Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Erbakan - İhvan İlişkisi

Burada Necmettin Erbakan'ın Geçmişi hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Erbakan - İhvan İlişkisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Tem 2012, 15:16

ERBAKAN - İHVAN İLİŞKİSİ

Haşan el Banna

Mısır’ın İsmailiye kenti... 1928 yılının bir mart akşamı, ilkokul öğretmeni 22 yaşındaki Haşan el-Banna, akşam namazını henüz bitirmişti. Adını Hidiv İsmail’den alan, şimdi ise İngiliz-Fransız ortaklığı olan Süveyş Kanal Şirketi’nin kontrolündeki kent, nemli bir sıcakla bunalıyordu. Kapısı çalındı. Açtığında karşısında altı kişiyi buldu; Hafız Abdülhamit, Ahmed el-Hasari, Fuad İbrahim, Abdurrahman Hesaballah, İsmail İz ve Zeki el-Mağribi. Hepsi de 20’lerindeydi. İçeri buyur etti.

Haşan el-Banna, 1958 yılında yazdığı ‘Dava Anıları’ adlı kitabında konuklarının sözlerine yer veriyor:

“Biz şerefsizlik ve kölelikten başka bir şey olmayan bu hayatı istemiyoruz. Arap ve Müslüman’lara artık bu ülkede yer yok. Onur diye bir şey kalmadı. Herkes yabancılara hizmet ediyor. Bizim ise öfkeyle kaynayan damarlarımızdaki kanı vermekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Nasıl hareket edeceğimizi bilmiyoruz, ancak sen bilirsin. Başımıza geç...”

Haşan el-Banna öneriyi kabul etti. Odada bulunan 7 kişi hemen o gece davaya ve örgüte bağlılık yemini ettiler: “İslam askeri olacağıma yemin ederim.”

Sıra örgütün ismini koymaya gelir. Lider Haşan el-Banna örgütün ismini koyar: Müslüman Kardeşler. Arapçası İhvan-ı el-Müslim. Amblemi ise çapraz kılıcın korumasındaki Kuran’ın altındaki hazırol yazısı.

Banna, örgütün rehberi seçilmesinden sonra ilk konuşmasında fikirler savaşının yeterli olmadığını, Mısır’da gerekirse zorla İslam kurallarının kabul ettirileceğini söyledi. Zamanı geldiğinde ülke yönetimini ele almak için bir alternatif yönetim kurma niyetinde olduğunu bildirdi. Sonunda da “Dinsizler, dinden dönenler ve sapkınlar Allah adına yargılanıp öldürülecek” dedi.

İhvan büyüdükçe eylemleri tırmandı. Sinemalar bombalandı. Ramazan ayında Kâfirlere yemek veren lokantalar, oteller ateşe verildi. Uygun giyinmeyen kadınlar bıçaklandı. Banna, kendisiyle birlikte, iki-üç yargıç’tan oluşturduğu mahkemede bazı önemli kişileri yargıladı. Bazılarını ölüme mahkum etti. İki Başbakan; Ahmet Mahir Paşa ve Nakraş Paşa. Bir başka Başbakan Mustafa Nahaş Paşa ise tam üç suikast girişiminden kurtuldu. İçişleri Bakanı Amin Osman Paşa, Polis Şefi Selim Zeki Paşa, Başyargıç Ahmet el-Haznedar gibi onlarca kişi suikast kurbanı oldular.

Aralık 1948’de Müslüman Kardeşler örgütü resmen yasaklandı. Ocak 1949’da ülke çapında geniş tutuklamalar, sorgulamalar sonucu örgüt büyük bir darbe yedi. Haşan el-Banna 12 Şubat 1949 tarihinde kurşuna dizildi.

Ilımlı İslam’ın Patenti İngilizlere Ait

Haşan el-Banna’ya göre, amaca ulaşmak için her şey mübahtı. Bu nedenle örgütünün ihtiyacı olan parayı İngilizlerden almamazlık edemedi. Süveyş Kanal Şirketi’nin o zaman için iyi para olan 500 Mısır Lirası tutarındaki yardımını almakta tereddüt göstermedi. Bunun duyulması üzerine bazı İhvan üyeleri topluca örgütü terk ettiler. Banna kendini eleştirenlere; “Şirketten aldığım para ne de olsa Mısır parasıdır. Şirketin burada olmaya hakkı yoktur. O halde kendi parası da olamaz. Amacımız şirketten her şeyi geri almaktır. Bütün yaptığım, bu doğrultuda mütevazi bir adım atmak olmuştur” yanıtını veriyordu.

İngilizlerin, Mısır’da giderek güçlenen milliyetçi-laik Wafd hareketinin gelişmesini önlemek için Haşan el-Banna’yı ortaya çıkardığı yorumları o günlerde yapılmaya başladı. Gerçekten de gerek kral ve yakınları, gerekse monarşist basın İhvan’ın tutunmasını sağlamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Süveyş Kanal Şirketi, örgüte sadece para vermiyor, aynı zamanda cami yapılması için arsa hediye ediyordu!

“İhvan-ı Müslimin’e göre, Mussolini aslında gerçek adı Musa Nili olan bir Müslüman’dı! Hitler de Haydar adıyla gizli Müslümanlığı seçmişti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında mihver devletlerinin zaferi için dua etmek, örgüt toplantılarının başlıca gündemi haline gelmişti.” (Abdullah Gumi, Mısır’da Radikal Hareketler, 1986)

Banna öldükten sonra İhvan’a ne yapılması gerektiği konusunda Mısır hükümeti ikiye bölündü: Örgütle işbirliğini savunanlar ve örgütün tamamen yok edilmesini savunanlar. Örgütü başlangıçta parasal olarak destekleyen Kral Esad’ın oğlu Faruk, işbirliğini savunanların başında geliyordu. İşbirliği fikri kabul gördü. Kral, İhvan’ı; son zamanlarda Mısır’da etkin olmaya başlayan milliyetçi ve komünist hareketleri dengelemekte bir araç olarak kullanmayı düşünüyordu. Kral, “Kuran bu kadar açıkken, İslam’da gizli bir şey olamaz” diyen ılımlı şeyh Haşan el-Hudeybi’yi, Banna’nın yerine getirme hesabı yapıyordu. Hâlâ Banna’nın politikasını izleme yanlısı olan militanların ikna edilmesi umuduyla Hudeybi, Şehitlerin Mürşidi ilan edildi. Ancak Salih el-Aşmaci elini çabuk tutup örgütü kendi etrafında toparladı.

1952 yılında Genç Subaylar, Mısır yönetimini ele geçirdiler. Krallığın yıkılmasından sonraki yaklaşık iki yıl içinde Mısır’da bütün güç, genç piyade albayı Cemal Abdülnasır’ın başkanlığındaki Devrimci Komuta Konseyi’nin elinde toplandı. İhvan’a bir büyük darbe daha vuruldu. Binlercesi yine cezaevlerine dolduruldu.

İhvan Kitle Partisi Olmak İstiyor

1949-51 yılları arasında ABD’de eğitim metodları konusunda araştırma yapıp ülkesine dönen Seyid Kutub da binlerce İhvan üyesi gibi tutuklanıp cezaevine gönderilmişti. Seyid Kutub, Nasır ile hesaplaşmak için her gün dua ediyordu. Sadece dua ile kalmıyor, eline geçirdiği kalem ile küçük kâğıtlara günün siyasal sorunlarını yazıyordu. Bunlar Mısır’da tekrar oluşturulan gizli hücrelerde okunuyor, tartışılıyordu. Bu yazılarda İhvan muhafazakâr bulunarak eleştiriliyordu. Kutub’un geliştirdiği ana tema şuydu: İslamiyet, bir Müslüman ülkede diğer dinlerle veya siyasal doktrinlerle uzlaşmayı asla kabul edemezdi. İslam saf olarak kalmalı ve yaşam tarzı olarak uygulanmalıydı...

Seyid Kutub cezaevinden çıktı. Örgütü cihat için toparlamaya başladı. Ancak 1965 yılında başta Seyid Kutub olmak üzere binlercesi yine cezaevine dolduruldu. Seyid Kutub asıldı.

Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek, İhvan’ı devlet sistemi içine almaya çalıştılar. Bunda da büyük oranda başarılı oldular. Müslüman ülkede İslam hedeflerinin sağlanması için şiddet kullanılmasını reddeden Şeyh Ömer el-Talmassani örgütü ele geçirdi. 1948’de Kahire’de yapılan bir özel söyleşide, Şeyh Ömer, İslam’ın parlamenter demokratik sistemi benimsemesi için neden göremediğini söyledi. İran’ı hedef alarak; “İslam’ın kabul edemeyeceği tek sistem din adamlarının diktatörlüğüdür” dedi. 1986 yılında Cenevre’de öldürüldü.

79’lu yıllar döneminde Mısır’da altı ana akım vardı: İhvan Kutubçular, Tekfer, Cemaatül-İslam’iye, Cihad ve Selefiler.

80’li yıllarda ise bu altı akımdan Kutubçular ve Tekfer varlıklarını sürdüremedi. Ancak Tevakkuf ve Şia gibi yeni akımlar ortaya çıktı.

İhvan 80’li yıllarda da tıpkı Sedat’a karşı olduğu gibi, Mübarek’e karşı da uysal bir muhalefet, anlaşması gereken yerde ise anlaşma yaptı. Bu arada hükümetten hep yasallık istedi. Mürşidi’l- Am (Genel Miirşid) adı altında siyasi bildiriler yayımlayıp, siyasi partilerle koalisyona girdi. Önce Walf Partisi, sonra da Sosyalist İşçi Partisi aracılığı ile parlamentoya girdi. Seçimlerde İhvan’ın sloganı şuydu: “Anayasamız Kuran önderimiz Peygamber.” Haşan el-Banna’nın oğlu Seyfü’l İslam’in, Sosyalist İşçi Partisi listesinden aday oldu... İhvan, yayın organları Şaab gazetesinde Ziya’ül Hak’ın öldürülmesinden büyük bir üzüntü duyduklarını yazdı. İhvan’ın yeniden yasal hayata dönüşü konusu hâlâ mahkemede. Karar 36 defa ertelendi. Ancak İhvan bugün Mısır’da Refah Partisi gibi kitle partisi olma yolunda çabalar içinde. En büyük desteği ise Suudi Arabistan’dan görüyor.

Suriye ve İhvan

1940’ların ortalarında dağınık ve küçük grupları bir din âlimi olan Mustafa Sibai birleştirerek îhvan’ı Müslimin’in Suriye kolunu oluşturdu. Suriye İhvan parlamentarizme karşı değildi. Hemen seçimlere katıldı. 1949’da yüzde 3, 1954’de yüzde 4, 1961’de yüzde 6 oy aldı. Seçimlerin ortaya çıkardığı gerçek: İhvan kırsal kesimden değil, şehirden oy alıyordu.

1958’den 1961 ’e kadar süren Mısır-Suriye ittifakı boyunca, Nasır’ın isteği üzerine Suriye İhvan’ı dağıtıldı. İhvan, Baas’ın 1968 darbesinden sonra Suriye’de tekrar eski gücünü kazandı.

Baasçılarla İhvan arasında ihtilaf kaçınılmazdı. Baas’ın laik temellere dayanan milliyetçilik anlayışı, İhvan’ın İslam Devleti istemiyle hiçbir şekilde uyuşamazdı. Burada bir ayrıntıyı anımsatmak lazım; Suriye nüfusunun yüzde I4’ünü Hıristiyanlar, yüzde 12’sini Aleviler, yüzde 3’ünü Dürziler, yüzde 2’sini İsmailler oluşturur. Bu azınlıklar içinde laik-milliyetçi Baas, nüfusun yüzde 57’sini oluşturan Sünni-Arap çoğunluğun baskısından kurtuluş yolu arıyordu. Diğer taraftan İhvan, amacının bütün müslümanları birleştirmek olduğunu söylemesine rağmen, sadece Sünni-Arap hareketti. Bundan dolayı İhvan; ne Alevi, ne Dürzi, ne de İsmaililerin desteğini kazanabildi.

Sünniler, '1963’ten 1966’ya kadar önemli mevkilerde olmak üzere Baas hükümetlerinde yer aldılar. Ancak 1960’ların sonlarına doğru, Aleviler askeri ve idari birimler gibi daha yüksek güce sahip yerleri kontrolleri altına aldılar. Bundandolayı da İhvan ile Baas arasındaki ihtilaf, mezhebi bir karakter kazanmaya başladı. Önemli mevkilere gelen Alevi subaylar, Sünni toprak ağalan tarafından sömürülen geleneksel köylü ailelerine mensuptular. İhvan taraftarları ise çıkarları Baas hükümetinin sosyalist politikaları yüzünden zedelenen Sünni tüccarlardı.

1963 Mart Devrimini takip eden yılda, Baas, Suriye bankalarını millileştirdi. Yaygın işsizlik ve yüksek enflasyonla birleşen bu hareket, Hama’da lise öğrencilerinin eylemleri ile başlayacak; 1964 Nisan’ında ayaklanmaya neden olacaktı. Hama camilerinin hoparlörlerinden yayılan “Ya İslam Ya Baas” sesleri ile ayaklananları, mayıs ayında askerler bastırdı. 1965 yılında Suriye küçük bir ayaklanmaya daha sahne oldu. Bu da kolayca bastırıldı.

İhvan, 1960’ların sonlarına doğru ise fazla etkili olamadı. Bunun nedeni kısmen, Baas’a karşı silahlı cihad taraftan Kuzey fraksiyonuyla şiddete dayanmayan ılımlı Şam fraksiyonu arasında devam eden iç çekişmeydi. Sonunda İhvan içinde yapılan gizli seçimi Cihad taraftarları kazandı.

İhvan gibi, Baas da 1960’ların sonlarında ciddi bir biçimde ikiye bölündü. 1966’da Alevi bir subay yönetimindeki partinin sol kanadı, Sünni bir general yönetiminde partinin daha muhafazakâr kanadını yıkmıştı. Bundan sonra parti; emekli general Salah Cedid tarafından idare edilen gruplar arasındaki mücadele sonucu hırpalandı. İki Alevi arasındaki bu mücadele Kasım 1970’te Esad’ın iktidarı ele geçirmesiyle sona erdi.

Esad rejimiyle İhvan ilk kez 1973 başlarında karşı karşıya geldiler. Anlaşmazlığın sebebi, ocak ayında yapılan anayasa taslağında “İslam hukuku, yasama için ana bir kaynaktır” dışında İslam’dan hiçbir şekilde bahsedilmemesiydi. İhvan Anayasaya “Devletin resmi dini İslam’dır” maddesinin konulmasını istedi. Çoğu kez olduğu gibi yine Hama’da ayaklanma oldu. Ve yine kanla bastırıldı. 1976- 1979-1980-1981 yıllarında arka arkaya yapılan bu denemelerde de İhvan başarısız oldu.

Ocak 1982’de hükümet, en kuvvetli olduğu Hama’da İhvan’ın kökünü kazımaya karar verdi. Şubatın başlarında ordu, ev ev baskınlara başlayınca İhvan bir kez daha ayaklandı. Ayaklanma bu kez çok kanlı bastırıldı. 10 bine yakın insan hayatını kaybetti.

Bu olay tüm Müslüman çevrelerde yeni bir tartışmayı başlattı. Üç haftalık Hama ayaklanması boyunca Esad’ın laik rejimi ile İran’ın İslam Cumhuriyeti ilişkilerinde hiçbir bozukluk yaşanmamıştı.

Öyle ki, 1987’de Lübnan’da Hizbullah mensubu yirmi militan öldürülünce bu olay Humeyni’nin resmi vekili Ayetullah Mentazari tarafından Yirminci Yüzyıl Kerbelâsı olarak adlandırılmıştı. Ancak İran, Suriye’de öldürülen 10 bin İhvan mensubu için sessiz kalmayı tercih ediyordu.

İran yönetimi açıkça söylememekle beraber, Suriye’de İhvan’ı neden desteklediklerini şöyle açıklıyorlardı: “İhvan, Esad’ın Ortadoğu’daki anti-emperyalist gücünü azaltması için; ABD, İsrail ve Mısır tarafından destekleniyor. İhvan bu nedenden dolayı Suudi Arabistan’dan da yüklüce para alıyor.”

Suudi Arabistan İhvan İlişkisi

İhvan-ı Müslim’in 1928’deki çıkışından bu yana Suudlarla sürekli bağlantı içindeydi. Öyle ki, İhvan’ın birçok önemli elemanı Suud devletinde yüksek makamlara getirildiler ve çoğunlukla da Suud uyruğuna geçtiler.

“Suud, devamlı olarak İslam’cı yazarları, üniversite hocaları ve Mısır İslam’i kesimindeki tebl iğcileri satın almak için çalışır. Bu alanda büyük başarı elde etti. Mısır’da tebliğciler, İslam’cı yazarlar ve üniversite hocaları arasında Suud aleyhinde ve Suud’u yaralayıcı yazılar yazan bir kimse yok gibidir.” (Salih el-Verdani, Mısır’da İslam’i Akımlar II. Sayfa 188)

Salih el-Verdani, ABD-İhvan ilişkisi konusunda adı geçen kitabın 136. sayfasında şunları yazıyor:

“Amerika’nın; Suud ve Irak’ın hareket ve davranışları içinde parmağı vardır. Mısır’da Nasır zulmünden kaçan İhvanların körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’a yerleştirilmeleri için bu hükümetlere yapılan baskıda büyük rolü vardır. Böylece bunları kontrol altına almayı amaçlıyordu.”

İhvan, Suudi Arabistan yönetimiyle içli dışlı olduğu gibi Kuveyt’le de ilişki içindedir. Ortadoğu’daki gelişmelerde Suud ve Kuveyt yönetiminin izlediği politikayı aynen takip eder.

Ürdün İhvan hareketi ise başından beri hükümetle yakın ilişki içinde oldu. 1950’li ve 60’lı yıllarda Haşimi Krallığı’na karşı çıkan milliyetçi hareketlere katılmamakla birlikte kralın yanında olup ona destek verdi.

Ürdün İhvan’ı da Suudi Arabistan merkezli “ılımlı İslam’a” yakın. İhvan bugün Ürdün parlamentosunda 10 sandalye ile temsil edilmektedir.

Ortadoğu’da radikalizmi çoktan bırakan İhvan tüm ağırlığım ticarete vermiştir. Örneğin Mısır’da gelişmiş teknolojiye dayalı endüstrinin tamamı İhvan’ın elindedir. İhvan konusunda yazdıklarımızı bir cümle ile özetlemek gerekirse: Hareket bugün Sünni-liberal bir çizgi izlemektedir. Suudi Arabistan’ın gölgesindedir.

İhvan-Erbakan ilişkisine gelmeden önce Ortadoğu’daki birçok İslam’i örgütün İngilizlerden ABD’ye miras kaldığını anımsatmakta yarar var.

1930’larda petrolün bulunmasıyla başlayan Suudi-Batı işbirliği, aynı zamanda Batılı petrol şirketleriyle yerli işbirlikçilerinin çıkarları doğrultusunda, Ortadoğu’da giderek yükselen ulusal kurtuluş hareketlerine karşı bir cephe oluşturmasına neden oldu.

Daha çok milliyetçi karakterli ulusal kurtuluş hareketlerinin “panzehiri” İslam, hareketin merkezi ise Suudi Arabistan’dı. İhvan her zaman, “Allahsız komünistlere” karşı bölgedeki temel müttefiki İngiltere ve ABD’nin yanında yer aldı.

1953 yılında kurulan Arap-Amerikan Petrol Şirketi (ARAM- CO) gibi mali merkezler, başta İhvan olmak üzere bazı İslam’cı örgütleri; sosyalist ve milliyetçi hareketlere karşı desteklediler. Bu tarihlerde başlayan ABD-İslam’i örgüt ilişkileri (Amerikancı İslam, ılımlı İslam ya da resmi İslam) bugün hâlâ sürmektedir.

Amerikancı İslam’ın (ılımlı İslam’ın) uluslararası alandaki simgesi, RABITA (Rabıtat-ül Alem el İslam’i) adlı kuruluştur.

İslam âlemindeki gericiliğin ve Amerika ile işbirliğinin üçlü sacayağı; Suudi Arabistan, İhvan ve Rabıta’dır!..

İhvan Türkiye İlişkisi

Dokuz yıla yakın çeşitli bakanlık görevlerinde bulunmuş bir politikacı ile yaptığımız bir sohbette konu Suriye’ye gelmişti. Eski Bakan ilginç bir anısını anlattı:

“1970 yılının kasım ayıydı. Demirel Başbakan. Sabah makamına gideceğim ancak Başbakan Demirel gelip beni evden aldı. Yüzünde tuhaflık vardı. Bir müddet Ankara sokaklarında Başbakan’ın makam arabası ile dolaştık. Bir türlü konuya gelmiyordu. Şimdiki TRT’nin bulunduğu yere geldik. Demirel, arabadan inelim dedi. İndik. Birlikte yürüyoruz. Arkadan, makam arabası ve korumalar geliyor. Tuhaf bir durum yani. Bana yavaşça, ‘Bugün Suriye’de bizimkilerle CIA’nın desteklediği Hafız Esad iktidarı ele geçirecek!’ dedi.

‘Arabada dinleyici olabilir’ diye bana bunu yürüyerek söylüyor. Bu konuşmamızdan kısa bir süre sonra haber geldi. Esad iktidarı almıştı. Esad'ın MİT ve CIA’nın desteğiyle bu işi yaptığını sanıyorduk, belki de öyle olmuştur. Ancak KGB’nin adamı çıkmasın mı bizim Esad!

Bunu niye anlatıyorum; Ortadoğu’da kimin eli kimin cebindedir, bunu kimse bilemez. Öyle karışıktır ki bu işler. Ama bildiğimiz bir şey var: Her siyasi örgütün arkasında bir devlet, dolayısıyla bir istihbarat örgütü mutlaka vardır. Kimseyi petrol kuyularının bulunduğu bir coğrafyada öyle tek başına özgür bırakmazlar canım.” Yıllarca devleti yönetmiş eski bakan, olayın sonrasını da anlatıyor: “Esad bildiğiniz gibi Sovyetler Birliği’ne yanaşınca bizim MİT ve CIA Esad’a karşı mücadele veren Müslüman Kardeşler’e (İhvan’a) yardım ettiler. Elemanları bizzat Türkiye’de eğitildi. Kampları bile vardı. Örgütün para kaynağı ise Suudi Arabistan’dır.

İhvan, Suriye’de suikastler yaptı; Sovyet askerlerini öldürdü, Sovyet tesislerini hedef aldı. Birkaç kez ayaklandı. Ancak hepsini Esad çok kanlı bir biçimde bastırdı. En kanlısı da Ocak 1982’de oldu. Bunun üzerine Suriye’deki İhvan darmadağın oldu.”

Eski bakanın anlattıklarını ANAP’lı bir Bakana sormuştum. Doğrulamıştı: “Esad’a karşı, İhvan’ı CIA-MOSSAD-MİT destekledi. Esad’ın çok şikâyetleri oldu. Özellikle MİT 1981 yılında olaya çok girdi. Öyle ki Esad her başına geleni Türkiye’den bilmeye başladı. Kaç kez Türkiye’yi uyardı. Gerçi sonradan PKK’yı destekleyerek Türkiye’den intikam aldı!”

Tarih 12 Ekim 1989, Başkentte, “Ankara Toplantıları”nın konuğu Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu, Emekli Korgeneral Tevfik Fikret Alpaslan, Kozakçıoğlu’na soruyor: “Suriye’deki Müslüman Kardeşler olayının arkasında biz mi varız?” Yanıt onaylayıcı bir gülümsemeyle veriliyor: “Biz onlara bizdeki terörü desteklediklerini söylüyoruz. Reddediyorlar. Onlar bize kendi ülkelerindeki durumu getirince de biz reddediyoruz!”

İhvan’ın Türkiye’deki Kampları

Ortadoğu uzmanı gazeteci-yazar Faik Bulut, İhvan-Türkiye ilişkileri konusunda şunları söylüyor:

“İhvan liderlerinden (Suriye) Adnan Sadettin, Türkiye’deki gelenekçi İslam’cıların dünya siyasetleriyle ilgilenen ilk aylık dergilerinden Dış Politika’nın Mart 1988 tarihli sayısında yayımlanan röportajında, İhvan liderlerinden olup kendisinden farklı düşündüğü için ayrılan Gudde’nin, ‘Suriye yönetimiyle görüşmesinin boş bir çaba olduğunu söylerken kendisinin Irak ve Türkiye ile ilişkilerini de inkâr etmiyordu.

“Bunun yanında İhvan; Türkiye ve dolayısıyla ABD ile özel ilişkiler içine girdi. Sözgelimi Türkiye topraklarında PKK’ya kolaylıklar sağlayan Suriye’nin bu tutumuna karşılık, sınır boylarındaki Türkiye topraklarında İhvan’a barınma ve eğitim kolaylıkları verdi. Türk istihbaratı; Ceylanpınar, Mersin, İskenderun ve Yalova gibi yerleşim merkezlerinde İhvan mensuplarının barınmalarını ve askeri eğitim yapmalarını sağladı. Sınırdan geçiş kolaylıkları yanında Türkiye gizlice bu örgüt mensuplarına lojistik destek verdi. Buna karşılık İhvan mensuplarından PKK faaliyetleri hakkında istihbarat bilgileri aldı.

Bağlantılı olarak belirtmek gerekir; Türkiye’deki İslam’cı Refah Partisi’nin üst düzey yönetimindeki önemli bir isim, PKK’ya karşı Suriye İhvan örgütüyle Türk istihbaratı arasında anlaşma ve ittifak zemini hazırlamak için birçok kez Suriye’ye gidip ilgililerle temas kurdu.”

Yalova’daki İhvan Lideri

Suriye’deki CIA-MOSSAD-MİT destekli İhvan hareketi ayaklanması bastırılınca hareketin önemli isimlerinden Suriye kökenli Suudi Arabistan vatandaşı Prof. Muhammed Mahmud Es-Savvaf’ın Türkiye’ye gelip neden Yalova’ya yerleştiği konusunda bugüne kadar sağlıklı bir bilgi edinilemedi. Ancak Yalova’nın Suriye’den kaçan İhvan mensuplarının Türkiye’deki önemli üslerinden biri olduğu biliniyor. Özellikle 1982-86 arasında Türkiye’ye gelen birçok İhvan mensubu gibi Esad’dan kaçan Suriyeli zenginler de

Türkiye’ye yerleşti. O günlerde “Araplara” arsa ve ev satışları basında oldukça gürültü koparıyordu.

Yalova’daki Savvaf’ın güvenliğini bizzat Türk emniyet teşkilatı ile MİT sağlıyordu. Amerikan-Suud destekli RABITA örgütünün kurucusu ve meclis üyesi Prof. Savvaf, Yalova’nın Gökçedere Köyü’ndeki üç katlı villasında Ortadoğu’dan gelen birçok misafirini de ağırlıyordu. 2 Eylül 1990 tarihinde Prof. Savvaf ile yapılan röportaj Cumhuriyet gazetesinde çıktı.

- Burada neler yapıyorsunuz?

- Kuran kurslarına, camilere, imam-hatip okullarına yardım ediyorum. Kuran kursunu bitiren öğrencilere 50’şer bin lira veriyorum. İmam-hatip okullarını ziyaret ediyorum. Onlar da beni ziyaret ediyorlar. Her seferinde bir araba 50-55 öğrenci geliyor. Öğretmenlerine 50’şer, talebelerine: de 10’ar bin lira veriyorum. Medreselerine 1-2 milyon lira yardımda bulunuyorum. Başta İstanbul olmak üzere Ankara, Bursa ve Yalova’da tüm imam-hatip okullarını ve Kuran kurslarını geziyorum. Gökçedere ve çevresine bu yıl 200 bin Suudi Riyali yardım ettim. Bir cami de yaptırdım. Arsasını Yalova Kaymakamlığı’ndan aldım. Cami için 200 bin dolar verdim.

- Bu kadar parayı nereden buluyorsunuz? Çok mu zenginsiniz?

- Kendim veriyorum. Orta zenginim. Para herhangi bir yerden gelmiyor. Kendim kazanıyorum. En çok sevdiğim, yardım yapmak. Sağdan soldan alıyor, topluyorum.

- Burada RABITA adına mı bulunuyorsunuz?

- Hayır. Ben RABITA’nın Suudi Arabistan’da meclis yöneticisiyim. Ben kitap yazıyorum.

-Türkiye’deki İslamiyeti değerlendirir misiniz?

- Türkiye İslam. Altı yüz seneden beri İslam. Türkiye’yi din bakımından ilerlemiş buluyorum, gittikçe dinimiz ilerliyor. Türkiye Türk bayrağı altında Müslüman. İslam’a ters düşenler ise her yerde var.

- Şeriat üzerine düşünceleriniz nelerdir?

- Suudi Arabistan’da hırsızlık yok. Rüşvet yok. Şeriatımız var. Sizin Türkiye’de kanunlar var, ama rüşvet de var. Medeniyet hırsızlığı yok etmiyor. Şeriat İslam’iyye. Suudi Arabistan’da şeriatta iki el kopmuş. Burada aynı şey olursa iki el kesilir, iki kafa koparsa her şey düzelir.

- Türkiye’ye şeriatın gelmesi gerekli mi? Bu konuda bir çalışmanız var mı?

- İslam dini medenidir. Ayrıca medeniliğe (laikliğe) gerek yoktur. Atatürk’te hilafet yok, İslam da yok. Türkiye’ye şeriatın gelmesini tüm kalbimle isterim. Her zaman şeriat için çalışırım. Bir gün tüm Müslüman’lar bir olacak. Dünyada iki taraf olacak: Müslim bir millet, kâfir bir millet.

Prof. Savvaf açıkça şeriat propagandası yapıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin laik hükümeti ise sesini bile çıkarmıyordu. Sadece Hayri Balta, adındaki bir avukat, Ankara ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcıları ile basın savcılarını, görevlerini yapmadıkları gerekçesiyle Adalet Bakanlığı’na şikâyet ediyordu... Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile Başbakan Turgut Özal’ın güvencesiyle Yalova’da oturan İhvan lideri Prof. Savvaf vefatına kadar icraatlarına devam etti. Savvaf’ın eserleri bugün hâlâ hizmet veriyor. Yalova’daki; Emir Bayırı Talebe Yurdu, Akyaka Talebe Yurdu, Elmalı Kız Kuran Kursu, Sümbül Efendi Kız Kuran Kursunda toplam 700 öğrenci eğitim görüyor...

Erbakan’ın Milyarlık Villası

Yalova ve çevresi Ortadoğu’daki Suud destekli akademisyenlerin, zenginlerin ve örgütlerin buluşma merkezi oldu.

Suudi Arabistanlılar özellikle 12 Eylül ve ANAP hükümetleri döneminde akın akın Yalova ve çevresine geldiler. Buradaki villalarda hemen her gün onlarca kişinin katıldığı sohbetler yapılıyordu. Çevre sakinlerine göre lüks araba kullanan bu Araplar sabahlara kadar harıl harıl tartışıyorlardı.

Ne tesadüftür ki Necmettin Erbakan da bu bölgeden villa almıştı. Villa Edremit-Çanakkale karayolunun 22’nci kilometresindeki Altınoluklaydı.

216 metrekare kullanım alanı olan villa deniz kenarındaydı. Erbakan villayı 1984 yılında yaptırmıştı. Bugünkü değeriyle 100 milyar fiyat biçilen villanın arazisinin 49 bin metrekare olduğu iddia ediliyor.

Erbakan buradaki ilk araziyi 12 Eylül öncesinde alıyor. Miktar 3.6 dönüm. Ardından 4 bin 480 metrekare ve 24 parsel olan parçayı, 1982 yılında ise bin 180 metrekare ve 57 parsel olan ikinci parçayı satın aldı. Erbakan arazisini giderek büyütüyordu. 1983’te yine arazisinin bitişiğindeki 8440 metrekare ve 23 parsel olan araziyi topraklarına katmıştı.

Erbakan bu arazileri almak ve villayı yaptırmak için parayı nereden bulmuştu? 2000’e Doğru dergisinin 8 Kasım 1992 tarihli haberine göre, araziyi Erbakan’a Suudi Arabistanlılar alıp hediye etmişti!..

Erbakan yasaklı olduğu dönemlerin bir bölümünü villasının arazisi içinde bulunan zeytin ağaçları ile uğraşarak ve Suudi konuklarını ağırlayacak geçirdi...

Yalova’nın Sırrı

Yazar Faik Bulut’a göre İhvan’ın Türkiye’deki kamplarından biri de Yalova’daydı.

Bir rastlantı daha: 24 Ocak 1993 tarihinde arabasına konulan bombanın patlaması sonucu yaşamını yitiren gazeteci yazar Uğur Mumcu’nun katledilmesi tüm yurtta büyük bir infial yaratmıştı. Muammer Aksoy, Turan Dursun, Bahriye Üçok cinayetlerine Uğur Mumcu da eklenmişti.

Mumcu’nun öldürülmesi sonucu bir dizi operasyon yapan güvenlik güçleri şüphelenip durdurulan radikal İslam’cı bir gencin üzerindeki çağrı cihazına bırakılan mesaja bakıp iz sürmesi üzerine İslam’i Hareket adlı radikal İslam’cı bir örgütü ortaya çıkarmıştı! Kuşkusuz dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in anlattığı bu yakalanma senaryosuna kimse inanmadı. Halktaki tepkiyi yumuşatmaya yönelikti bu yakalanma senaryosu. Ya da Türk istihbaratı İslami Hareket örgütü ile içli dışlıydı. “Sıkıştıkları zaman” birkaç İslami Hareket militanını yakalıyorlardı!..

İslam’i Hareket ile yerli-yabancı istihbarat örgütlerinin ilişkisinin olup olmadığı ayrı bir araştırma konusudur! Ancak bizim burada bu olayı ele almamızın nedeni; İslam’i Hareket Örgütü’nün üssünün Yalova olmasıdır. Örgüt son kongresini de Yalova’da yapmıştı. Örgüt elemanları Yalova’da kiraladıkları evlerde oturuyorlardı. Yakalanan 19 İslam’i Hareket militanının 11’i Batmanlıydı. Ancak Yalova’daki hücre evlerinde kalıyorlardı. 10 milyonluk İstanbul illegal çalışma için daha uygun iken nedense, Yalova’yı tercih etmişlerdi.

İhvan lideri Prof. Savvaf’la başlayan Erbakan’la devam eden, İslam’i hareket ile sona eren Yalova merkezli İslam’cı karargâh bugün hâlâ esrarını koruyor!..

İhvan-Erbakan İlişkisi

“Erbakan’ın hareketi”; Türkiye dışındaki İslam’cı partiler ve örgütler Refah Partisi’ni bu adla tanıyorlar. Bunun iki nedeni var: Birincisi askeri darbelerin MNP ve MSP’yi kapatması ve arkasından RP’nin kurulması bu çevreler için parti isimlerini akılda tutmak açısından zorluk getiriyor. İkincisi ise MNP, MSP ve RP’nin tek kişiye, Erbakan’ın karizmasına bağlı partiler olması.

“Erbakan’ın hareketi”nin İhvan ile sıkı ilişki içinde olduğunu gösterir en canlı örnek RP’nin 4’üncü Olağan Kongresi’ndeki yabancı misafirlerdir. Mustafa Meşhur (Mısır) İhvan’ın Başkan Yardımcısı, Muhammed Mehdi Akif (Mısır) İhvan’ın Eğitim sorumlusu, Memnun Hudaybi, Mustafa Caferi (Mısır) İhvan’ın önde gelen isimleri, Prof. İnayetullah Sadan (Afganistan) Cemaati İslam’i Partisi Başkan yardımcısı. Bu parti Afganistan’daki liberal ılımlı bir örgüt. Mısır’daki İhvan ile ilişki içinde. Dr. İsam el Aryan (Suudi Arabistan) İhvan’ın etkili isimlerinden. Kamil el Şerif (Ürdün) İhvan’ın kontrolündeki İslam’i Davet ve Yardım Komitesi Genel Sekreteri.

Ali Hüseyin Hayreddin, Bulgaristan’daki Suudi Arabistan tarafından kurulan İrşad Vakfı’nın başkanı.

David Musa Pidcock İngiliz İslam Partisi Genel Başkanı. İngiliz istihbaratı ile ilişkisi olduğu iddia ediliyor; ılımlı, liberal. Pidcock ile RP arasındaki ilişkiyi Nakşibendi Şeyhi Nazım sağlıyor. Abdurrahman Halife (Ürdün) İhvan’ın 40 yıllık lideri. Fadih Mahdi Noor (Malezya) Suudi Arabistan’a yakın İslam Partisi Genel Başkanı.

Erbakan-İhvan (Müslüman Kardeşler) ilişkisi çok eski günlere " dayanıyordu. Örneğin; ISTA Haber Ajansı’nın 29 Eylül 1974 tarihinde abonelerine geçtiği ve bir gün sonra gazetelerde yer alan bir habere göre CHP-MSP koalisyon hükümetinde MSP’li bakanlar kilit noktalara Müslüman Kardeşler Örgütü’nün elemanlarını yerleştiriyordu! Haber şöyleydi:

“Belirtildiğine göre sözü edilen ‘gizli plan’ ünlü Müslüman Kardeşler Örgütü tarafından hazırlanmıştır ve yürütülmektedir.” Bilindiği gibi Müslüman Kardeşler Örgütü bütün dünya Müslüman’larını aynı bayrak altında toplamayı amaçlamaktadır. Bu amacın altında petrol tröstleriyle kurulmuş gizli bağlar bulunmaktadır. Suudi Arabistan; Müslüman Kardeşler Örgütü’nün merkezi olarak bilinmekte ve ARAMCO petrol şirketinin güdümünde bir dış politika izlemekte kararlı görünmektedir.

1967’den sonra Türkiye’de fiili çalışmalara geçen Müslüman Kardeşler Örgütü’nün Türkiye’deki kurucuları arasında eski Demokrat Partili, şimdi AP milletvekili olan Ahmet Gürtan ile Sebilülreşat dergisi sahibi Salih Özcan adlarından söz edilmektedir.

Müslüman Kardeşler Türkiye’deki kökleşme çabalarını genellikle İlim Yayma Cemiyeti aracılığıyla yürütmektedir. Bilindiği gibi İlim Yayma Cemiyeti yirminin üzerinde şubesi ve 40 milyonu aşan bütçesi ile son derece güçlü bir örgüt olarak tanınmaktadır. İslam enstitüleri, imam-hatip okulları ve Kuran kursları içinde sıkı bağları olan Müslüman Kardeşler örgütü devlete sızma çalışmalarında kendine Devlet Planlama Teşkilatı’ın, Devlet Demiryolları’nı, Yol Su Elektrik Genel Müdürlüğü’nü, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nı seçmiştir. Bir süre bu sızma planı başarı ile uygulanmış, ancak daha sonra gerek Demirel gerek 12 Mart hükümetleri zamanında sızmalar önlenmiş, sızanlar da tasfiye edilmişlerdir.

Müslüman Kardeşler, özellikle Devlet Planlama Teşkilatı’na sızma hareketlerinin başarısızlığa uğraması ve Devlet Planlama ile Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’ndan “Özal biraderlerin” tasfiyesi üzerine, taktik değiştirmişler ve özellikle Milli Selamet Partisi içindeki unsurları kullanarak bu defa da Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na sızma girişimlerine başlamışlardır. Nitekim koalisyon

kanadında son derece sert tartışmalara yol açan ve “teşvik belgesi" verilecek projelerin Devlet Planlama Teşkilatı’nca değil de, Sanayi Bakanlığı’nca kurulacak bir komite tarafından değerlendirilmesi önerisi MSP’li Sanayi ve Teknoloji Bakanı Abdülkerim Doğru tarafından ortaya çıkarılmıştır.”

Haber bu kadar. Habere bir ek de biz yapalım:

CHP-MSP koalisyon hükümetinin görev yaptığı 7.5 aylık sürede 89 atama yapıldı. Bu atamalardan 40’ı genel müdürdü. Genel müdürler arasındaki değişikliklerde MSP’li bakanın başında bulunduğu Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı 10 kararname ile başı çekiyordu...

Hürriyet gazetesinin 29 Mayıs 1992 tarihli Murat Bardakçı imzalı haberi; Erbakan ile İhvan ilişkisini açıkça ortaya çıkarıyor: “Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın konuğu olarak Türkiye’de bulunan ve birçok Arap ülkesinde ‘yasadışı’ olan Müslüman Kardeşler (İhvan) Örgütü’nün çeşitli ülkelerdeki temsilcileri, örgüt sorunlarının tartışıldığı bir toplantı yaptılar. Erbakan’la birlikte Tarsus ve Konya’ya gelen temsilciler bugün İstanbul’a geçerek Refah Partisi tarafından düzenlenen Fetih Mitingine katılacaklar. Suriye yönetiminin ise söz konusu toplantıdan rahatsız olduğu ve bunu Türkiye aleyhinde kullanmaya hazırlandığı iddia ediliyor.

Fetih Mitingleri münasebetiyle Refah Partisi tarafından her yıl Türkiye’ye davet edilen Müslüman Kardeşler’in değişik ülkelere dağılmış yetkilileri, bu yılki davette, örgüt sorunlarını tartışma kararı aldılar. Örgüt çevrelerinden edinilen bilgilere göre; tartışmaların ilk maddesini Mısır Şûra Meclisi tarafından 1982 Temmuzunda alınan ve Müslüman Kardeşler’in uluslararası kimliğe bürünmesi kararının uygulamaya geçirilmesi yöntemleri oluşturuldu.

İran seçimlerinden sonra bu ülkeyle kurulacak ilişkinin yönteminin de görüşüldüğü toplantıda, diğer İslam ülkeleriyle resmi ilişkiler kurulması; Mısır, Ürdün, Tunus ve Cezayir’de seçimlere katılma; Sudan’daki son gelişmeler ve Körfez krizi sırasında ortaya çıkan örgüt içi anlaşmazlıklar ele alındı. Bu arada, Kuveytli Müslüman Kardeşlerin Irak işgalinden sonra dondurulan üyeliklerini yeniden serbest bırakan temsilciler Kahire’de geniş kapsamlı bir Müslüman Kardeşler Konferansı düzenlenmesini de kararlaştırdılar.

Ancak Müslüman Kardeşler Örgütü temsilcilerinin Türkiye’de bir araya gelmesi bu örgütün geçmişteki eylemlerini son derece kanlı bir şekilde bastıran Suriye yönetiminde huzursuzluk yarattı.

Konuya yakın kaynaklar, Türkiye’yi “Kardeşler”e destek sağladığı gerekçesiyle daha önce de birçok kez suçlayan Suriye’nin, son toplantıyla ilgili haberleri çeşitli Avrupa başkentlerinde Arapça olarak yayımlanan gazete ve dergilere sızdırdığını bildirdiler. Türkiye’nin Şam üzerinde PKK konusundaki baskılarından sonra, Suriye’nin de Arap dünyasına Ankara’nın “Müslüman Kardeşler”i desteklediği yolunda yaydığı haberlerin arttığına dikkat çeken aynı kaynaklar, Refah Partisi’nin davetinin Suriye’nin girişimiyle, Arap basınına Kardeşler Zirvesi şeklinde yansıdığını kaydettiler.”

Erbakan 1992 yılında gittiği ABD’de İhvan’ın önemli isimleriyle toplantılar yapmıştı...

Erbakan-İran İlişkisi

Türkiye’deki İslam’i çevreler, İran İslam Devrimine sempati duyarlar. Bir İslam devletinin kurulmasını bu çevredeki tüm partiler, örgütler, tarikatlar sevinçle izlediler. Ancak hepsi bu kadar. Birkaç marjinal grup hariç Türkiye’deki İslam’cı örgütlerin hemen hepsi sonraki yıllarda ortaya çıkan gelişmeleri kaygıyla izlediler.

İran’ın İslam ihracına başta Suudi Arabistan olmak üzere, Körfez ülkeleri ve bunların güdümündeki İhvan gibi örgütler karşı çıktılar. Çatışma çıktı. İran, İhvan gibi hareketleri devrimci değil evrimci oldukları gerekçesiyle eleştiriyordu. Bu nedenle Afganistan, Lübnan gibi ülkelerde Şii hareketlerini destekliyordu.

Ortadoğu’da olduğu gibi Türkiye’de de İran’ın ihraç ettiğinin İslam değil Şiilik olduğu hususunda geniş bir cephe oluştu. Evrimci bir çizgiyi izleyen Sünni hareketler giderek İran’a karşı açıkça cephe almaya başladılar. Özellikle 1982 yılındaki Suriye’de İhvan ayaklanmasını İran’ın desteklememesi, üstelik Hafız Esad’ın yanında yer alması tarihsel Şii-Sünni çatışmasını tekrar diriltti.

Refah Partisi, Suudi Arabistan ve İhvan ile iyi ilişkiler içinde olan, Sünni-liberal bir parti. Bu çatışmadaki grubu belli. RP, İslam devrimine sempati duyuyor. Humeyni’ye hayranlık besliyor. Ancak İran’ın Şiilik ihraç ettiğini düşünüyor. Ayrıca İran topraklarındaki Sünni azınlık üzerindeki devlet baskısını da üstü kapalı bir biçimde eleştiriyor.

Refah Partisi ile İran arasındaki ilişkiler İslam ihracı öncesine kadar çok iyiydi. Sonra Türkiye’de yaşanan bir olay ilişkileri soğuttu. 16 Nisan 1988 tarihinde Konya’da RP’nin düzenlediği Filistin halkıyla dayanışma mitingine İran Ankara Büyükelçisi Manucehr Mottaki de katılmıştı. Üstelik büyükelçi miting sona ererken Erbakan’la birlikte mücadele andı içmişti.

Bu olay hem diplomatik çevrelerde hem de Suudi Arabistan’da büyük yankı yarattı. Türkiye basınında birdenbire İran-RP ilişkileri konusunda arka arkaya haberler yapıldı. Mottaki’nin Atatürk karşıtı sözler sarf ettiği gündeme getirildi. Sonunda büyükelçi İran’a gönderildi.

Bu olaydan sonra İran-RP ilişkilerinde bir soğuma devresi başladı. Bu arada RP ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin MSP döneminden bile daha iyi olduğu konusunda kulislerde sözler dolaşmaya başladı. Refah Partisi bölgede ABD-Suudi Arabistan-İhvan sacayağına tekrar yanaşmıştı.

Bu yazdıklarımızdan Erbakan hareketi ile İran arasında bir daha hiç ilişki kurulmadı anlamını çıkarmak yanlış olur. Erbakan pragmatist bir lider. İran’la ilişkilerini kestirip atmadı. Yararlanabileceği her devletle, her örgütle, her türlü ilişkiye geçmekten kaçınmayan bir yapıya sahip. Örneğin; İran devriminin yıldönümünde davet edildiği zaman bu ülkeye gidiyor. En son Şubat 1992 tarihinde devrim törenlerine katıldı.

Erbakan’ın İran’la ilişkileri konusunda bir başka iddia daha var:

“Erbakan’ın; Suudilerin, Amerikalıların temsilcisi olarak İran’la bu ülkeler arasında arabuluculuk görevini yerine getirebilmek için ilişki içinde olduğu şeklinde...”

Ortadoğu’da, Kafkaslarda ABD ile Suudi Arabistan bir taraf, Almanya ve İran karşıt ittifak.

Bu tablo içinde Erbakan hareketinin nerede olduğu Rabıta ile ilişkisi gözden geçirildiğinde daha iyi anlaşılıyor...

Kaynakça
Kitap: Milli Nizam’dan Fazilet’e HANGİ ERBAKAN
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Necmettin Erbakan'ın Geçmişi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir