Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Mir Ali Şir Hakkında Farsça Bir Hikaye

Burada Timur İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Mir Ali Şir Hakkında Farsça Bir Hikaye

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 18:54

MİR ALİ ŞİR HAKKINDA FARSÇA BİR HİKAYE

(Doğumu 10 Şubat 1441 - Ölümü 3 İkinci kanun 1501)


Birçok eski yazma İslam eserleri vardır, ki geçmiş asırların ve Eski sahiplerinin izlerini yaprakları arasında muhafaza ederler. Bir hadisenin tavsifi, mühür izleri, bazan da bütün bir tarih bulunur ki bunlardan hiçbirinin asıl kitabın metni ile alakası olmaz. Bir yazma eser geçmiş nesillerin bu türlü yazılariyle ne kadar çok süslenmiş olursa o kadar cazibeli olur ve ebediyete dalıp giden asırların sesini bize o kadar kuvvetle işitdirir. Geçen sene Orta-Asya Üniversitesi Şark Fakültesi talebesiyle eski Taşkend çarşısında farsça metinler satın alırken, tesadüfen elime geçen eski bir kitab da bu türlü yazmalardandır. Bu kitab Mirhond'ın İsmaililer ve Samaniler tarihini ihtiva eden IV. cildi idi ki, muhtelif nüshaların kıraat farkları bakımından benim için ehemmiyetli idi. Bu eserden başka bu cild içinde farsça yazılmış, Orta-Asya'ya aid vesikalar ve Hindistanlı Şeyh Ahmed Faruki Serhendi'nin (1553 - 1624) birinci cildinden eksik bir nüshası da mevcuttu. Daha iyi araştırmadan sonra anlaşıldı ki, bu kitap XIX. asrın başlarında Semerkand veya Buhara'da yazılmış olup, daha birkaç risale ve eserleri ihtiva etmektedir. Ömer Hayyam'ın Rubaiyat'ı, Ömer Hayyam; Nizamülmülk ve Hasan Sabbah'ın mekteb arkadaşlığı hakkında söylenen meşhur rivayet - ki, bu üç arkadaşa beyaz nikablı Orta-Asya peygamberi Mokanna da ilave edilmiş-; mensur Şahname'den parçalar, bizim Hükümdar Süleyman'ı hatırlatan fal kitabı vesaire bu cümledendir. Ömer Hayyam'ın Rubaiyatının bu risaleler meyanında bulunması meşhur İran şairinin Orta-Asya'da okuduğunu göstermektedir.

Gelişi güzel toplanan ve türlü şahıslar tarafından yazılan bu risaleler ve makaleler arasında bir yazı dikkatimi celbetti. Pürüzsüz farsça olan bu hikayenin yerli tacik ifade tarzı ve halk üslubiyle yazılması, bablara ayrılması ve her bab: dini ayınız şimdi sözü vezirin Gül adlı sevgilisinden işitiniz... sözü ile başlaması gibi hususiyetler gösteriyor ki, bu hikayenin menşe'i Orta-Asya'dır; ihtimal ki çayhanelerde ve gep gibi içtimalarda okunmuşdur.

Burada bu hikayenin tercümesini veriyorum. Bab isimlerini ve her babın başında dinleyicilerin dikkatini celbetmek maksadiyle söylenen imdi dinleyiniz... gibi cümleleri, çok meraklı bu tarihi hikayenin tabii akışım haleldar ettikleri için, nakletmiyorum.

"Sultan Hüseyin, Semerkand tahtına çıktığı zamanda Karşı eyaletinde, Sebzvar denilen bozkırda Mir adlı genç, pek alim ve akil bir kimse vardı. Günün birinde Mir uşaklarına sürülerinden en semiz ve iri bin baş koyun ayırttı ve bunları Karşıya sevkettirdi. Kendisi de atına binerek Karşı'nın koyun pazarına gelip davarlarını tüccarlara arzetti.

Tüccarlar pazarlığa başladı. Mir ise tüccarlara şöyle bir hitabda bulundu:

— "Ben bu koyunları zenginlere ve kasaplara satmıyacağım. Ben bunları yoksullara veresiye satacağım" dedi.

Yoksullar geldi. Mir bu yoksulların her birine birer koyun verdi, ve yüksek sesle bunlara "dostlarım, size şartım budur:

bu koyunların parasını sizlerden Sultan Hüseyin'in ölümünden sonra istiyeceğim" dedi. Bu sözleri söyledikten sonra atına binerek kendi bozkırlarına döndü.

Bu hadise Sultan'ın hafiyelerinden gizli kalamazdı. Hafiyeler bunu kağıt üzerine tesbit ederek Sultan Hüseyin'e jurnal ettiler. Jurnali okuyan Sultan Hüseyin köpürdü ve pürhiddet yasavullardan birini yanına çağırıp derhal Karşı bozkırına gidip Mir adındaki genci Semerkand'a getirmesini emretti. Yasavul, Sultan'ın emrini yerine getirdi. Karşı bozkırındaki genç zengini buldu. Mir bu misafirin maksadım bilmiyordu. Memnuniyetle kabul ederek varınnan yoğunnan ağırladı.

Yemekden sonra yasavul:

— "Zengin delikanlım, Sultan, sizin huzura gelmenizi emir buyurdular" dedi.

Mir derhal atına bindi, yasavul'la beraber Semerkand'a yöneldi. Şehire geldiler. Yasavul, istenilen adamı getirdiğini Sultan'a arzetti.
Sultan'ın emri ile Mir'i huzura çıkardılar. Sultan, karşısında gayet güzel ve çok nazik bir delikanlının tazimle durduğunu gördü.

Sultan ona oturmasını emretti ve:

— "Filan tarihde Karşı pazarında koyun satan sen misin?" diye sordu.

Mir:

— "Evet, sultanım!" dedi.

Sultan:

— "Niçin bu koyunları peşin para ile satmadın da, ben öldükten, sonra parasını almak şartiyle veresiye verdin? Benden ne fanalık gördün? benden ne gibi haksızlık gördün?" dedi.

Mir tazimle yeri öpdü ve özür dileyerek:

— alemin penahı sultanım, sizden kimse haksızlık ve zulm görmemişdir. Sizden huzur ve emniyetten başka bir şey görülemez. Bendenizin yaptığım iş, sırf size karşı bir sadık tab'anızın ve uşağınızın derin bağlılık duygusunu ifadeden ibaretti" dedi.
Sultan "yaptığınız bu iş ne gibi sebeblere müsteniddi?" diye sordu.

Mir izah etti:

— "Böyle bir garib şartla benden koyun satın alan kismseler Sultan'ın sıhhat ve afiyeti için Tanrı'ya gece gündüz dua edeceklerdir. Ta ki alacaklı adam gelip de onlardan koyun karşılığı olan parayı istemesin".

Delikanlının kendisi gibi cevabı da Sultan'ın hoşuna gitti ve saray adamlarına dönerek:

— "Çok güzel söylüyor. Vezir olmaya layik olan bu adam, yazık ki, kimbilir, bozkırın nerelerinde yaşıyor" dedi ve katibini çağırıp Mir'i vezir tayin ettiğine dair ferman yazılmasını emretti. Ferman yazıldı. Sultan mühürünü basıp Mir'in başına koydu. Bütün Emirler yeni veziri tebrik için koşuşdular. Sultan Hüseyin, Semerkand surlarının dışındaki güzel ve büyük yeşil bir bağını bütün arkları ile beraber Mir'e bağışladı. Bununla, geniş bozkırlarda büyümüş ve güzel havada terbiye görmüş olan delikanlının dar şehirde sıkılmamasını, serbest kır havasını teneffüs etmesini istedi. Sultan'ın bu lütfundan istifade ederek Mir her sabah bağa gidip akşamları şehire dönüyordu. Böylece aradan bir müddet zaman geçti. Sultan'ın te'siri altında delikanlı daha ince terbiye aldı; o esnada Mir'de şiire karşı bir heves uyandı, istidadı inkişaf etti.

Bir gün Mir - ali - Şir Nevai adeti veçhile şehir dışındaki bağına giderken, bir evin damında duran gayet güzel bir kız tesadüfen gözüne ilişti. Kız o kadar güzeldi ki, parlaklığından güneş bile utanır, bulutlar arkasına saklanırdı. Bu dilber başını kaldırıp yıkanmış çamaşırları asmakla meşguldü. Mir - ali - Şir, bu güzelin aşkının ağına düştü, nereye gittiğini unuttu; bağın yolunu şaşırdı; dönüp dolaşıp güzel kızın bulunduğu haneye geldi ve kapısını çaldı. Evde bulunan kızın babası kapıyı açdı ve gelenin Sultan'ın veziri olduğunu görünce çok hayret etti, atını avluya alıp kendisini de evin en şerefli yerine oturttuktan sonra büyük misafirin ziyaretinin sebebini sordu.

Mir - ali - Şir "baba, oturunuz!" dedi; ev sahibi oturduktan sonra öteden beriden konuşarak nihayet ziyaretinin sebebini izahla:

"— Beni evlatlığa kabul ediniz!" dedi.

Ev sahibi böyle bir teklif karşısında hayrete düştü ve:

— "Bu teklifinizi canla başla kabul ediyorum. Fakat kızımın da ne diyeceğini öğrenmek gerektir" dedi. Böyle diyerek harem dairesine gitti.

Kızına:

— "Kızım, çamaşır asarken seni Sultan'ın veziri görmüş sana aşık olmuş. Şimdi bize gelerek evladlığa kabul etmemi benden rica ediyor. Sen buna ne dersin?" dedi. Kız çok akıllı ve dana bir evladdı.

Babasına:

— "Baba, eğer vezir beni cariyeliğe kabul ederse, ben kendimi ona cariye olarak teslim ediyorum" dedi.
Ev sahibi misafirinin yanına gelip kızının sözlerini arzetti. Mir -ali - Şir kemerini çözüp müstakbel kaynatasının eteğine bin altın döktü ve "bu meblağ bana karşı çıkıp kapıyı açdığınızın ve evinize kabul ettiğinizin karşılığıdır. Kızın kalınlığı (ağırlığı) ise ayrıca verilecektir" dedi.

Mes'ud nişanlı doğru Sultan'ın sarayına gelerek bütün geceyi büyük saadetinin heyecaniyle geçirdi.
Sabah oldu. Ufukda güneş yükseldi. Davul ve zurnalarla padişahın "herkes ava hazırlansın!" emri ilan ediliyordu. Ferraşlar acele acele çadırlarını, sayevanlarını topluyor, hayvanları yüklüyorlardı. Av alayı toplandıktan sonra Sultan'la veziri arab atlarına binip hareket ettiler. Konuşa konuşa gidiyorlardı. Yol, vezirin nişanlısının evi

bulunan sokakdan geçiyordu. Mir'in nişanlısı Gül ise Sultan'ın ava çıkacağını işitmişti; alayı seyretmek ve sevgili nişanlısını görmek arzusu ile pencereden bakıyordu. Bu arada Sultanın gözleri evin penceresine ilişti, vezirin nişanlısını gördü ve güzelliğine hayran oldu. Vücudunda bir ürperme hissetti. Avdan saraya dönünceye kadar ve bütün gece kızın hayali bir an gözlerinin önünden gitmedi. Ertesi sabah Sultan'ın huzuruna çıkan "Kadı kelan" (başkadı) Sultan'ı çok düşünceli ve heyecanlı buldu. Sultan onu görür görmez "ey şeriatpenah, başıma garip bir iş geldi. Bundan nasıl kurtulacağımı bilmiyorum" dedi.

Başkadının bu işin ne olduğu sualine Sultan şu cevabı verdi:

"Dün bir sokaktan geçiyordum. Filanın evinin penceresinde fevkalade güzel bir kız gördüm. Bu dilbere aşık oldum; onu gördüğüm dakikadan beri rahatım kaçtı. Şu kızı bana isteyiniz!".

Kadı kelan kızın babası molla Salih'in evine geldi. Sultanın başına gelenleri birer birer anlattı. Molla Salih de bunu kızına söyledi.

Kızcağız:

— "Ancak deveyi iki defa keserler. Ben, iki defa kesilecek deve değilim. Binaenaleyh Sultan'ın teklifini reddediyorum" dedi.

Molla Salih kızının sözlerini kadı kelan'a anlattı, o da Sultan'a arzetti. Bu sözü işiten Sultan büsbütün yanıp tutuştu.

Sultan bu vaziyette iken vezir ali - Şir - Nevai ona yaklaşdı ve selam vererek şu şiiri okudu:

"Ey padişahların zübdesi, kederin sebebi nedir? kader size ne yaptı?" dedi.

Sultan, bize malum olan hadiseyi anlatarak:

— "Vezirim, akıllı ve dana vezirim ava giderken bir evin penceresinde fevkalade güzel bir dilber görmüştüm. O saatten beri rahatım kaçtı. Hiç bir şeyle avunamıyorum. Kızı istemeye Kadı kelan'ı göndermiştim, red cevabı ile geldi. Şimdi bu meseleyi halletmek sizin elinizdedir. Siz de halledemezseniz ruhumun keder ve elemi ilel'ebed devam edip gidecektir" dedi. Mir-ali-Şir meselenin mahiyetini anladı. Fakat Sultan'a hiçbir şey duyurmadı ve ağzından bir söz kaçırmadı. Sultan'ın emrine itaat ederek Molla Salih'in evine geldi.

— "Kader bizim arzumuza tabi değildir. Her şey Allah'ın isteği ile olur. Allah'ın emri ile sizin kızınızı Sultan'a istemeğe geldim" dedi.

Molla Salih yine kızının yanına geldi ve:

— "Ey gözümün nuru evladım, Allah'ın emri ile vezir seni Sultan'a istiyor. Ne dersin?" dedi.

Kız babasına şu cevabı verdi:

— "İki defa kesilecek deve olmadığımı size söylemiştim. Ben vezirin cariyesi olmağa söz verdim. Sultan'ın teklifini reddediyorum."

Molla Salih kızının bu cevabını Mir - ali - Şir Nevai'ye söyledi.

Ali - Şir :

—"Ben Sultan'ın ekmeği ve tuzu hakkı için muhabbetimi feda ettim" dedi. Molla Salih tekrar kızının yanına gelerek vezirin söylediklerini bildirdi. Kızcağız çok ağladı ve nihayet ben vezirin teklifini bir şartla kabul edeceğim" dedi. Mir-ali-Şir kızın şartım kabul edeceğine dair söz verdikten sonra kız iki parça kağıda bir şeyler yazıp babasına vererek "Vezir çarşıya gidip bu iki tezkereyi filan attara versin. Attarın vereceği şeyleri bana getirsin!" dedi. Mir-ali-Şir kızın emrine itaat ederek çarşıya gitti. Tezkerelerin yazıldığı attan buldu. Attar birinci tezkereyi okuduğu zaman güldü, ikinci tezkereyi okurken de ağladı...
Attar istenilen ilaçları ayırdı ve kızın yazdığı kağıtlara sararak Mir-ali-Şir'e verdi.
Mir-ali-Şir kızın evine geldi. Babası vasıtası ile attarın verdiği ilaçları kıza teslim etti. "Baba, -dedi kız- perdeyi çekiniz de veziri buraya çağırınız".

Babası kızın dediğini yaptı. Kız perde arkasından Mir-ali-Şir'e hitaben:

— "Vezir, size benim teklif ettiğim şartı kabul ettiniz değil mi? dedi.

Vezir:

— "Evet, şartınızı kabul ettim" dedi.
— "Öyle ise şu ilacı yutunuz" diyerek tezkereye sarılmış ilaçlardan birini Mir-ali-Şir'e uzattı. Mir-ali-Şir de ilacı derhal ağzına attı ve yuttu ve diğerini de kendisi yuttu. Kız geniş bir nefes alarak "Allah'a şükürler olsun, şimdi ben müsterihim. Sultan'a söyleyiniz benimle evlenebilir" dedi. Vezir ayağa kalkarak kapıya doğru bir iki adım atmıştı. Bunu gören kız tekdirli bir sesle "vezir, bu ilaçların ne olduğunu sormadan nereye gidiyorsunuz? Sizin aldığınız ilaç sizi çocuksuz yapmıştır. Benim aldığım ilaç ise beni kırk gün sonra mezara götürecektir. Şimdi Allah'a ısmarladık!" dedi.

Mir-ali-Şir-Nevai inleye inleye ağlayarak Gül'ün yanından çıktı. Saraya gelip Sultan'a evlenme teklifinin kabul edildiğini arzetti. Sultan derhal düğün yapılmasını emretti.
Zavallı Gül'ü Sultan Hüseyin'e nikahladılar. Sultan gerdeğe girdi. Gül o kadar güzeldi ki dünyada böyle bir güzeli daha kimse görmemişti. Huri gibi bir dilberdi.

Sultan'ın önünde tazimle eğilerek:

—"alemin padişahı, cariyenizin size bir ricası vardır" dedi. Sultan "söyleyiniz!" dedi.

Gül:

— "Cariyeniz üzerindeki hakkınızı almak için kırk gün sabır etmenizi istirham ederim" dedi. Sultan, güzelin ricasını reddedemedi; kırk gün mühlet verdi. Gül'ün her isteği yerine getiriliyordu. Böylece otuzbeş gün geçti. Zehirli ilaç tesirini gösterdi, Gül hastalandı yatağa düştü. Bunu duyan Sultan çok müteessir oldu; kederinden sarayında duramadı, ava çıkmağa karar verdi. Sultan'ın bu kararını öğrenen Gül, Mir-ali-Şir-Nevai'ye gizlice haber göndererek bir bahane ile ava gitmemesini ölüme mahkum olan sevgilisinin vasiyetlerini dinlemek üzere yanına gelmesini rica etti. Mir-ali-Şir bu ricayı kabul etti. Sultan'ın emrini getiren Mahrem geldiği zaman Mir-ali-Şir hasta gibi yatağına uzanmış bulunuyordu.

Mahrem'e dedi ki:

—"Sultan'a arzet: ben çok rahatsızım. Ata binecek halde değilim"

Sultan ava gitti.

Gül, cariyelerinden birinin vasıtası ile Mir-ali-Şir'i, kadın kıyafetine sokarak odasına getirtti ve yanına çağırarak:

—"Biliyor musunuz, vezir -dedi- benim ancak beş gün ömrüm kalmışdır.

Benim size söyliyecek son sözüm ve ricam şudur:

sizinle birleşmesi nasib olmayan ben zavallıyı öldükten sonra tabutumu siz kaldırınız. Hayatımda elime değmek nasib olmayan elleriniz, hiç olmazsa naşımı kaplayan tabutuma nasib olsun... Her cuma günü sabah namazından sonra ruhumu yadetmenizi de ayrıca istirham ederim" dedi.

Gül bu vasiyetini bitirir bitirmez avluda bir kargaşalık koptu; koşuşanlar oldu. Meğer Sultan Hüseyin Baykara ani olarak avdan dönmüş ve harem dairesine doğru gelmekte imiş. Mir-ali-Şir ne yapacağını şaşırdı.

Harem dairesindeki cariyeler ve hademeler daha tedbirli çıkdılar:

"Vezir, çabuk şu kazana gir!" diye av köpeklerine yemek pişirilen kapaklı büyük kazam gösterdiler. Vezir kazana girdi; üzerine kapağı kapayıp iki köle dışarıya çıkarmakta iken Sultan'la yüzyüze geldiler. Sultan köpek yemeklerinin nasıl şey olduğunu merak ederek kapağı kaldırmıştı, kazanın içinde vezirini gördü. Sultan bir şey demeden tekrar kapağı kapayarak harem dairesine girdi. Köleler kazanı dışarıya bırakdılar. Ali-Şir-Nevai evine dönmeden doğruca Serseri Dervişler tekkesine (Kalenderhaneye) gitti. Tanıdığı bir dervişe "kardeşim, beni himaye et, hırka ve külahını bana ver" dedi. Dervişin külah ve hırkasını giyip Mekke'ye yöneldi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MİR ALI ŞİR HAKKINDA FARSÇA BİR HİKAYE

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 18:54

Sultan Hüseyin Baykara sevgilisini çok fena ve ümitsiz buldu: kederinden ağlayarak kendi odasına döndü.
istirahate çekilen Sultan vezirini istedi. Fakat Mahrem'ler veziri bulamadıklarını Sultan'a arzettiler. Velilerin ilmi keramet'i ile Mir-ali-Şir'in izi keşfolundu. Iz Kalenderhane'ye gidiyordu. Mahremler derhal kalenderhaneye koştular. Dervişlerden biri "ali - Şir - Nevai elbiselerini benim hırka ve külahımla değişdi. Derviş olarak Mekke'ye yöneldi" dedi. Araştırmanın neticelerini Sultan'a bildirdiler.

Sultan Hüseyin Baykara bu hikayeden çok meyus olarak kendi eliyle Mir-ali-Şir'e şu mektubu yazdı:

"Mir - ali - Şir, biliyorsun ki ben sensiz duramam. Benim kalbimi kırarak Mekke'ye gitmek neye yarar? Bu mektubumu aldığın gibi gel ve kalbimi teselli et. Bu, Kabe'yi tavaf etmekten daha sevablı olacaktır. Baki selamlar.".

Bu mektup Sultan'ın şatır'larından (halaylarından) en süratlisi ile ali-Şir'in arkasından gönderildi. Şatır koştu. Biraz sonra bir tepeye çıkarak etrafı gözden geçirirken ileride giden veziri gördü. Derhal yan tarafa saparak vezirin önüne çıktı; yol üzerine mektubu bırakıp kendisi bir yere saklandı. ali-Şir-Nevai yoldan geçerken yerdeki mektubu gördü, derhal alıp okudu ve münderecatından hayrete düştü.

Tam o sırada badpay gizlendiği yerden çıkıp vezire selam verdi.

-"Bu mektubu sen mi getirdin?" diye sordu.

Badpay da "evet" dedi. Ali-Şir "yürümekten ayaklanma karasu indi, tekmil kabardı. Bu vaziyette seni nasıl takip edebilirim?" dedi. Badpay seni omuzlarıma alır Sultan'a kadar götürürüm, zira Sultan'ın emri böyledir" dedi. Bu sözlerle hemen Mir-ali-Şir-i sırtına aldı ve koşa koşa yola revan oldu. Bir müddet sonra Semerkand'a geldi. Sultan Hüseyin vezirini sabırsızlıkla bekliyordu. İki dost birbirine sarılarak öyle ağ-laştılar ki etraflarında sıralanan ayan ve ümeradan müteessir olmayan ve gözleri yaşarmayan kimse kalmadı.

Gül'ün hastalığının otuz dokuzuncu günü idi. Sultan Hüseyin o kadar üzüldü ki sarayda duramadı; çok sevdiği bağına giderek bir bodruma kapandı. Gece ve gündüzü ağlamakla geçirdi. Ertesi sabah Gül "biz Allah'ın kullarıyız, hakikatte ona döneceğiz" sırrına mazhar oldu. Yerdeki hayatını bitirip ebediyete kavuştu. Bütün Emirler ve ayan ali-Şir-Nevai'ye gelip Sultan'a bu elim haberi eriştirmesini rica ettiler. Şunu hatırlatalım ki Gül'ün bulunduğu oda bir servi ağacının altında idi.

Mir-ali-Şir-Nevai bu kederli haberi vermek için Sultan'ın bağına geldi; Sultan yer altındaki hücresine kapanmış, kimseyi kabul etmiyordu. Nevai kapıya gelip yüksek sesle şu mısraı söyledi:

Bunu söyliyerek hücresinden çıktı:

Sultan Hüseyin ile Mir-ali-Şir ağlaşarak yekdiğerine sarıldılar. Ağlaya ağlaya saraya döndüler. Gül'ün naışını defin ederek beka yurduna teslim ettiler.
Mir-ali-Şir, Gül'ün vasiyetini mukaddes bir emanet telakki etti, tabutunu mezarına kadar omuzlarında taşıdı; son nefesine kadar her cuma sabahı onun ruhunu yadederek fatiha okudu.
Okuyanlar, dinleyenler bu geçmişlere dua etsinler, ibret alsınlar diye bu hikaye bize onlardan yadigar kaldı. amin, Yarabbel-alemin! 1251 H.".

Herat Temürileri'nin XV. asırdaki parlak devrini yaşatan bu iki büyük şahsiyetin hayatından alınan tarihi hikaye işte budur. Hüseyin Baykara ile Mir-ali-Şir Nevai'nin hayatlarında bu hikayeye az çok benzeyen bir vakıa (episode) olmuş mudur, yahut bu, san'at-karane uydurulmuş bir menkibeden ibaret midir, bilmiyoruz. Bu hikayede, Ebu Said Bahadır'ın büyük Emirlerinden Kiçkene Bahadır'ın oğlu, asrının en yüksek muhitinde terbiye görmüş edip ve şair Nizameddin Mir-ali-Şir-Nevai Karşı çölünün çobanı veya koyun tüccarı, onun mektep arkadaşı, alimler, şairler ve sanatkarların hamisi Sultan Hüseyin Baykara da Semerkand Beyi olarak gösterilmiş ve Karşı çobanı ile Semerkand Beyi tesadüf eseri olarak tanışmışlardır. Şüphesizdir ki bütün bunlar bir sanatkarın muhayyilesinin mahsulüdür.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: MİR ALI ŞİR HAKKINDA FARSÇA BİR HİKAYE

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Ara 2010, 18:55

Ne olursa olsun, edebi sanat izlerini taşıyan bu hikaye kendi kahramanlarına karşı derin ve samimi sevgi duyguları ile meşbudur; şarka mahsus romantizm, heyecan ve haleti ruhiyeyi in'ikas ettirmektedir. Bu türlü hikayeler şarkın sade ve bununla beraber çok orijinal hayatının ifadeleridir. Mir-ali-Şir'e dair böyle bir hikayenin Çağatay edebiyatında bulunup bulunmadığını bilmediğimiz gibi, Mir-ali-Şir'in mufassal hal tercümesine dair, meşhur tarihçi Hondemir tarafından yazılan ile de bir alakası olup olmadığını bilmiyoruz. Bununla beraber halk edebiyatı mahsulü olan veyahud halk edebiyatını andıran bu hikaye gösteriyor ki, Herat Temürileri'nin en parlağı olan Hüseyin Baykara ve onun meşhur şair veziri Mir-ali-Şir'in hatıraları Orta-Asya'da asırlarca yaşamıştır.

Mir-ali-Şir devrine yakın olan Çağatay müelliflerinden Sultan Babur'ın verdiği malumata göre, Mir-ali-Şir hiç evlenmemiş, tek bir evlat babası olmamış, hatta evinde halayık bulundurmamış, tek başına ömür sürmüştür.

Bizim romantik hikayemizde Mir-ali-Şir Nevai'nin sevdiği kadına karşı gösterdiği alaka ve duyduğu heyecanın tavsifi "büyük şairin Beke adında bir delikanlı ile macerası"na dair Hüseyin Baykara'nın verdiği malumatla tezad teşkil ediyo. Mir-ali-Şir'in vefatından sonra Sultan Hüseyin'in verdiği bu hicab aver vak'ayı bizim hikayemiz kat'i olarak reddetmektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Timur İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir