Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Tehlikeli Bölge... Hatta 20 km. Değil, 100 km. Gireceksiniz

28 Şubat 1997 Muhtırası Öncesi ve Sonrası - 45. Bölüm

Burada 28 Şubat 1997 Muhtırası hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Tehlikeli Bölge... Hatta 20 km. Değil, 100 km. Gireceksiniz

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Tem 2012, 02:36

81

Kuzey Irak'ta; "Tehlikeli bölge... Hatta 20 km. değil, 100 km. gireceksiniz."


Kuzey Irak sorunu giderek genişliyor ve giderek yeni biçimler alıyor.

5 Ağustos 1996 sabahı, büyük gazetelerden ikisinde yer alan haberle sarsıldık:

Türkiye -Demirel’in aylarca önce öne sürdüğü teze uyarak- Kuzey Irak'ta 'yasak bölge' kuruyordu. Irak sınırı boyunca 25 km. derinliğindeki 'emniyet alanı' giriş-çıkışa yasak olacak, giren vurulacaktı.

Hürriyet daha da ilerdeydi: Çekiç Güç'e 'silah yasağı' getiriliyordu. Ertuğrul Özkök, yazısına koyduğu başlıkta soruyordu:

"Güvenlik kuşağı mı, sınır değişikliği mi?"

Demirel'e "10 km. derinliğinde 'tampon bölge' kuruluyormuş" dedim:

SD: "Yok canım öyle bir şey. Şöyle bir şey var: Yani öyle bir tasavvur var. Aşağıda kalan toprakların bir kısmını 'tehlikeli bölge’ ilan edelim gibi. Şey... İçinde kimse olmasın gibi. Yani askeri değil, silahlı kimse olmasın o bölgede gibi."

CA: "Silahlı kimse olmayacak! Herhalde bu işi gerçekleştirmek için sağa sola soruyoruz."

SD: "Hayır, bu kimseye sorulmayacak. Patırtı filan çıkarmadan... gerçekleştirilecek. Onun aslında..."

CA: "Deşifre edilmemesi lazımdı."

SD: "Evet deşifre edilmemesi lazımdı. Çünkü, daha kesin bir şey yok.
Ama 'öbürü' deşifre etmiş."

CA: "Herhalde Çiller söyledi bunu gazetelere."

SD: "Tabii, tabii. Onu söylüyorum. Ona söylendi de. 'Bunu kimseye deşifre etme' diye söylendi de..."

CA: "Yani bu plan; ABD'ye, İngiltere'ye, Fransa'ya..."

SD: "Kimseye sorulmadı."

CA: "Gideceğiz, kalacağız orada, işte PKK bitince çıkacağız... gibi."

SD: "Hayır, hayır. Kimseye bir şey söylenmedi."

CA: "Ama kadın böyle yayıyor."

SD: "Yayıyor efendim. Şimdi Hariciye 2. planda kaldı diye bu, aşağılık kompleksine kapıldı. Şimdi, yani bu açıklamaları yayarak birinci plana geçti.

İşte Clinton'dan mektup hikâyesi... Telefonla konuşmaları hikâyesi. Yok bunlar.

İşte, bu haberler de o türden bir şey. Yani 'ben varım, başkası yok’u oynuyor."

CA: "Ama şimdi büyük spekülasyonlar olacak, rezillik olacak."

SD: "Kendisine söylendi. Hatta ben söylemedim, Başbakan söyledi. 'Aman bunu açıklamalıyım' dedi."

CA: "Ordunun o bölgeye girip yerleşmesi bahse konu değil!"

SD: "Şu anda değil. Ama yapılacak en doğru hareket o. Geçen sene biz söyledik. Dünya kadar içerden dışardan...”

CA: "Peki ama askersiz nasıl olacak o bölge?"

SD: "Eee, işte onları düşünüyorlar. Düşünüyor dediğim işte orayı gözlüyor, tarassut ediyor, bilmem ne yapıyor. Birisi girerse içeri... O sınırda adamlar var zaten. Yığınak yapılıyor. Bundan evvelki yıllarda oraya girilip çıkıyordu. O istikamette bir hazırlık."

CA: "Bu bölgeye kimse girmesin, biz de girmeyelim."

SD: "Tehlikeli bölgedir gibi. Bizim girip girmeyeceğimiz belli değil henüz. O şeye bağlı. Dünyada alacağı reaksiyona bağlı.”

CA: "Yani o bölgeye girip orada kalıp kalmayacağımız?"

SD: "Tabii. Dünya bu... Daha çok ABD, Fransa ve İngiltere'nin vereceği reaksiyona bağlı. Geçen sene Amerika buna karşı çıktı, biliyorsunuz."

CA: "Gene karşı çıkabilir."

SD: "Başka çare yoktur. Hatta 20 km. değil, 100 km. gireceksiniz. Dağın eteklerine kadar 2.800 metre dağların tepesinde sınır mı olur canım? Geçen yıl bunları söyledim, herkes beni kötü kişi gösterdi.

O zaman, 2.800 metre yükseklikte sınırın ne kadar doğru olduğunu izah ede ede bitiremediler. İyi mi?”

CA: "MİT, MGK'da dinlettiği İran'dan sızmaları doğrulayan ses bandını dağıtıvermiş. Erbakan'ın bembeyaz olduğu bandı. MGK, gizlilik falan kimse dinlemiyor."

SD: "Öyle delik olur bazen."

CA: "Bir de Köşk ile Çiller arasında 'gerginlik' haberleri var."

SD: "Yok canım. Ne gerginliği?"

CA: "Gerçekten sizi arayıp sormuyor mu?"

SD: "Arıyor canım. Pek fazla konuşma olmuyor.

Ben size söyledim ya; telefonda pek fazla konuşmak istemiyorum diye. Çok tahrif oluyor, tahrif."

İkinci konuşma: Aynı gün. Saat 23.15. Demirel aradı:

SD: "Bugün yine uzun bir gündü. Sefirlerle konuştum. Bilkent Üniversitesine gittim sonra. Akşamüzeri 'devleti' dinledim."

CA: "Bizde de dünden kalan patırtı gürültü. Tampon bölge!

Bir de operasyon yapılıyor' diye haberler yayıldı."

SD: "Nerede? Sınırda mı?"

CA: "Güneydoğuda. Yok galiba böyle bir şey?"

SD: "Yok canım. Genelkurmay Başkanı saat 19.30’a kadar benim yanımdaydı."

CA: "Tampon mu güvenlik mi neyse, o bölgeden bir şey var mı?"

SD: "Hiçbir şey yok. Şu anda yok.

Bunların hepsi tasavvur. Ne reaksiyon alacaksınız bakalım."

CA: "Bütün televizyonlar da tampon bölgeden söz ediyor. Askerlerin de bu doğrultuda olduğu söyleniyor ve onların da tampon bölge istediği yayılıyor."

SD: "Kardeşim; bu çeşit şeyler davulla zurnayla olmaz ki... Orada fiilen şey yaparsın, defakto bir durum yaratırsın. Davula da zurnaya da gerek kalmaz. Davulla zurnayla gittin mi, yaptırtmazlar!"

CA: "O zaman defakto durum yaratılsın!”

SD: "Fiili durum yaratırsın. İhdas edersin. Konuşup durmanın manası yok. Ona 'demeç bilgi verme' denildi.

Bu meseleye hiç girmemesi söylendi."

CA: "Herhalde Genelkurmay Başkanı da..."

SD: "Evet, Başbakanla ikisi."

CA: "Ama deşifre etmemesi istenilen insan, deşifre ediyor planı."

SD: "Bugünün tartışmalar taaccüp edilecek bir şey. Yani söyleyenlerin de taaccüp ettiği bir şey. 'Bu nasıl iştir' diye.

Bu öyle bir şey ki; uygar insanların elinde bulunan vasıtalar, sopa değildir, küfür değildir, kavga dövüş değildir. Uygar insanların elinde olan vasıtalar ikazdır.

Bundan anlamıyorsa... Nush ile uslanmayanın hakkı kötektir." (Gülüyor)

CA: "Fakat hayret bir şey. Bütün televizyonlar operasyon olduğunu söylüyor. Bir numaralı insansınız. Konuşuyorsunuz. Uçakların uçtuğu, Irak'tan içeri girdiğimiz yazılıyor."

SD: "Aldırma canım. Biraz da böyle meşgul olsunlar. Yarın bunların fasa fiso olduğu çıkar meydana.

Bunların gerçekle ilgisi yok. Bunlar film çeviriyorlar."

(Kahkahalar)

82

Habere bakın, habere:


"Başbakan Erbakan'ın ilişkileri geliştirmek için iki bakanını yolladığı Libya'da, lider Muammer Kaddafi, Türkiye'ye ağır sözler söyledi.

Libya devriminin 27'inci yıldönümü dolayısıyla düzenlenen törenler sırasında Kaddafi, ’Türklerin, Kürtleri boğazlamasını desteklerken Irak'taki Kürtler nasıl korunabilir? Bu büyük bir çelişkidir. Araplar, Batı ve ABD, Kürtleri korumak istiyorlarsa niye onları her gün boğazlayan Türk bıçağını durdurmuyorlar? Türk ordusu Kürtleri avlıyor. Kürtler, Arap, İran ve Türk ulusu gibi bir ulustur. Birleşmeli ve Yakındoğu'da yerini almalıdır.'

Müteahhitlerin alacağı için Libya'ya giden Devlet Bakanları Abdullah Gül ile Namık Kemal Zeybek ise sadece Dışişleri Bakanı ile görüşebildiler.

Kaddafi'nin Türkiye'ye yönelik sözleri kendilerinin katıldığı tören sırasında söylemediğini kaydeden Bakan Zeybek, 'Bizim katıldığımız tören sırasında herhangi bir konuşma yapmadı. Ancak partisinin komiteleri ile bir toplantısı varmış, ben de dönünce orada böyle bir konuşmasının olduğunu öğrendim' dedi."
Kuzey Irak'ta 'geçici tehlikeli bölge' ilanı

(6 Eylül 1996)

Gece. Çankaya Köşkünde 'zirve'. Devletin önde gelen kurumları.

Karar: Kuzey Irak’ta 'geçici tehlikeli bölge' ilan edilecek! Fakat Çiller'in sözünü ettiği 'güvenlik kuşağından' vazgeçildi. Önlemler nasıl alınacak?

"1) Türk-Irak sınırında gözetleme karakolları kurulacak, 2) Bölgenin genişliği, coğrafi şartlara göre bazı yerlerde üç km., ya da on km. olacak, 3) Bu bölgede askeri yığınak yapılmayacak, birlikler gerektiğinde buraya kaydırılacak, 4) Teröristlerin sızdığı geçitler elektronik gözlerle denetlenecek.”

ABD'nin doğrudan Türk Genelkurmayı ile temasa geçtiği ortaya çıktı. Genelkurmay Başkanı Karadayı ABD Genelkurmay Başkanı ile İzmir'de 'gizlice' biraraya geldi.

Fakat, Türkiye'yi yakından ilgilendiren, geleceğe ışık tutan olay, Adli Yıl’ın açılışı törenlerinde yaşandı.

Törende; Türkiye’nin Allah'ın nimetlerini kaynak gibi göstererek dini politikaya alet eden bir zihniyetle yönetildiğini söyleyen Barolar Birliği Başkanı Eralp Özgen; Başbakana bakarak "Laik Türkiye'yi teokratik bir ülke haline çevirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir" dedi.

Özgen, Adalet Bakanı Şevket Kazan'ı eleştirerek "Övülen, Irak’taki infaz sisteminin çağdaşlıkla alakası yok" diye konuştu (5 Eylül 1996).

Barolar Başkanından Cumhurbaşkanı Demirel de nasibini aldı!

Özgen, Demirel’in 'laikliğin koruyucusu' olduğunu söylemesine karşın, şer'i hükümler taşıyan İslam Sigortası anlaşmasını veto etmemesini eleştirdi:

"Bu anlaşmanın onaylanması, laik Cumhuriyete, Atatürk'ün devrimine ve hukuk devrimine en büyük darbedir."

Şunları da söyledi Barolar Başkanı Özgen: "Atatürk'ün reddettiği tarikatlar tekrar gün yüzüne çıkmış, tarikat liderleri parlamentoda parti liderlerine akıl hocalığı yapacak hale gelmişlerdir."

Yargıtay Başkanı Müfit Utku da, Özgen'den önce aynı doğrultuda konuşmuştu.

"Türkiye'ye şeriat getirmeye kimsenin gücü yetmeyeceğini" söyledi. Buna kalkışanların karşılarında hukukçuları bulacağının, laiklik karşıtlarıyla sonuna kadar mücadelenin süreceğinin altını çizdi.

Kazan’a söz verilmedi. Bakanın, sert tepki gösterdiğini yazan Milli Gazete, Barolar Başkanının konuşmasını "pervasız ve densiz" diye niteliyordu.

Kaynakça
Kitap: "Büyüklere Masallar Küçüklere Gerçekler": 10 GERİ GİDİŞE İZİN YOK (28 Şubat)
Yazar: CÜNEYT ARCAYÜREK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 28 Şubat 1997 Muhtırası

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir