Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Harizmşahların Devlet Müesseseleri

Burada Türk Boyları ve Diğer Türk Devletleri hakkında konular bulabilirsiniz

Harizmşahların Devlet Müesseseleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:16

B. DEVLET MÜESSESELERİ

I. Devletin bünyesi ve karakteri.


Harizmşahlar İmparatorluğu'nun müesseselerini anlamak için, bu devletin bünyesi ve karakteri hakkında sarih fikirlere sahip olmak lazımdır. Umumiyetle Orta Çağ Müslüman Türk devletlerinin siyasi ve askeri tarihleri hakkında şimdiye kadar şarkta ve garpta yapılan tetkiklerin basit birer vakayiname seviyesinin üstüne çıkamaması, hatta ara sıra onların siyasi müesseselerine dair yapılan tecrübelerin de tarihi tekamülü izaha yarayacak bir mahiyet arz edememesi, bünye ve karakter itibarı ile birbirinden çok farklı hürriyetlere malik olan bu devletler arasındaki bünye ve karakter ayrılıklarını anlamamaktan ileri gelmektedir. Orta Çağ Müslüman-Türk devletleri arasında, muayyen sebeplerden doğan birçok hakiki veya zahiri benzeyişlere ve aynı ismi taşıyan birtakım müesseselere tesadüf olunur; bilhassa aynı coğrafi sahalarda kurulan, hakimiyetin bir sülaleden diğer sülaleye geçmesi suretiyle birbirini takip eden devletlerde buna daha çok rastlanır. Fakat bütün bu taklit ve iktibasların yarattığı benzeyişlere rağmen, müesseseler tarihinde en ehemmiyetli nokta, farkları ve değişmeleri tespit etmektir ki, bunun için en evvel göz önüne alınması icap eden şart, devletin bünye ve karakteridir. Aynı coğrafi saha üzerinde, cemiyetin içtimai ve iktisadi bünyesi bariz bir değişiklik arz etmediği halde, birbirini takiben hükümran olan iki devlet, eğer birbirinden ayrı bünye ve karakterlere malik iseler, hatta aynı isimler altında bile birbirinden farkı müesseselere malik olabilirler.

İşte bu umumi mülahazalardan sonra, Harizmşahlar müesseselerinin izahına girişmeden evvel, bu imparatorluğun bünye ve karakterini anlamağa çalışalım. Yukarıda bu devletin menşei ve siyasi tekamülü izah edilirken, tebarüz ettirildiği vecihle, Harizmşahlar Devletinin ilk çekirdeğini, büyük Selçukluların muhtar bir eyaleti olan Harizm'de uzun yıllar valilikte bulunan bir Türk ailesi kurmuştur.

Harizm'in bilhassa coğrafi vaziyeti itibarı ile asırlarca yarı mahalli hanedanlar tarafından idare edilmesi, Gazneliler ve Selçuklular hakimiyetine geçtikten sonra da adeta muhtar bir eyalet şeklinde idaresini zaruri kılacak birtakım ananeler yaratmıştı:

buraya tayin edilen valilerin Harizmşah unvanını taşımaları, yarı müstakil hükümdarlara mahsus birtakım haklara ve imtiyazlara malik olmaları, mahalli bir ihtiyaç idi. İslam dünyasının bir taraftan uzak şark ile ve bundan daha ehemmiyetli olarak bozkırlardaki göçebeler ve kısmen Rusya ve Baltık memleketleri ile ticarette mühim rolü olan Harizm halkı cesur, müteşebbis ve zengin bir halk idi; ziraatını büyük sulama tesisatı ile ileri bir hale getirmişti. Bozkırlarda henüz İslam dinini kabul etmemiş kesif Türk göçebe kabilelerine karşı İslam aleminin bir kısım hudutlarını korumak vazifesi de Harizmlilere düşerdi. Ürgenç gibi büyük merkezlerde ticari faaliyetin yarattığı oldukça geniş ve canlı şehir hayatı, göçebelere karşı bir müdafaa hattı olarak kurulmuş ribatlarda devam eden cihad ananesi, Harizmlilerde bir nevi mahalli vatanperverlik yaratmıştı. İşte, Selçuklu imparatorları namına Harizm'i uzun müddet yarı müstakil bir hidiv sıfatı ile sadakatle idare eden Kutbeddin Muhammed'den sonra, oğlu Atsız, bir taraftan bu mahalli vaziyetten ve diğer taraftan da Sultan Sancar'ın zaafından istifade ederek bu muhtar eyaleti tabi bir devlet şekline sokmuştur. Tökiş devrinin zaferleri ve bilhassa Selçukluların inkırazı neticesinde, büyük bir müstakil devlet şeklinde inkişaf eden Harizmşahlar devleti, Alaeddin'in Gürluları ve Karahanlıları ortadan kaldırması ve Kara-Hıtayları ezmesi ile o devrin en büyük İslam imparatorluğu haline gelmiştir. Muhtar bir eyaletten tabi bir devlet vaziyetine gelinceye kadar uzun mücadeleler yapan, nihayet Horasan, İran ve Irak'ta Selçuklulara varis olduktan sonra, süratle genişleyerek bir imparatorluğa inkılap eden Harizmşahlar devleti, Moğollar karşısında ani olarak yıkıldığı zaman, süratli fütuhatını henüz layıkı ile hazmedememiş, imparatorluğun parçaları arasında kuvvetli bağlar kuramamış, halk arasında hanedana karşı bağlılık ve meşruiyet hisleri henüz yerleşememiş-ti. Horasan ve İran'da Selçuklulara, Gurlular sahasında eski sultanlara, Maveraünnehr'de Karahanlılara karşı manevi sevgi ve bağlılık devam ediyor, Harizmşahlar henüz bir gasıp gibi telakki olunuyordu. Askeri muvaffakiyetler neticesinde kurulan bu yeni hakimiyet ve onun sert ve zalim idaresi, maziye karşı derin bir hasret uyandırmıştı. Bu yeni fütuhat sahalarında eski devlet müesseseleri, tabiatıyla bozulmuş ve sarsılmış bir halde, devam etmekte idi. Buraları devlete manen bağlamak, idare müesseselerini yeniden tanzim etmek için, uzunca bir sulh ve sükun devresine ihtiyaç var idi; halbuki Moğol istilası buna zaman ve imkan bırakmadı

Bu kısa izahat, Harizmşahlar devletinin bünye ve karakterini ve Harizmşahlar müesseselerinin menşe' ve tekamülünü, umumi çizgileri ile anlatmağa kafidir. Harizm'de, daha Gazneliler hatta Samaniler devrinden beri devam edip Selçuklular zamanında son şeklini alan mahalli devlet müesseseleri, Harizmşahlar müesseselerinin esasını teşkil etmiştir. Muhtar bir eyaletten önce tabi, sonra müstakil bir devlet şekline doğru giden siyasi tekamül aynı suretle, müesseselerin inkişafını mucip olmuş ve gerek saray hayat ve teşkilatında ve gerek merkez-i idarede bilhassa Sancar devrindeki büyük Selçuklu teşkilatı başlıca örnek olarak alınmıştır. Elimizdeki vesikalar, Tökiş devrinden başlayarak sonuna kadar, Harizmşahlar müesseselerinin tekamülünü göstermektedir. Fakat bunlardan mühim bir kısmının Atsız devrinde de hemen hemen aynı şekilde mevcut olduğunu söylemek mümkündür.

Herhalde müesseseler tarihi bakımından Harizmşahları, büyük Selçukluların tabii bazı farklar ile bir devamı gibi saymak yanlış, olmaz. Bu farkları, hatta bu devletin siyasi tarihini daha iyi anlatabilmek için, bu iki devletin bünye ve karakterleri arasındaki şu büyük farkı da tebarüz ettirelim:

Bir kabile hareketinden doğan ve askeri kuvvetini göçebe kabilelerden alan büyük Selçuklu İmparatorluğu, Gulam-Memluk sisteminin geniş nispette tatbiki, kabilelere karşı çok maharetli bir iskan ve tehcir siyasetinin takibi, devlet merkezlerinin daha ziyade yerleşik halk ile meskun sahalardaki büyük şehirlerde kurulması sayesinde, bu tribal mahiyetinden yavaş yavaş kurtulduğu halde kuruluşu itibarı ile asla böyle bir mahiyet taşımasına imkan olmayan Harizmşahlar devleti, coğrafi vaziyeti başta olarak, şair türlü amiller sebebi ile bilhassa Tökiş devrinden başlayarak göçebe Türk kabilelerinin kuvvetine dayanmak zorunda kalmış ve tribal ananelerin şiddetli tesiri altına düşmüştür ki bu hal, hem bir taraftan onun süratle bir imparatorluk şeklini almasında bir amil olmuş ve diğer taraftan da devlet müesseselerinin muntazam işlemesine şiddetle mani olmak suretiyle yıkılışının başlıca sebeplerinden birini teşkil etmiştir.

II Ortaçağ Devletlerinin Müşterek Karakterleri.

Orta Çağ Müslüman-Türk devletleri arasındaki bu bünye ve karakter farklarına rağmen, onların birtakım müşterek ve umumi karakterleri de vardır ki, banların daima göz önünde tutulması, yalnız müesseseler tarihini değil, umumiyetle tarihi tekamülü anlamak bakımından da çok ehemmiyetlidir. Kısmen Bizans ve daha ziyade Sasani medeniyeti ünsurlarının Arap ve İslam unsurları ile ve sair bazı tali unsurlar ile kaynaşmasından hasıl olan ve Abbasilerin ilk asırlarında tam hüviyeti ile tecelli eden İslami devlet tipi, Orta Çağ'da Şark İslam dünyasında kurulan bütün devletlere örnek olmuştur. İptida Abbasi İmparatorluğunun bir parçasını teşkil ederken, türlü sebepler ile ondan ayrılarak müstakil devletler şeklinde inkişaf eden sahalarda, Abbasi müesseselerinin ilk kadroyu teşkil etmesi pek tabii idi. Abbasilerin bir eyaleti olan Maveraünnehr ve Horasan'da iptida bu kadroya dayanarak Sasaniler devrinde kemalini bulan devlet müesseseleri Gazneliler, Maveraünnehr Karahanlıları, Selçuklular ve Harizmşahlar devirlerinde de, birtakım zaruri değişikliklerle devam etmiştir. Fakat yalnız siyasi ve idari müesseselerde değil, daha geniş olarak Orta Çağ Şark İslam dünyasının içtimai ve iktisadi bünyesinde de, muhtelif coğrafi sahaların mahalli hususiyetlerine rağmen, birtakım müşterek karakterler de mevcuttur ki, işte bu vaziyet, bu sahalarda kurulan Müslüman-Türk devletlerinin de aynı surette birtakım müşterek karakterler taşımasını intaç etmiştir.

Orta Çağ Müslüman-Türk devleti, daha ziyade cemiyetin sathında kalan mahdut bir kadrodur. Hükümdar ve sülalesi başta olmak üzere, devlet hazinesinden faydalanan mahdut ve imtiyazlı bir zümre müstesna olarak, bütün halk, yalnız vergi vermekle mükellef raiyedir. Hudutları muhafaza etmek ve asayişi korumakla mükellef olan devlete, ücretli askerlerden ve toprağa bağlı, yani muayyen bir arazi parçasının vergisini almağa salahiyetli sipahilerden teşekkül eder. İdari, mali ve adli işler ile uğraşan teşkilatta hizmet eden mahdut sayıda bir memur zümresi vardır ki bunlar bir nevi "bürokratik aristokrasi" teşkil ederler; çünkü büyük küçük bütün bu memuriyetler, geniş nispette, bir "irsilik" arz eder. Askeri kumandanlıklar müstesna olmak üzere, hemen bütün sivil memuriyetler, bir hanedanın yerine diğer bir hanedan geçtiği, yani bir devlet yıkılıp, yerine diğer bir devlet kurulduğu zaman dahi, aynı adamların ve ailelerin elinde kalır. Bu sülalenin hakimiyeti devrinde tatbik edilen kanunlar, onun sükutundan sonra da, büyük nispette devam eder; halkın devlet ile münasebetlerini tanzim eden mali kanunların, hatta arazi kanunlarının, muhtelif devletler zamanında, pek az değişikliklere uğradığını görürüz.

İdari ve mali adem-i merkeziyet, tam manası ile mevcuttur:

Vergiler muhtelif eyaletlerde, hatta bazı büyük şehirlerde, birbirinden çok farklıdır ve tamamıyla eski an'anelere dayanır; hususi idare şekilleri ve şehre mahsus bazı imtiyazlar mevcuttur; tamamıyla irsi mahiyette ve büyük nüfuza sahip şehir reisleri, kadılar, büyük ulema ve seyyid aileleri, büyük şeyhler; zengin tacirler, bu büyük merkezlerde, hususi bir aristokrasi teşkil ederler ve halk ile devlet arasında bir mutavassıt rolünü oynarlar. Köylerde de aynı rolü oynayan zengin ve nüfuzlu dihkan aileleri mevcuttur. Muhtelif eyaletler, adeta yarı müstakil ve merkeze karşı muayyen vazifeler ile mükellef mahalli hane-danlar tarafından idare olunur. Mahalli hanedanlara ve büyük ailelere karşı, siyasi bir zaruret olmadıkça, himayekar bir vaziyet almak, onların ananeye müstenit imtiyazlarına dokunmamak, Orta Çağ İslam devletlerinin umumi bir prensibidir. Nafıa, maarif ve içtimai yardım vazifeleri vakıf müesseseleri ile idare edildiği için, pek az istisna ile bunların idamesine ve yeni vakıflar tesisine riayet olunur. İşte bütün bu izahlardan kolayca anlaşılır ki, Orta Çağ Müslüman-Türk devletleri, çok muhafazakar ve tamamıyla satıhta bir siyasi kadrodan ibarettir. Bir devletin yıkılıp, yerine diğerinin kurulması, çok defa bir sülale değişmesinden, bir isim değişmesinden ibaret kalır ve eski siyasi kadro, yani müesseseler dahi kısmen devam eder. Sadece hutbede ve sikkelerde, bayrak, çetr, resmi renk, şiar, tuğra ve tevki gibi sülaleye ait sembolik şeylerde vukua gelen bir değişikliğin, cemiyetin içtimai ve iktisadi bünyesinde hemen hiçbir değişiklik yapamayacağı ise meydandadır. Büyük kabile hareketlerinin ve göçebe istilalarının neticesi olarak kurulan (msl. Selçuklu ve Moğol imparatorlukları) devletlerin bu hususta bir istisna teşkil ettikleri muhakkaktır; fakat buna rağmen, onların tarihini tetkik ederken de, yukarıda arz ettiğimiz esasları daima göz önünde bulundurmalıdır.

III. Hükümdar ve hükümdar ailesi.

Harizmşahlarda hakimiyet telakkisi, hükümdar ile hükümdar ailesi arasındaki münasebetler, veraset meselesi, saray teşkilatı, teşrifat usulleri, lakaplar ve unvanlar, hemen umumiyetle, büyük Selçuklu İmparatorluğu'ndan intikal etmiştir.

Muhtar bir eyaletten tabi bir devlet ve nihayet kudretli bir imparatorluk şekline kadar giden siyasi tekamül ile muvazi olarak, saray teşkilatı, teşrifat usulleri, lakaplar ve unvanlar da daha tantanalı, daha azametli bir şekil almış ve Irak Selçuklularının inkırazından sonra, Tökiş ve bilhassa Alaeddin Muhammed zamanında, Melikşah ve Sancar devirlerinin an'aneleri, hatta daha mübalağalı bir şekilde, ihya edilmiştir:

İskender-i sani ve Sancar lakaplarını almış olan Alaeddin, tuğrasına zıllullah-ı fı'l-arz'ı da ilave ettirmişti. Daha Atsız'dan başlayarak, tahta geçen şehzadelerin umumiyetle Alaeddin lakabını aldıklarını görüyoruz. İlk zamanlarda Harizmşah, melik ve daha sonra şahan-şah unvanını taşıyan hükümdarlar, nihayet büyük Selçuklu imparatorlarının taşıdıkları sultan, sultan-ı a'zam ve bunun Türkçe muadili olan uluğ sultan unvanını kullanmışlardır. Hükümdarlardan hepsinin ayrı ayrı tevkileri ve tuğraları var idi. Hakimiyet timsali olan bayrak ve çetrde ve merasim elbiselerinde, büyük Selçuklularda olduğu gibi, siyah renk kullanılıyordu ve bu renk münhasıran sultan idi. Şehzadelere ve büyük emirlere verilen bayrak ve çetrler başka renklerde idi.

Saray adetleri, merasim ve teşrifat usulleri, hemen aynı ile Sancar devrindeki Selçuklu an'anelerinden alınmıştı:

Alaeddin Muhammed'in sarayındaki askeri mızıka günde 5 nöbet çalıyordu ki, buna nevbet-i zulkarneyn veya nevbet-i sancari adı veriliyordu. Şehzadeler ve bazı büyük rical de, günde 3 nöbeti geçmemek şartı ile daha mütevazı bir askeri mızıkaya sahip olabiliyorlardı.

Büyük Selçuklulardaki bütün saray memuriyetlerine, muhtelif hizmetlere mahsus hacip, çavuş ve çomaktar sınıflarına Harizmşahlar sarayında da aynı ile tesadüf olunur:

hacib-i has, taştdar, silahdar, camedar, emir-i alem, emir-i ahur, emir-i şikar, devatdar, çaşnigir v.b. gibi. Bunlara, Alaeddin Muhammed devrinde emir ve han unvanlarının üstünde olarak, melik unvanı ve bun mahsus birtakım hak ve imtiyazlar verildiğini görüyoruz.

Bunların taşımağa mezun oldukları hususi bayraklarının üstünde vazifeleri ile alakalı alametler bulunuyordu:

Devatdarın alameti divit, silahdarın yay, taştdarın ibrik, camedarın bohça, emir-i ahurun nal ve çavuşun sarı çetr idi. Umumiyetle hükümdarın en itimat ettiği köleler arasından seçilmiş olan bu nüfuzlu saray ricalinden her birinin maiyetinde mühim askeri kuvvetler bulunuyordu ve bu kuvvetler doğrudan doğruya hükümdarın hassa ordusuna teşkil ediyordu. Dini ve an'anevi bayramlarda (nevruz, mihrgan v.b. gibi), sefirlerin kabulünde, askeri teftiş ve geçit resimlerinde, imparatorluğun azametini göstermek için, bütün gayret sarfedilirdi; bu hal bilhassa Alaeddin Muhammed devrinde en son derecesine varmış idi. Hanedana mensup prensler, hakimiyetlerine son verilmiş hükümdar sülalelerinin şehzadeleri, tabi devletlere ve yarı müstakil hanedanlara mensup olup, rehine sıfatı ile payitahtta bulundurulan büyük şahsiyetler, bu gibi merasimde, hükümdarın hususi hizmetkarları sıfatı ile hazır bulunuyorlardı. Hükümdarın divan müzakerelerini kafes arkasından dinlemesi ve ramazanda huzur dersleri tertip olunması gibi, Osmanlılar devrinde de devamını gördüğümüz birtakım saray adetleri Harizmşahlar sarayında mevcut idi.

Harizmşahlarda saltanat veraseti meselesinin kati bir kaideye tabi olmaması, daha ilk zamanlardan, bu sülaleye mensup prensler arasında çok mücadelelere yol açmış zaman zaman devletin hayatını tehlikeye koyacak, hiç olmazsa kuvvetlenip, genişlemesine engel olacak, ağır şartlar yaratmıştır. Ekseriyetle hükümdar daha hayatta iken, büyük oğlunu veliaht olarak tayin eder ve diğer şehzadeler ile büyük devlet ricaline bunu tasdik ettirerek, itaat yemini alırdı. Lakin nadir olmakla beraber, bunun aksi de olurdu. Alaeddin Muhammed, büyük oğlu Celaleddin'in yerine, annesinin ve akrabası olan büyük kabile reislerinin tazyiki altında, yine o kabileye mensup bir kadından doğan küçük oğlunu veliaht ilan etmiş ancak ölümünden bir az evvel kılıcını kendi eli ile kuşatmak suretiyle, Celaleddin'i veliaht yapmış idi. Veliahtlar, ekseriyetle, en mühim eyalet olan Horasan valiliğine tayin edilirlerdi. Fakat bütün şehzadelerin, daha küçük yaştan herhangi bir eyaletin idaresine memur edilmeleri adet idi. Şehzadeye hem niyabet etmek, hem de tahsil ve terbiyesine nezaret eylemek üzere, devletin en büyük ve sarayca en mutemet askeri ricalinden bir Türk kumandanı, onun atabeyliğine tayin olunurdu. Hemen umumiyetle emektar saray kölelerinden olan bu kumandan, fiilen bütün nüfuzu elinde toplardı. Merkezdeki saray ve divan teşkilatına mümasil, fakat daha küçük kadrolu bir teşkilat, şehzadenin emrinde çalışırdı; lakin bunun başına getirilen büyük memurların tayini merkeze ait olduğu gibi, yine merkeze bağlı istihbarat teşkilatı olup bitenleri bildirmek vazifesi ile mükellef idi. Merkezi idarenin hakimiyetini ve kontrolünü temin maksadı ile alınan bu itiyat tedbirlerine rağmen, umumi vaziyet fırsat verdiği takdirde, muhteris şehzadelerin veya atabeylerinin isyan hareketlerine kalkıştıkları ve bilhassa hükümdarlar öldüğü zaman, bu hareketlerinin daha çok vukua geldiği görülürdü. Harizmşahlar tarihinde amca, kardeş ve yeğen katli gibi hadiselere sık sık tesadüf olunmasının sebebi budur. Harizm'de Kanglı-Kıpçak kabilelerinin, askeri kuvvet olarak, büyük bir istinatgah vazifesini gördüğü ve onların başındaki büyük reislerin nüfuzu çoğaldığı sıralarda, hükümdarların bu kabile aristokrasisine mensup kadınlar ile evlendikleri malumdur. Alaeddin Muhammed'in annesi Terken Hatun'un asıl Harizm sahasının ve payitahtın idaresinde ve veliaht ilan ettirdiği Uzlug Şah'a verilen Horasan ve Vazenderad'da oğlundan daha büyük bir nüfuza malik olması, eski Türk devlet an'anelerinin bir devamı olarak, Kanglı-Kıpçak kabileleri arasında yaşayan "hatun'un yüksek hakimiyete iştiraki" prensibine de dayanmakta idi. Onun maiyetinde de hususi bir divan teşkilatı bulunuyordu.

Büyük Selçuklular devrinde hükümdar zevce ve annelerinin hususi divanları olduğunu biliyorsa da, bu teşkilatın onlara tahsis edilen varidatın tahsili ve idaresi ile vazifeli olup, devletin umumi siyasetinde rolleri bulunmadığı malumdur. Halbuki askeri aristokrasiye dayanan Terken Hatun, mütehakkim ve muhteris mizacının tesiri ile oğluna rakip ve çok defa ona hakim bir kuvvet olarak her şeye müdahale etmekte idi ki, imparatorluğun iç bünyesini çok çürütmekte ve ani yıkılışını hazırlamakta bu rekabetin büyük bir amil olduğu muhakkaktır.

IV. İdare teşkilatı.

Selçuklulara tabi muhtar bir eyaletin tedricen büyük bir imparatorluk mahiyetini alması, Harizmşahlar idare teşkilatının sağlam esaslara dayandığını açıkça göstermektedir. Eğer bu devlet iyi kurulmuş idare müesseselerine, muntazam işleyen bir bürokrasiye malik olmasa idi ve bazı garp tarihçilerinin iddiaları gibi, "sağlam bir devlet teşkilatından mahrum" olsa idi, türlü menfi amillere rağmen, bir asırda bu kuvvetli inkişafı gösteremezdi. Tarihi teşekkülü itibarı ile Selçuklu müesseselerini aynen alarak, siyasi tekamülü ile muvazi surette onları da inkişaf ettiren Harizmşahların daha Atsız zamanında muntazam idare teşkilatına malik oldukları muhakkaktır. Eldeki vesikalar, Tökiş devrinden başlayarak, bize idari müesseseler hakkında tam bir fikir verebilecek mahiyettedir. Bunlara istinaden emniyetle söylenebilir ki, Büyük Selçukluların idare teşkilatı bazı küçük ve tabii farklar ile Harizmşahlar devrinde de devam etmiştir. Selçuklulardaki bütün idari ıstılahların, memuriyet isimlerinin, devlet daireleri ananelerinin Harizmşahlarda da hemen aynı ile mevcut olması bunun delilidir. Tökiş ve bilhassa Alaeddin devirlerinde, mahalli muhtariyetlere ve mahalli hanedanlara son verilerek, o devir telakkilerinin müsaadesi nispetinde, merkeziyetçilik usulünün tatbikine kalkışılması, bir az cüretli ve siyasi bakımdan, mahzurlu, olmakla beraber, devlet telakkisinin ve merkeziyetçi imparatorluk anlayışının terakkisini göstermek bakımından, çok manalıdır. Fakat bir taraftan imparatorluğun çok süratle büyümesi, diğer taraftan da Kanglı-Kıpçak reislerinin, bilhassa Tökiş devrinde başlayarak, devletin başlıca askeri istinatgahları sıfatı ile sivil idareyi hiçe saymaları ve nihayet bunlara dayanan Terken Hatun'un Alaeddin'e karşı takip ettiği rekabet ve husumet siyaseti, idare makinesinin bozulmasına, nüfuzunu kaybetmesine sebep olmuş, zulüm ve suiistimal altında inleyen halk Harizmşahlar sülalesine karşı derin bir nefret ve infial beslemeğe hak kazanmıştır. Esasen son yarım asırda sık sık tekerrür eden dahili isyanlar, harici harpler, yağma ve istilalar, huzur ve refahı bozmuş, halkı ağır mali külfetler altında bırakmış idi. Bütün bu şartlar altında idare teşkilatının Alaeddin devrinde arz ettiği ihtilaf manzarasına hayret etmemek lazımdır. Sadece yeni ilhak edilen sahalarda değil, Harizm sahasında da göze çarpan bu manzara, teşkilat yokluğundan değil, eski idari müesseselerin bozulmasından ve bu umumi şartlar altında yeni sahalarda muntazam teşkilat kurmaya imkan bulunmamasından ileri geliyordu.

Merkezi idarenin basında, Selçuklularda olduğu gibi, vezir bulunuyordu. Hükümdarın vekili sıfatı ile bütün devlet işlerini idare eden vezir, eğer nizamül-mülk lakabını taşıyorsa, hükümdarın yanında oturmak ve beraber yemek yemek gibi imtiyazlara malik idi; vezaret mührü onda bulunur, memuriyetin alameti olarak, altın divit taşırdı ki, bütün bunlar Selçuklular devrinden kalan ananelerdir. Bütün timarlardan hatta sultana mahsus olan hasslardan öşür alan vezirin maiyetinde, muhtelif divanlar bulunurdu. Muhtelif idare şubeleri mahiyetinde olan bu divanların (divan-ı tuğra, divan-ı inşa, divan-ı arz, divan-ı istifa, divan-ı işraf v.b.) vazife ve salahiyetleri, büyük Selçuklulardakinden farksız gibi idi. Şehzade vezirleri ile bazı mühim vilayetlerde bulunan ve merkezden tayin edilen vezirler de kendi sahalarında aynı vazife ile mükellef idiler. Merkezi idarede, vezirden sonra, bir de divan reisi var idi. Muhtelif divanlara basındaki büyük memurların, birbirine nazaran, teşrifat dereceleri muayyen idi. Msl. Büyük Selçuklular devrinde divan-ı tuğra başındaki tuğra'inin derecesi daha yüksek sayıldığı halde, Harizmşahlar devrinde divan-ı inşa başındaki zat ona takaddüm ediyordu.

Şehzadelerin ve tabi devletlerin merkezi idare nezdinde mümessilleri bulunduğu gibi, muhtar eyaletlerde ve tabi devletlerde de Harizmşah'ın birer vekili bulunuyordu:

bu vekiller merkezi idareye ait vergileri tahsil ettikleri gibi, mahalli idarece verilen idam hükümlerini geri bıraktıracak kadar, büyük bir nüfuza sahip idiler. Alaeddin Mu-hammed bir aralık vazife ve salahiyetini 6 kişilik bir heyete vermek gibi, mühim bir idari değişiklik yapmaya kalkıştı ise de, bu usul hiç de iyi bir netice vermedi ve tekrar eski usule dönmek zarureti hasıl oldu Celaleddin zamanında da bir kısım salahiyet ve imtiyazlarından mahrum edilen vezirlere tesadüf ediyoruz. Harizmşahlar sülalesine mensup hükümdarlar, umumiyetle yüksek kültür sahibi insanlar olduğu için, devlet-idaresini fiili bir surette ellerinde bulundurmağı tercih ediyorlardı; bilhassa Alaeddin Muhammed, kısmen annesi ile kendi arasındaki rekabetin de tesiri ile bu hususta çok titiz davranıyordu. İşte bundan dolayı bu sülale zamanında, msl Selçuklular devrindeki Nizamü'l-mülk gibi, mevkiini uzun müddet muhafaza etmiş nüfuzlu vezirlere tesadüf edilemiyor, Harizmşahların son devirlerinde, Selçuklular zamanında olduğu gibi, divan-ı istifa tarafından idare olunan mali işlerin bozuk gittiği göze çarpmaktadır. Selçuklular devrindeki vergi sistemi, umumiyet itibarı ile devam etmekle beraber, Gurlular ve Karahanlılardan zapt olunan yerlerde, eski mahalli ananelere riayet olunmakta idi. Muhtar eyaletlerden ve tabi emaretlerden de, muahedeler ile tayin edilen ve ekseriyetle umumi varidatın 1/3'ine tekabül eden maktu vergiler alınıyordu. Fakat fevkalade hallerde, salgın ve müsadere gibi usullere müracaat edilerek, halk üzerine çok ağır mali külfetler yükleniyor ve bunlar da soyguncu memurlar elinde kalarak, hazinenin ihtiyacını karşılamıyordu. Moğol istilasına takaddüm eden yıllarda bunun türlü misallerine tesadüf olunmaktadır.

Harizmşahlar devletinin, dışından bakıldığı takdirde, azametli bir imparatorluk manzarası arz eden son devirlerindeki idare makinesinin hakiki vaziyetini şu suretle hulasa edebiliriz:

parlak unvanlara ve merasim günlerinin debdebeli ve haşmetli manzarasına rağmen, idare teşkilatı bütün nüfuz ve intizamını kaybetmiş, sivil idare askeri aristokrasinin, yani büyük kabile reislerinin, nüfuz ve tahakkümü altına düşerek, işlemeyecek bir hale gelmiş, teşrifat ve merasim hususlarında bile saray hizmetlerinde bulunan ve malik (prens) unvanına ve prenslere mahsus imtiyazlara malik olan saray adamları divan mensupları ile mukayese edilemeyecek bir ehemmiyet kazanmış idi. Bu vaziyette imparatorluğun bel kemiği vazifesini görecek hakiki bir teşkilatın ve sağlam devlet müesseselerinin mevcudiyeti elbette bahis mevzuu olamaz. Bu teşkilat, daha Moğol istilasından evvel, manen yıkılmış idi.

V. Askeri Teşkilat. Harizmşahların askeri teşkilatı da, idare teşkilatı gibi, esas itibarı ile Büyük Selçuklulardan alınmıştır. Daha Atsız zamanında oldukça mühim ve muntazam bir kuvvet teşkil eden Harizmşahlar ordusu, Tökiş'in son zamanlarında, orta şarkın en büyük askeri kuvveti mahiyetini almış ve Alaeddin Muhammed'in büyük fütuhatı, babasının hazırladığı bu kuvvet sayesinde temin edilmiştir. Orduya ait bütün idari işlere, Gazneliler ve Selçuklular devrinde olduğu gibi, merkezi divanın mühim bir şubesi olan divan-ı 'arz bakardı ve bunun başında da emir-i ariz unvanını taşıyan bir amir bulunurdu. Ancak hükümdara ait olan emlak ve arazinin idaresi doğrudan doğruya divan-ı hass'a ait idi. Devlet hazinesinden tahsisat alan bütün askerlerin defterleri bu divanda tutulurdu. Selçuklular devrinde olduğu gibi, Harizmşahlarda da askeri ikta sistemi mevcut idi. Orduda vazife gören herkes, en büyüğünden en küçüğüne kadar, muayyen kıymette iktalara sahip idiler; yani devlet muayyen toprak parçalarından aldığı vergi hissesini, göreceği askeri hizmet mukabilinde, ordu defterlerinde kayıtlı bulunan hizmet erbabına terk ediyordu. Büyük küçük bütün kumandanlar ve askeri valiler de zengin iktalara sahip idiler. Büyük iktalar, hükümdarların teveccüh ve iltifatlarına göre, azalıp çoğalırdı. Fakat askerlere mahsus küçük iktalar, hem sabit, hem de irsi mahiyette idi. Bu timar sahipleri, davet vukuunda amirlerinin maiyetinde toplanmak üzere, daima emre müheyya bulunurlar ve sefer bittikten sonra, tekrar yerlerine dönerlerdi. Yeni bir memleket Harizmşahların doğrudan doğruya idaresine geçtiği zaman, oradaki toprakların varidatı derhal iktalara ayrılır, vazife erbabına taksim olunur ve divan-ı arz defterlerinde tespit edilirdi. Tökiş Irak Selçuklularının hakimiyetine son verdiği zaman, onlar tarafından sert vazifeler erbabına ayrılmış olan toprak varidatını ve vakıf hisselerini de, Orta Çağ İslam devletlerinin an'anelerine aykırı olarak, yeni iktalara ayrılmak için, divan-ı arz emrine vermişti. Selçukluların mirasından bir parça koparmak isteyen Abbasi halifesinin talebine karşı, Tökiş'in, Harizmşahlar ordusunda 170.000 ikta sahibi olduğunu ileri sürerek, bu talebi reddetmesi ve hatta halifeden Huzistan'ı da istemesi, bu ordunun kemiyetini göstermek bakımından, dikkate şayandır. Bu sayı Melikşah devrindeki Selçuklu ordusundaki ikta sahiplerinin yarısından az olmakla beraber, Gürlulara ve Maveraunnehr Karahanlılarına ait memleketlerin ilhakından sonra, Harizmşahlar ordusunun, sayı bakımından, mühim nisbette arttığı muhakkaktır.

İkta sahiplerinden teşekkül eden büyük süvari kuvveti geniş imparatorluk memleketlerinin her tarafına dağılmış bir halde bulunuyordu. Buna mukabil, doğrudan-doğruya hükümdarların emri altında bulunan bir hassa ordusu, payitahtta ve yakın sahalarda, daima emre hazır idi. Para ile veya harplerde alınmış kölelerden mürekkep olup, merkezdeki büyük saray ricalinin emri altında bulunan bu kuvvetten başka ve bundan daha mühim olarak, Kanglı-Kıpçak kabile reislerinin emrindeki ücretli Türk kıtaları da hassa ordusunun başlıca unsurunu teşkil ediyordu. Daha evvelki devirler hakkında elimizde sarih bir vesika bulunmamakla beraber, Tökiş zamanından itibaren bu kabile kuvvetlerinin orduda çok mühim bir unsur olduğu ve devletin genişlemesini intac eden askeri zaferlerde bunların büyük bir rol oynadıkları muhakkaktır. Geniş Türk bozkırları ile daimi temas ve münasebetlerde bulunmak dolayısı ile Harizm'in siyasi tarihinde muhtelif Türk kabilelerinin, devletin askeri kıtaları sıfatı ile oynadığı rol, daha Gazneliler zamanından başlayarak, oldukça malumdur. Harizmşahlar devleti de, uzun müddet, bozkırlardaki bu Türk göçebeleri ile ciddi mücadelelerde bulunmak zorunda kalmış, kabile reisleri arasındaki rekabetlerden kendi hesabına faydalanmış ve nihayet aile rabıtaları da tesis etmek suretiyle, onların mühim bir kısmını İslamlaştırmağa ve kendi askeri hizmetine almağa muvaffak olmuştur. Mamafih kendi reislerinin emri altında ve kabile ananelerine tamamiyle bağlı olarak hareket eden bu kabile kuvvetlerinin zaman zaman devlet için büyük bir zaaf sebebi olduğu, sulh zamanında idari nizamı, harp esnasında da askeri inzibatı ihlal ederek, bozgunlara sebebiyet verdiği malumdur. Gurlu devletinin yıkılmasından sonra, Harizmşahlar hizmetine geçen bir kısım Gur ve Halaç kabileleri de, aynı suretle, devlet mefhumuna tamamiyle yabancı kalmışlar ve karşılıklı rekabetleri yüzünden, Moğollar ile harplerde, faydaları nisbetinde, zararlar da vermişlerdir.

Harizmşahlar ordusu yalnız bu hassa kuvvetinden mürekkep değil idi. Muhtelif eyalet merkezlerinde, şehzadelerin veya askeri valilerin emrinde mühim kuvvetler bulunduğu gibi, hudut mıntakalarında, yollar üzerinde, müdafaa bakımından ehemmiyetli ve elverişli yerlerde bulunan kalelerde de muhafız kıtalar var idi. Valiler ve kale kumandanları, umumiyetle, saray hizmetlerinden yetişmiş Türk askeri ricali arasından ve son zamanlarda da büyük kabile reislerinden seçiliyordu. Bu zengin ve nüfuzlu ricalin maiyetlerinde doğrudan doğruya şahıslarına bağlı ve ekseriyetle kölelerden mürekkep hususi kuvvetler bulunuyordu; kabile reisleri ise, muhafazasına memur oldukları yerlere giderken, kabilelerine mensup mühim bir kuvveti de beraber götürüyorlardı. İkta sahiplerinden teşekkül eden mahalli kıtalar, bunların emri altında idiler. Mamafih ihtiyaç görüldüğü zaman, bunların dışında, halktan ücretli asker toplandığı da oluyordu ki, hasar namı verilen bu muvakkat gönüllü kuvvet daha ziyade şehir ve kalelerin müdafaasında kullanılmakta idi; buna mukabil hasam ve mutacannida denilen daimi askeri kıtalar ordunun esas kuvvetini teşkil etmekte idi. Şark hudut-larındaki kafir Kara-Hıtaylara veya henüz Müslüman olmamış Türk kabilelerine karşı yapılan seferlere, gönüllü olarak, gazi ve mücahidler ile dervişler de iştirak ediyordu. Mahalli hanedanlar idaresindeki muhtar eyaletler yahut tabi devletler, ahidnamelerdeki hükümlere göre, imparatorluk ordusuna muayyen sayıda kuvvetler göndermek mecburiyetinde idiler ve bunların bütün masrafları kendilerine ait idi. Başlarına siyah külahlar giyen ve daha ziyade süvari kuvvetlerinden mürekkep olan Harizmşahlar ordusu, o devrin en mükemmel silahlarına, müstahkem mevkilerin zaptına mahsus her türlü teknik vasıtalara malik idi. Hükümdara ve büyük ricalin, at yetiştirmeğe mahsus muazzam haraları, hayvan sürüleri, zahire depoları ve büyük askeri yollarda menzil teşkilatı var idi. Hudut kumandanları düşman harekatı ve hazırlıkları hakkında malumat toplayarak, merkeze bildirmek vazifesi ile mükellef idiler.

VI. Adli teşkilat. Harizmşahlar devletinin adli teşkilatı, bütün Orta Çağ Müslüman -Türk devletlerinde olduğu gibi, şer'i kaza ile örfi kazanın birbirinden ayrılması esasına dayanır. Doğrudan doğruya halk arasındaki daimi münasebetlerden doğan davaların v.b. muamelelerin merce'i şer'i mah-kemelerdir; evlenme ve boşanma işleri, nafaka ve miras davaları, her türlü tasarruf ihtilafları, alacak davaları, şeriat mahkemelerine göre, bu mahkemelerde görülür. Kaza hakkı şer'an hükümdara ait olduğu için, kadıların azli ve nasbi da onun tarafından yapılmak icap eder. Tökiş devrine ait bazı resmi vesikalardan anlaşıldığına göre, devletin şer'i kaza ile mükellef bütün teşkilatı, payitahttaki kaza divanı tarafından idare edilir ve bunun başında, doğrudan doğruya hükümdarın fermanı ile tayin edilen ve akza'l-kuzat unvanını taşıyan bir alim bulunur. Onun bu vazifeye tayin ettiği Seyf el-Millaveddin Halaf Makki'ye bu hususta verilen fermanda, hükümdarın onu makamında addettiği ifade edilmek suretiyle, hakkında büyük bir iltifat gösterilmiştir. Artık bu vazifeyi ifa edemeyecek kadar ihtiyarladığını ileri sürerek, affını rica eden bu zatın yerine, oğlu Sadrü'd-Devleveddin Muhammed, yine hükümdarın fermanı ile tayin olunmuştur. Hem payitahtın en büyük de devletin bütün kaza işlerinin akza'l-kuzat, kendi mahkemesinde kaza vazifesini gördüğü gibi, bütün memleketteki kadıların nasb ve azli ve teftişi onlar tarafından verilen ve itiraza uğrayan hükümlerin tetkiki, hatta kendi verdiği bir kararın yanlışlığını anladığı takdirde, onu tashih salahiyeti de kendisine ait idi. Gaiplerin emvaline nezaret, terekelerin hıfzı, henüz reşid olmayan çocuklara intikal eden miras hisselerinin siyaseti, mescit ve medrese gibi, dini müesseseler vb. hayrata ait vakıfların murakabesi, umumiyetle kadılara aittir. Borç meselesinde yahut yalancı şahitlikten dolayı, kadı tarafından verilen hapis kararlarının infazı, hükümetin alakalı memurlarına verilmiştir. Kadıların maiyetinde naip, katip ve vekil gibi, vazifeliler bulunur ki, kararları yazmak, sicillerde hıfzetmek gibi işler bunlara aittir. Görülen her işten, devletçe tayin edilmiş bir tarifeye göre, muayyen bir harç alınırdı. Bütün kadı mahkemelerinde, verilen hükümleri ve muamelatı ihtiva eden muntazam siciller bulunurdu. Akza'l-kuzat idaresindeki kaza divanının vakıf sahiplerine bakmak üzere, müfettiş ve muhasipler gibi, yardımcılara da muhtaç olduğu düşünülürse, oldukça geniş bir teşkilata malik bulunduğu anlaşılır.

Şer'i kaza ile meşgul olan bu kadı mahkemelerinin dışında, şer'i ahkamdan ziyade, örf ve kanuna isnat eden, vazife ve salahiyetleri ayrılmış olan şair birtakım kazai mahiyette müesseseler adli teşkilatı tamamlıyordu:

asayiş ve inzibatı bozanları, devlet emrine itaat etmeyenleri yakalayıp cezalandırmak, idare amirlerinin ve onlara bağlı teşkilatın vazifesi idi. Orduya mensup olanların şer'i kazaya ait işlerini görmek için, kazaskerler, yani ordu kadıları, mevcut idi; fakat askerler tarafından irtikap olunan cürümleri cezalandırmak, askeri amirlerin salahiyeti cümlesindendir Saray mensuplarının cürümleri de yine kendi amirleri tarafından cezalandırılırdı. Sivil veya askeri büyük mevki sahipleri aleyhinde vaki olacak şikayetlerin tetkiki yahut bunlar tarafından devlete karşı işlenen suçların muhakemesi için, Orta Çağ İslam devletlerindeki mezalim divanı mahiyetinde, bir yüksek mahkeme mevcut idi ki, buna hükümdar riyaset ederdi. Alaeddin Muhammed devrinde, annesi Terken Hatun'un bu vazifeyi gördüğünü İbn Haldun kaydetmektedir. İslamiyetten evvelki bazı Türk devletlerinde mevcudiyetini bildiğimiz bu an'anenin Harizmşahların son devrindeki bu tecellisini, Türk kabilelerinin bu sırada sahip oldukları büyük nüfuza ve eski kabile an'anelerinin devlet idaresindeki tesirine atfetmek icap eder. Müverrih Nesevi, Celaleddin devrinde, Türklerin JJJJ adını ver-dikleri bir divan-ı mezalim bulunduğuna ve Harizmşahlar teşrifatında amir ve malik unvanlarının üstünde bulunan han unvanını haiz bir zatın bu divan başında olduğunu kaydetmektedir. Bu ismin ne dereceye kadar doğru olduğu ve nasıl okunması icap ettiği kati surette bilinmemekle beraber, İbn Haldun'un bahsettiği müessese ile bunun aynı şey olduğu meydandadır ve bilhassa Türk kabilelerine mensup kumandanların suçları hakkında, kabile örflerine göre karar vermekle mükellef bir mahkeme olduğu emniyetle söylenebilir.

Şii ve İsmaililer ile meskun mahdut sahalar istisna edilecek olursa, imparatorluk memleketlerindeki bütün kadı mahkemelerinde ahalinin, sahip bulundukları mezhep itibarı ile en ziyade Hanefi ve kısmen Şafi fıkıhları erkanına göre hareket edilmekte idi. Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah devrinde, halkı en çok alakadar eden bazı meseleler ve bilhassa tasarruf davaları hakkında kadılar arasındaki ictihad farklarını kaldırmak maksadı ile çıkarılmış olan bazı kanunların Harizmşahlar devrinde de tatbik olunduğu, hemen hemen katiyetle iddia olunabilir; İran'da Moğol istilasının doğurduğu uzun bir anarşi devresinden sonra, Gazan Han zamanında Melikşah kanunlarının yeniden mer'iyete geçirilmiş olması, bu mütalaanın en büyük delilidir. Mamafih Harizmşahların ilk zamanlarında muntazam bir tarzda işleyen ve halkı memnun bırakan bir adli teşkilatla, devlet teşkilatının umumiyetle bozulduğu son devirlerde artık layıkı ile işleyemez bir hale geldiği anlaşılıyor.

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Harizmşahların DEVLET MÜESSESELERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 22:03

HAREZMŞAHLAR DEVLETİ
(1098-1231)


* Kurulduğu yer ve kapladığı alan:

Ceyhun nehrinin Aral gölüne döküldüğü bölgeye "Harezm" denilmekteydi. Buraya bugün "Hive" denmektedir. Bu bölge kuzey ile (Sibirya-Volga-İskandinavya havzası ile) Asyanın batı ve güneyi arasında ticari bakımdan kavşak durumundadır. Bu açıdan önemli bir yerdir. Burada çeşitli hakimiyet devresi geçiren Harezmşahlar, bahsolunan devirde sınırlarını Güney Kafkasya, Dağıstan, İran, Maveraünnehr, Harezm, Umman, Balkaş gölüne kadar uzatmıştı. Kapladığı alan 5.000.000 kilometrekare idi.

* Zaman:

Harezm bölgesi Emevi'ler zamanında Emir Kuteybe tarafından fethedilmişti. O zamandan beri Abbasi Devletine ve Samanoğullarına bağlı olarak burada Harezmşahlar hüküm sürdüler. Harezmşah Devletinin kurulduğu 1098 tarihine kadar burada belli başlı dört sülale hakim olmuştu.. Devletin kurucusu Anuş Tekin ve oğullarının yönetimi ise 1231'e kadar sürdü ve burası Moğolların eline geçti.

* İnsan:

Harezm'de IV.yy'dan beri Türkler ve iranlılar (Farslar) karışık şekilde oturuyorlardı. Bölge Müslüman (Emevi) hakimiyetine girince önceleri yerli yönetime dokunulmadı. Harezm halkı Samanoğullarına tabi olarak yaşadılar. Devleti kuran Anuş Tekin, Oğuz Türklerinden idi. Selçuklu sarayında yetişmiş, zekası ve bilgisi sayesinde parlamış bir Türk idi.

* Bayrağı:

Sadakati ve asaleti ifade eden düz, siyah renkli bayrakları vardı.

* Siyasi tarihinin önemli olayları:

Ön Asyada Büyük Selçuklu Devleti yıkılırken kurulan Türk devletleri, onun siyasi varisi iddiasıyla ortaya çıktılar. Irak Selçukluları bu iddiayı sürdürmeye çalıştı ise de Halifelikle sürekli mücadelesi buna imkan vermedi. Harezmşahlar da Selçuklu Devletinin başkentinin bulunduğu bölgeyi ele geçirmek suretiyle, bu devletin fiili bakımdan varisi durumuna gelmişti. Daha sonra kendilerini halifeliğe de tanıtmak, kabul ettirmek istemişlerdir. Fakat şimdi halifeler de dünyevi iktidarlarını yeniden elde etmek, hükümdar olmak için mücadele ediyorlardı. Bu mücadelede Harezmşahlar başarılı olamadılar. Hatta bir ara Bağdat Halifesini bile reddettiler.
Harezmşah Alaaddin Muhammet (1200-1220) halifeliğin Hz. Ali oğullarının hakkı olduğunu ileri sürerek Şiilerden Halife yapmak fikrine kapıldı. Bu sebeple Irak üzerine bir de sefer yaptı. Fakat doğudan gayrimüslim Moğol istilasının belirmesi üzerine geri döndü.

(1217)

Harezmşahlar ilk devirlerinde Büyük Selçuklulara tabi idi. Anuş Tekinden sonra yerine Kutbeddin Muhammet sonra, O'nun oğlu Atsız Harezm'e vali tayin edilmişti. Atsız'ın, Sultan Sencer'le büyük mücadelesi olmuştu. Atsız istiklal taraftarı idi. Fırsat buldukça Horasana saldırıyordu. Fakat bu teşebbüslerinde hep Sultana yenildi. Sultan Sencer Katavan savaşında yenilince tekrar istiklalini ilan etti. Merv'ive Nişabur'u ele geçirdi.

(1142)

Hutbede kendi adını okuttu. Sultan Sencer durumunu düzeltince Atsız, Horasandan çekilmek zorunda kaldı ve Sultandan özürdiledi, tekrar Harezmşahlıkta kaldı.
Atsız'ın yerine geçen oğlu İl Arslan, Kara Hıtaylara yıllık vergi ödenmediği için yapılan savaşta ölünce (1172) yerine Sultanşah hükümdar oldu. Fakat kardeşinin karşı çıkması üzerine iktidarı bıraktı ve Alaaddin Tekiş hükümdar oldu.

(1172-1200)

Harezmşah Alaaddin Tekiş zamanında devletin sınırları çok genişledi. Kara Hıtaylarla ve Seçuklularla savaştı. Hemedan, Irak-ı Acem ve Horasanı ele geçirdi. Kendisini Büyük Selçuklu Devletinin mirasçısı olarak ilan etti. Tus'un meşhur Radgan koruluğunda saltanat tahtına oturduğunda"Eb'ul Muzaffer" ve "Burhan Emir'ül - Mü'minin" ünvanlarını taşıyordu.

(Temmuz 1189)

Alaaddin Tekiş'in oğlu Alaaddin Muhammet zamanında Gurlularla mücadele edildi. Gurlular Horasan'ı istila ettiler.

(1201)

Gur hükümdarı Şihabüddin Guri Kara-Su karşılaşmasında Harezmşahları yenerek başkent Gurgenç'i kuşattı. Kara Hıtayların yardımıyla Harezmşahlar başarılı oldular. 1206'da Gur hükümdarı Batıni'lerin suikastıyla öldürülünce Gurlular eski güçlerini kaybettiler ve Gur bölgesi Harezmşahlara bağlandı.

Mazendaran, Taberistan, Maveraünnehr Harezmşahlara bağlanınca Kara Hıtaylarla araları açıldı. Alaaddin Muhammet 1210'da Kara Hıtayları yenmeye muvaffak oldu. Bu başarıdan ötürü "İskender-i Sani" ünvanını aldı. Cengiz'in önünden kaçarak Kara Hıtaylara sığınan Nayman reisi Güçlük ile anlaşarak bu devleti yıktı.

(1214)

1217'de Türk-İslam Harezmşah Devleti sarsıntı geçirir. Bunun bir sebebi Sünni İslam dünyasının lideri Halife ile olan ve yukarıda bahsi geçen mücadele, Harezmşahların itibarını sarsmıştı. Diğer sebepte Moğol istilasıdır.

Cengiz Han, 1217'lerde Kara Hıtay ülkesine sahip olan Naymanları yenince Harezmşahlarla komşu olmuştu. (1218) Önceleri aralarında dostane siyasi ve iktisadi münasebetleroldu. Cengiz'in batıya gönderdiği 450 kişilik ticaret kervanı Harezmşah'ın Otrar valisi İnalcık tarafından casusluk suçlamasıyla öldürülüp mallarına el konunca münasebetler birdenbire bozuldu. Kervandan kurtulan bir kişi durumu Cengiz Han'a anlattı. Cengiz'in olayı incelemek için gönderdiği elçinin, Harezmşah Alaaddin Muhammet tarafından öldürülmesi üzerine savaş kaçınılmaz oldu. Bu davranış Harezmşah'ın dar görüşlü politikasının ve boş bir gururunun neticesi idi.
1220yılı içinde Moğollar Buhara, Semerkant, Cend, Hokand ve Otrar'ı ele geçirdiler. Başkent Gurgenç de büyük tahribat ve kan dökülmek suretiyle Mayıs 1221'de Moğolların eline geçti.. Sürekli kaçanAlaaddin Muhammet Harezmşah dasonunda, sığındığı Hazar denizindeki Abakun adasında öldü.

(Ocak 1220)

Son Harezmşah Celaleddin Mengüberti (1220-1231), Moğol istilası karşısında tutunamadı. Cerıgizle yaptığı İndüs Savaşını kaybetti. Bundan sonra batıya çekildi. Burada yeniden toparlanarak, Anadolu Selçuklularıyla düzenli münasebetlere girişir. Fakat olaylar iki tarafı Yassı Çimen Savaşına götürür.

(1230)

Bu yenilgiden sonra Harezmşah komutanları Anadolu Selçuklularının hizmetine girmişlerdir. Vezir Saadettin Köpek'in entrikalarıyla Selçuklu hizmetinden ayrılan bu komutanlar, güneye çekilerek zaman zaman Eyyubilerin ve Abbasilerin hizmetinde bulundular. En son Eyyubi hizmetinde iken ileri gelenleri, Eyyubiler tarafından öldürüldüler.

(1246)

* Türk tarihindeki önemi:

Harezmşahlar, Büyük Selçuklu Devletinin kurulduğu ülkeye fiilen sahip olmakla, O'nun siyasi varisi oldukları iddiasını ilan etmişlerse de bunu gerçekleştirememişlerdir. Siyasi tarihleri devamlı olamamış veya yeni bir kuruluş gerçekleştirememişlerdir.

Harezmşahlar da Arapça ve Farsça kullanmakla beraber Türkçe'ye de önem vermişlerdir. Bu devirde Muhammed bin Kays adlı yazar tarafından "Tıbyan Lugat'üt-Türk ala Lisan'el- Kanglı" adlı eser yazılmıştır. Bu eser gramer bilgisinden başka, tarihi ve etnolojik bazı bilgilerde veriyordu.

Kaynakça
Kitap: Tarihte Türkler ve Türk Devletleri
Yazar: Nuri Yazıcı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Türk Boyları ve Diğer Türk Devletleri Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir