Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Tactacılar Kimdir ve Kökenleri Nereden Gelir? - Bölüm 2

Burada Tahtacı Türkmenleri hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Tactacılar Kimdir ve Kökenleri Nereden Gelir? - Bölüm 2

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 17:58

TAHTACILAR KİMDİR VE KÖKENLERİ NEREDEN GELİR - 2

Bu makale, Tahtacıların tarihsel süreç içinde farklı kimliklerle özdeşleşmelerini, nedenleri ve sonuçlarıyla ele almakta; zaman zaman kendilerinin bu konudaki değerlendirmelerini, bakış tarzlarını yansıtmakta; buradan yola çıkan araştırmacıların göreceli değerlendirmelerini içermektedir. Diğer bir anlatımla, çalışmada konuyla ilgili emik yorum-yaklaşımlar irdelenmekte; bu bağlamda Tahtacı olan bireylerin, kendi kültürüne bakış tarzıyla kendi kültürünü kimlik sorunu bazında zaman zaman eleştirmelerine yer verilmekte; araştırmacıların bu bakış tarzıyla bazen çatışan, bazen de çakışan yorumlamalarının ve bunların üzerine oluşturdukları tezlerinin yanı sıra, sorunun içinde yer alan, onu şu ya da bu şekilde etkileyen -yönlendiren Tahtacı olan olmayan bireylerin kayıtlara geçmiş, birbirinden aynlamayan soyutlanamayan yargılan ele alınmaktadır.

"İranlı'/'Acem" (mi?)

Tarihse] süreç içerisinde, Tahtacıların kendileri tarafından, İranlı oldukları şeklinde ileri sürülen görüşlere, kimi araştırmacılar ve bilimadamları yer vermektedir. Bunlardan Toros (1938a: 11),
"Isparta taraflarındaki bazı Tahtacıların vaktiyle İranilik iddiasında bulunduklarına değindikten sonra Antalya ve yöresinde incelemeler yapan bir Müze Müdürüne dayanarak şunları nakletmektedir:

"Aksu taraflarında ve Ispartada bulunan tahtacıların bir kısmı iranilik iddiasındadır. Bazıları İran pasaportunu hamildir. Maahaza bu pasaportlar 321 tarihinde Isparta ile Antalya hududu arasında nüfusa kaydedilmeksizin kalan bir kısım tahtacıların vaktiyle karahisardaki İran şehbenderine müracaatla böyle bir pasaport istimal etmiş oldukları ve hele sicilli nüfusta mukayyet tahtacılardan bile pasaport alanların bulunduğu ve sahte muharref pasaportu hamil oldukları görülmüştür" (krş. Süleyman Fikri 1927:480).

Toros (1938a:ll)'a göre bu durum, Tahtacıların "kendilerini askerlikten kurtarmak kaygısiyle yapılmış hileli bir harekettir:"

Tahtacılar üzerine ayrıntılı bilgiler içeren alan çalışmalarıyla gözlemlerini bir yazı dizisi halinde yayınlayan Yusuf Ziya (1929a- 1931b), Süleyman Fikri (1927:480)'den sonra bu olguya ayrıntılar getirmiş; konu üzerine derinlemesine eğilmiştir. Yusuf Ziya (1929a:64), "Anamor'1 a (Anamur) "Selefke" (Silifke) yörelerinde oturan Tahtacılardan "350 hane'nin "pasaport uydurarak kendilerine 'Acem' tab'ası süsünü" verdiklerini kaydetmektedir (bu konuda ayrıca bkz. Çağatay 1970:670) ve ona göre kendilerine "Acem" tebaası "süsünü" veren Tahtacılar, "ocaklı dedelerin" ait olduğu "Çaylak" aşiretiyle yine "ocaklı dedelerin" bulunduğu "Şehepli" ve "Evci" aşiretlerindendir.

"O tarihlerde" "Karahisar" (Afyonkarahisar) iline bağlı olan "Sandıklı" kazasında "İran şehbenderigi"nde (şehbenderliği=konsolosluğu) bulunan Ali Rıza Beyle görüşen Yusuf Ziya (1929b:61-62), Ali Rıza Beyin şu saptamalarına yer vermektedir:

"Tahtacıların muhtelif yerlerde dağınık bir halde ve ekseriyetle göçebe halinde dağlarda tahtacılık ile meşğul oldukları malumunuzdur. Ben bunlardan 150 hane kadarının kendilerini ifandan gelmiş addettiklerini ve İran tabasından olduklarını söyleyenler bulunduğunu biliyorum.

Bunların ellerinde eskiden kalma bir takım pasaportlar vardı, pasaportu olanlar O tarihlerde Sandıklıda bulunan Şehbenderliğe müracaat ederek pasaportlarını teçdit ettirirlerdi, esasen pasaport, eskiden pasaportu olanlara verilirdi, bizim vazifemizde bunların muamelelerini teçdit etmekten ibaretti."

Yusuf Ziya (1929b:62)'nın belirttiğine göre Ali Rıza Bey, Tahtacıların "askerliği sevmemeleri" nedeniyle "asker olmamak için" "İran tabasına" (tebaasına) geçtikleri kanısındadır. Bu durumu Yanın Yatır Ocaklılarından Haşan Mümtaz Beye soran Yusuf Ziya (1929b:62-63), şu yanıtı almıştır:

"Tahtacılardan bazi Çaylak aşireti efradı (...) bilahare pasaport uydurarak Iran tabası haline girmişlerdir. Bunlardan maksat hep askerlikten kurtulmaktır.

(...)

Bazı tahtacıların Iranı olmalarına ğelince benim anladığıma göre bu hale asıl sebep olanlar ma'hut Ali rza beyle battal kahyadır.

Battal kâhya Isparta ormanlarında oturur. Bunlar pasaport aldıkları zaman Mutasarrıf bunları tanımadı onlarda Dinar cihetine kaçtılar. (...)

İran tabasına geçenlerin bir kısmı Anamordan, bir kısmı Antalyadan, bir kısmıda Selefkedendir. bunların ekserisi çaylak olduğu halde aralarında Şehepli oymağından ve Evcilerden olanlarda vardır. bunların bulundukları yerlerde zaten nufus tezkereleri mevcuttur, sicillinufusta kaytları olduğu halde ellerinde birde pasaport vardı, bunların hısım akrabası çoktanberi burada yerli oldukları halde bunların İrandan gelmiş olmaları imkan haricindedir.

Bunlar pasapot almıya gittikleri zaman konsolos bunların ellerinden turk tabası olmadıklarına dair sureta bir senet alır ve pasaport verirdi, bu suretle bunlarda askerlikten kurtulurlardı." (Bu konuda ayrıca bkz. Çağatay 1970:670).

Kimi Tahtacıların kendilerinin İran tebaasına geçmelerinin yanı sıra, -her ne kadar belirtilmese de büyük bir olasılıkla bu durumdan hareketlebazı araştırmacılar tarafından, onların doğrudan "İranlı göçmenler" olabileceği ileri sürülmüştür. Bütün bunlar, daha sonra değinileceği gibi, Tahtacıların "Tatlar'la ilişkisi üzerinde durulmasını da zorunlu kılmıştır.

a) Tahtacılar, İran'dan Anadolu'ya Göç Ettirilen "İranlı Göçmenler" mi?

Tahtacıların, İranlı/Acem olmadıkları ortak paydasında birleşen "Türk" olduğu tezindeki Süleyman Fikri (1927), "Türkmen" olduğu tezlerindeki Yusuf Ziyayla (1929a-b) Toros (1938a)'tan konu üzerine farklı bir bakış tarzı geliştiren Babinger (1934)’in görüşleri, bu noktada oldukça ilgi çekicidir. Tahtacıların gerek Anadolu'nun ilk yerli halkının, gerekse "Dendrophoroi Brüderschaft"ın kalıntıları olabileceği tezlerini çok zayıf bir olasılık şeklinde değerlendiren Babinger (1934), onların kuvvetli olasılıkla XVI. yüzyılın başlarında "İran'dan Anadolu'ya göç ettirilmiş", "Sa/euî tarikatının üyeleri İranlı göçmenler" olabileceğini vurgulamaktadır. "Tahtacıların Şah İsmail zamanındaki Safevilerle âdetlerinin, geleneklerinin ve törelerinin sürpriz benzerlikleri" bulunduğunu belirten Babinger (1934: 679), "İranlıların ve Hıristiyanların konuk olarak istenildiğine; buna karşın Türklerin istenilmediğine"; "Ali ve İsmail adlarının bilhassa tercih edildiğine" dikkat çektikten sonra, bir zamanların Avusturya- Macaristan Konsolosu Adalia Tibor von Pözl'ün raporlarından yola çıkarak "Tahtacıların Osmanlı Devlet hükümlülüğünün dışında yaşadıklarını -yani yasaların onlar için geçersiz olduğunu ve kısa bir süre öncesine kadar geleneklerinden dolayı İranlı kullar olarak geçtiklerini" kaydetmektedir. Bununla birlikte, Tahtacıların büyük olasılıkla XVI. yüzyılın başında İran'dan Anadolu’ya göç ettirilmiş İranlı göçmenler olabileceğini belirten Babinger (1934)'in tezi, ayrıntılarda kimi farklılıklar bulunsa da nedenleri aşağıda kısaca özetlendiği gibi, genelde konu üzerine çalışan araştırmacılar tarafından, kabul görmemektedir.

1. Anadolu'ya Olan Türkmen Göçleri, İran Üzerindendir

Özellikle Planhol (1975:257) tarafından, zaman zaman dinî nedenlerle, tarihin belirli dönemlerinde, -somut bir örnek

olarak XVI. yüzyılın ortalarında- Türkmenlerin Anadolu'dan İran'a geniş kapsamlı göç hareketi başlattıkları ve bu göçlerin yoğunlaşarak sürdüğü belirtilirken, göçebe toplulukların İran’a geri döndüğü şeklinde ortaya konulan göç hareketi, sanki onların daha önceden İran'dan geldikleri izlenimini uyandırmaktadır. Ancak, bu izlenim, onların "İranlı" oldukları gibi bir sonuca yol açmamalıdır. Şu unutulmamalıdır ki, Anadolu'ya olan Türkmen göçleri İran üzerindendir. Bu bağlamda, IX. yüzyıldan itibaren Anadolu’da yoğunlaşmaya başlayan Türk nüfusun (Ohri 1983:65) ya da Türkmenlerin buraya gelebilmek için genelde İran'ı bir güzergâh olarak kullandıkları; hattâ İran Horasan'ı nedeniyle, sürekli İran'la ilişki halinde oldukları (bkz. Köprülü 1976:12-14), artık çok net bir şekilde söylenmektedir.

2. Anadolu'dan da İran'a Göçler Olmuştur

Roux (1987:232), Tahtacıların İran'dan Anadolu'ya XV. yüzyılın sonlarıyla XVI. yüzyılın başlarında geldiğini ileri süren ve Tahtacıların kendileri tarafından kabul gören tezi -ki daha önce de değinildiği gibi Babinger (1934:679), Tahtacıları "İran'dan Batı Anadolu'ya gelen İranlı göçmenler" şeklinde nitelemekte, Tahtacıların kendileri de buna zaman boyutunu eklemektedir- "kanıtlanmamış bir varsayım" olarak değerlendirmektedir. Tahtacıların "davranış kalıplarının" diğer Türk göçebelerinden farklı olmadığını belirten Roux için, XVI. yüzyılda İran'dan Anadolu'ya göçten söz etmek gerçekleri saklamak ya da yadsımaktır. Ona göre, tam tersine bu yüzyılda 23 Ağustos 1514'te "Şiî" ve "Sünni" otorite arasındaki savaştan sonra, Anadolu'da meydana gelen Alevi kıyımı sonucunda, "Türk Şiîleri" -ki onlarla Aleviler kastedilmektedir yoğun olarak İran'a kaçtılar. Roux (1987: 232), bunların yanı sıra, Tahtacıların XIX. yüzyılın sonlarında "bir ara" tıpkı Safevi Devleti'nin korumasına sığındıkları gibi, zamanın Şiî devleti Qajar Krallığının koruması altına girmek için, İran kimliğiyle özdeşleşme yolunu seçtiklerine, İran pasaportu aldıklarına ve Sünni hükümdarlık -Osmanlı Devleti tarafından Şiî azınlık olarak görüldüklerine de değinmektedir (krş. Oberling 1985).

Aynı konuyu Planhol (1975), kimi tartışmalara yol açabilecek şekilde ele almaktadır. Planhol (1975:257), 1335 yılından itibaren Doğu Anadolu'daki göçebe toplulukların İran'a geri döndüklerini ve özellikle Çobanlı aşiretinin XIV. yüzyılın ortalarında Erzincan'dan Azerbaycan'a gittiklerini belirtikten sonra, bu göç hareketinin göçebelerin politik desteğiyle kurulan beylikler olan Kara Koyunlularla Ak Koyunlular zamanında giderek yoğunlaştığına "Ağaç-Eriler"in -ki günümüzde onlar Tahtacıların ataları olarak kabul edilmektedir de bu sırada Maraş bölgesini terk ettiklerine dikkat çekmektedir. Konunun ayrıntılarını Sümer (1962)'de bulmak mümkündür. "Ağaç-Eriler"in, 1335 tarihinde Maraş-Elbistan bölgesinde -ve burada yaşayan "Ağaç-Eriler"den ayrı olarak politik bir güç haline gelen, Dulkadırlılar tarafından "yurtlarından çıkarılmaları" olasılığını yadsımayan Sümer (1962:525-526)’e göre, kaynaklarda Kara Koyunlular arasında ve onların hizmetinde bir "Ağaç-Eri" koluna rastlanılmaktadır. Sümer, bu "Ağaç-Eri" kolunun Kara Koyunlularla birlikte İran'a gittiğini belirtmektedir. Çağatay (1970:670), bunu daha da belirginleştirerek, bir kısım "Ağaç-Eriler"in İran'da Tebriz yöresine yerleştiklerini söylemektedir. Çağatay’a göre, İran Azerbaycan'ında "Afşar", "Begdili", "TiIkü" gibi aşiretlere ayrılan "Ağaç-Eriler"in bir kısmı, daha sonra Anadolu'ya dönmüş; bir kısmı da Halhal'la Firuzabad yörelerine yerleşmiştir ve bugün bu yörelerle Kub-i Ciluya yöresinde 2000 evlik bir "Ağaç-Eri'1'topluluğu yaşamaktadır (krş. Oberling 1985).

"Ağaç-Eriler"in Anadolu'yu terk etmeleri, tarihsel süreç içerisinde, kimi sosyal ve siyasal olayların gelişmesi sonucu, sadece bir olguyla sınırlı değildir, tekrarlanmıştır. XIV. yüzyılın ikinci yansından sonra, Dulkadırlılar tarafından yerlerinden edilmeleri olasılığından sonra, Kara Koyunlularla kimi sosyal olayların sonucunda bir "Ağaç-Eri" kolunun Anadolu'yu terk ederek İran'a gitmesinden en az yüzyıl önce, 1260 yılında Moğollar tarafından özel olarak gönderilen orduyla (1262'de) büyük kıyıma uğramalarının (bkz. Sümer 1962:524; 1980:159) ardından da onlar Anadolu'yu terk etmişler; Suriye ve Memlûk topraklarına sığınmışlardır. Çağatay (1970:670)'a göre, "Ağaçerilerin devamı olan tahtacıların. Irak ve Suriye'den tekrar Anadolu'ya geldikleri, bir kısmının hâlâ oralarda bulunduğu yolundaki kendi rivayetleri de bu hâdiseye uymaktadır."

Tahtacıların, Anadolu'dan İran'a olan ve tarihsel süreç içerisinde değişik nedenlerle tekrarlanan göçlerinden özellikle "başı İran'da, gövdesi Anadolu'da" olan Türkmen devleti niteliğine bürünen; Osmanlı'dan daha fazla Türk, nüfusla askeri gücünü Anadolu Türkmenlerinin oluşturduğu Şiî Safevi Devleti (bkz. Yetkin 1974:188) dönemindekiler, konuya başka bir boyut kazandırmaktadır. Nitekim, Babinger (1934:679)'in "Tahtacıların Şah İsmail zamanındaki Safevilerle âdetlerinin, geleneklerinin ve törelerinin sürpriz benzerlikleri" olduğu şeklindeki saptamasının, bu açıdan ele alındığında, geçerliliğini sürdürdüğü söylenebilir. Bunun yanı sıra, tarihsel bir süreç içerisinde belirli dönemden sonra Osmanlı askeri gücünün "devşirmelere dayandırılmaya başlanması; göçebe aşiretlerin vergi veren halkın arasında sayılması gibi nedenler de söz konusu aşiretlerin İran'a gitmelerini sağlayan etkenler arasında (Sümer 1980:175) görülebilir ve kuvvetli bir olasılıkla Tahtacı aşiretlerinin, İran'a giden bu göçebe aşiretler arasında yer aldığı belirtilebilir. XIX. yüzyılın ortalarında İran'da 1000 kadar "Ağaç-Eri" çadırına rastlanması (Sümer 1980:646) bunun sonucunda olabilir. "Ağaç-Eriler"in, bugün Qasga'iların (Kaşkay ?) yanında Luristan ve Fars'ta da yaşadıkları Planhol (1975:257) tarafından özellikle vurgulanmaktadır (krş. Oberling 1985).

b) Tahtacıların "Tatlar"la İlişkileri Onları Etkilemiş Olabilir mi?

Bir nokta, özel olarak dikkat çekmekte ve bugün için konuyla ilgili yanıtlanması oldukça güç olan bir soruya yol açmaktadır: Yayınladığı bir çalışmasında genelde Kazdağı Tahtacıları üzerinde duran ve bu arada Tahtacıların kim olduklarına ilişkin kimi varsayımlar geliştiren Baha Sait (1994a:79-80), Tahtacılarla birlikte yaşadığını; onlarla aynı inanca sahip olduğunu; önceleri Lapseki yöresinde oturduğunu; ancak Kafkas, Rumeli ve Kırım göçmenlerinin gelmeleriyle "göçüp kasabalara doğru gittiklerini" ileri sürdüğü 'Tat/ar''dan söz etmekte, 'Tat adı Türkler'in başka dil ile dinde olanlara verdiği ve genellikle Fars olanlara taktığı ad idi. Bu adda bir topluluk şu anda yalnız Baku ateşgedeleri yöresinde oturan ve eski Pehlevi dilinden azma bir dil konuşmaktadır. Oysa ki buradaki Tatlar’ın öyle bir özellikleri yoktur.

Bu Tatlar nereden geldi?" sorusunu yöneltmektedir.

Türklerin İslâmiyetten önce kendilerini dil ve din bakımından diğer halklardan ayırdığını söyleyen Ziya Gökalp (1976:14) Divdnü Lugat-it Türk'e dayanarak, "Tat" kavramıyla ilgili açıklamalar yapmaktadır. Buna göre, "Tat" kavramı genellikle Türkçe bilmeyen "İranlı” anlamında kullanıldığı gibi, Türkler din açısından da kendilerine benzemeyenlere 'Tat" diyorlardı. Divânü Lugat-it Türk'te geçen "Tat'ın gözüne vur, dikeni kökünden çıkar" -ki ona göre bu atasözü, Tatların vefasızlığını göstermektedir; dikenin hakkı kökünün çıkarılması, Tat’ın hakkı da gözüne vurulmasıdır ve 'Tat'sız Türk olmaz, başsız börk olmaz" -Ziya Gökalp bu atasözünü Fars Türksüz olamaz şeklinde açıklamaktadır şeklindeki iki atasözünü, konuya ilişkin örnek olarak veren Ziya Gökalp (1976:15), yine Divânü Lugat-it Türk'te Tat Tawgaç kavramlarının beraber kullanıldığını ve "Uygur ve Çinli", "Uygur kâfirleri" anlamına geldiğini belirtmektedir. Burada, Uygurlar arasında Buda dininin yaygınlığını ve XIII. yüzyılda Anadolu'ya gelen Türkler arasında Buda dinine inanan Uygurların bulunduğunu; Selçuklular döneminde bunun daha arttığını; "Tat" kavramının Kâşgarlı'da Müslüman olmayan Uygur anlamında, Mevlânâ Celâleddin Rumî’de Müslüman olmayanlar için kullanıldığını içeren Melikoff (1982a:389-390)'un saptamaları da önem kazanmaktadır. Yine Ziya Gökalp, Buda dininde olan Uygurlara da 'Tat" denildiğinden hareket ederek, 'Tat olanlar, Türk'ten lisanca farklı olanlar değil, belki de dince ve törece ayrı olanlardı. Arap nazarında kâfir ne manaya idiyse. Türk nazarında da Tat o manaya idi"

demekte ve "Tawgaç" kavramın Çinliler için kullanıldığına işaret etmektedir. Ziya Gökalp (1976:21) bunlarla yetinmeyip, Dede Korkut Kitabında görülen "Tat-Eri" kavramının "Tatar" kavramına dönüşebileceğine; "Tatar" kavramının Türkler tarafından "töresiz olan Moğollarla Tunguzlara" yakıştııldığına dikkat çekmektedir. (Bu konuda ayrıca bkz. Oğuz 1976:161).

Öte yandan, Sümer (1980:548) de Kâşgarlı'da "Tat" kavramının "Fars" anlamında kullanıldığını belirterek, Baha Sait'le Ziya Gökalp'in bu yöndeki saptamalarını doğrulamaktadır. Sümer (1980:548, 642)'e göre, "Oğuzlar", daha sonraki dönemlerde de "Tat" kavramıyla, "yabancıları" kastetmiş, bu kavramı "Iranlılar"/'Farslar" için kullanmıştır. Kanunî döneminde çıkan bir yasayla Osmanlı’nın en küçük askeri görevler için "kullar veya onların oğulları"nı yeğlediğine; eğer bu görevlere yeğlenenler yeterli değilse, o zaman da "Anadolu Türkleri"nin "diğer bütün kavmî unsurları" gözetilerek askeri hizmete alındığına değinen Sümer (1980:183), "Arap, Lâz, Tat, Sartlı'ların ve "Çepniler"in askeri hizmete kabul edilmediğini vurgulamaktadır. Sümer (1980:332) bununla da yetinmeyip, “ınühimme Defterlerine dayanarak, 1585'te "Anadolu'daki bütün beğler beğiler ile Şam, Bağdad ve Revan beğler beğiliklerine hükümler gönderilerek Çepni, Tat ve Kızıl-Başlbr'a dirlik verilmemesi yazılmıştır"

demektedir. Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere, "Tatlar"\n Osman!ı Devleti'nde varlığı söz konusudur ve onlar belirli bir dönemden sonra askere alınmamaktadır. Yine, İran’da yaşayan Türkmen aşiretleriyle ilgili Sümer (1980: 642-647)'in verdiği Avrupalı gezginlerin düzenledikleri listelerden, Lady Sheil’in bölgelere göre yaptığı listesinde, Azerbaycan bölgesi aşiretlerinde "Tatlar”ın, Fars bölgesi aşiretlerinde de "Ağaç-Eriler"in geçtiğini görmek mümkündür. Lady Sheil’in listesinden hareket eden Sümer (1980:642)'e göre, XIX. yüzyılın ortalarında İran'daki Türk aşiretlerin önemli bir kısmı, yerleşik yaşama geçmiş; onlara "göçebe yaşayışını sürdüren eldaşları Tat ve Tahta Kapu (lu?)" demiştir. Sümer, bunun hemen arkasından, Saf ev î döneminde İran’da yerli ve yerleşik unsurların 'Tat" kavramıyla tanımlandığını da eklemektedir.

Görüldüğü gibi, kimi zaman "İranlı" için kullanılan "Tat" kavramı, kimi zaman da İran'da yerleşik yaşam tarzını benimseyen Türkmenler için kullanılmış ve belirli bir dönemden sonra Osmanlı Devleti'nde “Tat" adını taşıyan ya da bu ad verilen topluluklar, askere alınmamıştır. Baha Sait (1994a:79-80)'e göre, "Tatlar" Çanakkale yöresinde yaşayan ve Tahtacılardan farklı dil konuşmayan -Türkçe konuşan-, farklı inanca sahip olmayan bir topluluktur. Bu niteliğiyle de onlar, Osmanlı Devleti'nde merkezi hükümetin Siinm inancının dışındadır. Gerek Sümer (1980)'in gerekse Baha Sait (1994a)'in "Tatlar" üzerine verdiği bilgiler ışığında, onların tarihin belirli dönemlerinde Çanakkale'de ve İran Azerbaycanı'nda yaşadıkları ortaya çıkmaktadır. Günümüz Türkiyesinde böyle bir topluluğun yaşayıp yaşamadığını bilemiyoruz; ama kesin olan Tahtacılarla "Tatlar" arasında, yaşadıkları belirli coğrafi bölgeler açısından kimi paralellikler olduğu; her iki topluluğun, benzer ya da birbirinden farklı dönemlerde, aynı kimlikle -İranlıözdeşleşt(irild)ikleri ve askere gitmedikleridir. Burada hemen akla gelen şu soru, bugünkü bildiklerimiz ışığında, yanıtsız kalmaktadır: Acaba, Antalya ve Isparta yörelerinde de olsa, kimi Tahtacıların askere gitmemek için -ki buna neden olan etkenlerin varlığı göz ardı edilmemelidir-, "İranlı'/'Acem" kimliğini almalarmda-bu kimlikle özdeşleşme çabalarında. "Tatlar"ın ya da “Tat" kavramının tarihsel süreç içerisindeki muhtevasının herhangi bir etkisi bulunmakta mıdır?

"Abdal"-"Kıptî" (mi?)

1929 yılından itibaren, Tahtacılar üzerine yaptığı alan çalışmalarını aktarmaya başlayan Yusuf Ziya, onların o tarihlerde konakladığı ya da yerleştiği yerleşim birimlerinin bulunduğu yörelerdeki kimi "yerli halk" tarafından "çingene bozması" şeklinde görüldüğünü-nitelendirildiğini bildirmektedir (bkz. Yusuf Ziya 1929a:64). Yusuf Ziya (1929a:64) bununla yetinmeyip, "Abdallar"ın asker alınmadığı zamanlarda Tahtacılardan "150 hane"nin "Kıptî" olduklarına dair nüfus belgesi aldıklarını; Antalya'nın "Tefenni kazasındaki" Tahtacı aşiretinin "300 tahririnde" "Kıptî" diye geçirildiklerini de kaydetmektedir. Yıllar sonra, Çağatay (1970:670) bu durumu biraz daha açıklığa kavuşturmaktadır:

"Keza Osmanlı hükümeti yine o sıralarda Kıptîleri askere almadığından, 1884 tarihinde tahtacılardan 150 hâne ue Tefenni'dekilerden bazıları Kıptî nüfus tezkiresi almışlardır."

Yusuf Ziya ve Çağatay'ın bu saptamaları, Fığlalı (1981:352)'da da yer almaktadır.

Yusuf Ziya, ilk açıklamalarının (1929a:64) hemen arkasından, olayı ayrıntılı bir şekilde ele almakta (1929b:61-62); Tahtacıların "Kıptî"-"Abdal" nüfus belgesi alması üzerine -"İran tebaası"na geçmeleri olayındaki gibizamanın "Sandıklı" kazasındaki İran Şehbenderi Ali Rıza Beyin konuyla ilgili değerlendirmelerine yer vermektedir. Yusuf Ziyanın aktardığına göre, İran Şehbenderliği görevinde bulunan Ali Rıza Bey birçoklarında "Kıptî" nüfus belgesinin varlığına değinerek, Tahtacıların "Kıptî milletinden" olduğu kanısını taşımaktadır. Ali Rıza Beyden aldığı bilgilerden sonra, konuyu Tahtacıların "Yanın Yatır Ocaklılarından" Haşan Mümtaz Beye soran Yusuf Ziya (1929b:62-63), Haşan Mümtaz Beyin Tahtacıların "Çaylak aşireti"nden kimilerinin "askerlikten kurtulmak amacıyla" "Abdal" nüfus belgesi aldıklarının doğru olduğunu bildirdiğini; elli yıl önce hükümet "Kıptîler"den asker almadığı için, "Çaylak aşireti"nden kimi Tahtacıların "Kıptî" olarak nüfusa kaydedildiğini söylediğini aktarmaktadır.

Tahtacıların "İranlı"/"Acem" ve "Abdal"-"Kıptî" olup olmadıkları konusunda yukarıda ele alman görüşlerin sonucunda, tarihsel süreç içinde, onlardan kimilerinin "İranlı"/'Acem", kimilerinin de "Abdal"-"Kıptî'' kimliğini benimsedikleri bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Tahtacıların, genelde "kapalı" bir topluluk ve göçebe şeklinde yaşadıkları; Luschan (1927: 196)'ın -ki bu eserin ilk baskısı 1922'de yapılmıştırbelirtiği gibi, Sünni Müslümanlar tarafından "kâfir" olarak görüldükleri gözönünde bulundurulursa, neden farklı kimliklerle özdeşleşme çabasına girdikleri anlaşılabilir . Babinger (1934) hariç, konu üzerine görüş bildiren ve bu olguyu aktaran araştırmacıların çoğunluğu, genelde kimi -hepsi değil- Tahtacıların "askerlik yapmamak için" yukarıda belirtilen kimliklerle belirli bir zaman diliminde özdeşleşme çabaları içinde olduklarını, belirtmektedir. Babinger'den ve diğer araştırmacılardan farklı olarak, Süleyman Fikri (1927:480) Tahtacıların "kavgadan, kabadayılıktan hoşlanmadıkları" için, "askerlikten genelde çekindikleri" kanısındadır. Süleyman Fikri, kimi Tahtacıların değişik kimliklere bürünmesine yer vermesine karşın,' bunun neden(ler)ini kendisi belirtmese bile askerlik sorunundan ayırmaktadır.

Tahtacılar üzerine geniş araştırmalar yapan ve gözlemlerde bulunan Yusuf Ziya (1929a:63)'ya göreyse, herhangi bir "Sünni köylükle dahi iletişim-ilişki kurmayan Tahtacılar , bir "Sünni'yi konuk etmek zorunda kaldıkları zaman, onun kullandığı yemek kaplarını/kapkacağı "kırklamadıkça" yani kumla-kille kırk kez yıkamadıkça, bu kaplardan bir daha yararlanamamakta ya da onları tamamen yok etmekteydi. Yusuf Ziya (1929a:63), bu durumda Tahtacıların kap-kacağın temizlenmesini bile, içine sindiremediğine; konuklar için, içinde "en nefis yemek dahi kalsa yezid artığı olduğu için her halde" kırılacağından bakır kaplar kullanmaktan ziyade, toprak çanakları ve porselen tabaklan yeğlediklerine; sözü edilen durumda yatak-yorgan, su kabı gibi şeylerde de yok etmenin geçerliliğine dikkat çekmektedir. Büyük bir olasılıkla, Yusuf Ziyanın bu saptamalarından hareket eden Çağatay (1970:670) Tahtacılar hakkında, "askere gitmemek, orada Sünniler ile bir arada bulunmamak, onlarla yemek yememek için İran teb'asına ueyo Kıptî nüfusuna geçecek derecede müteassıp idiler" demekle onların yukarıda belirtilen kimlikleri almalarının nedenlerinin kimilerini vurgulamaktadır. Genelde konu üzerine Süleyman Fikri (1927:480)'nin değerlendirmelerine yer veren Toros (1938a: 11) da bu noktada Süleyman Fikri'den ayrılmakta;

Yusuf Ziya (1929b:62)'nın zamanın İran Şehbenderliğini yapmış Ali Rıza Beyle olan söyleşisinde, Ali Rıza Beyin Tahtacılar hakkındaki şu görüşlerine katılmaktadır:

"Tahtacılar sair Aleviler gibi askerliği sevmezler, asker olmamak için her türlü hilelere müracaat ederler. İran tabasına geçmek, kıptî diye nufusa kayt olmak hep bunun neticesidir" (Yusuf Ziya 1929a:62; krş. Toros 1938a: 11).

Öte yandan, Ülkütaşır (1968:841)'ın birbirleriyle sıkı dayanışma içinde gördüğü Tahtacılar üzerine olan "Alevi olmayan köylülerle az münasebette bulunmağa çalışırlar" şeklindeki saptaması, konuyu bu açıdan tamamlamaktadır. İlgili saptamanın geniş bir açılımını, Luschan (1927:199)'da görmek mümkündür. Kendilerine özgü kapalı bir ekonomik sistem kuran Tahtacıların, "yerli Türkler arasında bulunmak zorunda kaldıkları zaman onlarla ilişkilerinin-iletişimlerinin çok yüzeysel olduğunu" söyleyen Luschan (1927:199), köye ve kente sadece tahta, direk satmak için gittiklerini; buna karşılık gereksinme duyduğu kimi araçları almak için geldiklerini aktardıktan sonra, Anadolu'nun diğer köylerine göre, dışarıya daha az gereksinme duyduklarına ve "birçok nedenlerden" özellikle "askerlikten kaçmak, vergiden kurtulmak için komşularıyla mümkün olduğu kadar az ilişkiye girdiklerine yer vermektedir (krş. Hamit Sadi 1926:214).

İlk baskısı 1924'te yapılan eserinde "Tahtacılar" konusunu da ele alıp işleyen Atalay (1991:30-31), onların ekonomik yaşamlarının vazgeçilmez bir unsuru olan katırlarının, seferberlikte ellerinden alındıklarına; her yerde ezildiklerine ve erkeklerinin askere sürüldüklerine değinmektedir. Erkekleri askere alınan Tahtacıların kadın ve çocuklarının çoğu, Atalay (1991:30)'a göre dağlarda dökülüp kalmış, açlık ve hastalıktan ölüp gitmiştir. Atalay'ın bu saptamaları, kimi Tahtacıların askere gitmemek için, farklı kimliklerle özdeşleşme yolunu seçmelerinin nedenleri arasında görülebilir.

Bütün bunlara ek olarak, Tahtacıları ’Türk"/'Türkmen" gören-değerlendiren, onların göçebeliğinden yola çıkarak, söz konusu yaşam biçiminde bulunmalarını, namaz kılmamalarından dolayı Osmanlı Hükümeti tarafından tutuklanmasına, aşağılanmasına bağlayan Yılmaz (1948:22-23)'ın görüşleri önemlidir. Onların, merkezî Osmanlı Hükümeti tarafından, inançları gözönüne alınarak aşağılanması, tutuklanması, Sünni Müslümanlığa dayalı inanca kapalı-değişik bir yaşam biçimi geliştirmelerine yol açmış olabilir. Konuya tarihsel bir boyut getiren Fığlalı (1981:352), Osmanlılar döneminde Anadolu'da yaşayan kimi Türkmen aşiretlerinin Safevilere bağlılık göstermelerinden hareket ederek, Osmanlı'nın buna engel olmak için, kimi Alevi toplulukları Rumeli'ye sürdüğünü belirtmektedir. Fığlalı (1981:352)'ya göre,

"Hem bu sürgünden kurtulmak isteyen, hem de Osmanlı ordusunda askerlik yaparak Sünnilerle bir arada bulunmak istemeyen Tahtacılardan önemli bir kısmı, muhtelif yollardan İran pasaportu almışlar veya Kıptî nüfusuna geçmişlerdir."

Sonuç olarak, yukarıda özetlenen nedenlerin her birinin, tek tek kimi Tahtacıların tarihsel bir süreç içinde farklı kimlikleri edinmelerine yol açabildiği söylenebileceği gibi, tümünün sonucu ya da ortak bileşkesi olarak da onların gerek "Abdal"-"Kıptî", gerekse "İranlı'7"Acem" kimliğiyle özdeşleşme çabasına girdikleri söylenebilir.

Kaynakça
Kitap: Tahtacılar, Tahtacı Kimliğine ve Demografisine Giriş
Yazar: İsmail Engin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Tahtacı Türkmenleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir