Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Tactacılar Kimdir ve Kökenleri Nereden Gelir? - Bölüm 3

Burada Tahtacı Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Tactacılar Kimdir ve Kökenleri Nereden Gelir? - Bölüm 3

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 18:07

TAHTACILAR: KİMDİR VE KÖKENLERİ NEREDEN GELİR - 3

Tahtacıların kim olduklarına ve kökenlerinin nereden geldiklerine yönelik olarak kaleme alınan, bir dizi makalenin sonuncusu olan bu makalede, Tahtacıların kendi kimliklerine bakış tarzlarıyla birlikte -kendilerini tanımlamalarıyla beraber-, kimi tarihçi, halkbilimci, sosyolog ve antropologların onların farklılıklarından yola çıkarak gerçekleştirdiği sosyal/kültürel araştırmalar sonucunda, Tahtacıların sosyal/kültürel yapısına dayanarak; olaylar-olgular arasında anlamsal-işlevsel ilişkiler kurarak (ya da kurduğunu varsayarak); emik gözlem ve etik yorumun bazen birini bazen her ikisini kullanarak oluşturdukları tezler ele alınmaktadır. Ele alınan ve aşağıda özetlenen tezlerde, Tahtacıların kimlikleriyle ilgili bilgilerin somutlaştığı, genelleştirildiği söylenebilir. Ancak, Tahtacı kimliğine -ve doğal olarak onun muhtevasına yönelik zaman zaman genelden özele, özelden genele doğru giden yaklaşımların kullanıldığı bu tezlerde, genelin parçalandığı; parçalardan -aralarında işlevsel ve yapısal ilişkiler kurul(a)madan genelle ilgili bilgiler çıkarılma yoluna gidilerek, Tahtacı kimliğinin açıklanmaya çalışıldığı görülmektedir.

Tahtacıların Türkmenliğinin kabul edildiği bu kısımda, konuyla ilgili ve biri diğerine yanıt niteliği taşıyan iki değişik tez ele alınmaktadır. Her iki görüş kısaca şu şekilde özetlenebilir:

a) Tahtacılar "Evci" Aşiretinin "Alevi" Olan Kesimidir

Tahtacıların Türkmen, Alevi ve Sünni olan "Evci" aşiretinin Alevi olan kesimini oluşturduğuna ve onların asıl adlarının "Evci" olduğuna ilişkin tez, Ali Rıza Yalman (Yalkın) (1977b) tarafından ileri sürülmektedir. Ali Rıza Yalman (Yalkın)ın -1931- 1939 yılları arasında 5 cilt olarak yayınladığı; o öldükten sonra da Sabahat Emir tarafından yeniden basıma hazırlanarak, 1977 yılında iki cilt halinde Kültür Bakanlığı yayınları arasında çıkan- "Cenupta Türkmen Oymakları" (1977a-b) adlı halkbilim ve etnografya açısından Türkiye'ye yönelik klasik bir başvuru kaynağı olma özelliğindeki eserinde, Tahtacılar üzerine oldukça ilgi çekici bir dipnotu vardır. Yalman (Yalkın) (1977b:51 l)'a göre (krş. Tarım 1940:10; 1960:31), "Çukurova Obasında yer alan Türkmen aşiretleri arasında adı geçen "Tahtacı (Tatevri)” aşiretinin asıl adı "Evci"dir:

"Şu halde Evci aşireti Alevi ve Sünni olmak üzere iki bölüğe ayrılmıştır. Sadece Evci1 ismini alan oba halkı Sünni'dir Gâvurdağı Çamçatağı köyünde görüştüğüm 110 yaşındaki Hasköse oğlu Ali Ağa Tahtacıların isimlerinin eskiden 'Tatevci' olduğunu söylemiştir. Bu aşiretin bir kısmı yayazın (yazın) Binboğa'nın Kaman dağı ve deresi dolaylarında yaylâr."

Yukarıda verilen dipnotun hemen arkasından (1977b:511) ayrıca düşülen bir notta da, "(Evci. Demirci, Fakçı, Kuşçu, Davulcu, Çengi) gibi isimler alan obacıklar Türkmen boylarının içinde Yamak1 ismiyle sanat ve görev almış olanlarıdır" denilmektedir (bkz. Yalman (Yalkın) 1977b:511; krş. Tarım 1940:10; 1960:31). Ancak, "Evci" dışında burada belirtilen obalar ve yaptıkları işler, daha önce ele alınan "'Abdal'-'Kıptî' (mi?)" kısmında "Abdal" üzerine verilen dipnotta (bkz. ilgili dipnot) yer alan bilgilerle çakıştığından, sözü edilen "obacıklar"ı -"Evci" de dahil- Tahtacılarla özdeşleştirmeye çalışmak mümkün gözükmemektedir.

Diğer taraftan, Yalman (Yalkın) (1977b:511)'ın dipnotunda sözünü ettiği "Tatevci" kavramı üzerinde (krş. Tarım 1940:10; 1960:31) durmakta yarar vardır. Yine, daha önce değinilen Tahtacıların "'İranlı'/'Acem' (mi?)" konusunda ele alınan "b) Tahtacıların 'Tatlar'la ilişkileri Onları Etkilemiş Olabilir mi?" kısmında incelenen olgular göz önünde tutularsa, "Tatevci" kavramının farklı inançtaki-Alevi "Evci'ler için kullanılabileceği düşünülebilir.

Yalman (Yalkın)'ın değindiği noktalar, daha sonra C. Hakkı Tarım'ın yazdığı "Kırşehir Tarih ve Coğrafya Lugatı"yla (1940:10) "Kırşehir Ansiklopedisi: Tarih-Coğrafya-Etnoğrafya ve Biyoğrafya Sözlüğü"nde (1960:31) tekrarlanarak ve bir noktaya dikkat çekilerek, yeni bir ayrıntı daha içerecek şekilde geliştirilerek işlenmektedir: "Evci, Kırgız'lardan bir uruğun adıdır" (krş. Oğuz 1976:245). Böylece, Tahtacıların kökeninin Kımızlar olduğu ileri sürülmek-tedir.

b) "Evci" Aşireti, Tahtacı Aşiretlerinden Biridir

Tahtacıların "Evci" aşiretinden olduğuna, kökeninin Kırgızlara dayandığına ilişkin görüş-tez, genelde konu üzerine çalışan araştırmacılar tarafından dikkate alınmamakla birlikte; kimi araştırmacılar-yazarlar (bkz. Yılmaz 1948; Çağatay 1970; Fığlalı 1981 ve Seyirci 1990), tam tersine "Evci" aşiretinin Tahtacı aşiretlerinden biri olduğunu ileri sürmektedir. Bununla ilgili ayrıntılı bilgiyi, Tahtacıların bağlı olduğu iki ocaktan biri olan "Yanın Yatır Ocağı''ndan Haşan Mümtaz Bey'in açıklamalarına yer veren Yusuf Ziya'da (1929a:72-73) bulmak mümkündür. Buna göre, Adana'da Ceyhan yöresinde "Gökçeli Deresi" kenarlarında hayvancılık yapan "Göğçeli' 'Gökçeli" adlı aşiret vardı. Bu aşiret, daha sonra zorunlu olarak (?) dağlara çekilince, "Tahtacılık baş göstermiş"ti. İşte, kimi yerlerde bu aşirete "Evci" denilmektedir. Onlar, "Yörüklerin keklik kafesi şeklinde" yaptıkları "geceden eve" benzeyen ve "topak eni''denilen evleri yaptıkları için bu adı almışlardır. İki türlü ",Evci" aşireti vardır: Denizli, Alaşehir taraflarındaki "Evci” aşireti, Aleuî olmasına karşın, Tahtacı değildir; Adana’da ve Kayseri ye bağlı Everek. Yaylacı, Bulan taraflarındaki "Evci'1er "Tahtacı"dır (bkz. Yusuf Ziya 1929a: 72- 73).

Konuyla ilgili, Haşan Mümtaz Bey in yukarıda özetlenen açıklamalarına yer veren Yusuf Ziya, hemen arkasından "Yanın Yatır Ocağı"ndan Seyyah Efendinin ve diğerlerinin tamamlayıcı içerikteki açıklamalarını kapsayan şu dipnotu-düşmektedir:

"Seyyah efendinin ue diğer ocaklıların verdikleri malumata göre (Evci), (tahtacı) mukabilidir. Ve bunların ocakları ayrıdir. Araların da bir kaç şeyh uardirki bunlara (gözü kızil) oğulları denir. Ayni zamanda bunlara (Şah İbrahimli) unvani verilir. Evciler büyük bir aşirettir. Bir kısmı adana vilâyetinde ve Gavur dağinda dir ki bunların evleri tahtadan mamuldır. Nereye gitseler evlerini tahtadan yaparlar. Bu aşiret (5500) hane kadardır. Tahtacı olan evciler (meraş) ta ve (Ayintap) tadir. (Denizli) civarında ki evcilerde bunlardandır" (Yusuf Ziya 1929a: 73).

Yusuf Ziyanın değindiği Haşan Mümtay Bey'le Seyyah Efendi'nin bu açıklamaları, birbirleriyle zaman zaman kimi noktalarda çelişmesine karşın, i/n "Evci" aşiretinin varlığını ortaya koymaktadır. Buna göre, iki "Evci" aşiretinden biri sonradan "Tahtacı" adını almıştır; "Alevi" olmasına karşın, asıl Tahtacılara özgü "Evci" aşiretiyle -ki onun asıl adı "Göğçeli"/'Gökçeli"dir ve kimi yörelerde "Göğçeli'/'Gökçeli" aşiretine "Evci" denilmektedir herhangi bir bağlantısı bulunmamaktadır. Oysa, Yalman (Yalkın) (1977b:511)’ın "Gâvurdağı''nda varlığından söz ettiği "Evci" aşiretinin bir de "Sünni" inanca sahip olanı vardır. Seyyah Efendinin anlattıklarından çıkardığımız sonuca göre de Gâvurdağı'ndaki "Evci" aşireti, Tahtacı değildir. Ancak, evlerini tahtadan yaptıkları için bu adı almıştır.

Yukarıda belirtilenlerin dışında elimizde herhangi bir bilgi olmamasına karşın, Gâuurdağı'nda iki ayrı "Evci" aşireti bulunduğu olasılığı da göz ardı edilmezse, buradaki Tahtacılara neden "TatEvci" denildiğini açıklamak belki şu şekilde mümkün olabilir: Tahtacılarla ilgisi olmayan "Evci" aşireti -ki onun Sünni olduğu düşünülebilir-, kendisini Alevi olan Tahtacı "Evci" aşiretinden ayırmak için, Tahtacı "Evci" aşiretine "TatEvci" demiş olabilir ki, bu varsayım "b) Tahtacıların ’Tatlar'la İlişkileri Onları Etkilemiş Olabilir mi?” kısmında incelenen (bkz. belirtilen kısım) olgularla birlikte ele alındığında, küçük de olsa düşünülmesi gerekli olan bir olasılık haline dönüşebilmektedir. Bunun yanı sıra, aynı aşiret adlarının farklı topluluklarda kullanıldığı (bkz. Yalman (Yalkın) 1977a-b; Sümer 1980); sadece Tahtacıların, tarihsel süreç içinde belirli kimliklerle özdeşleşme yoluna gitmedikleri, kimi Tahtacı olmayan aşiretlerin de "Tahtacı" kimliğiyle -ekonomik anlamda özdeşleşme çabasına girdikleri ya da aynı aşiretin değişik yörelerde değişik adlar aldıkları (bkz. Yusuf Ziya 1929a-b) söylenebilir.

"Aktavlı"/"Turkopol" (mu?)

Araştırmacıların kimileri Tahtacıların Aktavlı Turkopollar ve onların kalıntıları, kimileriyse bu görüşe hiç değinmeden, Aktavlıların bir Tahtacı aşireti olduğunu savunmaktadır. Her iki tez, Tahtacıların göç yollan üzerine farklı tezlerin ileri sürülmesine de neden olmaktadır. Söz konusu tezler, kısaca şu şekilde özetlenebilir:

a) Tahtacılar, "Aktavlı Turkopollar"dır

Baha Sait (1994a-b), "Türk"/'Türkmen" olarak ele aldığı ve değerlendirdiği Tahtacıların, dil özelliklerine bakmakta ve konuşmalarının "Oğuz" lehçesine değil, Diuânü Lugat-it

Türk'te verilen "Hakanî" lehçesine benzediği görüşünden hareketle, onların "Hazer-Kuzgün denizinin Acıderye körfezi yörelerinde" yaşayan "Aktav (Aktağ-Akdağ) Türkmenlerinin kalıntıları olabileceğini ileri sürmektedir (bkz. Baha Sait 1994a:80). Buna göre, o tarihlerde Tuna boylarında yaşayan "Aktav Türkmenleri", -büyük bir olasılıkla XIII. yüzyılın sonları ya da XIV. yüzyılın başlarında- Osman Beye karşı Bizans’ı savunmak isteyen Bizans İmparatoru'nun onlardan oluşturduğu bir "Turkopol ordusu"yla Anadolu'ya gelmiş ve kendi diliyle konuşan Osman Bey'in askerlerine silah çekmeyerek, savaştan çekilmiş; bunun üzerine "Turkopol ordusu"nun Tuna'ya dönmesini engellemek için Bizans, Çanakkale boğazını kapayınca, "Aktavlı Turkopollar" Kazdağı yöresinde kalmıştır (Baha Sait 1994a:80).

'getirmek' yerine 'geltirmek', 'alırdı' yerine ’alutdi' der" ve bu "Oğuz lehçesi" değildir: "'Hakanı' lehçesine" "çal makta "dır. Diğer taraftan, Zeynep Korkmazın 1956 yılında yayınlanan ve "Güney-Batı Anadolu Ağızları Ses Bilgisi (Fonetik)" adını taşıyan eserinde, Anadolu'daki Türkmen boylarının dilinin Azeri lehçesi grubuna girdiği ve bu ağızların Orta Asya Türkmencesiyle karıştırılmamaları gerektiği; metin saptamalarından Tahtacıların ağız özelliği bakımından daha çok Yörük grubunda yer aldığı; ağızdaki ses, şekil ve yapı bilgisi özelliklerinin bazen yerli ağız özelliklerine, bazen de Türkmen özelliklerine benzediği açıklanmaktadır. (Bkz. Korkmaz 1956:XXXVIII-XXXIX; krş. Oğuz 1976: 241)

Genellikle, Anadolu'daki Türkmenlerin yerleştikleri yerlere kendi aşiret adlarını verdiklerini belirten Sümer (1980), Ak-Dağa yer adı olarak değinmektedir (bkz. Sümer 1980:515). Sümer, bununla yetinmemekte Ak-Dağ'daki aşiretlerden Karalu, Kırklu, Hisar-Beğlu, Kızıl-Kocalu, Söklen'den (ki Sümer için onun en büyük aşireti Saru- Halillu'dur) söz etmektedir (bkz. Sümer 1980:178). Bundan farklı olarak, Sümer (1980:681) eserinin "İlâveler Bölümü"nde verdiği "Diziri'de yer alan "El (Kavim), Oymak, Boy, Devlet ve Hânedan Adları"nda "Akdağlı"lara da yer vermektedir. Sümer (1980:618- 632)'e göre konuyla ilgili olarak, "Anadolu ve Suriye'deki Türkmen Oymakları ile İlgili Listeler"den, XIX. yüzyılın ikinci yarısını içeren "Dr. Çakır Oğlu'nun Batı Anadolu'daki Yörük Oymaklarına Dair Listesi"nde "Aydın Vilâyetinin Güneybatısı ile Diğer Yörelerinde Yaşayan Oymaklar" kısmında "Akdağlı" aşiretinin Nazilli yöresinde yaşadığı belirtilmektedir. Adı geçen listeyi, Hasluck tarafından 1922'de yazılan "Cristianity and İslam under the Sultan s" adlı eserden aldığını belirten Sümer (1980: 629), listede yer alan aşiretlerin tamamının, eserin yazarının ileri sürdüğü gibi "heteredoks" olmasını "kesinlikle" doğru bulmamasına karşın, bu knuda başka bir açıklama da getirmemektedir. Bütün bu bilgilerin, gerek Ak-Dağ yöresindeki aşiretlerle, gerekse "Akdağlı'lara Tahtacılar arasında her hangi bir bağlantı kurulması için yeterli olmadığı söylenebilir.


Turkopol/Turcopoul/Turcople'ların kim olduğu konusunda değişik görüşler bulunmaktadır. Başlangıçtan Bugüne Kadar Dünya Tarihi (1978:466) adlı eserde Turkopollar, "onikinci Selçuk Rum Sultanı İzzeddin'in Aynum'dan kaçarken Trakya'da bırakmış olduğu" Hıristiyan olmuş ve Rumların tarafını tutmuş Türkler şeklinde geçmektedir. Bizanslılarla Türklerin ilişkilerinin çapraşık ve içiçe olduğunu söyleyen Öztuna (1977:253)'ya göre Turkopollar, Bizanslıların “Müslüman Türk ücretli askerlerden mürekkep kıtaları"dır. İnalcık (1988:289)'a göreyse, Uçta Türkmenler arasında bir bey kumandası altında akınlar yapan; komşu Müslüman veya Hıristiyan devletler hizmetine ücretli askerler olarak giren, "bir kısmı Turcopoul' adını alarak Bizans hizmetinde1' kalan "Hıristiyanlaşmış" "akıncı savaşçılar"dır ve bunlar, "Rodos şövalyeleri yanında ücretli asker bölüğü halinde idi."

Tahtacıların kim oldukları ve nereden geldikleri üzerine ileri sürülen tüm tezlerden farklı olan Baha Sait'in tezi, onların Anadolu ya Balkanlar üzerinden geldiğini içermektedir. Ancak, Birdoğan (1992:95-98, 1994:182-183), Tahtacıların "Ağaç-Eriler"in torunları olduğunu vurgulayarak, onların kendilerinin "atalarının Horasan'dan geldiklerini" söylediklerinden hareketle, yukarıdaki tezi sadece -nedenlerine değinmeden- "tarihsel dayanaklardan yoksun" görmektedir. Oysa, Baha Sait'in ilgili tezini değerlendirirken, tarihsel dayanaklardan yoksun olup olmadığını olaylar ve olguları örnekleyerek irdelemekte yarar vardır. Bu bağlamda, İnalcık'ın (1988:289) "Büyük gazi beyler kumandasında beylik ordularında birleştirilmeden önce birçok Türkmen bölükleri"nin ücretli asker (Turkopol) olarak "garba" göçettikleri ve "ancak küçük bir kısmı”nın "Anadolu'ya" dönebildiği şeklindeki saptaması önemli olmakla birlikte, Öztuna (1977:253)’nın bu noktada bize sunduğu bir ayrıntı da dikkat çekicidir: Ücretli askerler -ki Öztuna bunlar arasında Turkopolları da kastetmektedir- "tahminen 1300 veya 1301"de bir kez Çanakkale Boğazını geçip Manisa'nın kuzeylerine kadar inmişler ve Türkmen beyleri tarafından "tamamen imha edilmişler"dir.

Diğer taraftan Başlangıçtan Bugüne Kadar Dünya Tarihi (1978:55-56, 465) gibi kaynaklarda, Baha Sait'in -o tarihlerdekenarlarında "Aktav Türkmenlerinin yaşadığını söylediği Tuna nehri boylarında, 1297'ye kadar Tatar hanı Nogay’ın, özellikle nehrin kuzey kıyısı boyunca egemenliğini Alan askerleriyle birlikte sürdürdüğü ve Nogay'ın, Toktamış tarafından öldürülmesinden sonra, Alanların 1302'den itibaren bir süre Bizans'ın hizmetine girdiği, Osman Beye karşı savaştığı belirtilmektedir. Yine bu eserde, dikkati çeken diğer bir nokta, Turkopolların bazen Bizans’ın yanında Türklere ve Bizans’ın yağmacı ücretli askerlerine karşı, bazen Bizans'taki diğer yağmacı ücretli askerlerle Bizans'a karşı savaştıklarıdır (bkz. Başlangıçtan Bugüne Kadar Dünya Tarihi 1978-55-70). Buradan hareketle Turkopolların, Baha Sait (1994a:80)'in kendi diliyle konuşan Osman Bey'in askerlerine silah çekmediği şeklindeki değerlendirmesinin de pek geçerli olmadığı; onların duruma bağlı olarak, dil birliğinden çok, kendi çıkarları doğrultusunda, Hıristiyan olan dindaşlarıyla bile kimi zaman karşı karşıya, kimi zaman aynı safta savaştıkları söylenebilir. Ancak, devletin doğu ve batı uçlarında Türklerden savaşçı yığınlar toplayarak onlara sınır bekçiliği yaptıran (bkz. Gordlevski 1988:38-39) ve Peçenekler, Kumanlar gibi kimi Türk boylarını -Peçenekler ve Kumanların tamamını değil bir kısmını (bu konuda genel bir eleştiri için bkz. Güvenç 1993:124-129)- Türkmenlere karşı koymaları için Balkanlardan Anadolu'ya naklederek yerleştiren Bizans’ın (bkz. Cahen 1979:308; Turan 1980: 305) bu durumdan zaman zaman önemli darbeler aldığı da burada belirtilmelidir. Malazgirt Savaş i Vida Bizans ordusunu oluşturan birimler arasında yer alan Türklerin (Uzlar ve Peçeneklerin) saf değiştirerek Selçukluların yanında yer almaları (bkz. Turan 1980:181-183; Gordlevski 1988:38-39) buna örnektir. Bütün bunlara karşın, Bizans'ın ücretli askerlerinin bir kısmını oluşturan Türklerin, Başlangıçtan Bugüne Kadar Dünya Tarihi (1978) adlı eserde de görüldüğü gibi, Anadolu’ya Horasan üzerinden gelen Türkmenlere karşı Bizans için savaştığı ifade edilebilir.

Her ne kadar, Uzunçarşılı (1982:183) Osmanlı’nın Balkanları egemenliği altına almasında, Hıristiyanlığı seçmelerine karşın Türk olmaları nedeniyle "Peçenek, Kuman. Gagauz ve Vardar'1 arın Osmanlı'nın yanında olabileceği olasılığını yadsımıyorsa da, ek olarak Gordlevski (1988:38-43)'nin konuya değişik ve daha karmaşık bir boyut getirmesi açısından şu saptamaları önemlidir: Bizans'ın doğu ve batı uçlarında sınır bekçiliği yapan Türkler (ya da Turkopollar), Anadolu'da Türkmenlere karşı -ve Haçlılarla beraber- Bizans için savaşırken. Doğu'da r (Anadolu'da) Türkmenlerden Hıristiyanları savunmak için bulunan, fakat baskı ve yağmalar yapan Haçlılara karşı, -farklı dili konuşan- Hıristiyan Anadolu halkıyla yerli prensler, Türkmenlerin yanında yer almıştır. Güvenç (1993:127), bu noktada çok önemli bir saptamada bulunmaktadır. O, bu savaşları. Selçuklularla yerli halk arasında görmemekte,

"Hıristiyan Haçlılarla İslam Kuvvetleri; Bizans ile Selçuklu Rum Devleti ve Moğol orduları arasında bitip tükenmek bilmeyen siyasal egemenlik" savaşları olarak tanımlamakta, Beldiceaunu'den de etkilenerek, söz konusu savaşların gerekçelerinin dinî ve ideolojik olmadığına dikkat çekerek, "kısa vâdeli küçük çıkar hesapları olduğunu" belirtmektedir. Bu noktada, Avcıoğlu (1981a)'nun görüşleri de konuyla ilgili bütünleyici ayrıntıları içermesi açısından önemlidir. Türklerin otlak, su kavgaları ve savaşlarla Doğudan Batıca doğru göçmelerinin, Rusya ile Avrupa ve Balkanlarda yer değiştirmelerinin tarihçesini veren Avcıoğlu (1981a:775-962), sözü edilen Şamanist Türklerin kimilerinin Yahudiliği kimilerinin Hıristiyanlığı, bu arada Ortodoks ve Katolik mezheplerini; kimilerinin Müslümanlığı benimsemelerini anlatırken, birbirleriyle süregelen mücadelelerine-savaşlarına da yer vermektedir. Avcıoğlu (1981a), değişik topluluklar halinde bulunan Türklerin, yaşam mücadelelerinde aynı etnik yapı içerisinde olmalarına karşın, çıkar çatışmaları nedeniyle birbirleriyle sürekli savaştıklarına değinmekte; yaşam mücadeleleriyle sürekli yer değiştirmeler ve değişik kültür çevrelerine girmeler sonucunda aynı boydan -ve doğal olarak etnik yapıdan olanların bile, farklı dinleri benimsediklerini, farklı etnik gruplarla biraraya gelerek siyasal birlik oluşturduklarını, bunda din farklılıklarının önem taşımadıklarını ve çıkar birliklerinin kurulduğunu anlatmaktadır. Avcıoğlu (1981a)'nun saptamalarından çıkan sonuca göre, aynı boyun aşiretlerinin söz konusu çıkar birliklerinin ve onların karşıtlarının bir kesimini oluşturduğu; farklı çıkar birliklerinde ve aynı çıkar birlikleri içerisinde birbirleriyle savaştığı; içinde yer aldıkları çıkar birliklerini karşılıklı olarak değiştirip yeniden birbirleriyle mücadele ettiği söylenebilir.

Bütün bunların yanı sıra, Hıristiyan -ki Öztuna'ya (1977:253) göre Müslüman- Türklerin Turkopol ordusunu oluşturduğu ve onların Hıristiyan olmalarının getirdiği kültürel sonuçlar da göz önüne alındığında, Baha Sait’in (1994a:80)

Tahtacıların "Aktav Türkmenleri"nden oluşan ve Bizans'ın yanında, kendi dillerini kullanan Osman Bey'e karşı savaşmak istemeyen "Turkopol" ordusunun Kazdağı'ndaki kalıntıları olabileceği şeklindeki tezinin, kültür tarihi açısından pek geçerliliğinin bulunmadığını söylenebilir.

b) "Aktavlı" Aşireti, Tahtacı Aşiretlerinden Biridir

Genelde Tahtacıları "Ağaç-Eriler"in devamı sayan Yılmaz (1948:11-12), Baha Sait'in aksine, 12 aşiretten oluşan "Ağaç-Eri Türkmenleri'nın 12. aşiretinin adının -Tahtacıların kökeninin değil, Tahtacı aşiretlerinden yalnızca birinin- "Aktavlu'/'Aktavli, "Sarı Sal tık “ın da 'Aktav Türkmenleri"nden olduğunu belirtmektedir. "Aktavli aşiretinin, Tahtacı aşiretlerinden biri olduğu şeklindeki görüşe, daha sonra yalnızca Çağatay (1970:671)’da -ki ona göre Tahtacılar "Ağaç-Eriler"in torunlarıdırrastlanılırken, konuyla ilgili ayrıntılı açıklamayı Yılmaz (1948) vermektedir. Yılmaz (1948:12-13)’a göre, 12 "Ağaç-Eri" aşiretinin 11'i Kuzgun Denizi, Erdebil'le Horasan üzerinden Anadolu'ya geçmiş, yalnız "Aktavlılar" Aktav yarımadasından Tuna kıyılarına yerleşmiş ve oradan Kazdağı'na gelmiştir. Daha sonra 'Aktavlılar" üzerine bilgiler veren -genelde adını vermese de Baha Sait'in yazdıklarını tekrarlayan ve Tahtacıların kökeni dışında genelde onun görüşlerine katılan- Yılmaz (1948:14-15), onlar için, "Aktav'dan Tuna boyuna göç eden Türkmenler oldukları şüphe götürmez bir gerçektir" demektedir.

Görüldüğü gibi, Yılmaz (1948) her ne kadar ",Aktavlılar"ı Tahtacıların ataları olarak görmese de onların Anadolu'ya geliş yollarından hareketle yeni bir tez oluşturmaktadır: Tahtacılar -Ağaç-Eriler-, genelde ve yoğunlukla Horasan üzerinden, kısmen Aktavlılar aracılığıyla Tuna-Balkanlar üzerinden Anadolu'ya gelmişler; aynı kökenden olan, göç yollarıyla tarihsel süreç içerisinde birbirlerinden ayrılan aşiretler, zamanla

Anadolu'da buluşmuşlardır. Oysa, Erden (1982:74), bu tezin doğru olmadığı yolunda görüşler ileri sürmektedir. Erden (1982:74), Kazdağı Tahtacılarının/Türkmenlerinin çadırlarını incelerken onların bu yöreye yerleşimlerini şu şekilde açıklamaktadır:

"Yöremiz türkmenleri eldeki tarihi belgelere göre 13. yüz yıldan itibaren Karasi Oğullan tarafından yöreye Bizans saldırılarını durdurmak ve yöreyi türkleştirmek için bilinçli bir şekilde yerleştirilmişlerdir. Moğol baskısından da kaçan bazı türkmen aşiretlerinin Batı Anadolu'da büyük sayılara ulaştıklarıda bir gerçektir. Daha 11. yüzyıldan itibaren Selçuklu Uç komutanlarından Çaka Bey komutasında pekçok türkmen aşiretlerinin de Ege bölgesinde İzmir-Edremit'e kadar geldikleri de tarihi belgelerle ortadadır. (...) Yöremiz türkmenlerine de bölgede 'tahtacı' 'ağaç eri' gibi adlar verilmektedir."

Erdenin bu açıklaması, XIII. yüzyılın sonunda Bizans sınırındaki Türkmenlerin önemli bir kısmıyla Moğollardan kaçarak "uca" gelmiş Türklerin Osman Bey'in bulunduğu yöreye gelerek ona yardım ettiğini belirten Uzunçarşılı (1982:108)'nm saptamasıyla daha da anlam kazanmaktadır. Ancak, Uzunçarşılı (1982:78) bununla yetinmeyerek, XIV. yüzyılın başlarında Balıkesir yöresiyle Çanakkale taraflarında -içinde Kazdağı’nın da bulunduğu yörede kurulan Karasi Beyliğinin kurucusu "Karesi Bey"in Moğollardan kaçarak kendisine gelenlerle birlikte, "Dobruca'dan gelen Sarı Saltuk türkmenlerin" egemenliğindeki bölgeye yerleştirerek Türk nüfusunu arttırdığını, tarihsel belgelerle açıklayarak karanlıkta kalan bir noktayı aydınlatmaktadır.

Uzunçarşılı'nın bu açıklamaları, Sarı Saltık'ı ya da Sarı Saltuk'u, dinî açıdan din büyüğü, ulusu ve siyasi açıdan da boy başı gibi işlevleri olan; XIII. yüzyılın ikinci yarısında 1263'te Selçuklular döneminde büyük olasılıkla Cepni ferden gelen Türkmen aşiretlerinin Dobruca yöresine yerleşmelerini yönlendiren ve buradaki Türkmen aşiretlerini yöneten, savaşan derviş tipinin örneği olarak gören Melikoff (1993:31-32, 143, 201)'un bulgularıyla karşılaştırılınca, ortaya çıkan sonuç söyle özetlenebilir: XIV. yüzyılın başlarında içinde Kazdağı’nın da bulunduğu Balıkesir, Çanakkale yörelerindeki Karasi Beyliğine yerleşen Dobruca'dan gelen Sarı Saltuk Türkmenleri büyük bir olasılıkla Cepniydiler. Yılmaz (1948) belki de farkında olmadan yukarıdaki açıklamalarıyla Tahtacıların değil Çepnilerin sözü geçen yörelere yerleş(tiril)melerini anlatmaktadır.

Öte yandan, Baha Sait (1994a)’in ve Erden (1978)’in belirtilen yörelerde; Koşay (1954)'ın ise Ege bölgesinde -Manisa'da- Çepni/Çetmilerle Tahtacıların yanyana yaşadıklarını vurgulamaları bu bağlamda önemlidir. Buradan hareketle söz konusu durumun, konuyla ilgili yukarıdaki açıklamalarında Yılmaz (1948)'ı yanıltmış olabileceği düşünülebilir. Diğer taraftan, Tahtacı aşiretleri arasında Aktavlı aşiretinin yer aldığına ilişkin Yılmaz (1948) ve
Çağatay (1970)’ın ileriye sürdüğü görüşü destekleyen verileri, konu üzerine çalışma yapmış diğer araştırmacılarda (bkz. Yusuf Ziya 1929b; Toros 1938a; Ülkütaşır 1968; Özbayrı 1972; Fığlalı 1981; Seyirci 1990; Birdoğan 1992 ve Asan 1995) bulmak da mümkün değildir.

Bütün bunlar, "Tahtacılar, kısmen Aktavlılar aracılığıyla Tuna-Balkanlar üzerinden Anadolu'ya gelmişlerdir" şeklindeki bir tezi tümüyle geçersiz kılmaktadır. Özellikle, Yusuf Ziya (1929a;71; 1929b:68)'nın Tahtacı aşiretlerinden, sadece "Eseliler"den ayrılan bir grubun "Rumeli" tarafına gittiklerini; "orada bir müddet kaldıktan sonra Sultan Mahmut devrinde" ve "Üsküdar tarikile" Anadolu'ya nakledildiklerini; bunun için "Üsküdarlı" adını aldıkları yönündeki saptamaları, bu açıdan son derece önemlidir. Yusuf Ziya (1929a:71-72; 1929b:68) aynı aşiretin değişik yörelerde "Cingöz" ya da "Sivri külâhlı" olarak farklı adlarla anılabildiğine dikkat çektikten sonra, "Üsküdarlı" aşiretine Manisa Karaoğlu Köyü, Bergama ve Menemen yöresinde "Sivri külâhlı" denildiğini belirtmekte; aslında "Cingöz", "Sivri külâhlı" ve "Üsküdarlı" olarak adlandırılan aşiretlerin birbirlerinden farklı değil, aynı aşiret olduğuna değinmektedir.

Aynı yöndeki bulgulara, Yılmaz (1948:15) da Tahir Harimi Balcıoğlu'nun "Türk Tarihinde Mezhepler" adlı eserine dayanarak kimi farklılıklarla yer vermektedir:

"ikinci Murat devrinde Anadolu'da karışıklık çıkarmaları korkusuyle 'Germeyanlı, Afşarlı, Çavdarlı, Samaganlı, Varsak' oymaklarını Rumeli'ye gönderip yurtlandırmış ise de bunlardan Samaganlı oymağı İstanbul; Üsküdar yoluyla tekrar Anadolu'ya döndüklerinden ötürü Üsküdarlı adını almışlardır."

Yılmaz (1948:12, 14)'a göre, Üsküdarlı aşireti aynı zamanda "Siurikülâh (Samaganlı)"dır. Samaaanlıların Üsküdarlı olduğuna dair görüş, konu üzerine çalışan araştırmacılar tarafından kabul görmemiştir.

Tahtacıların neden Rumeli'ye gittiklerine ilişkin olarak Yusuf Ziyanın açık bıraktıktığı, Yılmaz'ın ise kısmen bilgi verdiği soruya, daha net bir yanıtı Çağatay (1970:670) ve Fığlalı (1981:352)'da görmek mümkündür. Söz konusu soruyu Çağatay yüzeysel, Fığlalı'ysa daha ayrıntılı yanıtlamaktadır. Fığlalı, Anadolu'da yaşayan kimi Türk menler gibi, "Safevilere" bağlılık gösteren Tahtacı aşiretlerine engel olmak için kimi Alevi topluluklarla -ki Çağatay (1970: 670)'a göre Teke yöresindeki Alevi topluluklarla- Osmanlılar tarafından Rumeli'ye "sürüldüğünü" savunmaktadır. Özellikle bu noktada, Safevi bağlantılarından yola çıkarak, Tahtacılarla Bulgaristan'daki Alevi toplulukları karşılaştıran Jong (1995)’un saptamaları son derece önemlidir. Bulgaristan'daki Alevi toplulukların 16. yüzyılda Osmanlı’nın sürgünlerle zorla yerleştirdiği "Safevi Alevileri"nin arta kalanlarından ibaret olduğu, şeklindeki görüşleri göz ardı etmeyen Jong (1995:69-73)'a göre, bunu kanıtlayacak temel niteliğe sahip belgeler olmamasına karşın, etnografik veriler, Gerlova ve Rodop Dağlarındaki "belli bazı grupların Safevi-İslâmî öğelerini koruduklarını göstermektedir" ve bunların "Safevi köklerine sahip olmaları -dayanmaları olanaklıdır." Ancak Jong, bu toplulukların Tahtacı olduğuna dair herhangi birşey söylememektedir.

Gerek Yusuf Ziya (1929a-b)'nın, gerek Yılmaz (1948)'ın ve gerekse Fığlalı (1981)'nın bu saptamalarından çıkan sonuca göre, kimi Tahtacı aşiretlerinin şu ya da bu nedenlerle Anadolu'dan Rumeli'ye geçtikleri (ya da göç ettirildikleri); zamanla Rumeli'nden tekrar Anadolu'ya geri döndükleri (ya da döndürüldükleri) ve aynı kökenden olan, göç yollarıyla tarihsel süreç içerisinde birbirlerinden ayrılan Tahtacı aşiretlerinin Anadolu'da tekrar biraraya geldikleri ileri sürülebilir.

"Ağaç-Eriler": Ataları (?)

Anadolu’da 'Tahtacı" adına ilk kez XVI. yüzyılda "Cemaat-1 Tahtacıyan" olarak rastlanılmaktadır (bkz. Sümer 1962). XVI. yüzyıldan önce Anadolu'da uAğaç-Eri" kavramı vardır ve bu kavram Sümer (1962), Çağatay (1970), Fığlalı (1981) ile Birdoğan (1990:37)'a göre XVI. yüzyılda "Cemaat-ı Tahtacıyan"a dönüşmüş, bu yüzyıldan sonra "Ağaç-Eriler"e "Tahtacı" denmiştir . Kehl-Bodrogi (1995:107), bu tezi yeterli belge olmadığından "varsayım" olarak değerlendirmektedir. Kehl- Bodrogi'ye göre, XIII. ve XVI. yüzyıllar arasında "Ağaç-Eriler'le "Tahtacılar" arasında tarihsel bir sürekliliğin "tahmin edilmesi"; her iki kavramın anlam bakımından benzer ve her "iki" topluluğun "aynı yörelerde" yaşamış olması, bu tezi "ilgi çekici" kılmakla beraber, o "sadece bir varsayım"dır. Buna karşın Erden (1982:74; 1995: 53), Anadolu'da ve genel olarak Türkiye toplumunda birçok Türkmen aşiretinin yaygın olarak "Ağaç-Eri", "Tahtacı" adlarıyla anıldığına ve bu "adla" -yani "Ağaç-Eri"/"Tahtacı" beraber tanıtıldıklarına -Çanakkale, Balıkesir il sınırları içinde bulunan Kazdağı örneğini vererek dikkat çekmektedir. Erdenin yanı sıra, Tahtacılar üzerine "alan araştırmaları" ve "derlemeler" yapan Asan (1993), Küçük (1995:18), Engin (1995a) ve Baran -ki bir arkeolog olan Musan Baranın "Bademler" adlı yayınlanmamış bir çalışması vardırda kısmen "alanda" elde edilen verilerden de yola çıkarak, Tahtacılara önceleri "Ağaç-Eriler" denildiğine ilişkin tezi kabul etmektedir. Günümüzde Antalya yöresinde yaşayan Tahtacıların kendilerini "Ağaç-Eriler"in torunları olarak gördüklerini burada belirtmek gerekir. Ancak, bu bağlamda Birdoğan (1995:9)’ın ortaya attığı şu iki soru da önemlidir:

"Acaba bugün kü Tahtacıların tümü eski Ağaç Eri'lerin torunları mıdır? Yoksa zamanla çevrenin ve ekonomik koşulların orman içi ve ağaç işine attığı öbür Türkmen urukları da eski Ağaç-Eri'lere katıldılar mı?"

Birdoğan bu iki sorunun "kesin yanıtını vermekten yoksunuz" demektedir.

Öte yandan Sümer (1962:521-522), "Ağaç-Eriler"in budun olarak kökenlerinin V. yüzyılda Rusya'da yaşayan "Akatzir"adlı bir buduna götürüldüğünden söz etmektedir. Görgünay-Kırzıoğlu (1995:133) da Cl. Huart'ın İslâm Ansiklopedisi'nde yazdığı "Ağaç-Eri" adlı kısa makaleye dayanarak, Ağaç-Erinin "Ağaç- Adamı, Orman Adamı" anlamında olduğunu ve tarihte ilk kez Priscus'ta "Akhats Tsir'or" diye anıldığını belirtmektedir. Ancak Sümer için, bu görüşü kabul etmek olanaksızdır. Çünkü, "Ağaç-Eriler’le çağdaş bulunan İbn Şaddad, Malatya'lı Abu'l Farac, Raşid al din. Aziz b. Ardaşir-i Astar abadi. Ayni ve Makrizi gibi tarihçiler onların "Türkmen" olduklarını söylemektedir. (Bkz. Sümer 1962:521-522).

Genellikle tarihçiler, "Ağaç-Eriler"in Anadolu’ya sonradan geldiklerine dair bir uzlaşma içinde olmalarına karşın, ne zaman geldikleri ve kim oldukları konusunda değişik görüşler ileri sürmektedirler. Bu bağlamda Köprülü (1981:87) Anadolu'da "Ağaç- Eriler"e XII.. Sümer (1962:521) ve Oğuz (1976:181-182) ise, XIII. yüzyılda rastlanıldığını belirtmektedir. "Ağaç-Erilerin" kökenleri üzerine XX. yüzyıldan itibaren, farklı tezler ileri sürülmüştür. Bunlar şöyle özetlenebilir:
a) "Ağaç-Eriler", Göçebe Oğuz Boylarından Ayrı Bir Türk Topluluğudur

Bu tezi ileri sürenlerden Köprülü (1981:87), Anadolu'ya gelip yerleşen Oğuzların/Türkmenlerin yanı sıra, bunların arasında Karluklar, Kalaçlar, Kıpçaklar ve 'Ağaç-Eriler” gibi çeşitli Türk topluluklarının bulunduğuna işaret etmektedir. Aynı tezi, Ziya Gökalp (1976:94) de savunmaktadır. Ziya Gökalp (1976:40) için "Ağaç-Eriler", Oğuzlara katılmış bir Türk budunudur ve Oğuzlarla birlikte Anadolu'ya gelmişlerdir. Ancak Ziya Gökalp (1976:40), Köprülüden farklı olarak, "Ağaç-Eriler"in Tahtacılarla ilişkili olup olmadığı konusunda soru işareti açmaktadır.

b) "Ağaç-Eriler", Göçebe Oğuz Boylanndandır

Ziya Gökalp'in "Ağaç-Eriler'le Tahtacıların ilişkili olup olmadığı konusunda açtığı soru işaretine, "Ağaç-Eri" kavramının zamanla "Tahtacı"ya dönüştüğünü belirterek, belirginlik kazandıran Sümer (1962:528), Fığlalı (1981:352) ve Birdoğan (1990:37) buradan hareketle, Yusuf Ziya (1929a)'nın daha önceki konularda açıkladığımız görüşlerine tarihsel bir boyut ekleyerek, "Ağaç-Eriler"in Oğuz boylarından biri olduğunu ileri sürmektedir. Çağatay (1970:669-670) da kaynaklarda önceleri "Ağaç-Eriler"e rastlanıldığını, ancak "Tahtacılar"dan söz edilmeye başlandıktan sonra "Ağaç-Eriler"in hiç geçmediğini belirterek, her iki topluluğun aynı kökenden gelebileceğine ve birbirinin devamı olabileceğine değinmektedir. Sümer (1962:521-522) ve Birdoğan (1990: 37)’a göre, Anadolu'ya gelen göçebe Oğuzlardan bir kısmı dağ ve yayla göçerleri olarak, ormanlık bölgelerde yurt edinmiş, bundan dolayı "Ağaç-Eri" yani "orman adamı" adıyla anılmıştır. Sümer (1962), biraz daha ayrıntı getirerek, konunun başında değinildiği gibi, "Ağaç-Eri" kavramının XVI. yüzyılda "Cemaat ı Tahtacıyan"a dönüştüğüne ve bu yüzyıldan sonra "Ağaç-Eriler"e "Tahtacı" denildiğine dikkat çekmekte, böylece Tahtacıların Oğuzların bir boyu olduğu tezine açıklama getirmektedir. Ancak, Ülkütaşır (1968:840), Tahtacılara "Oğuz Türkmenleri" demekle birlikte, onları "Ağaç-Eri" Türklerinden saymayı ya da "Ağaç-Eriler"in torunları şeklinde göstermeyi "şimdilik, acele verilmiş bir karar" olarak -büyük bir olasılıkla Kehl-Bodrogi (1995) Tahtacıların atalarının "Ağaç-Eriler" olduğu şeklindeki tezi bir varsayım olarak görürken Ülkütaşır'ın bu görüşlerinden etkilenmiştir nitelemektedir.

Köprülü (1981:87) ve Ziya Gökalp (1976:94)’ten farklı olarak, Tahtacıların Oğuz boylarından biri olduğu şeklindeki tez Toros (1938a: 5; 1938b:10), Kum-Atabeyli (1940:203), Sevgen (1951:303), Erden (1978:53; 1995:54) ve Yetişen (1986:2) tarafından da savunulmaktadır. Fığlalı (1981:352) bu tezi, "Tahtacı'lar, Anadolu Oğuz Türkmenleri arasında etnik vasıflarını en iyi korumuş zümrelerdir" diyerek, pekiştirmektedir.

Diğer taraftan, "Ağaç-Eriler"e değinmeden Tahtacılara özgü kültürel bir öğeye ve onun işlevine dikkat çeken, "eski uğuz türkmenlerinin aşiretleri"nde özellikle koyunlarınım ayırt etmek için "damga" olarak kullanılan; Tahtacı inançlarına göre kutsal ve taşıyana güç-kuvvet veren kendilerine özgü "kaz ayağı" dedikleri "sehpa şeklinde" "Simeleri"nden yola çıkarak, onların "Uğuz Türkmenleri"nden olduğunu ileri süren Yusuf Ziya (1929a:62), bu görüşün öncülerinden kabul edilebilir. Ona göre bu "nişan", Tahtacı adını taşıyan tüm aşiretlerde, Tahtacı işçilerinin "iş gömleğinde", duruma göre çeşitli yerlerde ve genellikle de mezar taşlarında görülmektedir.

c) "Ağaç-Eriler" Oğuz, Kıpçak ve Uygur Türklerinden Biraraya Gelen Soylarla Oluşan Topluluktur

Bu tezi ileri süren Yılmaz (1948:11), "Ağaç-Eri" kavramının Oğuz, Kıpçak ve Uygur Türklerinden çeşitli aşiretlere bağlı soyların biraraya gelmesiyle ortaya çıkan "insan kümeleri"nin genel adı olduğu kanısındadır. Yılmaza göre, Tahtacılar "Ağaç-Eri" kümelerindendir ve bu Türklere kereste işleriyle uğraşmaları nedeniyle Tahtacı denilmektedir. Bu tez, Seyirci (1990:27) da tarafından kabul edilmektedir.

Konuyla ilgili her üç tezin üzerinde birleştiği temel nokta Baha Sait (1994a), Atalay (1991:31), Süleyman Fikri (1927:478), Yusuf Ziya (1929a.-64), Fındıkoğlu (1946:3), Oğuz (1976:245), Roux (1987:232), ve Türkdoğan (1995:117, 170)'ın da vurgulayarak belirttiği gibi, "Tahtacıların"/"Ağaç-Eriler"in "Türk" olduklarıdır. Ancak, Tahtacıların etnik kökenlerine yönelik bu saptama, beraberinde yeni tezleri getirmektedir:

Yörük (), Türkmen (mi)?

Atalay (1991:30), Tahtacılardan "Yörük" olarak söz etmekle birlikte, onlar arasında "Türkmen soyunun en güzel tiplerini" görmenin mümkün olduğuna değinmekte; Bajraktarevic (1934:1274) de onları "ormanlık alanlarda, odun işçiliğiyle uğraşan Yürükler" olarak görmektedir. ’Yürükler"in dini üzerine kesin birşey söylenemeyeceğini belirten Bajraktarevic, onların, Sünni ve Şiî propagandanın etkisi altında "ad olarak Müslüman oldukları", ancak yine de İslâmi kurallardan çok eski örf ve âdetlerini uyguladıkları kanısındadır. Bu bağlamda Bajraktarevic, "Yürükler"in dinlerini "ilkel (animistik) din" olarak görmektedir. Anadolu'da kendilerine özgü yaşam biçimleri ve dinî görüşleri olan birçok aşiret ve toplulukların bulunduğunu, "Yürüklerin" ya da diğer adıyla "Türkmen\erin" bunlara dahil olduğunu belirten Bleichsteiner (1954:37), bu kategoride gördüğü çoğu toplulukların "Şiî" inancı taşıdığını vurgulamaktadır. Ona göre, "Tahtacıların kökenleri daha belirsizdir", ama inançları "Şiâ"ya yakındır.

Öte yandan, Ülkütaşır ( 1968:840) Tahtacıların "Oğuz Türkmenleri"nden olduğunu ileri sürmekle birlikte, farklı olarak halk arasında "Tahtacı Yürükler" diye anıldığına işaret etmektedir. Bu arada, Türkay (1979:157, 708), Tahtacıların Yörükan taifesinden bir aşiret, Türkmân Yörükânı -Tahtalı (Tahtalu) cemaatı olarak Yörükân tâifesinden ise bir cemaat olarak Osmanlı'ya ait değişik arşiv belgelerinde ve tahrir defterlerinde yer aldığını ortaya koymaktadır (krş. Görgünay-Kırzıoğlu 1995:134).

Ancak, yaşama tarzını ölçüt alan Haynes (1977:184), Tahtacıların "dilleriyle, örf ue âdetleriyle yerleşik yaşayan Türklerden ve Yürüklerden çok farklı" olduğunu ileri sürmekte; bu bağlamda "Yürükler"in "dikdörtgen siyah çadırlarda", "Tahtacılar’ınsa "keçe kaplı yuvarlak çadırlarda" yaşadıklarından; "ortodoks Türklerin" aksine kadınlarının tesettürsüz olduğundan ve erkeklerle birlikte yemek yediklerinden söz etmektedir. Birdoğan (1992:96) ise, Ülkütaşır gibi Tahtacıların halk arasında "Yörük" adıyla anıldıklarına dikkat çekmekle birlikte, hemen arkasından onların kendilerine "Türkmen" dediklerini eklemektedir. "Yörükler" ve "Tahtacıları" -ki o Tahtacıların ne Yörüklerin içinde ne de dışında bir topluluk olduğu konusuna açıklık getirmektedir aynı sosyal yapı içerisinde değerlendiren Cremers (1971:50), "Yörükler ve Tahtacılarda" evliliklerin ömür boyu sürdüğünü; boşanmanın olmadığını, boşanan kadın ve erkeklere "düşkün1'denildiğini; "düşkünlerce kimsenin konuşmadığını, kimsenin onlardan birşey alıp vermediğini; "düşkünler"in "kurban kesemediklerini cemaate girebilmek için "dede"nin affetmesi gerektiğini söylemektedir.

1970 yılında "Bektaşî Dedikleri" adlı eserde Boratav (1983:318-327)’ın yazdığı, "Bektaşî ile Bektaşî Fıkraları Üzerine" başlıklı yazıda, konuya daha değişik bir açıdan yaklaşılmaktadır. Boratav (1983:324) bu yazısında, tarihsel süreç içinde "ayrı" adlar alan "Rafızî", "Türkmen". "Yörük", "Köylü", "Tahtacı" gibi toplulukları, "başka başka zaman ve çevrelerin şartlandırdığı değişik çizgilerle birbirinden ayrılan ama hep aynı düşünüş geleneğinin temsilcisi" olarak yorumlamaktadır. Boratav’ın bu şekilde yorumladığı ve sınırlarını çizmeye çalıştığı konuya, Oğuz (1976) daha da ayrıntı getirerek muhteva kazandırmaktadır. Yörük ve Türkmen kavramlarının çoğu kez karıştırıldığına dikkat çeken Oğuz (1976:241)'un yaptığı şu açıklama, bu açıdan çok önem taşımaktadır:

"Her ne kadar Yörük-Yürük'lerin Türkmen ailesinin bir kolu olması mümkün ise de bunların birbirlerinden ayırd edilmeleri önemlidir zira hiç bir Yürük Türkmen'liği, hiç bir Türkmen de Yörük'lüğü kabul etmemektedir. Bunların giyinişleri, ikamet şekilleri, âdetleri ve sair hususlarda hayli fark bulunmaktadır" (Oğuz 1976:241).

Diğer taraftan Altan Gökalp (1980:65), daha ileriye giderek, kendisinden önceki araştırmacıların pek kuvvetli bir şekilde vurgulayamamalarına karşın, Tahtacıların 'Yörük'lerin içinde bir alt grup olduğu tezini işlemektedir. Roux (1987:231), buna ve aynı görüşü dolaylı olarak dile getiren yukarıdaki diğer araştırmacılara temelden karşı çıkmaktadır. Roux, Tahtacılarla Yörüklerin/Yürüklerin tamamen farklılık gösterdiğini ve bu farklılığın din ile iç-evliliği de kapsayan sosyal yapıda aranması gerektiğini savunmaktadır. Bu anlamda, Oğuz'la (1976) aynı noktada buluşan Roux için, tıpkı Haynes (1977) gibi, Tahtacılarla Yörükler arasında, "yaşam tarzı" bakımından önemli farklılıklar bulunmaktadır ve hiç bir Tahtacı "Sünni'lerle olduğu gibi, "Yörük'lerle de kızlarını evlendirmek istemez.

Oğuz boylarından olsun, olmasın ya da Oğuz boylarıyla diğer Türk boylarının karışımı sonucunda oluşsun, Tahtacılar "Türkmen" kimliğiyle özdeşleşmiştir. Tahtacılar kendileri için, "Türkmeniz" derken, diğer topluluklar da onları "Türkmen" olarak görmektedir (bkz. Toros 1938a:8; Sevgen 1951:303-304; Eröz 1964; Çağatay 1970:669; Fığlalı 1981; Erden 1982; Kehl- Bodrogi 1988b: 7 9-80; Andrews 1989:68-69; Seyirci 1990; Üçyıldız 1991; Asan 1993; Küçük 1994a:37; Engin 1995a). Bu durum, birçok araştırmacı tarafından kabul görmüştür. Örneğin

Yusuf Ziya (1929a), Toros (1938b), Fındıkoğlu (1946:3), Yılmaz (1948:12), Kum-Atabeyli34 (1949:70; 1950:175), Sevgen (1951), Sümer (1962; 1980:147-175), Eröz (1964:27), Seyhan35 (1968:20), Ülkütaşır (1968:840), Çağatay (1970:669), Cahen (1979:154-155), Erden (1982; 1995), Yetişen (1986:3), Andrews (1989:68-71), Boratav (1991), Engin (1995a) gibi araştırmacılar Tahtacıları anlatırken ya da onlardan söz ederken, "Türkmenliklerine değinmeden geçememekte ve onları "Türkmen" kategorisinde değerlendirmektedir. Buradan hareketle, "Yörük" ve "Türkmen" kavramlarının muhteva bakımından birbirlerinden farklı olduğu söylenebilir ve denilebilir ki, her ne kadar Yörüklerle Türkmenler, etnik bakımdan farklılık göstermeseler de (Oğuz 1976:241) aralarında din ve sosyal yapı farklılıkları vardır (Roux 1987:231). Bu anlamda, genelde Yörükler "Sünni Müslümanlığın" temsilcileriyken, Türkmenler de Aleviliğin" temsilcileri olarak değerlendirilebilir (bkz. Kum-Atabeyli 1950; Andrews 1989). Ancak Andrews (1989: 62-65), Alevi olan Yörüklerin ve Sünni olan Türkmenlerin de bulunduğunu belirtmekle birlikte, bu durumda olanların azınlıkta olduğunu göstermektedir.

Kum-Atabeyli (1950:175), "Tahtacı Türkmenler" kavramını ilk kez kendisinin kullandığını öne sürmektedir. O, Tahtacılara "Alevi Türkmenler" de diyebileceğini; ancak Anadolu Alevilerinin hepsinin (?) Türkmen olduğunu belirterek, “ınaddî manevî kültür ayrılıklarını" (?) -belki, ekonomik ve etnik-dinsel demek istiyor?- gereği gibi ortaya koyabilmek için "Tahtacı Türkmenler" kavramını kullandığını açıklamaktadır.

Seyhan (1968:20), dağ yaşamını "en güzel şekliyle" yaşadığını belirttiği Tahtacıların Anadolu'da çeşitli adlarla anılan Türkmenlerin "Çobanlı Aşireti"nden olduklarını ileri sürmektedir. Diğer taraftan Asan da (1993: 44-45), "Narlıdere dedelerine YANYATIR" dedikten ve ona bağlı olan taliplerin "YANYATIR talipleri" olduğuna değindikten sonra, 'YANYATIR OĞULLARI, ÇOBANLI AŞİRETİ olarak Horasan'dan gelmişlerdir" görüşünü savunmaktadır. Belki, birbirinden bağımsız olarak ileri sürülen bu iki görüş, daha ilk bakışta birbirinin devamı gibi gözükmektedir. Ancak, Sümer (1980:146), Hâfız-i Ebru ve J.B. Van Loon'a dayanarak "XIV. yüzyılın ikinci yansında Errân ve Muğan'da Türkmenler'in (Terâkime) yaşadığını görüyoruz" dedikten ve hemen arkasından "Bunlar arasında en varlıklı Türkmenler Errân'da yaşayan Çobanlı Türkmenleri idi" şeklinde bir cümle ekledikten sonra, burada bir dipnot açarak, "Clavijo'nun İngilizce ve ondan yapılan türkçe tercümesinde geçen Çobanlı adının Çepni olduğu -bir şüphe üzerine tesbit edilmiştir" kaydını düşmekte; konuya açıklık kazandırmaktadır. Öte yandan Tahtacı Aşiretleri arasında da bir Çobanlı Aşireti vardır ve onun üzerine en geniş bilgiyi Yusuf Ziya (1929b:59-61) vermektedir


Hıristiyan Kökenli ya da Alevi Bir Topluluk mu?

Tahtacıların dinî inançlarının ne olduğuyla ilgili birbirinden farklı iki tez vardır. Aşağıda özetlendiği gibi kimi araştırmacılar, Tahtacıların "Hıristiyan kökenli" bir topluluk olduğunu ileri sürerken, araştırmacıların önemli bir kısmı, onların "Alevi" bir topluluk olduğunu belirtmektedir.

Tahtacılar üzerine XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren kimi bilgiler veren yabancı gezginler ve araştırmacılar, onların etnik kökenlerinin yanı sıra dinî kökenleriyle de ilgilenmişler gerçekçi olmayan kimi varsayımlar geliştirmiş ve tezler oluşturmuşlardır. Bunlardan Humann (1880) Tahtacıları, "önceleri Hıristiyan olup, Hıristiyanlığı unutan, zamanla korkudan İslâmiyete yönelen" bir topluluk olarak nitelemektedir. Küçük Asya'ya yaptığı gezilerden sonra, 1891'de Tahtacılar üzerine kimi bilgiler veren Bent de Humann’ınkine benzer görüşler ileri sürmektedir. Bent, Tahtacıların dinlerinin kendileri tarafından "gizli bir din" olarak görüldüğünü belirtmekte; onlarda "Tanrı", "İsa" ve "Kutsal Ruh" üçlemesinin varlığına değinmekte; dinî ayinlerde "şarap" içtiklerinden yola çıkarak, onların "Hıristiyan kökenli bir tarikat olabileceği"ni varsaymaktadır (bkz. Grönhaug 1974a:4). Ancak, bunlarla yetinmeyen Bent, Tahtacılarda "gizli" olan "bu din şeklinde", belki "Hıristiyanlıktan önceki inançlarla"-"kültlerle" karşılaşılmış olabileceği üzerinde de durmakta, bu dinin "bir kısmının Hıristiyanlıktan gelebileceği"ni ya da "Hıristiyanlığın değişik bir şekli olabileceği"ni göz ardı etmemektedir (bkz. Kehl-Bodrogi 1988a: 10). Öte yandan, 1920'de Atina'da yayınlanan Skalieri'nin çalışması (bkz. Küçük 1995:24-25, 43) Humann, Bsnt, Luschan ve Banse'nin dışında değişik bir etnik boyut kazandırması açısından önem taşımaktadır. Bir olasılıkla Skalieri, Humann ve Bent'in Tahtacıların "Hıristiyan kökenli" olduğu tezinden hareketle, etnik olarak -ki bu noktada Humann’dan ayrılmaktadır onların "bariz bir Yunan tipi vardtr" diyerek (Skalieri 1920:104'den aktaran Küçük 1995:25) 'Yunan olduğunu kanıtlamaya çalışır" (bkz. Küçük 1995:25; ayrıca krş. Toros 1938a: 11-12).

Araştırmaların giderek artmasına karşın, özellikle XX. yüzyılın ikinci yarısında konuyu ele alan Passarge (1951), Bleichsteiner (1954) ve Müller (1967) gibi etnologların değerlendirmelerinde, XIX. yüzyılın son çeyreğinde Tahtacılar üzerine ileri sürüten tezlerin etkileri görülmektedir. Bu bağlamda Passarge (1951) Tahtacıları, kendilerine ait dinlerinden bahsederek Yezidîlere, Dürzîlere. Nusayrilere benzetmekte ve "Ali Alahi'lerle özdeşleştirmektedir. Bleichsteiner (1954)'se kökleri belirsiz, inançları Şiaya yakın ama İslâmi olmayan ritüellere de sahip ve "Kızılbaş" ya da "Aleviler”den farklı görmekte; Müller (1967), bir ölçüde Humann ite Bleichsteiner'i destekleyerek, "Ortodoks ya da Hıristiyanlıktan sapmış" ve "Alevilikten farklı bir tarikat”ın üyeleri olarak nitelemektedir.

Günümüzde aşağıda da görüleceği gibi, artık Tahtacıların dinî anlamda "Hıristiyan kökenli" bir topluluk olduğu şeklindeki tez, konu üzerine çalışan araştırmacılar tarafından kabul edilmemektedir. Araştırmacıların Tahtacı kimliğinin muhtevası kapsamında, genel anlamda uzlaştıkları temel noktalardan birisi, onların "Alevi" bir topluluk olduğudur.

b) Tahtacılar Alevi Bir Topluluktur

Tahtacıların etnik kimliği ve kökenlerinin, özellikle Türk tarihçilerle Türkologlar tarafından ya kimi çalışmalarda genel olarak değinilmesi ya da özel olarak ele alınmasıyla, netleşmesi; onların Türkmen kimliğiyle özdeşleştiğinin saptanması, öncelikle genel anlamda Türkmen kimliğinin içerdiği dinî inancın ne olduğu sorusunun da yanıtlanmasını, zorunlu kılmaktadır.

"Türkmen" kavramı, önceleri “Müslüman Oğuz" anlamındadır (bkz. Avcıoğlu 1980:1425; Sümer 1980; Birdoğan 1990:22). Ancak zamanla Türkmenlerin Müslümanlığı "yapay" kalır (bkz. Oğuz 1976:136; Avcıoğlu 1981b:1750; Boratav 1983:324; Gordlevski 1988:83) ve daha sonra İslâmiyeti "yüzeyse/ tutanlara" Türkmen -ki onlarda Heterodoks inançlar yaygındır (bkz. Akpınar 1994:87-98)- denilir (Birdoğan 1990:22). Günümüzde, Türkiye toplumunda artık "Türkmen" dendiğinde, genellikle bu kimliğin dinî muhtevasında "Alevi" akla gelmektedir (Andrews 1989:65-68). Buna karşın, Sünni Müslümanlığı benimseyen Türkmenler de bulunmakla birlikte, bu kısma dahil olanlar, oldukça azınlıktadır (bkz. Andrews 1989:63-65). Öte yandan, Baraklar gibi (Çavaz 1983) Sünni Müslüman olup, dinî yaşam ve düşünce biçimi olarak Aleviliğin etkilerini taşıyan Türkmenlerin varlığına -ki bu konuda Andrews (1989: 281-283), Tanyol (1952:93; 1953; 1954) ile Çavaz (1983)'dan farklı olarak Barakların Alevi Türkmen olduğunu ileri sürmektedirda işaret edilmelidir.

"Türkmen" olarak nitelendirilen Avşarlarda Alevilik kısmen görülmekle birlikte, Sünni Müslümanlığı benimseyenler çoğunluktadır (bkz. Andrews 1989:271-273, 281). Büyük bir topluluk olan Çepnilerde, Alevilik ve Sünni Müslümanlığın her ikisi birden yaygındır (Andrews 1989:274-275, 283-286). Nalcı ve Sıraçlar, Alevi Türkmenler arasında olmalarına karşın, çok küçük topluluklardır (Andrews 1989:65-68, 286-87).

Çepnilerin ve Avşarların aksine Tahtacılar, Nalcı ve Sıraçlar gibi yalnızca Aleviliği benimsemiştir . Bununla birlikte, Tahtacılar diğer Alevi topluluklarda görülmeyen bir şekilde, Türkmen kimliği ile özdeşleşmişlerdir (Hançerlioğlu 1975:39, 607). O kadar ki, Çanakkale ile Balıkesir yörelerinde Tahtacılık dendiğinde Türkmenlik akla gelmektedir (Baha Sait 1994a; Erden 1982:74; Andrews 1989:69; Asan 1993). Buradan hareketle, Tahtacıların Aleviliğin "bir numaralı temsilcileri" olduğu ileri sürülmekte ve genellikle "Alevi" ve 'Tahtacı" kavramlarının birbirleriyle karıştırıldığı vurgulanmaktadır (Roux 1987:231).

Diğer taraftan, Tahtacılar üzerine yapılan araştırmaların bir kısmında (bkz. Yusuf Ziya 1930b; Ülkütaşır 1968; Çağatay 1970; Fığlalı 1981), onların kendilerini "Caferi mezhebi"nin üyeleri olarak gördükleri belirtilmiştir. Ancak, bu noktaya dikkat çeken araştırmacılardan Çağatay (1970), Tahtacıların inançlarının "anlaşılmaz" olduğu kanısına varmakta; Ülkütaşır (1968) Tahtacıları, kendilerinin de belirttiği şekilde "Caferi mezhebi"nin üyeleri olarak görmekte; Fığlalı (1981) ise Yusuf Ziya (1930b)'nın da işaret ettiği gibi, kendilerini "Caferi mezhebinin üyeleri" arasında gören Tahtacıların, bu inanç sistemi üzerine bilgilerinin, yok denecek kadar az olduğunu ileri sürmektedir. Gölpınarlı (1979:12, 171, 183; 1985:143), bu noktada konuyu daha da açarak, Aleviliğin "Caferîye mezhebiyle" hiçbir ilişkisinin bulunmadığını söylemektedir.

Tahtacıları ilk araştıranlardan biri olan Luschan (1911:230; 1927:195-209), Tahtacıların diğer topluluklara göre, daha "kapalı" bir topluluk olduğunu kaydetmektedir. Luschan (1911:230), bununla yetinmeyip, Tahtacılara "Alevi" bir topluluk demektedir. Bu arada Mordtmann (1917:100), Tahtacıların “Müslüman olmadığı'na -ki Erden (1982:74) buna “Müslüman olup alevidirler" diyerek, şiddetle karşı çıkmaktadır değinmektedir. Hemen onun arkasından Luschan (1927:195-209), Tahtacıların Alevi olan diğer topluluklarla kısmen karışmalarına karşın, topluluğa girenlerin Tahtacı kimliğini benimseyerek sürdürdüğünü belirtmektedir. Nitekim, bu görüş, yıllar sonra Roux ve Özbayn (1965:50-51) tarafından desteklenmektedir. Buna karşın Luschan (1911:230; 1927;195-209), özellikle Antalya yöresindeki Tahtacıların diğer topluluklarla pek fazla karışmadığını ortaya koyarken, Atalay (1991:30-33) da ilk baskısı 1924 yılında yapılan eserinde, diğer "ırklarla hemen hiç" karışmadığını belirttiği Tahtacıların, Sünnilerle kız alıp vermediğini kaydetmektedir. Aynı dönemde Hamid Sadi (1926:212), Luschan'ın 1917’de yazdığı ancak genişletilmiş ilk baskısı 1922 yılında yayınlanan eserinin Tahtacılarla ilgili kısmını özetleyerek (krş. Luschan 1927:195-209) onun, "her halis Müslümanın" Tahtacıları "kâfir" gördüğü (krş. Luschan 1927:196) ve Antalya yöresinde yaşayan Tahtacı aşiretlerinin diğer yörelerde yaşayan Tahtacı aşiretlerine göre başka topluluklarla daha az karıştığı şeklindeki saptamalarına yer vermektedir.

Hamit Sadi'nin Luschan'dan yaptığı bu özeti yayınlamasından kısa bir süre sonra, Süleyman Fikri (1927), Tahtacılar üzerine yapılan kimi çalışmalara değinip, gözlemlerinden hareketle onların dinî örgütlenmesini ve dine dayalı hukukî uygulamalarını ele alarak, Tahtacılarda kabul edilen en büyük suçun, bir Tahtacı kadınının "Sünni bir erkekle ilişki" kurması olduğunu belirtip, Atalay (1991:33) tarafından ileri sürülen görüşü desteklemektedir (bkz. Süleyman Fikri 1927:482). Süleyman Fikri, bu suçun cezasının "düşkünlük" olduğunu ve "ölüm'le sonuçlandığını anlatmaktadır. Tahtacıların, Süleyman Fikri (1927:478)'ye göre "Henry Raıvlinson" adındaki bir yazar tarafından 'Yahudi kalıntıları" olduğu (bkz. Süleyman Fikri 1927:478) da ileri sürülmesine (krş. Toros 1938a:9) karşın onlar.Alevi bir topluluktur ve bu özellik, günümüzde konu üzerine çalışan hemen hemen tüm araştırmacılar tarafından artık üzerinde birleşilen temel noktadır.

Değerlendirme ve Kimi Genellemeler

Bütün bunların sonucunda, etnik ve dinî anlamda, Tahtacıların kim oldukları üzerine, şunlar söylenebilir: Kim, "ben Tahtacıyım" diyorsa, o "genelde" bir "Alevi"dir ve bu, ilk anda Tahtacılıkla -dinî bir kimlik olan- Aleviliğin genellikle özdeş
olduğunun algılanmasına yol açar. Ancak, kendisi için "ben Aleviyim" diyen bir kimse, "Tahtacı" değil pekala Çepni, Nalcı, Sıraç, Abdal, Zaza, Kırmanç vb. de olabilir. 0 halde, kesin bir ifadeyle, "her Tahtacı genelde Alevi olmasına karsın, her Alevi Tahtacı değildir" denilmelidir. Yine burada, vurgulanmalıdır ki, Alevilik "Tahtacı" kavramına tartışılmaz bir şekilde dinî bir muhteva kazandırmış-katmıştır. Kimlik sorununun örtük boyutu, bu noktada kendini göstermektedir. Çünkü, yine bilinmelidir ki, "Tahtacıyım" diyen bir kimse, aynı zamanda "Türkmen" olduğunu söylemektedir. Ancak, "her Türkmen de Tahtacı değildir". Türkmen"liğinden söz eden bir kişi, Tahtacı olabileceği gibi Çepni, Nalçı, Sıraç, Avşar, Barak vb. olabilir. Türkmen kavramı her ne kadar Aleviliği çağrıştırıyorsa da Alevi olmayan Türkmenlerin (ve Zazalar gibi çoğunluğu, Kırmançlar gibi bir kısmı Alevi olan diğer etnik grupların) varlığı yadsınmamalıdır. Örneğin Çepnilerin istisna sayılamayacak bir kısmı, Avşarların önemli bir kısmıyla Bekdik Türkmenleri Sünni-Müslümandır. "Türkmen" olduğunu söyleyen bir 'Tahtacı", aynı zamanda "Ağaç-Eri" olduğunu da vurgulamaktadır. Genellikle Nalcı ve Sıraçlar gibi Alevi-Türkmen olmanın aksine, "Ağaç-Eri" olmak yalnız "Tahtacılar'a özgü bir durumdur.

Tahtacılar üzerine yapılan ilk çalışmalar -özellikle yabancı araştırmacılarının çalışmaları-, onların dinî inançlarının Sünni Müslümanlığa dayalı olmadığını ve kapalı bir topluluk olduğunu, kapalı topluluk olmasını da dinî inançlarının belirlediğini ortaya koyması açısından önemlidir. Ancak, Tahtacıların etnik ve dinî kökenleri üzerine gerçekçi değerlendirmeleri içermekten çok uzaktır. Buna karşın, söz konusu çalışmalarda, Tahtacıların dine dayalı sosyo-kültürel bir sistem geliştirdikleri belirginleşmekte ve betimlenmektedir. Herşeye karşın, bugün için somut olarak ortaya çıkan olgu ve bilim dünyasında genel kabul gören anlayış-görüş, Tahtacıların dinî kimliklerinin muhtevasının içini ve sınırlarını Aleviliğin, etnik kimliklerinin muhtevasının içini ve sınırlarını da Türkmenliğin belirlediği-çizdiğidir (ya da onların Alevi ve Türkmen olduklarıdır).


Kaynakça
Kitap: Tahtacılar, Tahtacı Kimliğine ve Demografisine Giriş
Yazar: İsmail Engin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Tahtacı Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir