Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Harizmşahlar

Burada Türk Boyları ve Diğer Türk Devletleri hakkında konular bulabilirsiniz

Harizmşahlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:11

HARİZMŞAHLAR

V./ XI. asır sonlarında büyük Selçuklu İmparatorluğu ricalinden Kutbeddin Muhammedi b. Anuş-Tigin'in, eski an'aneye göre, Harizmşah unvanı ile Harizm valiliğine tayini ile başlayan ve oğlu Atsız devrinde adeta yarı müstakil bir devlet mahiyetini alarak, bilhassa Sultan Sancar'ın ölümünden sonra (552/1157 ), İl-Arslan (1156-1172) ve Tökiş (1172-1200) zamanlarında kuvvetlenip, inkişaf eden ve nihayet Alaeddin Muhammed (1200-1220) devrinde büyük imparatorluk mahiyetini almış, iken, Moğol istilası ile inkıraz bulan Türk sülalesinin adıdır. İslamiyetten evvel ve sonra Harizm'de bu unvanı taşıyan muhtelif sülalelere tesadüf edilmekle beraber, Harizm'in büyük bir imparatorluk merkezi olması, tarihte ilk ve son olarak, ancak Anuş-Tigin çocukları zamanında olduğu için, Şark ve Garp tarihçileri arasında, Harizmşahlar tabiri bilhassa bu Türk devletine ad olmuştur.

İran Selçuklularının son hükümdarı Tuğrul'un, Tökiş ile mücadelesinde mağlup olarak, 590 (1194)'da ölmesinden, Harizmşahların metbuu vaziyetinde bulunan Kara-Hıtaylar nüfuzunun, 1210'da Talaş civarındaki muharebede mağlubiyetleri neticesinde, kırılmasından, şiddetli mücadelelerden sonra, Gurlular devletine son verilerek, Hindistan dışında onlara tabi geniş mıntıkaların Harizmşahlar eline geçmesinden, Mazenderan ile Kirman'ın da İmparatorluğa katılmasından sonra, Alaeddin Harizmşah artık kendisini büyük Selçuklu sultanlarının varisi saymakta haklı idi. Debdebeli unvanlarına Sencer ve İskender lakaplarını da ilave etmek suretiyle, yalnız Selçuklu imparatorluğunun varisi yani İslam dünyasının sultanı değil, cihan imparatorluğunun da namzedi olmak iddiasında bulunan Alaeddin Muhammed, bir taraftan Bağdad'daki Abbasi halifesini emri altına almak istiyor ve diğer taraftan da, Kara-Hıtayların varisi sıfatı ile İslam hudutları dışındaki şark sahalarına da hakimiyetini yaymak hülyasını besliyordu.

Harizmşahlar Devleti'nin Tökiş devrinin sonlarında başlayan bu süratli inkişafını münhasıran Harizm'in ticari mevkiinin ehemmiyetinde ve bu ticari ehemmiyetin artmasında arayan Barthold'un bu izah tarzı ne kadar kifayetsiz ise, bu devletin Moğol darbeleri önünde süratle yıkılışını da, R. Grousset'nin zannettiği gibi, devlet teşkilatından mahrum olmasına isnat etmek de o kadar yanlıştır. Mahiyetleri şimdiye kadar layığı ile anlaşılamamış olan bu süratli inkişaf ve sukut hadiselerinin türlü türlü amillerini anlayabilmek için, yalnız askeri ve siyasi hadiselerin teselsülünü göz önünde tutan harici bir izah asla kifayet etmez; devletin iç bünyesini ve karakterini bilmek, içtimai sınıf ve zümrelerin ve kabile teşekküllerinin kuvvet derecelerini ve münasebet şekillerini anlamak, dini ve fikri cereyanlar ile iktisadi ve içtimai şartları gözden kaçırmamak icap eder. İmparatorluğun muhtelif sahalarında birbirinden farklı şekillerde tecelli eden bu dahili amilleri ve onların muhassalası olan siyasi ve askeri hadiselerin tekamül seyrini, hudut dışı memleketler ile olan yakın alaka ve münasebetleri de göz önünde tutarak, nakil ve izaha çalışalım ve böylece Orta Çağ İslam-Türk tarihinde Harizmşahlar Devleti'nin rolünü tebarüz ettirelim.

A. SİYASİ TEKAMÜL.

Harizmşahlar sülalesinin ceddi Anuş-Tigin (veya Nuş-Tigin), Garca adlı Garcistanlı bir Türk kölesidir. Büyük Selçuklu emirlerinden Bilge-Tigin tarafından Garcistan'da satın alınarak, saray hizmetine giren, zeka ve dirayeti sayesinde, en mühim saray vazifelerinden biri olan taştdar'lık mevkiine kadar yükselen bu kölenin Oğuzların Begdili şubesine mensup olduğunu Reşidüddin'den öğreniyoruz. Bu sıralarda taştdar'lık tahsisatı Harizm varidatından verildiği cihetle, Anuş-Tigin aynı zamanda Harizm şihneliği sıfatını da haiz bulunuyor ve kendisi merkezden ayrılmadığı cihetle, burasını naipleri vasıtası ile idare ediyordu. Yeminüddin lakabını taşıyan Anuş-Tigin'in müteaddit çocukları olup, bunların Merv'de tahsil gördüklerini biliyorsak da, bunlardan yalnız en büyükleri olan Kutbeddin Muhammed'i tanıyoruz. Sultan Berkyaruk devrinde, Horasan idaresi o devrin en nüfuzlu emirlerinden Dad-Beg, Habaşi b. Altun-Tak uhdesinde bulunduğu sırada, Selçuklular namına Harizm'i idare eden ve Harizmşah lakabını taşıyan İlkinci b. Koçkar'ın 1097 (veya 1098)'de ölümünü müteakip, Kutbeddin Muhammed, Harizmşah lakabı ile bu vazifeye tayin edilmiş ve bu tayin Sultan Sancar tarafından da tasdik olunmuştu. İlkinci'nin oğlu Tuğrul-Tigin Muhammed tarafından Harizm'de çıkarılan isyanı Sancar'ın yardımı ile bastıran ve 1127 (yahut 1128)'de ölümüne kadar bu vazifede kalan Kutbeddin Muhammed'i Harizmşahlar sülalesinin hakiki müessisi sayabiliriz

I. Kutbeddin Muhammed.

Selçukluların umumi valisi sıfatı ile Harizm'i 30 yıl idare eden Kutbeddin, mükemmel bir idareci ve zeki bir siyaset adamı olarak, adil bir idare kurmuş, halkı hoşnut etmiş ve bilhassa ulema sınıfının müzaheretini kazanmıştır. Selçuklu sultanlarına ve bilhassa Sancar'a karşı dürüst sadıkane bir hareket hattı takip etmekle beraber, Harizm'deki mevkiini mütemadi surette kuvvetlendirmeye, nufuz ve kudretini çoğaltmağa çalışmış ve muvaffak da olmuştur. Sancar'ın sarayına bir yıl kendisi, ertesi yıl da büyük oğlu Atsız gelerek, Harizm'in maktu yıllık vergisini, sair mutad hediyeler ile birlikte, takdim ederler ve buna karşı da hükümdarın iltifatına ve hediyelerine nail olurlardı. Kutbeddin müstakil bir hükümdar olmamakla beraber, sülalesinin gelecekteki faaliyetine sağlam bir zemin hazırlamış, maddi ve manevi kuvvet kaynaklan vücuda getirmiştir. Onun mahir ve sağlam idaresi altında Harizm'in maddi ve manevi büyük bir inkişaf gösterdiği ve Selçuklu İmparatorluğu'na tabi geniş ülkeler ile ticari münasebetlerini arttırmak suretiyle, büyük menfaatler elde ettiği muhakkaktır. Namına yazılmış bazı eserlerde kendisine padişah, kutbü'd-dünya ve'd-din, ebu'l-feth, mu'in emirü'l-mü'minirı gibi lakaplar verilmesi, kudret ve nüfuzunun gittikçe arttığını göstermektedir. Emir Muizzi'nin ona takdim etmiş olduğu bir kaside, Cemaleddin lakabını taşıdığını ve Sancar devrinde büyük bir itibar kazandığını anlatıyor.

II. Atsız.

Kutbeddin ölünce, yerine büyük oğlu Kızıl-Arslan Atsız Harizmşah tayin olundu. 492 (1099)'de doğmuş ve iyi bir tahsil görmüş olan Atsız, Sultan Sancar'ın şahsi teveccühünü kazanmış olduğu için, devrin siyasi ve idari an'anelerine uygun olarak, sultanın menşuru ile bu mevkiye getirilmiş idi. Kuvvetli bir edebi kültür sahibi olan ve zaman zaman şiir de söyleyen Atsız (Avfi, Lübab el-elbab, I, 35-38)'ın, daha babasının sağlığında Sancar sarayında mühim bir mevki kazandığı, sevgi ve hürmet topladığı, emir Muizzi'nin bu sıralarda ona takdim ettiği bir kasideden anlaşılıyor (Divarı-ı Emir Mu'izzi, s. 434 v.dd.). Bu kasidede ona verilen bahaeddin ve alaeddin gibi lakapların resmi bir mahiyet taşıdığı, kendisine ithaf edilen bazı eserlerin dibacelerinden anlaşıldığı gibi, sair kaynaklar ile de teeyyüt etmektedir. Ebu muzaffar, husam emirü'l-mü'minin gibi lakapları da bulunan Atsız, Harizm hududundaki kafir Türkler ile harp ettiği için, gazi sıfatını da kazanmış idi.

Atsız, ilk zamanlarda metbuuna karşı tam bir sadakat ile hareket ederek, Sancar'ın muhtelif seferlerine iştirak etti. Bununla beraber, kendi nüfuz ve kudretini arttırmak için, Cend ve Mangışlak gibi, askeri bakımdan çok mühim merkezleri zaptettiği gibi, Seyhun ötesindeki sahalara ilerleyerek, siyasi nüfuzunu oralarda da tesise çalıştı. Daha Sancar ile beraber Gazne seferine iştirak ettiği sırada hükümdarın kendisine karşı soğuk ve şüpheli davrandığını gören ve bunu Merv sarayındaki rakiplerinin tahriklerine atfeden Atsız'ın, daha o zamandan metbuuna karşı sadakatinin sarsıldığını Cüveyni (şüphesiz, Beyhaki'ye istinaden) zımni olarak, ifade etmektedir; fakat bunu Atsız taraftarlarının, Harizmşah'ı mazur göstermek için ileri attıkları bir tefsir tarzı olarak telakki etmek daha doğrudur. Atsız'ın, metbuunun müsaadesini almadan, giriştiği Cend ve Mangışlak fütuhatı Sancar'ı kızdırdı; kendisine tabi olan ve İslam dini uğrunda kafirler ile cihad eden bu saha Müslümanlarının kanlarını döktüğü için, Atsız'ı takbih ve' tekdir etti. Atsız, bu fırsattan istifade ederek, istiklalini ilan etti. Selçuklu memurlarını haps ve mallarını müsadere ettiği gibi, Horasan yollarını da kapattı. Bu sırada Belh'te bulunan Sancar, topladığı kuvvetli bir ordu ile Harizm üzerine yürüdü (1138). Atsız kendi kuvvetlerini Hazarasp kalesi civarında toplayarak, civar araziyi su altında bırakmak suretiyle, Sancar ordusunu kumlu çöllerden dolaşmaya mecbur etti. 15 Teşrin II.'de vukua gelen harpte mühim bir kısmı putperest Türklerden ibaret olan Atsız ordusu ağır bir mağlubiyete uğradı; 10.000'den fazla zayiat ve birçok esir verdi. Esirler arasında bulunan Atsız'ın oğlu Atlıg hemen öldürüldü. Atsız'ın kaçamayan kuvvetleri affedilerek, sultan ordusuna katıldılar. Sancar Harizm'in idaresini hemşirezadesi Süleyman b. Muhammed'e vererek, o devir an'anelerine göre, vezir, atabey ve hacib gibi, memurlardan mürekkep bir divan kurduktan sonra, 1139'da Merv'e döndü.

Harizm'de uzun yıllardan beri teessüs etmiş olan nizamın böyle askeri bir zafer ile birdenbire değişmesi, halkı memnun etmedi. Yeni kurulan askeri idarenin fena hareketleri de vaziyeti büsbütün buhranlı bir hale getiriyordu. Sarsılmaz bir iradeye malik olan Atsız'ın faaliyetleri de buna katılınca, Süleyman ve adamları Harizm'i terke mecbur oldular ve Atsız tekrar hakimiyetini buldu. 1140'ta Buhara'ya karşı yaptığı bir seferi muvaffakiyetle neticelendirmesine rağmen, Mayıs 1141'de Atsız'ın tekrar Sancar'ı, metbu olarak tanımak zorunda kaldığını görüyoruz. Lakin bu vaziyet çok sürmedi; Eylül 1141'de Sancar'ın Kara-Hıtaylara karşı Katavan'da uğradığı ağır mağlubiyet üzerine, Atsız, birkaç ay evvelki sadakat yeminini bozarak, istiklalini ilan etti ve Selçuklu nüfuzunun sarsılmasından azami istifade etmek üzere, süratle Horasan'a yürüyerek, Sancar'ın payitahtı olan Merv'i zapt ve 1142 ilkbaharında, Horasan'ın mühim merkezlerinden biri olan Nişapur'u elde ederek, kendi namına hutbe okuttu. Lakin bu vaziyet çok sürmemiş ve Horasan'da hakimiyetini tekrar tesise muvaffak olan Sancar'ın karşısında Atsız sür'atle buralardan çekilmek zorunda kalmış, hatta sultanın 538 (1143/1144)'de Harizm'e karşı giriştiği muvaffakiyetli sefer neticesinde, tekrar Selçukluların metbuluğunu tanımaya ve Merv'de ele geçirdiği hazineleri iadeye mecbur olmuştur.

Kara-Hıtaylar nüfuzunun Maveraünnehr'de kendisini kuvvetle hissettirmesinden sonra, şarktan gelen büyük tehlikeden masun kalmak ve Horasan üzerindeki emellerini emniyetle takip edebilmek için, onlara her yıl 30.000 dinar altın vermeği taahhüt eden Atsız, tekrar isyan için bir fırsat kollamakta idi. Bunu haber alan Sancar, vaziyeti daha yakından tetkik için, meşhur sair Edib Sabir'i sefaretle Harizm'e yolladı. Atsız'ın, Sancar'ı öldürtmek üzere, Merv'e iki fedai yollamak hazırlığında bulunduğunu öğrenen sair, meseleyi süratle Sancar'a bildirdi ve hatta fedailerin resimlerini de gönderdi. Sancar bu suretle tehlikeden kurtuldu ise de, zavallı sair yakalanarak, Ceyhun nehrine atıldı. Sancar 542 (Teşrin II. 1147)'de Harizmşah'a karşı üçüncü bir sefere girişerek, iki aylık bir muhasaradan sonra, Hazarasp kalesini zapt etti ve payitaht olan Gurganc önüne geldi. Harizmşah'ın ricası üzerine, kaynaklarda Zahid-i ahüpuş lakabı ile zikredilen ve ilk Osmanlı devrindeki Geyikli-Baba'nın prototipi olan bir münzevi derviş, kan dökülmemesi için tavassut etti. Sancar'ın bunu kabul için koyduğu şart mucibince, Atsız bizzat gelerek, metbuuna karşı sadakatini izhar edecekti. Muharrem 543 (Mayıs-Haziran 1148)'de vukua gelen karşılaşmada, Atsız, teamül mucibince, atından inip, metbuunun karşısında toprağı öpecek yerde, hayvanın üstünde bir selam vermekle iktifa ederek, çekilip gitti. Sancar de bununla iktifa ederek, onu mevkiinde ipka ve Merv'e avdet etti.

Horasan üzerindeki emellerini, bir zaman için olsun, bir tarafa bırakmak zaruretini anlayan Atsız, bütün gayreti ile Seyhun kıyıları ile civar sahalarda nüfuzunu kuvvetlendirmeye çalıştı. 1152'de putperest Kıpçakların merkezi Sığnak şehrine karşı hazırlanan hücum ile Cend'in zaptı ve şehzade İl-Arslan'ın buranın valiliğine tayini bunu göstermektedir. Fakat bu sıralarda Horasan'da zuhur eden Oğuz isyanı ve Sancar'ın asilere esir düşerek, 3 yıl onların elinde esir kalması (1153-1156), Atsız'a Horasan işlerine fiili surette karışmak imkanını verdi. Fakat o bu sefer "metbuuna isyan etmiş bir fırsat kollayıcı" vaziyetine düşmekten ise, meşru sultanın haklarını korumaya çalışan sadık bir tabi rolünde meydana çıkmayı daha doğru ve emellerinin tahakkuku için, daha faydalı buldu. Horasan'ın muhtelif merkezlerim ve bilhassa Merv ve Nişapur'u mühim tahribata ve yağmaya uğratan asi Oğuzların Sancar İmparatorluğu'nda yarattıkları anarşiden istifade ederek, mühim bir askeri mevki olan amul (bugünkü (Çarcuy) kalesini elde etmek teşebbüsünde muvaffak olamayan Atsız, bir taraftan putperest Kıpçaklara karsı askeri hareketlerde bulunurken, kardeşi İnal-Tigin kumandasındaki bir kuvvet de 1153/1154 senelerinde Bayhak (bugünkü Sebzvar) civarının Tafra ası ile meşgul oluyordu.

Sancar ordusundan ve emirlerinden bazıları, Maveraünnehr hükümdarı ve Sancar'ın hemşirezadesi Mahmud'un etrafında toplanmışlardı. Mahmud, vaziyete bir çare bulmak üzere, Atsız ile muhabereye girişti. Oğlu, İl Arslan'ı yanına alarak, Mahmud ile ve Selçuklu emirleri ile müzakere için, Horasan'a doğru hareket eden Atsız, Nasa'da Mahmud Han'ın sefirine mülaki oldu ve Sancar'ın esaretten kurtulduğu haberini aldı. Bunun üzerine sultana bir tebrikname yazarak, emirlerine intizar ettiğini bildirdiği gibi, Mahmud Han'a ve bazı büyük emirlere de mektuplar gönderdi. Oradan Habuşan (Moğollar devrindeki Kuçan) şehrine gelerek, Mahmud'a mülaki olan Atsız, asi Oğuz beylerine bir mektup yollayarak, Sancar'ın merhametine sığınarak, af diledikleri takdirde, kendisinin ve Mahmud Han ile Gur ve Sicistan emirlerinin bu hususta hükümdar nezdinde şefaatte bulunabileceklerini bildirdi. Lakin bütün bu teşebbüslerden hiçbir netice alamadan, bir az sonra bu şehirde 59 yaşında vefat etti (30 Temmuz 1156).

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: HARİZMŞAHLAR

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:12

III. İl-Arslan.

Daha babasının hayatında veliaht olan Ebu'l-Feth İl-Arslan, onun ölümü üzerine, süratle Harizm'e dönmek ve resmen tahta geçerek, işleri tanzim etmek zorunda kaldı. Harizm'de bulunan amcaları İnal-Tigin ile Yusuf'u ve kardeşleri Hıtay Han ile Süleyman Şah'ı öldürttükten sonra, 3 Recep 551 (22 Ağustos 1156)'de, rakipsiz olarak, Harizmşahlık tahtına oturdu; bu hadiselerin ordu arasında yaratacağı fena akisleri önlemek maksadı ile askerlerin iktalarını ve maaşlarını arttırmayı ihmal etmeyen İl-Arslan'ın Harizmşahlığı, o yılın Ramazanında Merv'e gelen Sultan Sancar tarafından gönderilen ferman ile de teyit olundu. Lakin ertesi sene Sancar'ın ölümü Horasan ve umumiyetle Şarki İran sahalarında Selçuklu hakimiyetinin yıkılmasına sebep olmuş ve bu vaziyet İl-Arslan'ı şarki İran'ın en kudretli hükümdarı mevkiine çıkarmıştır. Sancar'ın varisi sıfatı ile Merv'de bir kısım Selçuklu kuvvetlerinin başında bulunan yeğeni Mahmud Han, esasen bir Karahanlı prensi olmak itibarı ile dayısının büyük manevi nüfuzuna sahip olamazdı; Oğuz isyanının yarattığı derin anarşi henüz devam ediyordu; Sancar'a tabi mahalli hanedanlar, Oğuz reisleri, Büyük Selçuklu emirleri nüfuz mıntıkalarını genişletmeye çalışıyorlardı. Irak'taki Selçuklu sultanı Gıyaseddin Muhammed b. Mahmud, nüfuzunu Horasan'a kadar teşmil edecek kudretten mahrum idi. işte İl-Arslan, bu vaziyetten istifade ederek, Sancar'ın ölümü münasebeti ile Harizm'de üç gün matem tutulmasını emretmekle beraber, tam müstakil bir hükümdar gibi harekete başladı ve Selçuklu sarayları ile muhaberelerinde de bunu açıkça gösterdi. Harizmşahlar, artık Sancar zamanında olduğu gibi, sultanın bendesi değil, fakat sadece dostu idiler ve eski tabiiyet rabıtalarından artık hiçbir şey kalmamıştı. Atsız'ın bütün ömrü boyunca varmağa çalıştıyı gaye, artık kati surette tahakkuk etmiş bulunuyordu.

İl-Arslan'ın saltanatı, Şarki İran'da birbirleri ile çarpışan eski Selçuklu emirlerinin mücadelelerine zaman zaman kendi menfaatine müdahaleler ile Semerkand Kara-Hanlı hükümdarlarının Karluk kabilesi reisleri ile yaptıkları dahili kavgalarda bir hakem rolü oynamakla, Kara-Hıtayların doğrudan doğruya veya dolayısı ile yapmak istedikleri istila ve müdahale hareketlerini önlemekle geçti. İl-Arslan bundan başka Irak Selçuklu sultanı ile daimi surette dostça münasebetler idamesine, Bağdad halifesi ile sultan arasındaki ihtilaflarda da bir aracı rolü oynamağa çalıştı. Bağdad'a gönderdiği mektuplarda, halifenin sultana müzahereti lüzumundan ve ancak sultanın Maveraünnehr'i Kara-Hıtayların elinden kurtarabileceğinden bahsediyordu. Fakat Irak Selçuklularının burada her hangi müessir bir askeri müdahalelerine fiilen imkan yoktu; Harizmşah, onlara karşı gösterdiği hürmet ve bağlılık sayesinde, daha ziyade, Horasan halkı ve Büyük Selçuklu emirleri arasında manevi bir sevgi kazanmaya çalışıyordu. Kara-Hıtaylara vergi vermek mecburiyetinden bir türlü kurtulamayan İl-Arslan, bütün gayretlerine rağmen, Maveraünnehr işlerinde herhangi bir muvaffakiyet elde edemediği gibi, Horasan'da da Oğuzlara ve Selçuklu emirlerine karşı da müessir bir şey yapamamıştır. Nişapur'u kendine payitaht ittihaz ederek, Tus, Bistam, Damgan taraflarını da ele geçirdikten sonra, Horasan'da Irak Selçuklularının vekili sıfatını takınan ve hutbeyi onların namına okutan Müeyyed Ay-Aba'ya karşı giriştiği mücadelede, İl-Arslan yalnız Dihistan'ı ele geçirebilmiştir. Kendilerine verilecek verginin zamanında ödenmemesinden dolayı, Kara-Hıtaylar tarafından, Harizm'e karşı yapılan askeri hareket ve Harizm pişdar kuvvetinin mağlubiyeti (1171-1172), İl-Arslan devrinin son ehemmiyetli hadisesidir. Harizmliler, her zaman olduğu gibi, bu defa da istila sahalarını su altında bırakmak usulüne müracaat etmişler ve hastalanarak payitahta dönen İl-Arslan orada ölmüştür (1172).

IV. Sultan Şah (1172).

İl-Arslan öldüğü zaman, küçük oğlu ve veliahdı Celaleddin Sultan Şah, annesi Melike Terken (umumiyetle okunduğu gibi Türkan değil) ile beraber, Harizm'de bulunuyordu. Veliaht olmak itibarı ile Harizmşahlık tahtına oturdu; fakat Cend'de vali bulanan büyük kardeşi Tökiş, Harizm'e gelmesi hususunda, kardeşinden aldığı emre itaat etmedi ve kendisine karşı askeri bir kuvvet gönderdiğini haber alınca, Kara-Hıtaylara iltica ederek, onlardan askeri yardım istedi. Harizm işlerine her vesile ile müdahale etmeğe fırsat arayan ve kendilerini Harizmşahların metbuu sayan Kara-Hıtaylar bu talebi kabul ettiler. Çok kuvvetli bir Kara-Hıtay ordusunun yardımı ile Tökiş'in Harizm'e yürüdüğünü haber alan Sultan Şah ve annesi, mukavemetin faydasızlığına hükmederek, taraftarları ve hazineleri ile birlikte, Harizm'i terk ettiler ve o sırada Horasan'ın en kuvvetli emiri ve Irak Selçuklularının naibi mahiyetinde bulunan Melik Müeyyed Ay-Aba'nın yanına geldiler. Maksatları, Kara-Hıtaylara istinat eden Tökiş'e karşı Melik Müeyyed'in kuvvetinden istifade ederek, tekrar Harizmşahlığı ele geçirmek idi. Lakin Sultan Şah, maceralar ile dolu hayatında bir türlü bu maksadına nail olamamış, sadece, Harizmşahlar devletinin inkişafını dahili mücadeleler ile geciktirmek gibi, menfi bir rol oynamıştır. Tökiş gibi çok kuvvetli bir şahsiyet karşısında, Sultan Şah'ın muvaffak olmasına imkan yok idi.

V. Tökiş (1172-1200).

Kardeşinin firarı üzerine, kolayca Harizm tahtına geçen Alaeddin Tökiş, Harizmşahlar sülalesinin belki en büyük şahsiyetidir; bu devletin büyük bir imparatorluk şeklinde inkişafında başlıca amil olmuş ve oğlu Alaeddin Muhammed devrinin ilk büyük muvaffakiyetlerini de bizzat kendisi hazırlamıştır.

Tökiş daha saltanatının ilk zamanlarından başlayarak, birçok müşküller ile karşılaşmış idi. Saltan Şah ve annesi, Harizm halkının ve ordunun kendilerine taraftar olduklarını ve Horasan askerinin yardımı ile Tökiş'i mağlup edebileceklerini iddia ederek, Melik Müeyyed'in müdahalesini temin ettiler. Harizm üzerinde kolayca bir nüfuz tesis ederek, bu sayede Horasan'daki mevkiini de kuvvetlendireceğini ümit eden bu Selçuklu emiri, Sultan Şah'ı ve annesini de yanına alarak, büyükçe bir ordu ile Harizm'e yürüdü. Tökiş Harizm'e 20 fersah mesafede bulunan Subarlı kasabasında düşmanı bekliyordu. Bundan haberdar olmayan Melik Müeyyed ise, askerini kısım kısım çölden geçirerek, sonradan toplu bir halde Harizm'e yürümek istiyordu. Melik Müeyyed'in kumandası altındaki ilk kısım Subarlı'ya gelir gelmez, Tökiş ordusu tarafından gafil avlanarak, perişan edildiler; esir düşen Melik Müeyyed katledildi (1174). Sultan Şah ve annesi bu mağlubiyet üzerine Dihistan'a kaçtılarsa da, arkalarından yetişen Harizmşah Dihistan'ı zapt ve Terken Hatun'u ele geçirip, öldürmeye muvaffak oldu.

Bu felaketten kurtulabilen Sultan Şah, önce Nişapur'a kaçarak Melik Müeyyed'in oğlu Togan Şah'ın yardımını temine çalıştı; buna muvaffak olamayınca, kardeşine karşı mücadelede kendisine yardım edebilecek kudrette bulunan Gür sultanı Gıyaseddin'e iltica etti, Harizmşah'm Kara-Hıtaylar ile dostluğu uzun sürmedi. Tökiş'i kendilerine tabi bir hükümdar addeden Kara-Hıtayların, muayyen vergi ve hediyeleri almak üzere gönderdikleri sefirin gururu ve tamahkarlığı Harizmşah'ı o kadar hiddetlendirdi ki, ananeye uygun olmamakla beraber, onu öldürttü. Mamafih bu emri verirken, Tökiş'in, Kara-Hıtaylar ile mücadeleyi göze alacak kadar kendisini kuvvetli hissettiği de kolayca tahmin olunabilir. Bu vaziyeti öğrenen Sultan Şah, derhal Kara-Hıtaylar ile birleşerek, kuvvetli bir Kara-Hıtay ordusu ile Harizm'e yürüdü. Araziyi Ceyhun suları altında bırakmak suretiyle düşmanın hareketini müşkülleştiren Tökiş, payitahtta büyük müdafaa tertibatı hazırladı. Halkın ve ordunun Sultan Şah'ı iltizam ederek, Tökiş'i firar zorunda bırakacaklarını ümit eden Kara-Hıtaylar, Harizmşah'ın vaziyete hakim olduğunu anlayınca, uzun ve neticesi karanlık bir harbi göze almaktansa, geri çekilmeği daha münasip gördüler. Yalnız Sultan Şah'ın ricası üzerine, maiyetine askeri bir kuvvet vererek, onun bu sayede Merv, Serahs ve Tus şehirlerinde ve havalisinde küçük bir emaret kurmasına yardım ettiler. İptida Oğuz reislerinden Melik Dinar'ı, sonra da Togan Şah'ı 1182'de mağlup eden Sultan Şah'ın bu muvaffakiyetleri, Melik Dinar'ın ve Oğuzların Kirman'da yerleşmelerini mucip olduğu gibi, Melik Müeyyed Ay-Aba'nın merkezi Nişapur olmak üzere kurduğu beyliği de zayıf düşürerek, Harizmşahların nüfuzu altına sokmuş, Gurlular ile kendisi arasında müzmin ihtilaflar çıkarmış, hulasa Horasan'da birçok karışıklıklara ve mücadelelere sebep olmuştur. Zaman-zaman kardeşi Tökiş ile dostça geçinen, fırsat buldukça şiddetli mücadelelerden geri durmayan Sultan Şah, 1193'te ölümüne kadar, Nişapur'u elde etmek için yaptığı teşebbüslerde muvaffak olamamış ve Horasan'ın bu mühim merkezi 1187'de Tökiş'in eline geçmiştir. Tökiş Irak seferinde bulunduğu bir sırada, ani bir hücum ile Harizm'i ele geçirme teşebbüsünde bulunacak kadar cüretkar olan Sultan Şah, kendisine ait Serahs kalesinin, kumandanın ihaneti ile kardeşine teslim edildiği haberini aldıktan bir az sonra, payitahtı olan Merv'de öldü ve ona tabi olan memleketler ile ordusu ve hazinesi Tökiş'e intikal etti. Harizmşah Merv valiliğine oğlu Kutbeddin (sonraki lakabı ile Alaeddin) Muhammed'i tayin etmek istemiş ise de, Nişapur valisi olan büyük oğlu Nasırüddin Melikşah zengin av sahalarına malik olan Merv valiliğine geçmek arzusunu izhar ettiğinden, Sultan Şah'a halef oldu ve Kutbeddin Nişapur valiliğine tayin edildi.

Kardeşinin gailesinden bu suretle kurtulup, Horasan da kuvvetle yerleşen ve nüfuzunu bütün şarki İran memleketlerinde hissettiren Tökiş, artık Garbi İran işlerine tesirli bir şekilde karışabilmek imkanını elde etmiş idi. Abbasi halifesi Nasır ile Selçuklu sultanı Tuğrul II. arasındaki ihtilaflar ve sultan ile büyük emir Kutlug İnanç arasındaki husumet, Tökiş'e çok iyi bir vesile hazırladı. Rey civarında vukua gelen muharebede Selçuklu ordusu kati bir hezimete uğratılarak Tuğrul katledildi; kafası, zafer nişanesi olarak Bağdad'a gönderildiği gibi, başsız cesedi de Rey çarşısında asılıp teşhir edildi (1194). Hemedan ile beraber, Irak-ı Acem'de Selçuklulara ait birtakım mühim kaleler de kolaylıkla zapt olundu. Büyük Selçuklu sultanlığı böyle hazin bir şekilde nihayet bulduktan sonra, Tökiş artık kendisini Selçukluların varisi, yani sultan addetmeye hak kazanmış oluyordu. Hakikaten, onun bu muvaffakiyetten sonra bastırdığı sikkelerde sultan unvanını kullanmaya başladığını görüyoruz. İran'daki muhtelif yerli hanedanları, atabeyleri, hatta bir zamandan beri Gurlu hükümdarlarını bile tabi bir prens addederek resmi muhaberelerinde onlara karşı babalık sıfatını takınan Tökiş, bu suretle Sancar zamanından sonra, ilk olarak bütün İran'ı Harizmşahlar tahtı etrafında birleştirmeye az çok nazari bir mahiyette de olsa muvaffak olmuş demekti ki, bunu fiili surette tahakkuk ettirmek oğlu Alaeddin Muhammed'e nasip olmuştur.

Mamafih Harizmşahlar hakimiyetinin garbi İran'da teessüsü kolay olmadı ve Tökiş, ölümüne kadar Irak işleri ile uğraşmak zorunda kaldı. Harizmşah'ın bir kısım Irak memleketlerini doğrudan doğruya kendi idaresine bırakacağını ümit eden halife el-Nasır Lidinillah bu ümidinin boşa çıktığını ve Tökiş'in kendisini, tıpkı büyük Selçuklu sultanları gibi, sadece "ruhani reis" addetmek istediğini görünce, Harizmlilere karşı mücadeleye başladı ise de, ordusu mağlup oldu. Harizmşah, İsfahan'ı Kutlug İnanç'a ve Rey idaresini de oğlu Yunus Han'a vererek, büyük emirlerinden Mayacuk'u oğluna atabey tayin etti ve kendisi Harizm'e döndü. Bu sırada halife ordusunun Irak'a yaptığı bir taarruz kolayca püskürtüldü. Yunus Han'ın, sıhhi sebepler ile Rey'den ayrılarak, idarenin doğrudan-doğruya Mayacuk'un eline geçmesinden sonra, Bağdad ordusunun Irak'a taarruzu haberi karşısında, Rey'e yardıma gelen Kutlug İnanç, Mayacuk tarafından, düşmanlar ile iş birliği ettiği isnadı ile katledilerek, kellesi Harizm'e gönderildi. Vaziyeti ıslah için, 592 (1196)'de üçüncü defa Irak'a gelen Tökiş Bağdad ordusunu mağlup etti. Hemedan'ı kendisine iltica etmiş olan atabey Özbek'e ve İsfahan'ı da torunu Erbuz'a verdi. Bu sırada büyük oğlu Melikşah'ın ölümü üzerine Nişapur'da çıkmak istidadını gösteren bazı karışıklıkları da düzelttikten sonra, Seyhun hudutlarında bazı ehemmiyetli hadiselerin zuhuru üzerine, Harizm'e döndü. Bu hadiseleri muvaffakiyetle bastıran Tökiş 1198'de tekrar Horasan'a gelerek, isyan niyetleri artık iyice meydana çıkmış olan Mayacuk'u ve taraftarlarını tedip etti. Irak halkına karşı büyük zulümlerde bulunmuş olan Mayacuk'un katli, halk arasında büyük memnunluk uyandırdı. Bu sırada Seyhun hudutlarından muvaffakiyet haberleri alındığı gibi, halifeden gelen bir sefaret heyeti de Irak, Horasan ve Türkistan sahalarının hakimiyetini tasdik eden saltanat menşurunu getirdi. Umumi vaziyetten memnun olan Tökiş, İsmaililer elindeki bazı kaleleri zapt ettikten sonra, Harizm'e döndü ve orada öldü (596/1200).

Tökiş'in Kara-Hıtaylar ile münasebetine dair eldeki kaynakların verdiği malumat çok az ve karışıktır. Msl. Harizmlilerin Buhara'yı Kara-Hıtaylardan zapt ettiklerine dair İbn el-Esir'in 594 (1198) vakaları arasında anlattığı hikaye şair kaynaklarda mevcut olmadığı gibi, 576-579 yıllarına ait bazı resmi vesikalar, pek az süren ve neticesiz kalan bu muvaffakiyetin daha evvelki yıllara ait olduğunu göstermektedir. Tıpkı bunun gibi, Uran kabilesine mensup bazı Kıpçak reisleri ile Tökiş arasındaki mücadelelere ait rivayetler de kaynaklarda tam bir vuzuh ile ifade edilememiştir. Fakat bütün bunlara rağmen, Harizmşahlar devletinin Tökiş devrindeki siyasi inkişafı, umumi hatları ile pekiyi tebarüz etmektedir. Seyhun yukarısında yaşayan Kanglı-Kıpçak kabilelerini, gerek Kara-Hıtaylara karşı ve gerek Horasan fütuhatı için, siyasi ve askeri bir kuvvet olarak, kollanmak isteyen Tökiş, onlar ile ailevi rabıtalar tesis etmiş ve devlet idaresinde onların reislerine mühim mevkiler vermişti. Aşağıda, Harizmşahlar devri içtimai tarihinden ve devlet müesseselerinden bahsederken, anlatacağımız gibi, Alaeddin Muhammed devrindeki parlak zaferlerin esası nasıl Tökiş devrinde hazırlanmış ise, imparatorluğun zaafını ve inhilalini intac eden dahili amillerin köklerini de yine bu devirde aramak icap eder.

VI. Alaeddin Muhammed.

Turşiz muhasarası ile meşgul olduğu sırada, babasının ölüm döşeğinde bulunduğunu haber alan Alaeddin (evvelce lakabı Kutbeddin iken, cülusundan sonra bu lakap Alaeddin'e çevrilmiştir) Muhammed, yüz bin dinar mukabilinde, derhal muhasarayı bırakarak, Harizm'e koştu ve babasının ölümünden 31 gün sonra, Alaeddin unvanı ile tahta geçti. Büyük kardeşi Melikşah'ın 1197'de ölümünden beri veliahd olan Alaeddin Muhammed, iptida Gür sultanları Şehabeddin ve Gıyaseddin ile mücadele zorunda kaldı. Vaziyetten istifade ederek, Merv ve Tus şehirlerini zapt ettikten sonra, Nişapur'a da kolayca ele geçiren Gür sultanları Taceddin Ali Şah b. Tökiş'i, sair bazı şehzadeler ve emirler ile birlikte esir ederek, Gur'a gönderdiler; daha babasının ölümünden beri istiklal emelleri besleyen Hindu Han b. Melikşah'ı, Alaeddin'e karşı ellerinde bir vasıta olarak kullanmak üzere ve tabii kendilerine tabi olmak şartı ile Merv ve Sarahs vilayetlerinin idaresine memur ettiler. Nişapur'da mühim bir askeri kuvvet bırakarak, Curcan ve Bistim'e kadar, muhtelif Horasan merkezlerine şihneler gönderen Gurlular Horasan'ı Harizmşahların elinden almak istiyorlardı. Süratle Nişapur'a yürüyen Alaeddin, Gurluları memleketlerine gitmekte serbest bırakmak şartı ile teslim aldıktan ve hisarlarını yıktırdıktan sonra, Merv ve Sarahs'ı da zapt etti: Hindu Han hamilerinin yanına kaçmaYa mecbur oldu. Harizm'e dönen Alaeddin, ertesi yıl Herat muharebesine teşebbüs etti ise de, Sultan Şehabeddin Güri'nin kendisine karşı yürüdüğünü haber alınca, Merv-Sarahs yolu ile Harizm'e avdete karar verdi. Sarahs'ta, bazı Horasan şehirlerinin kendilerine bırakılması şartı ile sulha razı olacaklarını bildiren Gurlu sefirlerine red cevabı vererek, Harizm'e çekilen Alaeddin'in ordusunu takiben, Gurlu ordusu Tus'a geldi. Halk üzerine çok ağır mali külfetler yükletilmesi, Gurlular aleyhine büyük bir nefret uyandırdı. Bu esnada kar-deşi Gıyaseddin'in ölüm haberini alan Şehabeddin geri döndü.

Bu sıralarda Merv'deki Gurlu valisinin, küçük bir Harizm kuvvetine mağlup olması ve katledilmesi üzerine, Alaeddin Muhammed, Gıyaseddin'in ölümünden sonra, Gurlu hanedanı arasında başlayan mücadelelerden istifade maksadı ile Herat'ı zapt etmek istedi. Lakin muhasara müspet bir netice vermeyince, Badgis havalisini yağma ederek, Merv'e geldi (1204). Fakat Şehabeddin'in çok kuvvetli bir ordu ile doğrudan doğruya Harizm'e yürüdüğünü haber alınca, çöl yolundan, süratle, Harizm'e döndü; bir taraftan Urgenç halkını umumi müdafaaya davet ettiği gibi, diğer taraftan da Horasan'a ve civara haberler göndererek, az zamanda 70.000 kişilik bir kuvvet topladı. Ayrıca Kara-Hıtaylardan da yardım istedi. Harizmlilerin, mutad müdafaa usullerine riayet ederek, o havaliyi sular altında bırakmalarına rağmen, Gurlular, 40 günlük bir teehhür ile geldiler ve Kara-Su'da Harizm ordusunu mağlup ve payitahtı muhasara ettiler. Ceyhun'un iki kıyısında iki ordu karşılıklı mevzi almışlardı. Sultan Şehabeddin, filler v.b. her türlü vasıtalar ile mücehhez olan büyük ordusunu karşıya geçirmek üzere, geçit aranmasını emretti. Lakin bu sırada, Semerkand Karahanlılarından Sultan Osman'ın kuvvetleri ile birlikte, Kara-Hıtay ordusunun gelmesi, Gurluları, ağırlıklarını yakarak, süratle geri çekilmek zorunda bıraktı. Onları takip eden Alaeddin, Hazarasp'te Gurluların sağ kolunu hezimete uğratarak, esirler ve ganimetler aldıktan sonra, Urgenç'e döndü.

Takibe devam eden Kara-Hıtaylar, Andhud önünde Şehabeddin'in ordusunu çevirerek, iki gün devam eden şiddetli bir mücadelede bu orduyu perişan ettiler. Zorlukla şehrin kalesine sığınabilen Şehabeddin ve bir avuç maiyeti, Semerkand Sultanı Osman'ın tavassutu ile büyük tazminat mukabilinde, esaretten kurtulup, Gazne'ye dönebildiler. 4 sene buhranlı safhalar arz eden Horasan hakimiyeti mücadelesi, bu suretle Gurlular aleyhine ve Harizmşahlar lehine halledilmiş oluyordu. Gurlular yalnız Herat'a hakim bulunmakta idiler. Bu neticenin elde edilmesinde Kara-Hıtayların büyük rolü olmuştur. Kuvvetler muvazenesinin Kara-Hıtaylar lehine daha fazla inkişafı ihtimali Alaeddin'i korkutmuş olmalıdır ki, Gurlu sultanının Gazne'ye avdetinden bir az sonra, eski dostluk münasebetlerini tekrar kurmak üzere, saray erkanından birini Şehabeddin'in yanına yolladı. İslam mücahidi sıfatı ile Hindistan'da parlak zaferler kazanmış olan bu gazi hükümdar, kafir Kara-Hıtaylardan intikam almağı ilk hedef saydığından, Alaeddin'in tekliflerini iyi karşıladı. Bundan biraz sonra, 1205'te Belh valisi Taceddin Zengi'nin Harizmşahlar ülkesine yaptığı bir hücum, onun mağlubiyet ve esareti ile neticelenmiş ise de, bunun münferit ve şahsi bir hareket olduğu ve Şehabeddin'in kendisine yardım etmediği görülüyor. Onun yerine Belh valiliğine tayin edilen İmadeddin Ömer, yine o yıl içinde, hükümdarın emri ile Kara-Hıtayların elinde bulunan kuvvetli Termiz kalesini zapt etti. Fakat Şehabeddin'in bu sırada Hindistan seferine başlaması bu hareketi durdurdu. Bu seferin Gurlu ordusunu maddi ve manevi yeni vasıtalarla teçhiz etmek maksadı ile yapıldığı anlaşılıyor. Çünkü Şehabeddin, Hindistan'dan döner dönmez. Kara-Hıtaylara karşı girişilecek büyük mücadelenin hazırlıklarına başladı. Lakin tam bu sırada, kendisinin ya bir Hintli yahut bir batıni tarafından, katledilmesi, bütün bu teşebbüslere son verdi (1206). Birbirine çok zayıf bağlar ile merbut ve tamamıyla feodal mahiyette bulunan Gurlular İmparatorluğu, ancak Şehabeddin'in manevi nüfuzu ve kahraman şahsiyeti sayesinde ve zahiri bir birlik manzarası gösteriyordu; onun ölümü ile imparatorluk derhal parçalandı; birbirine rakip ayrı ayrı siyasi teşekküller meydana çıktı; bunların başında Türk Memluklerinden yetişmiş vali ve kumandanlar ile Gurlu ricali ve hanedana mensup prensler bulunuyordu. Daha Şehabeddin zamanında bile imparatorluğun sıklet merkezini teşkil eden Hindistan sahaları müstakil bir hüviyet aldıktan sonra, onun dışında kalan ve birbirine rakip emirler ve prenslerin idaresinde diğer sahaların, Harizmşahlar ve Kara-Hıtaylar gibi, iki büyük siyasi kuvvet karşısında müstakil yaşamalarına imkan kalmamış idi.

Gurlular saltanatının bu inhilali karşısında Alaeddin'in alakasız kalmasına imkan yoktu. Firuzkuh [b. bk.]'ta tahta çıkan Mahmud b. Gıyaseddin'in aczi ve iradesizliği belli idi. Herat valisi Hüseyn Harmil'in, kaleyi teslim etmek maksadı ile kendisine yaptığı müracaatı üzerine Alaeddin hemen Nişapur'a emirler göndererek, Horasan ordusunu Herat'ı teslim almağa memur etti. Mahmud'a taraftar olan bazı emirlerin mukavemeti kolaylıkla kırıldı ve Herat valiliği Hüseyin'e verildi. Ordusunun başında Belh üzerine yürüyen Alaeddin, kuvvetli bir mukavemetten sonra, kaleyi teslim aldı; Termiz kalesi de, Kara-Hıtaylara tabi olan Semerkand sultanı vasıtası ile onlara verildi. Bu muvaffakiyetleri müteakip, Herat'a gelen ve parlak merasim ile karşılanan Alaeddin, sultan Mahmud'u, Firuzkuh hükümdarı olarak, tanıdığını tebliğ eden bir menşuru, hediyeler ile birlikte, gönderdi; şu kadar ki, hutbe ve sikkede, metbu sıfatı ile kendi ismi zikrolunacaktı. Herat ve havalisinin idaresini Hüseyin Harmil'e bırakarak, buna mukabil 250.000 altın kıymetinde iktalar tahsis eden Harizmşah, bu parlak muvaffakiyetlerden sonra, Harizm'e döndü (603/1207).

Alaeddin'in bundan sonra karşısında bulunan başlıca siyasi ve askeri kudret, Maveraünnehr Karahanlılarını da hakimiyetleri altında bulunduran Kara-Hıtaylar idi. Harizmşahların adeta metbuu mahiyetinde bulunan ve onlardan her yıl vergi alan bu devletin nüfuzunu kırmak ve Maveraünnehr'i onlardan kurtarmak, İslam dünyasının en kuvvetli hükümdarı olan Alaeddin için, en büyük gaye idi. Gurlulara karşı kazandığı kati muvaffakiyetten sonra, Alaeddin 1207'de Maveraünnehr'e karşı giriştiği sefer ile bu büyük harekete başlamış oldu. İslam tarihlerinin bu husustaki şüpheli ve birbirine zıt rivayetlerini kontrol etmek ve kati bir kronoloji vermek imkansız gibidir. Fakat hadiselerin umumi seyrini göz önünde tutarak, istidlallerde bulunmak ve böylece bu meseleyi umumi hatları ile aydınlatabilmek kabildir. Maveraünnehr seferi, Kara-Hıtayların mağlubiyeti ve Buhara'nın zaptı ile neticelendi; bu zaferden sonra, mağrur hükümdarın eski lakaplarına ilave olarak, İskender-i Sani ve Sancar lakaplarını da aldığını görüyoruz ki, bu onun hem cihangirlik iddiasında bulunduğunu, hem de kendisini büyük Selçukluların varisi ve İslam dünyasının sultanı addettiğini gösterir. Mamafih bu sefer esnasında Alaeddin'in Kara-Hıtaylara esir düştüğü ve öldüğü hakkında kuvvetli bir rivayetin bütün Horasan'da yayıldığını ve bunun neticesi olarak, Herat'ta ve Nişapur'da iki mühim isyan hareketinin baş gösterdiğini biliyoruz. Esaret haberi yayılınca, hutbe ve sikkeyi Gurlu sultanının adına okutmağa başlayan Hüseyn Harmil, Alaeddin'in Harizm'e döndüğünü duyar-duymaz, hareketine nadim olarak, tekrar Harizmşahların tabiiyetini kabul etmiş ise de, hükümdarın emri ile öldürülmüş ve Herat ile havalisi sultan tarafından kolaylıkla ele geçirilmiştir (1208). Yine bu yıl, sultanın annesi Terken Hatun'un akrabasından Nişapur valisi Gezlik Han'ın isyanı da bastırılmış ve Harizm'e kaçarak, Terken Hatun'un tavsiyesi ile Sultan Tökiş'in türbesine sığınan Gezlik orada öldürülmüş ve kafası Horasan'da bulunan hükümdara gönderilmiştir.

Bu sıralarda Kara-Hıtayların şark hudutlarında, istikbal için, büyük ve kati neticeler doğuracak birtakım hadiseler cereyan etmekte idi. Cengiz tarafından Moğolistan'dan çıkmaya icbar edilen birtakım göçebe kabileler, Kara-Hıtaylar sahasına sığındılar ki, bunların en mühimi, 1208'de İrtiş sahilinde, Moğollar tarafından, kati bir hezimete uğratılan Küçlük kumandasındaki Naymanlar idi. Yine bu sıralarda Uygur hükümdarının Kara-Hıtay tabiiyetinden çıkarak, Cengiz ile birleştiğini görüyoruz. İşte bu gibi hadiseler ile büsbütün sarsılmağa yüz tutmuş olan Kara-Hıtay Devleti, Küçlük'ün hakimiyeti elde etmesinden sonra da, bir türlü kendini toplayamamış ve 1212'de Semerkand'ın Alaeddin tarafından zaptı ve damadı sultan Osman'ın katli, Maveraünnehr'de Harizmşahlar hakimiyetinin kati surette yerleşmesini intaç etmiştir. Semerkand'da büyük bir cami ve saray yaptırarak, Karahanlıların bu eski ve mühim merkezini adeta kendisine ikinci bir payitaht ittihaz eden Alaeddin, artık nüfuz ve kudretini şarka doğru genişletmek imkanını da elde etmiş ve yeni emeller beslemeğe hak kazanmış oluyordu. Fakat hakikatte Küçlük'ün şarki Türkistan Müslümanlarına karşı yaptığı mezalimi durduramadığı gibi, onun Maveraünnehr'in şimal vilayetlerine yapacağı herhangi bir taarruzu önlemek maksadı ile 1214 senesine kadar yazları Semerkand'da bulunmak mecburiyetini hissetti. İspicab, Şaş, Fergana ve Kasan vilayetleri Müslüman halkının cenub-i garbiye hicret etmelerini emreden Alaeddin, bu suretle Seyhun ötesindeki sahaları Küçlük'e karşı müessir surette müdafaadan aciz bulunduğunu göstermiş oluyordu. Mamafih onun Kırgız çöllerindeki göçebe Kıpçaklara karşı yaptığı seferlerin daha muvaffakiyetli neticeler verdiği ve Sıgnak'ın ilhak olunduğu (1215) muhtelif kaynaklardan anlaşılıyor.

Harizmşahların nufuz ve kudreti Afganistan ve İran sahalarında mütemadi bir surette artmakta idi. 1215'te Gazne ve havalisi de Alaeddin'in hakimiyeti altına düşerek, büyük oğlu Celaleddin'in idaresine verdikten sonra, Gurluların Hindistan dışındaki bütün topraklan onlara intikal etmiş demekti. İslam dünyasında onunla boy ölçüşebilecek hiçbir hükümdar yoktu. Fakat buna rağmen. Bağdad Abbasi halifesi el-Nasır (1180—1225)'ı kendi maddi nüfuzu altına almak ve ilk Büyük Selçuklu sultanları zamanında olduğu gibi, halifeyi sadece bir ruhani reis şekline sokmak için sarf ettiği gayretler müspet bir şekilde neticelenememiştir. Kendi taleplerini Abbasi halifesine kabul ettirmek için, Bağdad'a elçi göndermiş ve halife de buna karşılık meşhur Şehabeddin Sühreverdi'yi sefaretle Harizm'e yollamış ise de, bunlardan bir netice çıkmamış ve aradaki gerginlik daha çok artmış idi. Maddi ve manevi nüfuzunu arttırmak için, her vasıtaya müracaatı meşru gören İsmaili fedaileri vasıtası ile kendisine zararlı görünen birtakım büyük şahsiyetleri ve bu arada Mekke emiri ile Harizmşah'ın Bağdad'daki vekilini öldürten ve kendisi de esasen Şii temayülleri besleyen halife el-Nasır'ın bu gibi hareketleri, bilhassa Sünni alimleri arasında, hiç de hoş görülmüyordu. Hele Gazne'nin zaptı esnasında ele geçen birtakım resmi vesikalar sayesinde, el-Nasır'ın Gurlu sultanlarını kendi aleyhine gizliden gizliye tahrik etmiş olduğunu öğrenmesi, Alaeddin'i büsbütün hiddetlendirmişti. Bunun üzerine bu türlü hareketlerde bulunan bir imamın hilafet makamında bulunamayacağına, sultanın onu ıskat edebileceği ne ve esasen hilafet makamının hazreti Ali çocuklarına ait olup, bu hakkın Abbasiler tarafından gasp edilmiş bulunduğuna dair, ulemadan fetva alan Alaeddin el-Nasır'ın ismini hutbelerden kaldırdı ve onun yerine, Seyyid Ala Tırmizi isminde, meşhur bir seyyidin halifeliğini ilan etti. Harizmşah bu suretle Bağdad'a karşı girişeceği askeri bir hareketin meşruiyet delillerini elde etmiş oluyordu.

Alaeddin'in 1217'de İran'a yaptığı sefer Irak'ta, Fars atabeyi Sa'd b. Zengi'nin ve Azerbaycan atabeyi Özbek'in mağlubiyet ve itaatleri ile neticelenen, mühim muvaffakiyetler temin etti. Lakin Hemedan'dan Asadabad yolu ile Bağdad'da karşı gönderdiği ordu, kışın şiddeti yüzünden, büyük zayiata ve Kürtlerin hücumlarına uğrayarak, perişan oldu ve ordunun pek küçük bir kısmı geri dönebildi. Şark hudutlarındaki umumi vaziyetin arz ettiği tehlike dolayısı ile süratle Horasan'a dönmek zorunda olan Alaeddin, bu muvaffakiyetsizliğin acı neticelerini gördü; çünkü bütün Müslümanlar bunu Allah tarafından verilmiş bir ceza olarak telakki ediyorlardı. Mamafih mağrur ve inatçı hükümdar, halife el-Nasır'a karşı beslediği husumetten vazgeçmemiş, 1218'de Nişapur'a gelir gelmez, hutbede onun adının okunmasını menetmiştir ki, bu emir Merv, Belh, Buhara ve Sarahs'ta da tatbik olunmuştur. Semerkand ile Herat'ta hutbede bir değişiklik yapılmaması, bu husustaki mahalli ananenin çok kuvvetli olmasından ileri geldiği gibi, aynı halin Harizm'de de devamı, bilhassa Terken Hatun ile onun nüfuzu altında bulunan Türk hanlarının ve ulema sınıfının mukavemetlerinden dolayıdır. Sultan ile anası arasındaki siyasi nüfuz mücadelesi bunda da kendisini göstermiştir. Alaeddin'in 1216'da, annesinin şeyhi ve bir rivayete göre, sevgilisi olan genç ve maruf sufi Mecdüddin Bağdadi'yi, bir hiddet buhranı esnasında verdiği bir emir ile öldürtmesinden beri, bu ana-oğul rekabeti muhtelif hadiseler ile tezahür etmekte ve devletin iç bünyesini sarsmakta idi. 1218'de Nişapur'da iken, kudretsizliğini ve irtikabını vesile ederek, vezirlikten azlettiği Nizamülmülk'ü, annesinin tazyiki karşısında, sonra tekrar aynı mevkiye getirmesi, idaredeki bu ikiliğin en bariz misallerinden biridir.

Harizmşahlar imparatorluğu, iç bünyesinin bütün zaaflarına rağmen, harici manzarası itibarı ile, bu kadar haşmetli ve kuvvetli göründüğü bu sıralarda, onun hayatına son verecek ve yalnız Müslüman şarkın değil, bütün dünyanın tarihi mukadderatı üzerinde derin izler bırakacak siyasi ve askeri yeni bir kuvvet, onan şark hudutlarında belirmekte idi ki, bu Cengiz'in demir eli ile kurulan yeni Moğol devletidir. Daha 1215-1216 Kıpçak seferi esnasında, tesadüf eseri olarak, Moğollar ile ilk defa karşılaşan Alaeddin, onların harp kabiliyetlerini denemek imkanını bulmuştu. Cengiz'in zaferleri ve bu yeni devletin kudret derecesi hakkında malumat edinmek için, onun yanına bir sefaret heyeti gönderen Harizmşah'a karşılık olmak üzere, Moğol hükümdarı da ona bir heyet gönderdi. 1218'de Maveraünnehr'de Alaeddin tarafından kabul edilen bu heyet, Cengiz'in kendisi ile dostluk ve ticaret münasebetleri kurmak istediğini ifade etti; bu suretle yapılan muahede mucibince karşılıklı sulh ve ticaret münasebetleri kurulmuş oldu. Bu muahedeye dayanarak ve daha doğru görünen diğer bir rivayete göre, sefaret heyetini hemen takiben Harizmşahlar ülkesine gelen 450-500 kişilik bir ticaret kervanı, hudut şehri olan ve Terken Hatun'un akrabasından -galiba biraderinin oğlu Inalcuk'un vali bulunduğu Otrar'da, casusluk töhmeti ile tevkif ve bütün malları müsadere olunduktan sonra, tacirler ve kervancılar da öldürüldüler. Nasılsa kaçıp kurtulabilen bir kişi, vaziyeti Cengiz'e bildirdi. Cengiz Harizmşah'a bir heyet göndererek, Gayır Han lakabını taşıyan bu Inalcuk'un teslimini ve malların tazminini istedi. Alaeddin bu talebi de hakaretle reddedince, Cengiz Harizmşahlara karşı harbe girişmeye mecbur kaldı.

Yalnız Harizmşahlar İmparatorluğu'nun ani ve korkunç bir şekilde yıkılması ile de kalmayarak, şark İslam dünyasında yüz binlerce Müslüman'ın ölümüne, birçok şehirlerin yanıp-yıkılmasına sebep olan ve daha birçok tarihi neticeler doğuran bu harpte Alaeddinin mesuliyeti çok büyüktür. Onun gururu, dar düşüncesi ve tamahkarlığı bunda başlıca amil olmuştur. Annesinin ve onun akrabası olan Türk hanlarının tamamıyla Müslümanlardan mürekkep bu ticaret kervanına karşı yapılan muamelede ve Cengiz'in son taleplerinin reddi hususunda müessir olmaları, onun mesuliyetini azaltamaz. Eğer bu Otrar hadisesi olmasa idi, henüz Küçlük'e karşı mücadelesini bitirmemiş, Çin ve Tangut hareketlerini neticelendirmemiş olan Moğolların, dışından çok azametli görünen Harizmşahlar İmparatorluğu'na hücum etmeleri beklenemezdi. Bunu teyit eden en büyük delil, harbe girişmek zorunda kalan Cengiz'in, harekete kalkışmadan evvel, uzun hazırlıklarda bulunması ve 1219 yazını İrtiş nehri kenarında geçirerek, bütün kuvvetlerini topladıktan sonra harekete girişmesidir (1220). Cengiz, bir an evvel Küçlük gailesinden kurtulmak için, büyük kumandanlarından Cebe'yi bir ordu ile Kaşgar üzerine yolladı. Küçlük'ü mağlup ve firara mecbur eden Cebe, şarki Türkistan Müslümanlarının kurtarıcısı gibi telakki edildi. Çünkü Müslümanlar Naymanların hakimiyeti altında ibadetlerini icradan bile menedilmişlerdi. Küçlük Bedahşan hudutlarında yakalanıp, öldürüldükten sonra, Naymanlar da her tarafta takip ve imha edildiler (1219). Moğolların bu süratli muvaffakiyeti, Küçlük'e karşı yıllarca neticesiz ve muvaffakiyetsiz mücadelelerde bulunan Alaeddin'i derin endişelere sevkettiği gibi, Şarki Türkistan Müslümanlarını dini hürriyetlerine kavuşturması bakımından, İslam umumi efkarında Moğollar lehinde bir tesir uyandırmaktan hali kalmadı.

Cengiz'in Harizmşahlara karşı hazırladığı ordu, İslam tarihçilerinin mübalağalı rakamlarına rağmen, 150-200.000'den fazla değil idi. Alaeddin'in elinde ise, şüphesiz, bundan daha fazla bir kuvvet bulunuyordu. İntizam ve inzibat bakımından, Moğol ordusu, Harizmşah'ınki ile mukayese edilmeyecek kadar mükemmel idi. Fakat bu tefevvuk bilhassa umumi plan ve sevk ve idare hususunda kendisini göstermiştir. Daha son Moğol sefaret heyeti gelmeden evvel, Alaeddin'in kurduğu büyük bir harp meclisinde, Moğol ordusunu Seyhun kıyısında karşılamak hususunda ileri sürülen teklifi Alaeddin beğenmemiş ve onlar ile Maveraünnehr'de harp fikrini iltizam etmişti. Kuvvetlerini büyük şehir ve kalelere dağıtarak parçalayan Harizmşah, garip bir endişe ile bu kuvvetlerden herhangi birinin başında bulunmağa da cesaret edemeyerek, onları ayrı ayrı kumandanların emrinde bıraktı ve kendisi Horasan'a geçti. Daha ziyade annesinin nüfuzu altında bulunan Türk kumandanlarının sadakatine güvenmemesi de, bunda bir amil olmuştur. Düşmanın vaziyeti, zaafı ve müdafaa planı hakkında doğru ve muntazam malumat alan Cengiz, kuvvetini muhtelif parçalara ayırarak, Maveraünnehr'in müstahkem mevkilerini birer birer ele geçirdi. Mukavemet gösteren mevkiler korkunç bir katliama uğratılı-yordu. Bu suretle muhtelif küçük şehirlerden başka, Buhara ve Semerkand gibi, büyük kaleler de, az çok mukavemetten sonra, zaptedildiler. Maveraünnehr'in şimal-i garbisindeki Otrar, Sıgnak, Barclıg-Kend, Cend, Benaket ve Hocend gibi şehirler de aynı akıbete uğradılar. Türk kumandanlarının ve Harizm müdafaa kuvvetlerinin yer yer büyük kahramanlıklar göstermelerine rağmen, netice daima aynı kaldı.

Maveraünnehr'in en kuvvetli müdafaa merkezi olan Semerkand'ın zaptından sonra, Cengiz ordusunu tekrar muhtelif parçalara ayırarak, imparatorluğa tabi muhtelif vilayetlerin zaptına memur etti. Belh't e bulunan Alaeddin, Irak'a, oğlu Rukneddin'in yanına gitmek ve Moğolların takibatından kurtulmak niyeti ile oradan Tus'a kaçtı. Fakat Moğollar, her tarafta zaferler kazanarak, süratle ilerliyorlardı. Nişapur ve Bistam yolu ile Rey'e gelerek, Hemedan civarında Farrazin kalesinde, 30.000 kişilik bir ordu ile kendini bekleyen Rukneddin'e mülaki oldu. Kuvve-i maneviyesi tamamıyla bozulmuş olan şaşkın hükümdar ciddi ve makul bir karar verebilmek kudretini kaybetmişti. Rey'e kadar ilerleyen Moğol kuvvetlerinin kendisini şiddetle takip etmeleri, vehim ve telaşını büsbütün arttırıyordu. Devletabad civarındaki muharebede kendisini zorla Moğolların elinden kurtaran Alaeddin, Mazenderan yolu ile abiskun'da küçük bir adaya iltica etti ve bir az sonra hastalanarak, öldü (şevval 617/1220). Alaeddin, ölümünden bir az evvel, Mazenderan'da İlal kalesine iltica etmiş olan annesi Terken Hatun ile bir kısım ailesi efradının, Moğollar tarafından, esir edildiği haberini de almıştı.

VII. Celaleddirı Mengübirdi. Alaeddin, daha Moğol istilasından evvel, annesi Terken Hatun'un ve onun nüfuzu altındaki Türk kumandanlarının tazyiki ile küçük oğlu Uzlug'u, Ebu'l-Muzaffar Kutbeddin lakabı ile veliaht naspetmişti. Çünkü Uzlug'un annesi Terken Hatun ile aynı kabileden idi ve Terken Hatun, Celaleddin'e karşı, büyük bir nefret besliyordu. Lakin Alaeddin, abiskun'da ölümünden bir az evvel, Celaleddin'i veliaht tayin ederek, orada hazır bulunan diğer iki şehzadeye de ağabeylerine tabi olmalarını emretti. Babalarının ölümünü müteakip, henüz Moğolların eline düşmemiş olan Harizm'e dönen Celaleddin kendi veliahtlığını tanımak istemeyen bazı nüfuzlu Türk kumandanlarının suikast niyetlerini ve Moğolların da yaklaştıklarını haber alınca, kendisine sadık bir avuç insan ile Horasan'a kaçtı. Bir az sonra diğer iki kardeşi, yani Uzlug Şah ve Ak-Şah da Horasan'a geldiler. Harizm'de toplanmış olan 90.000 kişilik ve hemen umumiyetle Kanglı-Kıpçak Türklerinden mürekkep olan müdafaa kuvveti, Humar-Tigin adlı bir kumandanın sultanlığını ilan ederek, müdafaaya hazırlandı. O devrin en kalabalık ve mamur şehirlerinden olan Harizmşahlar payitahtı (Hazreti Harizm, Ürgenç, Gurganc, Curcaniye), dört aylık uzun bir müdafaadan sonra, Moğolların eline düştü (Safer 618/1221).

Harizmşahların bu son talihsiz hükümdarının maceralar ile dolu hayatı, zaman zaman büyük kahramanlık safhaları arz eden muvaffakiyetleri ve şahsiyeti hakkında burada bir şey söyleyecek değiliz, Esasen onun saltanatını, Harizmşahlar devletinin tabii bir devamı olarak telakki etmek bile müşküldür; o imparatorluğun enkazından koparabildiği ve kurtarabildiği unsurlar ile müstesna şahsiyetine dayanarak, muvakkat bir mahiyette de olsa, yer yer ve zaman zaman askeri ve siyasi teşekküller vücuda getirmiş ve Moğol kudretine mukavemet ederek, garba doğru yayılan bu istila selini geciktirmeye muvaffak olmuştur. Bu itibarla asıl Harizmşahlar İmparatorluğunun tarihi hayatı, Celaleddin ile sona ermiş sayılabilir. Moğol istilası karşısında, muazzam Harizmşahlar saltanatının bu kadar çabuk yıkılıp gitmesinin sebeplerini, imparatorluğun dahili bünyesinden ve içtimai tarihinden bahsederken, bütün hakiki amilleri ile göstermek ve izah etmek kabil olacaktır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Türk Boyları ve Diğer Türk Devletleri Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir