Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Harizmşahların İçtimai ve Fikri Hayatları

Burada Türk Boyları ve Diğer Türk Devletleri hakkında konular bulabilirsiniz

Harizmşahların İçtimai ve Fikri Hayatları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:17

C. İÇTİMAİ ve FİKRİ HAYAT

I. İçtimai sınıflar ve zümreler.


Yukarıda Orta Çağ Müslüman-Türk devletlerinin bünye ve karakterlerinden bahsederken, devlet hazinesinden istifade eden zümreler dışında, bütün halkın ra'iya cem. ra'aya addedildiğini ve bunların sadece verilen emirlere riayetle ve vergi vermekle mükellef olduklarını söylemiştik. O devirlerde yazılmış bütün ahlak ve siyaset kitaplarında, hatta bazı resmi vesikalarda ve vekayinamelerde, ra'iyyet hakkında beslenen telakkiler açıkça izah edilmektedir. İslam dininin "bütün Müslümanlar arasında hukuk müsavatı" prensibine tamamen aykırı olmakla beraber, tarihi ve içtimai zaruretlerden doğan bu telakkilere göre, ra'iyyet, din hükümlerine riayet ve ulülemre yani devlet otoritesine ve onu temsil edenlere körü körüne itaatle mükelleftir; hazine menfaatini ihlal edeceği cihetle, hükümdarlar arasındaki mücadelelere, fiili olarak iştirakleri dahi caiz değildir. Ancak kafirlere karşı cihad ilan edildiği zaman yahut hudut mıntıkalarında yaşadıkları takdirde, gönüllü olarak, harplere iştirak edebilirler. Devletçe resmen meşruiyeti tanınmış mezhepler ve tarikatlar dışındaki dini zümrelere girmek ve o türlü akideler beslemek, nizam ve asayişi bozmak ve verilen emirlere karşı gelmek en ağır bir suçtur. Buna mukabil hükümdar, tıpkı bir çoban gibi, ra'iyyet sürüsünün can, mal ve ırzını korumakla mükelleftir. Tökiş'in bazı fermanlarında, Türk ve Tacik bütün reayaya karşı adaletle muamele edilmesi, çiftçilerin menfaatlerinin korunması ve kanuna aykırı fazla vergiler alınmaması hakkında emirler mevcuttur ki, bundan, böyle aykırı hallere sık sık tesadüf edildiği neticesi de çıkarılabilir.

Devlet hazinesinden faydalanmayarak, bilakis ona vergi vermekle mükellef olan insanların hepsini birden ifade eden reaya mefhumunu, sadece idari bir mefhum olarak kabul etmek lazımdır. Çünkü siyasi hukuk bakımından birbirinden farksız olan bu çok geniş kitle içinde, iktisadi ve içtimai bakımlardan, çok farklı sınıflar mevcuttur. Büyük şehirlerde ve kasabalarda, yalnız imparatorluk memleketleri ile değil, dış memleketler ile de büyük mikyasta iş yapan zengin ve nüfuzlu bir tacirler sınıfı var idi; devlet ricalinden hatta hanedan mensuplarından birçoğu paralarını, işletmek için, bunlara veriyorlardı. Çok debdebeli bir hayat sürmelerine ve şerikleri sayesinde büyük bir nüfuza malik bulunmalarına rağmen, teşrifatta bunların bir mevkii yok idi. Orta ve küçük mikyasta ticaret yapan diğer tacirler, muhtelif sanat şubelerine sermaye yatırmış zengin veya orta halli esnaf, küçük dükkancılar, emekleri ile geçinen kalabalık sanat erbabı, ayrı ayrı loncalar halinde teşkilatlanmışlardı. Kadıların ve muhtesiplerin nezaret ve murakabesi altında bulunmakla beraber, bunların birtakım hukuki imtiyazları ve kemiyetleri bakımından da içtimai, hatta siyasi ehemmiyetleri var idi. Bayramlarda, zafer şenliklerinde, hükümdarların cülusundan bütün çarşı ve pazarlar donatılır, her tarafta zafer taklan kurulurdu. Büyük ve zengin merkezlerde çarşılar ekseriya üstü örtülü sokaklar halinde devam eder, her sokak muayyen esnafa tahsis edilirdi. Büyük şehirlerde, fakirlerden, işsizlerden ve serserilerden mürekkep kalabalık zümrelere de tesadüf edilirdi ki, şehir zabıtasının daimi nezareti altında bulunmalarına rağmen, kendi aralarında hususi teşkilat vücuda getiren bu zümreler, fırsat buldukça mühim karışıklıklar çıkarmaktan geri durmazlardı (mamafih, ani hücumlar karşısında bunlardan ücretli asker sıfatı ile istifade olunduğu da vaki idi). XII. asırda Herat'ta bu zümrelere rurıud (=rindler), Tus vb. Horasan şehirlerinde ayyaran adları verilmekte idi; Orta Çağ'da orta şarkın büyük İslam merkezlerindeki bu zümrelere sattaran, fıtyan, gaziyan gibi isimler verildiği de malumdur. Şehir halkı eğer muhtelif mezheplere mensup iseler, ayrı ayrı mahallelerde otururlar, zaman zaman kanlı mücadelelere bile girişirlerdi. Fakat dışarıdan gelen yağmacılara karşı, menfaat birliğinin yarattığı bir mahalli asabiyet ve tesanüt mevcut idi.

Şehir hayatının bu nisbi inkişafına rağmen, halkın en kesif sınıfını çiftçiler teşkil etmekte idi. Köylerde yaşayan bu çiftçilerin hukuki ve iktisadi vaziyetleri, muhtelif coğrafi mıntıkalara göre, mühim değişiklikler arz ediyordu. Mamafih bu değişiklikler aynı mıntıkada yaşayan köylüler arasında da mevcut idi. Umumiyet itibarı ile kökleri maziye dayanan feodal bir hayatın devam ettiği Harizm ve İran sahalarında, büyük Selçuklu hakimiyetinin doğurduğu kabile muhaceret ve iskanları ve askeri iktalar usulünün tatbiki muvaffakiyetle neticelendikten sonra, yeni imparatorluğun kurduğu nizam ve emniyet, köylünün hayat şartlarını oldukça düzeltmişti. Bu devirde gerek devletin, gerek ikta sahiplerinin, sulama işlerinin tanzimi ve ziraat için yeni sermayeler tahsisi suretiyle, köy iktisadının inkişafına himmet ettikleri görülüyor. Sancar'ın son devirlerindeki muvaffakıyetsiz harpler ve bilhassa Oğuz isyanı, Horasan şehirleri kadar köylülerini de ağır zararlara uğrattığı için, Harizmşahlar hakimiyetine geçtiği sırada bu saha artık eski zenginliğini kaybetmiş bulunuyordu. Köylüler arasında topraktan mahrum gündelikçiler ve yarıcılar ile beraber, hukuki vaziyetleri itibarı ile adeta sefleri hatırlatan küçük toprak sahipleri büyük ekseriyeti teşkil ediyordu; bunların dışında, adeta müstahkem bir kule mahiyetindeki ikametgahlarında oturan ve geniş topraklar ile beraber kuvvetli işletme sermayesine de malik olan dihkanlar sınıfı, bir nevi toprak aristokrasisi teşkil ediyordu, iktisadi hayatı, civar toprakların zirai istihsaline bağlı olan küçük kasabalarda veya onun civarındaki malikanelerinde oturan bu zengin çiftçiler arasında, devlet hizmetinden çekilmiş memurlara, ihtiyar askerlere de tesadüf ediliyordu. Mamafih bunlar da artık reaya mefhumu içine girmiş bulunuyorlardı.

Bütün bu içtimai sınıfların dışında, bir devlet idaresini daima işgal eden diğer bir unsur daha vardır ki, o da göçebe kabilelerdir. Esasen geçim vasıtalarını hayvancılık teşkil eden bat kabilelerin otlak ihtiyaçlarını karşılayacak muayyen yaylak ve kışlaklar temin etmek ve mevsim göçleri esnasında yol üstündeki yerleşik halkı, yani köy ve kasabaları, onların tecavüzlerinden korumak lazımdır.

Kabilelerin devlete karşı hukuki vaziyetleri vergilerin mahiyeti ve miktarı da birbirinden farklıdır:

Selçuklular devrinde Türkmen kabilelerinin, Harizmşahlarda Kanglı-Kıpçak kabilelerinin, Moğollar zamanında Moğol kabilelerinin, hükümdar ailesi ile karabetleri dolayısı ile bir nevi imtiyazları vardır; ordunun bir cüz'ünü teşkil etmek ve askeri vazife ile mükellef olmak dolayısı ile birtakım vergi muafiyetlerinden istifade ettikleri gibi, askeri kıta olarak da kabile reislerinin emri altında hizmet ederler. Büyük kabile reisleri, doğrudan doğruya hükümdarın şahsına bağlı oldukları için, idare makinesinin onlar ile münasebetleri çok mahduttur ve bu kabileler adeta onun otoritesi dışında yaşarlar. Hükümdar ailesi ile karabetleri olmakla beraber, devletin askeri kıtaları mahiyetinde vazife gören Yazırlar ve Halaçlar gibi, bazı Türkmen ve Türk kabilelerinin de Harizmşahlar devrinde Kanglı-Kıpçaklara mahsus imtiyazlara malik oldukları görülüyor. Mamafih, askeri vazifeleri olmayan sair kabileler, hukuki bakımdan, reaya denilen kitle içine dahil bulunuyorlardı.

II. Dini hayat; mezhep ve tarikatlar. Müslüman şarkın Orta Çağ tarihini tetkik ederken, tıpkı garp Orta Çağ'ında olduğu gibi, o devir cemiyetinin hayatında adeta ilk planda gelen dini amilleri daima göz önünde tutmak icap eder. Bu bakımdan, Harizmşahlar devrinin içtimai ve siyasi tarihini anlayabilmek için, dini hayatın başlıca tezahürlerini, mezhep mücadelelerini, tarikatların nüfuz derecesini, umumi hatları ile de olsa, tenvir ve izaha ihtiyaç vardır. Umumi olarak, Harizmşahlar devrinin dini tarihi Selçuklular devri dini tarihinin tabii bir devamı gibi telakki olunabilir. Fatımi hilafetinin kuruluşundan sonra, onların sünni mezhebindeki Abbasi halifelerine karşı İran ve Afganistan sahalarında giriştikleri propaganda, ilk Selçuklular devrinde son haddini bulmuş ve Hasan Sabbah'ın kurduğu İsmaili teşkilatı, Selçuklu imparatorlarının bütün gayretlerine rağmen, her tarafa yayılmış idi. Başlıca merkezi Alamut olmak üzere, muayyen sahalarda yer yer kurulan müstahkem kalelere istinat eden ve her tarafta gizli gizli işleyen bu teşkilat, tedhiş usulleri ile umumi bir yılgınlık yaratmış idi. Abbasi halifelerini Şii mezhebindeki Büveyhilerin tahakkümünden kurtardıktan sonra, geniş imparatorluklarında Sünniliğin zaferini temin eden Selçuklu hükümdarları, türlü amillerin tesiri altında, İsmaili-Batıni cereyanını temizlemeğe muvaffak olamadıkları gibi, muayyen sahalarda eskiden beri devam edip gelen Şiiliği de ortadan kaldıramadılar. Mamafih kendilerinden evvel Samanilerin ve Gaznelilerin takip ettikleri Sünnilik siyasetini daha büyük bir azimle devam ettiren Selçuklular zamanında, Sünniliğin ve Hanefiliğin imparatorluk memleketlerinde, resmi ve hakim mezhep sıfatı ile muzaffer olduğu muhakkaktır. Hanefilikten sonra, imparatorlukta yayılmış olan en mühim mezhep şafiilik idi. Selçuklular devrinde imparatorluğun her tarafında kurulan Hanefi ve Şafii medreseleri, Sünniliğe düşman ve devletçe takibata maruz diğer mezhep ve zümrelere karşı mücadele edecek unsurları yetiştirmekte idi. Şiilik Kum, Kaşan, Sebzvar, Türşiz, Rey ve Ferahan gibi, mahdut sahalarda ve Kuhistan gibi, bazı mıntıkalarda hakim idi; Fars'ta Batmilerin Sab'iya şubesine mensup olanlara, Kuh-i Geyluye'de birtakım mülhidlere tesadüf olunduğu gibi, Isfahan ve Nişapur gibi büyük şehirlerde de, az sayıda almakla beraber, şiilere rastlanıyordu.

Mamafih mezhep mücadeleleri hanefiler ile şafiiler arasında da çok şiddetli idi:

İsfahan ve Nişapur gibi büyük merkezlerde vukua gelen mezhep kavgalarında birçok kimselerin ölüp yaralandığını, medreselerin, kütüphanelerin vb. binaların yakıldığını görüyoruz. Bilhassa avam arasında çok şiddetli olan bu münaferet, geniş düşünceli sufiler tarafından, tenkit edilmekle beraber, msl. Asir el-Din Ahsikati gibi, bazı şairler arasında da mevcut idi. Selçukluların ehl-i sünnet akidelerine aykırı düşünceler besleyenleri şiddetle takibata uğratmaları sebebi ile feylesoflara ve dehrilere artık tesadüf edilmediğini, o devrin mutaassıp bir müellifi iftiharla söylemektedir. 'Ayn al-Kuzat Hamadani'nin akıbeti, Sancar devrinde Nişapur reisi Şihab al-İslam'ın Nişapurlu bir şii vaizini öldürtmesi gibi hadiseler, XII. asırda şii alimlerinin Selçuklu hakimiyeti sahalarından muhaceretlerine sebep olmuş idi.

Kuruluşundan yıkılışına kadar Selçukluların dini siyasetini takip eden Harizmşahlar devleti Horasan ve Irak'a hakim olduğu zaman, vaziyet işte bu merkezde idi. Harezm sahasına gelince, Sünniliğin eskiden beri hakim olduğu bu sahada din alimleri arasında kelam ilminin en rasyonalist bir mektebi (mezhebi) olan mutezile XI. asırda büyük bir inkişaf göstermiş ve Moğol istilasından sonra dahi devam etmiştir. Harizm alimleri arasında dini münazaraların taassup hislerinden tamamiyle azade ve objektif bir tarzda cereyan ettiğini, muasır şahitlerin ifadelerinden öğreniyoruz. XI.-XII. asırlarda Horasan'ın büyük ilim merkezlerinde kerramiler, mutezililer ve eş'ariler gibi, kelam mektepleri mensupları arasındaki mücadeleler (Harizm'de de mevcut idi; fakat bunlar, çok mahdut bir mütefekkir zümresi içinde kalarak, umumi nizamı bozacak ve siyasi tahrik vasıtası olacak bir mahiyet almadıkça, devlet müdahalesine lüzum görülmüyordu. Harizmşahlar, hanefilik ve şafilik gibi, iki büyük sünni mezhebinin himayesini dini siyasetlerine esas yaptılar; şiiler ve ismaililer gibi, siyasi gayeler takip eden zümrelerin imhası için var kuvvetleri ile çalıştılar. Tökiş'in Rey'deki şafilerin reisi imam Sadreddin Muhammed b. el-Vazzan'a karşı büyük teveccüh göstermesi, tanınmış şafi fakihlerinden Şehabeddin el-

Hivaki'nin Alaeddin Muhammed'in en nüfuzlu müşavirlerinden olması buna delildir. Mamafih bütün bu hareketlerde siyasi menfaatlerin birinci derecede amil olduğu unutulmamalıdır:

Tökiş Kum, Rey ve Ave seyyidlerinin (Alevilerin) nakibi olan İzzeddin Yahya'yı öldürtmekte tereddüt etmemişti. Halbuki Alaeddin Muhammed, Abbasi halifesi el-Nasır li-dinillah'ın yerine, Tirmiz seyyidlerinden birini halife ilan eylemişti. Seyyidler, Selçuklular ve daha evvelki sülaleler devrinde olduğu gibi, bütün imparatorluk memleketlerinde imtiyazlı bir sınıf teşkil etmekte idiler. Onlar başta olmak üzere, müderrisler, vaizler, müzekkirler, imam ve hatipler, medrese talebesi umumi efkar üzerinde çok müessir bir "din adamları şebekesi" vücuda getiriyorlardı ki, Sünniliğin başlıca istinatgahları bunlardı. Buhara'da daha Karahanlılar devrinde büyük bir nüfuz ve servet kazanarak, çok mühim siyasi roller oynayan ve aile reislerine sadr-i cihan unvanı verilen al Burhan kendi servetleri ile binlerce talebeyi medreselerde besleyip, okutmakta idiler. Bu mikyasta olmamakla beraber, diğer büyük şehirlerde de bu gibi eski ve nüfuzlu ulema aileleri, halk üzerinde büyük nüfuza malik idiler ve şehir reisliği, kadılık ve şeyhülislamlık gibi, mühim vazifeler bunların elinde bulunuyordu. İşte Alaeddin Muhammed'in Abbasi halifesi el-Nasır aleyhindeki siyasetinin muvaffak olamamasında umumi efkarın nazımı vaziyetinde bulunan bu din adamları şebekesinin büyük tesiri olmuştur. Alaeddin Muhammed, halife el-Nasır aleyhine, Irak seferine gideceği esnada, Buhara sadr-ı cihanı Burhaneddin Muhammed'i, iki oğlu ve kardeşi ile birlikte, Harizm'e getirmeği ihtiyata uygun bulmuş ve bu hareketinin Buhara hanefilerini kendi aleyhine çevireceğini nazar-i itibara almamış idi. Terken Hatun, Moğol hücumu korkusu ile Harizm'den kaçarken, bunları nehre attırmak suretiyle öldürtmüş ise de, bu ailenin Moğol istilasından sonra da Buhara'da aynı mevkii muhafaza ettiği ve Olcaytu devrinde bunlardan birinin hacca gittiği malumdur.

Harizmşahlarm teşekkül ve inkişaf devri olan XII. asırda, şer'i hizmetler ile mükellef olan bu din adamları zümresinin dışında, tamamiyle ruhani mahiyette, yeni bir içtimai unsur, artık iyice teşkilatlanmış bir surette meydana çıkmış ve bütün İslam aleminde faaliyete başlamış bulunuyordu. Sonraki asırlarda tarihi rolü gittikçe artan bu yeni kuvvet, büyük sufilerin teşkil ettikleri tarikatlardır. Irak ve Horasan'da daha XI. asırda kuvvetle kendini gösteren tarikatlar, XII. asırda cemiyet içinde maddi ve manevi büyük bir rol oynamaya başladı. Eski sufiler savma'a, buk'a ve zaviya adlan verilen inzivagahlannda etraflarına mahdut bir zümre toplayarak, münferit ve münzevi yaşarlardı. Sonralan mühim merkezlerde büyük hankahlar kurarak, oralarda dervişleri ile beraber toplu bir hayat geçiren büyük ve nüfuzlu sufiler umumi hayat üzerinde müessir olmaya başladılar; mescit, hamam, kütüphane, mutfak ve mesken gibi müştemilatı da bulanan bu hankahlardan, onu tesis eden büyük sufi ölünce, yerine halifesi geçiyor ve onun türbesini de ihtiva eden bu hankah, teşkilatın merkezi ve mukaddes yeri mahiyetini alıyordu. Çünkü onun halifeleri başka sahalara dağılarak, oralarda da yeni tekkeler kuruyorlardı. Bu müşterek hayatın neticesi olarak, tarikatın adab ve erkanı, kaideleri, muayyen renk ve şekillerde elbise ve külahları, kendilerine mahsus sair alametleri tanzim ediliyordu.

İşte Herat'ta Abdullah Ensari'nin, Mihana'de Ebu Said Ebu'l-Hayr'ın; Cam'da Şeyh Ahmed Cami'nin ve Kazarun'da, Ebu İshak Kazaruni'nin hankahları bu suretle teessüs etmiş ve asırlarca birer ziyaretgah olmuş idi. Bu hankahlardan bazıları sonradan, yine aynı menşe'den gelmekle beraber, yeni bir isim altında şöhret kazanan tarikatlara mal edilmiş ise de, msl. Kazaruniya (diğer isimleri Murşidiye veya İshakiye) tarikatı asırlarca Suriye'de, Anadolu'da, Şimali Hindistan'da, Türkiye'de, İran ve Irak'ta devam etmiştir. Buna mukabil, bazı teşekküllerin sadece mahalli kaldığını ve az zamanda dağılıp, unutulduğunu biliyoruz. XI. asırda Merv ve Nasa şehirlerinde ehemmiyet kazanmış olan seyyarilerin XII. asırda artık ehemmiyetleri kalmamış idi. Büyük sufilerin kalabalık meclislerine kadınların da, kapalı olarak, iştirak ettikleri oluyordu. Sufilere karşı aleyhtar olanlar, bilhassa kadılar ve müderrisler gibi, din adamları idi. Lakin en şiddetli rekabet, muhtelif sufilere veya tarikatlara mensup olanlar arasında göze çarpıyordu. Kerametleri dilden dile dolaşan büyük sufiler, etraflarında muhtelif içtimai sınıflara mensup yüzlerce, hatta binlerce mürid toplayabiliyorlardı. Muhtelif sahalarda yayılıp, teşkilatlanmaya muvaffak olan tarikatlar ise, tabiatıyla daha geniş bir nüfuz mıntıkasına sahip bulanmakta idiler. Hükümdarlarla ve büyük ricalin herhangi bir sufiye veya herhangi bir tarikata intisap etmesi ise, bu nüfuzu büsbütün kuvvetlendiriyordu.

Harizmşahlar imparatorluğunun muhtelif sahalarında, yukarıda adı geçen büyük pirlerin veya mensuplarının yahut sair büyük sufilere nisbet iddia eden birtakım şeyhlerin hankahlarına, yalnız büyük şehirlerde ve kasabalarda değil, hatta köylerde bile tesadüf olunuyordu. XII. asrın ikinci yarısında, kalenderiye tarikatına mensup dilenci ve serseri derviş zümreleri orta şarkın her tarafında göze çarpmakta idi. Bu asrın sonlarına doğru, Harizm'de meşhur şeyh Necmeddin Kübra (540-618)'nın büyük bir nüfuz kazandığını görüyoruz. Uzun seyahatler ederek, devrin birçok tanınmış sufilerinden istifade ettikten sonra hankahını kuran ve Mecdüddin Bağdadi başta olmak üzere, Sadeddin Hamuyi, Seyfeddin Baharz'i, Razi el-Din Ali Lala, Necmeddin Razi, 'Attar. Bahaeddin Veled gibi, birçok halifeler yetiştiren bu Harizmli sufi, Kübreviye veya Zehebiye tarikatının müessisi ve birçok sufiyane eserlerin müellifi sıfatı ile de şöhret kazanmıştır. Müridleri ile beraber, Moğollara karşı cenk ederken, şehit düşen bu sufi hakkında, sonradan, Çağatayca ve Farsça menakıp mecmuaları da yazılmıştır. Tökiş ve Alaeddin Muhammed devirlerinde payitahtın bariz şahsiyetlerinden biri olan ve Terken Hatun ile büyük ricalin de hürmetini kazanan, Necmeddin Kübra, çok sevdiği halifesi Mecdüddin Bağdadi'nin Alaeddin tarafından bir hiddet buhranı esnasında öldürülmesi üzerine, hükümdara karşı münfail bir vaziyet almış ve bunu açıkça izhardan çekinmemiştir. Mağrur hükümdarın buna karşı bir şey yapamaması, Terken Hatun ve taraftarlarından başka, umumi efkarın da şeyh ile beraber olduğunu anlatmaktadır. Mamafih XII. asırda. Seyhun ötesi bozkırlarında yaşayan Türk göçebelerinin İslamlaşmasında ve bunlar arasında bir Türk tarikatının kurulmasında, en büyük rolü oynayan Ahmed Yesevi oldu. O devir kaynaklarında kendisinden bahsedilmemekle beraber onun ve dervişlerinin Harizm'de ve bozkırlardaki derin tesirleri asırlarca devam etmiş, Nakşibendilik ve Bektaşilik gibi, büyük tarikatların teşekkülünde amil olmak suretiyle, bu tesir bütün Türk sahalarında kendini göstermiştir. Türkçeyi tarikat dili olarak kabul etmek suretiyle, Türk tasavvuf edebiyatının kurulmasında da başlıca amil olan Ahmed Yesevi'nin ve Yesevi dervişlerinin, Seyhun havzasındaki İslamlaşma hareketinde, daha XII. asırdan başlayarak, büyük bir rol oynadıkları ve bunun XIII.-XVI. asırlarda devam ettiği kuvvetle söylenebilir.

Oldukça tahsil görmüş, münevver insanlar olan Harizmşahlar, XII. asrın sair Müslüman hükümdarları gibi, süfilere ve tarikatlara karşı dost ve hami vaziyeti almaktan geri durmadılar. Bu devletin menfaati icabı idi. Atsız'ın, Sultan Sancar ile kendi arasındaki mücadelede, Zahid-i ahu-Puş lakabı ile meşhur bir dervişin tavassutuna müracaat etmesi bunun bir delilidir. Mamafih Selçuklu imparatorları gibi, Harizmşahlar da tarikat teşkilatını devletin murakabesi altında bulundurmak siyasetini takip ettiler. Terken Hatun'un himaye ettiği şeyh Mecdüddin Bağdadi'nin şeyhü'ş-şuyuh unvanını taşıması, Harizmşahlar devletinin akza'l-kuzat'lık müessesesine muvazi bir teşkilat kurmak istediğini anlatmakta ise de, hem himaye hem de murakabe vazifelerini görecek böyle bir müessesenin kurulduğuna dair elimizde hiç bir vesika yoktur. Alaeddin Muhammed'in cahil ve mürai şeyhlere inanarak, onları din alimlerine tercih ettiği, hatta büyük alim Fahr-i Razi'nin, hükümdarı ikaz maksadı ile avamdan iki kişiyi şeyh kıyafetine sokarak, hükümdarı kandırdıktan sonra, işi açıkladığı hakkında, XII. asır müverrihi Vassaf'ta mevcut bir kayıt, Alaeddin'in mizacı ve devrin icapları göz önüne alınınca, asla itimada layık sayılamaz. Hulasa son Harizmşahların ve bilhassa Alaeddin Muhammed'in, Büyük Selçuklu imparatorları gibi, "İslam dünyasının sultanı" olmak yolundaki gayretleri hiçbir müspet netice vermemiş ve kendilerine İslam umumi efkarında, son Gurlu sultanları kadar olsun, sevgi ve itimat telkin edememiştir.

III. İlim ve sanat hayatı.

Harizmşahlar devrinin, ilim ve sanat inkişafı bakımından, bir gerileme veya duraklama devri olduğu söylenemez. Büyük Selçuklular devrinde imparatorluğun mühim medeni ve siyasi merkezlerinde görülen fikri ve edebi faaliyet, Oğuz isyanının Horasan şehirlerinde yaptığı tahribat ve o sahalarda yarattığı anarşi geçtikten sonra, tekrar başladı. Sancar'ın ölümü ile Irak Selçuklularının ortadan kaldırılması arasında geçen zaman zarfındaki mütemadi mücadelelerin Gurlular, Harizmşahlar ve Kara-Hıtaylar arasındaki rekabetlerin Horasan ve Harizm'de maddi zararlara sebep olduğu muhakkaktır; fakat buna rağmen, XII. asrın ilk yarısındaki fikri ve edebi faaliyet, asrın ikinci yarısında da devam etmiş ve bilhassa Harizmşahların payitahtı olan Gürgenç, maddi bakımdan, büyük bir inkişaf gösterdiği gibi, ilim ve sanat merkezi olmak itibarı ile de, Horasan'ın büyük şehirleri ile rekabet edecek bir seviyeye yükselmiştir. Gurlular zamanında Gazne'nin, fikri bir merkez olmak bakımından, eski ehemmiyetini kaybetmesine mukabil, bir taraftan Dehli ve diğer taraftan Firuzkuh bu mahiyeti kazanmağa çalıştılar; lakin Firuzkuh'un tamamiyle sun'i olan inkişafı pek az sürmüş:

buna mukabil Dehli, Memluk sultanlarının himmeti ile büyük bir İslam medeni merkezi haline gelmiştir. Moğol istilasından bir az evvel, Herat, Belh, Merv ve Nişapur gibi, başlıca Horasan merkezleri hakkında, o devir müelliflerinin müşahedelerine dayanarak verilen malumat, Oğuz isyanı tahribatının çoktan beri telafi edilmiş olduğunu göstermektedir. Sultan Sancar'ın payitahtı olmak dolayısı ile onun uzun saltanatı esnasında büyük bir inkişaf gösteren Merv el-Şahcan Moğol istilasından evvel de zengin, mamur ve kalabalık bir şehir idi. Moğol istilasından bir az evvel burasını terk eden Yakut Hamavi'nin ifadesine göre, bu şehirde 10 büyük vakıf kütüphane mevcut idi; büyük camide, Sancar ricalinden İzzeddin Zancani tarafından tesis edilen el-Hizanat el-Aziziya'de 12.000 cilde yakın kitap vardı; yine aynı camide el-Hizanat el-Kemaliya adlı bir kütüphane daha bulunuyordu. Bunlardan başka, 494 (1101)'te ölen Şerefü'l-Mülk Mustavfi Ebu Said Muhammed b. Mansur'un hanefilere mahsus medresesi ile meşhur Nizamü'l-Mülk'ün Nizamiye medresesindeki kütüphaneler ile Samanı hanedanına ait diğer iki kütüphane, 'Amidiya ile Hatuniya medreseleri kütüphaneleri, Zamiriya ve Mecdü'l-Mülk kütüphaneleri. Bu kütüphanelerden kolaylıkla istifade ettiğini ve eserini ancak bu sayede vücuda getirebildiğini itiraf eden Yakut, gerek nüshaların çokluğu, gerek ehemmiyet ve kıymeti itibarı ile dünyanın hiç bir şehrinin Merv ile boy ölçüşemeyeceğini söylüyor. Bütün bu izahat Merv'in Harizmşahların hakimiyeti altında da büyük bir fikri ve medeni merkez olduğunu açıkça göstermektedir. Mamafih daha Samaniler devrinden beri Horasan'ın en büyük merkezi olmak imtiyazını taşıyan Nişapur, bu mahiyetini Harizmşahlar devrinde de muhafaza etmekte idi. İşlek ticaret yollan üzerinde mühim bir ticaret ve sanayi merkezi olan bu şehir, Oğuz isyanında ağır tahribata uğramakla beraber, az zamanda tekrar kalkındı ve burasını kendilerine merkez yapan Ay-Aba hanedanı zamanında, siyasi merkez olmak itibarı ile yeniden Horasan'ın en mamur, kalabalık ve zengin şehri olmakta devam etti. Yalnız şehir bu defa eski şehrin garbındaki Şadyah ismini taşıyan mahalde kurularak, asıl inkişafını burada göstermiştir ki, burası Tahiriler zamanındaki ehemmiyetini sonradan kaybetmiş ve Selçuklular devrinde de ordu mensuplarının seferler esnasında Nişapur halkının evlerini işgal etmemeleri için, askeri bir menzil mahiyetini almış idi. Harizmşahları metbu olarak tanıyan ve onlardan bazı iktalar da alan Togan Şah zamanında Nişapur ilim ve sanat adamlarının onun sarayı etrafında toplandıkları parlak bir medeniyet merkezi olmuş, eski binalar tamir edilmiş, yeni yeni medreseler, hankahlar ve saraylar ile süslenmiştir. Nizamü'l-Mülk'ün buradaki Nizamiye medresesinden başka, Hatuniya ve İnanç medreseleri gibi, büyük medreseler Sancar'ın annesi Taceddin Hatun tarafından tesis edilmiş bir çok hayır ve ilim müesseseleri Togan Şah'ın XV. asırda hala harabesine tesadüf edilen Nigaristan kasrı Alp-Arslan kasn ve mescid cami şehrin başlıca binalarından idi. Selçuklu devri ricaline ve şehrin büyük ve zengin ailelerine ait vakıflar mebzul idi. Oğuz tahribatının neticelerine şahit olduğunu söyleyen Yakut Hamavi'nin bu şehri şehirlerin en zengini ve en kalabalığı göstermesi, 'Avfi'nin buradaki alim ve sanatkarlardan uzun uzun bahsetmesi, Nişapur'un ehemmiyetini izaha kafidir. Horasan ve Irak'ın diğer büyük merkezlerinde de ilim ve sanat hayatının Selçuklular devrindeki tabii mecrasını takip ettiği, yani Harizmşahlar hakimiyetinin herhangi bir değişikliğe sebep olmadığını, anlatmak için, fazla izahata lüzum yoktur.

Harizmşahların bu husustaki en büyük rolü, Örgenç'in XII. asır esnasında mütemadi büyüyüp, zenginleşmesinde ve kuvvetli bir devletin payitahtı sıfatı ile Horasan'ın büyük şehirleri ile rekabet edecek bir ilim ve sanat merkezi haline gelmesinde kendini gösterdi. Coğrafi mevkii itibarı ile esasen mühim bir ticaret merkezi olan bu şehir, Atsız zamanından başlayarak, bilhassa Tökiş ve Alaeddin devirlerinde, devrin belli başlı alim ve sanatkarlarını cezbeden parlak bir ilim ve sanat muhiti oldu. Hükümdarlar ve şehzadeler, hemen umumiyetle iyi tahsil görmüş ve edebi kültür sahibi insanlar oldukları cihetle, etraflarına alimleri ve şairleri topluyorlar, onları himaye ediyorlardı; aralarında şiir ve musiki ile uğraşanlar, güzel yazı yazanlar da var idi.

Atsız Ürgenc'i Sancar'ın payitahtı olan Merv ile rekabet edebilecek bir ilim merkezi haline koymak için, 536 (114.1/1141)'daki Horasan seferlerinden dönüşte birtakım meşhur alimleri buraya getirmişti:

Kadı Ebul Fazl Kirmani (457-544 = 1065-1150), vaiz Ebu Mansur 'Abbadi (ölm. 547=1152), Kadı Hüseyn Arsabandi (ölm. 548=1153), feylesof Ebu Muhammed Haraki (ölm. 540=1146) gibi. Harizmli meşhur tabip ve müellif Seyyid İsmail Curcani'nin 531 (1137)'de ölümü üzerine, Atsız Bağdad'a meşhur tabip Ebul Barakat'a bir adam yollayarak, şakirdlerinden birini Harizm'e yollamasını rica etmiş idi. Horasan'dan getirilen alimler, Sancar ile Atsız arasında sulh akdedilince, tekrar yerlerine dönmüşler ise de, kendi arzuları ile gelenler ve Harizmli büyük alim ve edipler de çok idi. Sancar'ın ölümünden ve bilhassa devletin bir imparatorluk şeklinde inkişafından sonra, bu muhaceret büsbütün kuvvetlenmişti. Harizmşahların inşa divanının başında daima devrin en tanınmış münşileri bulunuyordu; Tökiş devrinde bu vazifede bulunan Bahaeddin Muhammed b. Müeyyed el-Bağdadi, XII. asrın en tanınmış münşilerinden idi. Fahr-i Harizm lakabını taşıyan Zamahşari (467-538 = 1074-1144), şair ve münşi Raşid Vatvat (ölm. 573=1178), Fahreddin Razi, Şehabeddin Hivaki, Kadı Şemseddin Muhammed el-Zabi ve daha birçok tanınmış alim ve şairler, Harizm'de yaşamışlardır. 'Avfi'nin buradaki ilim ve sanat adamlarının çokluğunu gökteki yıldızlara benzetmesi, Moğol istilasından evvelki yıllardaki medeni inkişafın yüksekliğini göstermeye kafidir. Her tarafta medreseler, kütüphaneler, hankahlar, hastane ve eczaneler mevcut idi; son devirlerde 596 (1200)'da ismaililer tarafından öldürülen vezir Nizamü'l-Mülk, burada bir Nizamiye medresesi vücuda getirmişti. Zengin vakıflara malik olan bu ilim müesseselerinin başına, hükümdarların fermanı ile en tanınmış alimler tayin ediliyordu. Hükümdarların büyük iltifatlarına mazhar olan şöhretli alimler, büyük servet ve ihtişam içinde yaşamakta ve büyük nüfuza malik bulunmakta idiler. Fahr-i Razi ve Şehabeddin Hivaki gibi alimlere takdim edilen kasideler bunu açıkça gösteriyor. Bu sonuncu alim Harizm'deki kütüphanesi hakkında Nesevi'nin verdiği malumat, sonra müverrih İbn İsfendiyar'ın şehirde kitap ticareti ile meşgul sahaflara mahsus bir çarşı bulunduğundan bahsetmesi, payitahtın nasıl bir ilim ve sanat merkezi ol-duğunu teyit eden delillerdir.

Harizmşahlar devrinde, ilim ve din lisanı olmak haysiyeti ile Arapçanın eski, ehemmiyetini muhafaza ettiği görülüyor. Fakat yalnız din ve ilim adamları değil, geniş bir edebi kültür sahibi olanlar da mutlaka Arap dil ve edebiyatına, kuvvetli bir surette, vakıf bulunuyorlar, hatta çok defa her iki dili de muvaffakiyetle kullanıyorlardı. XII. asırda Farsçanın, muhtelif ilim şubelerine ait eserler yazmak hususunda, gitgide daha fazla kullanılması, ana dilleri Türkçe veya Farsça olan orta sınıf münevverler arasında bu gibi eserlerin daha kolay anlaşılmasından ileri geliyordu. Mamafih eserlerinin bütün İslam dünyasında ve Arap memleketlerinde yayılmasını isteyen alimler Arapça yazmayı tercih ediyorlar, hatta mahalli icaplara göre, Farsça yazmak zorunda kaldıkları kitaplarını Arapçaya da çeviriyorlardı. Bu asırda birçok Arap kelimelerinin eski Farsça kelimelerin yerine kaim olması, Arapçaya has birtakım üslup hususiyetlerinin Farsçaya geçmesi hep bu iki dilli müelliflerin tesiri ile olmuştur. Yaşadıkları muhit itibarı ile Arapçadan çok fazla Farsça bilen Harizmşahlar, kendi emirleri ile yazılan eserlerin bu dil ile vücuda getirilmesini istemekte idiler. Aynı suretle devletin resmi lisanı olarak da divan işlerinde Farsça kullanılıyor ve fermanlar hep bu dil ile yanlıyordu. Alaeddin Muhammed devrinde Harizmşahlar tarihine ait yazılan manzum ve mensur iki eserin de (bk. bibliyografya) Farsça yazılması, bu hanedan devrinde Acemceye verilen ehemmiyeti göstermektedir. Arap ve acem dillerini aynı muvaffakiyet ve suhulet ile kullanan münşi ve müverrih Muhammed Nesevi'nin son hükümdar Celaleddin'in tarihini Arapça yazması, onun menkıbelerini bütün İslam alemine duyurmak maksadından ileri gelmişti ve esasen bu sırada Harizmşahlar devleti de artık tarihe karışmış bulunuyordu. Farsçanın, devlet dili ve ilmi dil olarak, Harizmşahlar devrinde Arapçaya karşı kazandığı bu galebe, XIII. asırda daha kuvvetlenmiş, vaktiyle Arapça yazılmış birtakım ilmi ve tarihi eserler yeniden Farsçaya tercüme edilmeğe başlanmıştır. Acem şiirinin tekamülü bakımından, bu asır içinde artık eski Horasan mektebine mahsus edebi ananelerin değiştiği Irak, Arran ve Fars sahalarında yetişen büyük şairlerin tesiri altında, Irak mektebinin teessüse başladığı göze çarpar. Hulasa ilim sahasında olduğu gibi, şiir ve edebiyatta da Selçuklular devrindeki inkişafın Harizmşahlar devrinde yine eski tabii mecrasını takip ettiği söylenebilir.

IV. Türk dili ve edebiyatı.

Bir Türk-Oğuz sülalesi olan Harizmşahlar devrinde, bozkırlardan gelen yeni göçebe unsurların Harizm ve Horasan sahalarında eskiden beri mevcut Türk unsurunu kuvvetlendirdiği ve bunlardan bir kısmının göçebelikten yerleşik hayata geçerek, köylerde ve şehirlerde yaşamağa başladıkları, tarihi vesikalardan ve yer adlarının tetkikinden anlaşılıyor. Bilhassa XII. asrın ikinci yarısında Kanglı Kıpçakların, askeri kıtalar olarak, devlet hayatında daha müessir bir rol oynamaları ve hükümdar ailesi ile yüksek Türk , kabile aristokrasisi arasında sıhriyetler teessüs etmesi, Harizmşahlar devletine son devirlerinde adeta bir kabile devleti mahiyeti vermiş ve bunun neticesi olarak da umumi ve hususi hayatta Türk ananeleri yeniden canlanmış idi. Celaleddin'in ordusunda paganizm devrinden kalma eski yadacılık merasiminin icrası, eski Türk unvanlarının resmi teşrifat elkabı arasında kullanılması, prens ve prenseslere Türk adları verilmesi ve bunların verilişinde yine eski Türk an'anelerine uyulması, kabile teşkilatında mahsus sağ ve sol taksimatın ordu teşkilatında muhafaza edilmesi ve kumandanları harbe davet için, kendilerine kırmızı oklar gönderilmesi, bunun delilleridir. Bu kabile an'anelerinden birçoğuna Harizmşahlardan evvelki ve sonraki muhtelif Türk devletlerinde tesadüf edildiği malum olmakla beraber, bu Harizmşahlar devrinde bunların mevcudiyetindeki ehemmiyeti azaltamaz.

Gerek bu hadiseler ve gerek Türk dili ve edebiyatının XI. asırdan beri İslam medeniyeti çevresinde takip ettiği inkişaf göz önüne alınırsa, bu inkişafın Harizmşahlar devrinde de tabii mecrasında yürüyeceği kolaylıkla tahmin olunabilir. Fakat Türkçenin, Gazneliler ve Selçuklularda olduğu gibi, saray ve ordu lisanı olarak kullanıldığı Harizmşahlar devrinde yazı ve edebiyat dili sıfatı ile gösterdiği inkişaf ve kazandığı ehemmiyet, vesikaların eksikliği yüzünden, henüz layıkı ile aydınlanamamıştır. Karahanlılar sahasında XII. asırda vücuda gelen Hibat al-Hakayik, lisani ve edebi hususiyetler bakımından, Türk edebiyatının Kaşgar devrine ait olduğu için, onu bir tarafa bıraksak bile Ahmed Yesevi ile muakkiplerinin XII. asırda yarattıkları Türk tasavvuf edebiyatını, doğrudan doğruya Harizmşahlar devrinin mahsulü olarak telakki etmek icap eder. Türk göçebeleri ve köylüleri arasında dervişlik propagandası gayesini takip ettiği cihetle, büyük nispette Türk halk şiiri an'anelerine bağlı kalan bu edebiyatın dışında, Harizm ve ona civar Horasan sahalarındaki şehir ve kasabalarda, klasik acem şiiri örneklerine göre, Türkçe şiirler yazıldığı, Arapça ve Farsçadan mensur tercümeler yapıldığı ve bu cereyanın Moğol istilasından sonra de devam ederek, Azerbaycan, Arran ve Anadolu sahaları üzerinde de müessir olduğu tahmin olunabilir. Türk dilinin Harizmşahlar zamanındaki ehemmiyetini gösteren diğer bir delil de, Mu-hammed b. Kays adlı bir müellifin Celaleddin Harizmşah'a takdim ettiği Tibyan lugat al-turki 'ala lisan al-kanğli adlı mühim eserdir ki, bugün elde bulunmayan ve mevcudiyeti XIV. asır müellifi İbn Muhanna'nın bir kaydından anlaşılmakla beraber, gerek ismi ve mahiyeti, gerek müellifinin hüviyeti son zamanlara kadar meçhul kalan bu eserin bir Kanglı-Fars lügati olup, gramer malumatından başka, tarihi ve etnolojik bazı bilgileri de ihtiva ettiği ve al-Mu'cem fı ma'ayir as'ar al-'aceın adlı meşhur eserin müellifi tarafından vücuda getirildiğini daha 1917'de meydana çıkarmış idik.

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Boyları ve Diğer Türk Devletleri Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir