan Fransız, İngiliz ve Ruslarla işbirliği yaptıkları için yoğun olarak Ermeniler nakledilmekle birlikte, Rum, Süryani ve Müslüman Araplar da nakledilmiştir.

Buna bağlı olarak Sayın Yılmaz'ın tehcirin hangi illere uygulandığı sorusu da bu bakımdan anlamını yitirmektedir. Bununla beraber tehcirin uygulanmadığı iller olarak, İstanbul, Edirne (Trakya dahil), Kastamonu, İzmir, Aydın, Antalya, Manisa sayılabilir. Kanunun içeriğinde de belirtildiği gibi savaş esnasında askeri otoritelerin ülke savunması için aldığı kararlara karşı silahlı eylemelere girişenler (etnik ve dini durumuna bakılmaksızın) nerede olursa olsun zorunlu göçe tabi tutulmuş veya hapsedilmiştir. Tıpkı İkinci Dünya Savaşında ABD tarafından Pasifik kıyılarındaki Japonların iç kesimlere nakli gibi. Böyle bir nakletme hakkı, tabii ki Osmanlı Devleti için de geçerliydi. Nitekim Ermenilerin Suriye'ye nakilleri, Arnold J. Toynbee tarafından bile "yasal bir güvenlik önlemi" (a legitimate security measure) olarak değerlendirilmiştir. Sayın Yılmaz'ın bu soruyu sorması bir art niyeti ortaya koymasına karşılık, kendisini de gülünç duruma düşürmektedir.

Öte yandan kanunun uygulanmasına dair muhtelif çalışmalar bulunmaktadır. Mesela bununla ilgili olarak TTK tarafından yayınlanmış kitaplar bulunduğu gibi (Bkz. Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü 1915-1917, Ankara, 2005; H.Özdemir, Y.Halaçoğlu, K.Çiçek, Ö.Turan, R.Çalık, Ermeniler: Sürgün ve Göç, Ankara 2005), bendenizin de "Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları" (İstanbul 2006), "Ermeni Tehciri ve Gerçekler" (Ankara 2001) isimli kitaplar incelenebilir. Sayın Yılmaz adeta bunları görmediğini ispata çalışmıştır. Öte yandan, Sayın Murat Bardakçı tarafından yayınlanan belgeler hakkında, sanki Sayın Bardakçı'nın bunların Talat Paşa'nın hatıra defteri olmadığını söylediğini ve yazdığını bilmiyormuş gibi soru sormaktadır. Bununla ilgili açıklamalarında Sayın Bardakçı, yayınladığı belgelerin Talat Paşa'nın evrakı arasında çıktığını, belgelerdeki yazıların da Talat Paşa'ya ait olmadığını zaten açıklamıştı. Buna rağmen Sayın Yılmaz'ın bir akademisyen olarak hala bu evrakı soruyor olması da anlaşılır şey değildir. Bu evrakta nakillerin sadece Suriye'ye olmadığı, yakın şehir ve kasabalara da yer değiştirme şeklinde uygulandığı ifade edilmiştir. Sayın Yılmaz şayet arzu ederlerse bunu Sayın Bardakçı'ya sorabilir. Kaldı ki Talat Paşa'ya ait olduğu söylenen söz konusu defterdeki yazıyla birebir aynı karakterde yazılmış tehcir olunacaklarla ilgili bir cetvel de ATAŞE tarafından yayınlanmıştır.

2.

13 Eylül 1331 (26 Eylül 1915) tarihli kanun, yine etnik bir ayrım gözetmeksizin zorunlu iskana tabi tutulan kişilerin mal ve borçlarının devlet tarafından koruma altına alınması ile alakalıdır. Nitekim bakanlar kurulu mazbatasında "iskan edilenlerin memleketlerinde kalan mal ve eşyalarının veyahut kıymetlerinin kendilerine uygun şekilde iadesi yapılacaktır" denilmektedir. Savaş sonrasında malların iade edilmesiyle ilgili kararlar da çıkmış, hatta zarara uğradığını söyleyenler tarafından mahkemelere başvurulmuştur. Bunların örnekleri Devlet Arşivleri tarafından yayınlanmıştır.

3.

Zamanımızda "tehcir kanunu" olarak nitelendirilen "Sevk ve İskan Kanunu" elbette Takvim-i Vekayi'de yayınlanmıştır. Bu arada Sayın Yılmaz'a, Takvim-i Vekayi'nin "Resmi Gazete" olduğunu ve orada yayınlanmadan hiçbir kanunun yasalaşmadığını hatırlatmak isterim.

4.

Bu kanun gereğince, tehcir edilenlerin malları, alacakları ve borçları, bu iş için kurulan komisyonlarca yapılmıştır. Komisyonların kuruluş ve çalışma esasları ile ilgili arşivlerde sayısız belge bulunmaktadır ve TTK tarafından yayınlanan eserlerde bu belgeler açıkça değerlendirilmiştir. Komisyonların kurulduğu ve malların tasfiyesini en iyi şekilde yaptığı yabancı konsolos raporları ile de sabittir. Sayın Yılmaz'ın tehcir edilenlerin geride bıraktıkları mallarının tasfiyesinin kabulüyle nasıl bir sonuca ulaşmak istediği anlaşılamamaktadır. Tehcir edilenler yükte hafif değerde ağır eşyalarını yanlarına aldıklarına göre, geride kalan mallarının (hasadı gelen üzüm, satılacak şarap, değer kaybına uğraması muhtemel eşya veya malın) devlet tarafından emniyet altına alınması kararı, savaş sırasında hükümetin yaptığı en insani uygulamadır. Tasfiyenin her ilde titiz bir şekilde yapıldığı elbette savunulamaz ama ülkede savaş durumu yaşandığı da göz ardı edilmemelidir.

5.

İlgili kanun çerçevesinde tehcir uygulanan illerde Emlak-ı Metruke Komisyonlarının kurulmasının kararlaştırıldığı bilinmekle birlikte kaç komisyon kurulduğuna dair bir bilgiye rastlanmamıştır. Bununla beraber tasnif edilen belgelerden komisyonların kurulduğu kesin olarak anlaşılmaktadır. Ne yazık ki savaş ortamı olması dolayısıyla taşrada tutulan defterlerin merkeze yollanamadığı anlaşılmaktadır. Taşra arşivleri ise büyük savaşın ardından Milli Mücadele döneminin yaşanması dolayısıyla yokolmuş veya belki de işgalcilerin eline geçmiştir. Şayet bir şekilde bu defterlere ulaşılacak olursa, diasporanın iddialarına en güzel yanıt bu defterler olacaktır.

6.

Terkedilmiş Mallar Komisyonunda kimlerin bulunduğu sorusuna gelince: 10 Haziran 1915 tarihli yönetmelik, Terkedilmiş Mallar Komisyonu'nda bir başkan ile iki resmi görevlinin bulunacağını, bunların Dahiliye ve Maliye bakanlıklarından olmasını öngörmüştür. Diğer görevlilerin seçimi, komisyonun bu üyelerine bırakılmıştır. Trabzon'daki Amerikan konsolosu Oscar S. Heizer, söz konusu komisyonun tehcir edilenlerin mallarını nasıl defterlere kaydettiğini ve depoladığını yazmaktadır. Tehcir edilenlerin mallarına sahip çıkılması Osmanlı hükümetinin duyarlılığını ve tehciri geçici bir uygulama olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Zira ne Müslümanları Kafkasya'dan Anadolu'ya süren Rusya'nın, ne de diğer Balkan devletlerinin Anadolu'ya göç ettirilen Türk/Müslüman göçmenler hakkında benzeri bir uygulaması söz konusudur.

7.

Sayın Yılmaz'ın Emlak-ı Metruke Komisyonları'nı ısrarla "Tasfiye Komisyonları" olarak adlandırmasına katılmak mümkün değildir. Bu komisyonların resmi adı "Emlak-ı Metruke Komisyonu" olup, tehcir edilenlerin geride kalan mallarının korunması veya değer kaybetmesinin önüne geçilmesi amacıyla hizmet vermişlerdir. Bugünkü Türkçeye aktarırsak, "Terkedilen Mallar Komisyonu" karşılığındadır. Tasfiye anlamı çok farklı bir kelimedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi bu komisyonlar tehcirin yoğun olarak yapıldığı illerde kanun gereği kurulmuştur.

8.

13 Eylül 1331 (26 Eylül 1915) tarihli kanunda ve önceki kanun ve yönetmeliklerde ifade edildiği gibi komisyon tarafından kayıt altına alınan mallar sahiplerine iade ve dönüşlerinde teslim edilecektir. Savaş sırasında ve sonrasında komisyonlardaki para ve eşyaların Ermenilere teslim edildiğine dair arşivde sayısız belge bulunmaktadır. (http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/) Ancak yazarın iddia ettiğinin aksine, 10 Haziran 1915 tarihli yönergeye göre mal sandıklarında emanete alınan menkul ve gayri menkulün değerlendirilmesi tamamen Dahiliye (İçişleri) Bakanlığının yetkisine bırakılmıştır. 9. Tehcir edilen Ermenilerin malları üzerindeki haklarını elde etmeleriyle ilgili o tarihte bir düzenleme söz konusu değildir. Malların iadesi ile ilgili esas kanun 1 Kasım 1918 tarihinde yayınlanmıştır. Bu kanunun 4. maddesinde ise açıkça Ermeni evlerinde oturan muhacir ve mültecilerin çıkarılarak asıl sahiplerine verilmesi ve mülklerin iadesinin yapılmasını emretmektedir. Nitekim bir belgeye göre kanunun çıkmasından itibaren 30-40 gün içinde Ermenilerden 23.420 kişinin meskenlerine yerleştirildiği, bu sayıya kendi imkanlarıyla yerleşenlerin eklenmesi durumunda 60.000 kişinin bu şekilde evlerine yerleştiği belirtilmiştir.

Öte yandan bir ABD belgesine göre geriye dönenler ve Anadolu'da yaşayanların Sevr öncesinde, 644.900 kişi olduğu bilgisi yer almaktadır. 10. Borçlu Ermeniler istisna tutulmak kaydıyla, incelediğimiz belgeler ışığında tehcir edilen Ermenilerin mallarına haciz konmasının söz konusu olmadığı belirtilmelidir. Zira o tarihte Ermeni mevduatlarının büyük kısmı Fransız ve İngiliz sermayeli Osmanlı Bankası'nda bulunmakta idi. 11. Ermeni mallarının iadesi konusunda 1918 sonrasında iktidarda olan bütün hükümetler titizlikle hareket etmişlerdir. Bunun için "Geri Dönüş Kararnamesi" çıkarılmıştır.

Ayrıca bu konuda Doç. Dr. İbrahim Ethem Atnur ve Dr. Bülent Bakar başta olmak üzere bazı araştırmacıların eserleri vardır. Bu eserlerde terkedilmiş malların iadesinin hangi şartlarda yapıldığı ve hükümetin konuya titizlikle yaklaştığı belgelerle aydınlatılmaktadır. Sayın Yılmaz'ın arşivde malların iadesi ile ilgili olarak BOA, BEO'da 340947 nolu belgeyi de incelemesini öneririm. Bu belgeden sorusuna daha tatmin edici yanıt alabilecektir. TBMM'nin 14 Eylül 1338 tarih ve 284 numaralı kararının gerekçesini Uluslararası bir anlaşma olan Lozan Barış Antlaşması oluşturmuştur. Bu bakımdan kararın gerekçesini öğrenmek isteyenler Lozan Barış Antlaşmasının ek protokollerini okudukları takdirde bilgi elde edebilirler. 12.Sayın Yılmaz, Anayasa Mahkemesi'nin 31.07.1963 tarihli kararının, Resmi Gazete'nin tarih ve sayısını da vererek yayımlandığını belirtmesine rağmen, tarafıma kararın yayımlanıp yayımlanmadığını sorması anlaşılamamıştır. Bu kararda 6 Ağustos 1340 (1924) tarihinde malının başında bulunmayanların, bu tarihten sonra Türkiye'ye dönseler de, mallarının hazineye intikal edeceği belirtilmiştir. Evet bu karar yukarıda söz konusu edilen Lozan Antlaşması'nın tartışılan hususlarından biridir. Bu malların kime verildiği, bedeli, satılıp satılmadığı gibi konuları ayrı bir çalışma konusudur ve Sayın Yılmaz bu konularda bir araştırma yapacak ve kamuoyuna açıklayacak olursa, büyük memnuniyet duyacağımızı belirtmek isteriz.

Bununla beraber bu konuda bir açıklama yapmak zarureti de görülmektedir:

Anayasa Mahkemesi kararı dayanağını Lozan Antlaşması'ndan almaktadır. Bu bağlamda müttefik devletlerce görüşmeler sırasında Ermeni mallarına ilişkin dile getirilen talepler Türkiye tarafından reddedilmiştir. Bu durum müttefik devletlerce de kabul edilmiştir.

Lozan Antlaşması'nın 64. ve 65. maddeleri incelendiğinde Ermenilere ait malların iadesi konusunda Türk devletinin bir devletler hukuku yükümlülüğü altına girmediği görülecektir:

Lozan Antlaşması'nın 64.maddesi bu antlaşmada mali bakımdan zarara uğrayanları müttefik devlet vatandaşı gerçek ve tüzel kişiler veya bu devletlerin vatandaşı olmadığı halde müttefik (Türkiye'nin karşısında düşman olarak yer alan) devletlerce "himaye" edildiği için Osmanlı makamlarınca düşman muamelesine maruz kalanlar (himaye altında olanlar) şeklinde belirlemiştir. Osmanlı Devleti'nin özellikle parçalanma döneminde Osmanlı vatandaşı olduğu halde "himaye altına" giren azınlıkların yol açtığı sorunlar ve kötüye kullanmalara bolca tanıklık etmişti. Azınlıkların bir kısmı Türk vatandaşı oldukları halde Türk kanunlarına karşı kendilerine dokunulmazlıklar elde etmişlerdi. O kadar ki 1863'te çıkarılan bir yönetmelikle azınlıkların bu tür hukuki hilelerinin önüne geçmeye çalışılmıştır.

Osmanlı Devleti'nin azınlıkların bu tür davranışlarına gösterdiği tepkinin bir sonucu olarak İmparatorluğun son zamanlarında bu tür hukuki statü sahipleri son derece seyrekleşmişti. Buna rağmen İsmet Paşa Lozan Görüşmeleri'nin sonuna doğru (22 Haziran 1923) "himaye altında olanlar"dan "müttefik devletlerin sömürge vatandaşlarının, bu ülkeler hukukuna tabi tüzel kişilerin" anlaşılması gerektiğini ifade etmiştir. İsmet Paşa bunun dışında özel bir statüden yaralanabilecekler! "Sadece 1863 tarihli Nizamnamede belirtilen imtiyazlı tercümanlar, kavaslar gibi konsolosluk müstahdemleri" ve müttefik devletlerin büyükelçilikleri ile Babıali arasında irtibat sağlayan ama genellikle müttefik devletlerin çıkarlarına hizmet etmeyi görev sayan sınırlı sayıda şahısları kapsadığını ifade etmiştir. Müttefik devletlerin görüşmecileri de bu durumu tasdik etmişlerdir. Ancak söz konusu şahısların müttefik devlet vatandaşları gibi hukuki himayeden yararlanabilmeleri bunların bir haklarının himaye altında olmaları sıfatı nedeniyle zarara uğraması halinde söz konusu olacaktı. Yine de söz konusu şahısların mallarına kamu yararı gerekçesiyle idari hizmetlere tahsis amaçlı ve bedeli ödenerek kamulaştırılan malların iade edilmeyeceği öngörülmüştür. Bir başka ifade ile Lozan Andlaşmasının 64.maddesinde mali hakları iade edilecekler arasında Ermeni asıllılara dönük özel bir koruyucu hükme yer verilmemiştir. Konuyu biraz daha açacak olursak, Lozan Antlaşmasının 64.maddesi malları iade edilecek kimseler arasında özel olarak Ermenileri saymamıştır.

Bu durum Ermenilerin birlikte hareket ettikleri müttefik devletlerin de kabulü sonucu ortaya çıkmıştır. Aslında Lozan görüşmeleri sırasında müttefik devletler mal iadesinden Ermenilerin de yararlandırılmalarını talep etmişlerdi. Müttefikler Ermeniler mallarının iadesini bir yükümlülük olarak düzenlemeyi ve antlaşma metnine koydurmayı çok istemiş olmalarına rağmen buna muvaffak olamamışlardır. Türk tarafı bu talepleri görüşmeye bile gerek duymaksızın reddetmiştir. Çünkü bu dönemde bir devletin kendi vatandaşları ile yaşayabileceği hukuki uyuşmazlıklar devletin milli yetkisi alanında kabul edilmekte, yabancı devletlerin bu konuya müdahil olmaları hukuka aykırı sayılmaktaydı.

Türk devletinin bu tutumu bu dönemde genel kabul gören devletler hukuku anlayışına dayanmaktaydı. Türk tarafının bu tutumu karşı devletlerce de kabul edildiği için Ermenilere mallarının iadesine ilişkin herhangi bir hüküm Lozan Antlaşması'nda yer almamıştır. Bu nedenle Türkiye Devleti bu konuda devletler hukuku anlamında herhangi bir yükümlülük altına girmemiştir. Lozan Andlaşması'nda Ermenilere dönük bir düzenlemenin yer almamış olması konunun milli egemenlik alanına dahil olmasından kaynaklanmaktaydı. Bu nedenle Ermenilerin Lozan Antlaşması'nın III. Kısımdaki malların iadesi sürecinden yararlanmaları söz konusu değildi. Fakat vatana ihanet etmeyen ve Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında yurtta kalmaya devam eden Ermeniler için bu tür olumsuz sonuçlar söz konusu olmamıştır. Lozan Andlaşması'nın 65.maddesi andlaşmaya taraf devlet vatandaşlarının yabancı ülke egemenliğinde kalan menkul ve gayrı menkul mallarının belirli ilkeler çerçevesinde iadesini öngörmekteydi. Bu haktan yararlanabilecekler yukarıda da işaret edildiği gibi 64.maddede sayılmıştır. 65.madde Osmanlı Devleti'nin kendi vatandaşlarına ilişkin bir yükümlülük doğurmaya dönük bir hüküm içermemektedir. Unutmayalım ki devletlerin kendi vatandaşlarının mülkiyet hakkını devletler hukuku konusu yapan ilk örnek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'dir. Bilindiği üzere bu Sözleşmenin tarihi 1950'dir. Dolayısıyla devletler hukuku açısından daha önce "milli yetki" kullanılarak ortadan kaldırılmış mülkiyet haklarının kendiliğinden yeniden tesisi hukuken de mümkün değildir. 13.Sayın Yılmaz'ın bildiğinin aksine terkedilmiş malların iki ayrı defterde tutulması hükmü ilk olarak 28.10.1331 (10 Kasım 1915)'den önceki bir tarihte, "sevk ve iskan kanunu"nun çıkarılmasından 13 gün sonra, yani 10 Haziran 1915 tarihli yönergenin 3. maddesinde yer almaktadır. Burada tutulan defterlerin aslının yerel idareye, kopyasının söz konusu komisyona teslim edilmesi istenmektedir. 14.Sayın Yılmaz birkaç defa ısrarla komisyonlar tarafından tutulan defterlerin nerede olduğunu sormaktadır. Her ne kadar yukarıda bununla ilgili bilgi verilmişse de, Sayın Yılmaz'ın bu soruyu ısrarla yöneltmesini Osmanlı arşivlerinde hiç araştırma yapmamış olmasına bağlıyorum.

Bununla beraber konu hakkında daha geniş bilgi edinmek isterlerse, Sultanahmet'te bulunan arşiv müdürlüğüne başvurmaları yerinde olacaktır. 15.Talat Paşa'nın söz konusu telgrafı elbette vardır ve 6 Ocak 1916 tarihinde belgenin başında da yer aldığı üzere pek çok vilayete gönderilmiştir. Bu telgrafın Sayın Yılmaz tarafından neden konu edildiği anlaşılamamıştır.

Çünkü telgrafın sadeleştirilmesi halinde şu anlam ortaya çıkmaktadır:

"Ermenilerin terk etmiş oldukları taşınabilir mallarının uzun bir müddet korunması, kimsenin sahip çıkmadığı bu tür malların kayba uğramaması için belirlenecek şartlarda Müslümanlar tarafından kurulacak şirketlere verilmesi, şirket kurucularının ve sahiplerinin namuslu kimseler olması, şirketlere ortak olmaları için yarını ve bir liralık hisse senedi çıkarılarak halka arzları, senetlerin yabancıların eline düşmemesi için isme yazılı olması, buna benzer şartların uygulanmasıyla ticaret hayatının geliştirilmesine dikkat edilmesi ve bakanlığa da bilgi verilmesi" denmektedir.

Görüldüğü gibi, taşınabilir Ermeni mallarının (bunlar içerisinde zirai ürünler, diğer bozulabilecek yiyecek nevinden mallar) uzun müddet korunması talimatı verilirken, bu malların uzun müddet muhafazası sonrasında tamamen işe yaramaz hale gelmemesi ve ziyana uğramaması için belirlenecek şartlarla Müslüman şirketlere verilmesi ve bunun da halka yaygınlaştırılması söz konusu edilmiştir. Nitekim göçmenlerin mallarıyla ilgili yayınlanan talimatnamede, durmakla bozulması muhtemel eşya ile hayvanlar, emlak ve arazilerden elde edilecek mahsulün müzayede ile satılması ve bedellerinin mal sandıklarında muhafa edilmesi hükümleri vardır. Sanırım Sayın Yılmaz'ın söylemeye çalıştığı şey, Ermeni mallarına el konulduğunun tarafımızdan itiraf edilmesidir. Evet bazı Ermeni mallarına el konmuş olabilir. Bunu araştırmak herhalde merak eden kişi tarafından yapılmalıdır. Kaldı ki, belgede de belirtildiği üzere mallara doğrudan el konulmamış, zaman içerisinde taşınabilir malların ziyana uğramaması için belli şartlarla Müslüman kimselere verilmesi kararı alınmıştır. Mallarla ilgili tüm problemler ise İngiltere ve Fransa'nın da katıldığı Lozan Antlaşması'yla çözümlenmiştir.

Sanırım burada Sayın Yılmaz'ın aynı hassasiyeti 1914 yılında, başta Erivan olmak üzere Kafkasya'dan Anadolu'ya göçe zorlanan ve göç ettirilen 1.5 milyon göçmen için de düşünmesi gerekir. Zira bunlardan ancak 702.000'i gelebilmiştir ve bu göçmenlerin malları ile ilgili hiçbir işlem yürütülmemiştir. Keza aynı şekilde Balkanlardan sürgün edilen yaklaşık 5 milyon göçmen için de aynı şekilde mallarına ait sorunlar dile getirilmemiştir ve sorgulanmamıştır. Sayın Yılmaz bu göçmenlerin de haklarını gözettiği takdirde daha inandırıcı olacaktır. Aksi takdirde yukarıdaki soruları soykırımı ispatlamak için yöneltmişse, soykırım çok farklı bir hukuki terimdir ve yukarıdaki sorularla ispatlanması veya iddiada bulunulması abesle iştigalden öte bir şey değildir.

Yusuf Halaçoğlu / Radikal

Kaynakça
Kitap: Tarih Gelecektir
Yazar: Yusuf Halaçoğlu
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 1919-1923: Türk Kurtuluş Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir