Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Refah ve Hükümet, Yukarı 'İktidara' Çkıyor

28 Şubat 1997 Muhtırası Öncesi ve Sonrası - 1. Bölüm

Burada 28 Şubat 1997 Muhtırası hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Refah ve Hükümet, Yukarı 'İktidara' Çkıyor

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Tem 2012, 21:26

SONUN BAŞLANGICI

REFAHYOL'a: "Ölüm anında öne süreceğin o sersemce önemsizliğinden başka hiçbir şey kalmaz elinde..."

1

Refah ve hükümet, yukarı 'iktidara' çıkıyor; ben Köşk'ten 'aşağıya' mesleğime iniyorum...


Hükümet kuruldu.

Kim mutlu, kim değil? REFAHYOL hükümeti, genelde tepkiyle karşılandı. REFAHYOL'u oluşturan partiler dışında kalan siyasal güçlerin, artık tek hedefi vardı:

Bu hükümetin güvenoyu almasını engellemek!

Özellikle DYP içindeki 'kimi muhalif seslere’ güveniyorlardı. Örneğin Rıfat Serdaroğlu gibi düşünenler, partiden ihraç pahasına güvensizlik oyu vereceklerini söylüyorlardı.

DSP lideri Ecevit; DYP milletvekillerine sesleniyor; "Halkın yüzde 80'i RP'ye oy vermedi. Milletvekilleri, güvenoylamasında milletin büyük çoğunluğunun bu kaygısını göz önünde tutmakla yükümlüdür.

Ülkeyi karanlığa götürmekten kurtarmak için REFAHYOL hükümetine ret oyu veriniz" diyordu.

Bir de soru atıldı ortaya: "Yüce Meclis bu gayri ahlaki ortaklığı onaylayacak mı?"

Örneğin Cengiz Çandar şöyle yazıyordu:

"Yeni hükümetin en büyük handikapı 'siyasi ahlaksızlık temeli' üzerine kurulmuş olmasıdır. Eğer bu hükümet, 24 Aralık 1995 seçimlerinden sonra kurulmuş olsaydı, Türkiye'deki güç dengelerini belli ölçüde yansıtabilen bir 'meşruiyete' oturacaktı. Ancak bilinen süreç sonucunda kurulması, Erbakan hükümetinin üzerinde, 'Tansu Çiller'i Yüce Divan'dan kurtarma hükümeti' etiketi ve şaibesini daima taşıyacaktır."

Mümtaz Soysal, bu iki partinin biraraya gelmesinin tarihsel bir sentez' olarak iyi bir şey olabileceğini söyledikten sonra şöyle diyordu:


"Ama herkes biliyor ki, kurulan hükümetin bu çeşit tarihsel, felsefi ve ideolojik sentezlerle hiçbir ilişkisi bulunmuyor ve uzlaşmanın temelinde 'soruşturmaları karşılıklı örtbas etme' vaadinden başka hiç, ama hiçbir şey yoktur."

Sabah'ta Güngör Mengi'nin yazısından:

"Unutulmasın ki demokratik ve ahlaki temelleri bu kadar çürümüş bir dönemde olmasaydık (Erbakan) muradına eremezdi. Erbakan Başbakanlığını, yeminine ihanet eden Çiller'e borçludur."

ANAP başkanlık divanı toplantısından sonra yayımlanan bildiriden:

"Bu hükümet ayıplı bir hükümettir. ANAP yekvücut olarak güvenoyu vermemeye kararlıdır.

Çiller soruşturmaları örtbas etmek için partisini feda etmiştir.

Erbakan da koltuk uğruna bütün ilkelerinden vazgeçmiştir.

TBMM'de yapılacak güvenoylaması bir fazilet oylaması olacaktır.

Bu hükümetin güvenoyu alamaması bir kaos yaratmaz. İstikrarı sağlayacak olan merkez sağdaki bütünleşmeyi kolaylaştırır.”

Kuşkusuz, RP'nin iktidara gelmesinden sonra hemen bütün gözler TSK'ya çevrilmişti.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Karadayı bu tepkilerin oluştuğu gün (1 Temmuz 1996), resmi bir ziyaret için Bulgaristan'da bulunuyordu.

Bulgar Genelkurmay Başkanını ziyaretinden sonra kendisine soru yönetildi:

"Türkiye'de Refah Partisinin iktidara gelmesini Silahlı Kuvvetler olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?"

General şu yanıtı verdi:

"Biz, TSK olarak, her zaman siyasetin dışındayız. Demokrasilerde hükümetler, seçimlerle kurulur, seçimlerle giderler.

Türkiye de demokratik bir ülkedir ve yolu da bellidir. Demokrasiden vazgeçmesi de mümkün değildir. Türkiye, bölgesinde önemli bir güçtür, bir istikrar ülkesidir. Geleceği de daima parlaktır."

REFAHYOL'un kurulması kimi çarpıcı, ama eğlenceli olaylara da yol açtı.

Gaziantep'teki bir radyoya konuşan eski Genelkurmay Başkanı emekli orgeneral, Çiller'in Kilis milletvekili, REFAHYOL'a direneceğini, hatta kimi arkadaşlarla böyle bir hükümetin gerçekleşmesi durumunda partisinden istifa edeceğini açıklayan Doğan Güreş bu kez;

"Şimdilik kabineyi fena bulmuyorum" dedi.

Paşa, güvenoyu için Meclise gitmeyeceğini söylüyordu.

Ama, kabinede 'kendisini rahatsız eden bakan bulunmadığını' söylemeye başlamıştı.

Bu arada aynı gün (1 Temmuz 1996) birbirine fikren çok yakışan iki kişi TGRT'de birarada göründü.

Soruyu soran Mehmet Barlas'tı, yanıtlayan ise Tansu Çiller. Sorular da yanıtlar da tarihsel değer taşıdığı için yayımlamak gerekiyor:

Sorularla yanıtların metnini vermeden önce bir noktaya dikkat çekelim:


Metin okunduğunda görülecektir: Barlas, başta örtülü ödenek olmak üzere, soruşturma komisyonlarına malzeme olan konulan içeren tek bir soru sormuyor Çiller'e.

Medyanın genelde 'siyasal ahlaksızlıktan' söz ettiği günde.

İşte Mehmet Barlas, işte [b]Tansu Çiller:[/b]

Mehmet Barlas: Efendim şunu sormak istiyorum, herkesin sormak istediği sorudur herhalde bu: Bugüne kadar özellikle seçim kampanyasında ve seçim sonrası koalisyon dönemlerinde Er- bakan'la çok büyük laf çatışmalarına girdiniz, güvensizliğinizi belirttiniz ve "Ülkeyi Refah'tan korumak en büyük işlevimdir, varlık

sebebimdir" dediniz. Ve sonra Refah'la koalisyon kurdunuz. Nasıl oldu bu?

Tansu Çiller: Ben bunu çok açık olarak sizinle paylaşmak istiyorum. Ben "Refah Partisi ile koalisyon kurmayacağım" dedim ve 24 Aralıktan sonra, seçimlerden sonra kurdum mu? Kurmadım. Gittim, hatta dedim ki, "iki şey çıkar buradan: bir Refah Partisi ile koalisyon çıkar, bir de Anavatanla Doğru Yol Partisi arasında bir koalisyon çıkar. Ve bunu gelin beraber yapalım, Anavatanla beraber yapalım" dedim. Refah Partisi'ne gitmeyeceğimi açıkça deklare ettim ve çağrıda bulundum, özveride bulundum, dedim ki, "Gelin beraber kuralım, ben Başbakanlığı da veriyorum, ben birçok şeyi de veriyorum, Meclis Başkanlığını da veriyorum, bu birlikteliği deneyelim." Ancak yürümedi. Yürümediğini Türk halkı gördü, icraat yapamadık. Bir büyük çekişme ortamı, rekabet ortamı ortaya çıktı.

Bütün bunlardan herkes yara aldı. Ben bunu söylerken bir şey daha söyledim, dedim ki, "Bakın eğer Doğru Yol Partisi ile Anavatan Partisi'nin kuracağı bu koalisyon eğer işlemezse, ondan sonra kaçınılmaz olan Refah Partisi koalisyonudur." Bu demokrasinin de gereği, Meclis aritmetiğinin de gereği. Şimdi burada bir şeyi daha gördük. Türkiye'de bir toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç var. Bu toplumsal uzlaşma, değişik fikirleri olan iki partinin biraraya gelmesiyle mümkün. Bu değişik fikirlere sahip olan iki parti, Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi'dir. Bizim bir programımız var, görüşlerimiz var, Refah Partisi'nin var. Biz yapmasaydık eğer, belki bir gün sonra, en geç iki gün sonra şartsız olarak bunu, Sayın Erbakan'a, Mesut Yılmaz ayrıca haber yollamış ve bunu kendisi de ifade etti, esasen Anavatan yapacaktı. Onların birbirlerine daha yakın partiler olduğunu da gördüm. Yani bizim bu uzlaşmayı, ama birtakım meselelerimize sahip çıkarak, adeta demokrasi devrimini, anlayışta bir devrim ortaya koyarak Türkiye'nin bundan çıkması ve hemen icraata geçmesi lazımdır. İcraat en önemlisi.

Mehmet Barlas: Uzlaşma dediniz. Demokratik bir uzlaşmanın aranılması. Zaten Refah Partisi'nin varlığı inkâr edilmez bir gerçek. Türkiye'nin en az yüzde 20'si oy veriyor. Yolda yürüdüğünüz zaman 100 kişiden 20'si Refahlı, bunu yok saymak mümkün değil. Fakat mesele Erbakan'dı. Erbakan İslam dinarını kaldırıyordu, kendilerinin dışındaki insanlar için 'batıl düzen1 diyordu. Bu protokolü hazırlarken farklı bir Erbakan mı gördünüz?

Tansu Çiller: Bu protokolü hazırlarken açıkça şunları ifade etti, dedi ki, "Bizim söylediklerimiz geride kalmıştır. Şimdi yeni bir protokol yapacağız. Bu ikisinin beraberce ortaklaşa yapacağı protokoldür" dedi ve biz buradan temsil ettiğimiz fikirlerin orada olması için gayret gösterdik ve bu uyum sağlandı. Şimdi ben şunu açıkça söylüyorum: Biz hem inananların partisiyiz, hem laik Türkiye Cumhuriyeti'nin temsilcisiyiz. Bunları bütünleştirmek lazım, bunları uzlaştırmak lazım.

Bunları karşı karşıya dikmek değil, tam tersine birbirleri ile bütünleşen ve bir an önce icraata geçen, bir an önce halkın birtakım ihtiyaçlarına cevap veren bir hükümet olma azmi içindeyiz. Burada bir de güzel bir birliktelik gördüm. O birliktelik şu: Biz büyük sermayenin bir-iki kişinin elinde olan bir parti değiliz. Aynı şekilde Refah Partisi de değil. Yani birtakım bir-iki çıkar odağı, bir-iki çıkar meselesine dayalı bütünleşme bizim partimizde yok, ama Anavatan'da bunun olduğunu gördüm. Anavatan birtakım çıkar gruplarınca, hatta çok ufak temsilcilerce teslim alınmış durumda. Biz bundan uzağız.

Mehmet Barlas: Merak ediyorum, hiç çalışma yaptınız mı? Şimdi Erbakan'ın biyografisine baktığınız zaman İstanbul Lisesini hep iftiharla bitirmiş. Teknik Üniversiteyi birincilikle bitirmiş. Almanya'ya gitmiş, orada üç tane doktora tezi vermiş, yani çok ciddi, çok çalışkan bir insan. Bundan önce işbirliği yaptığınız siyasi liderlere benzemiyor. Bu sizi ürkütmüyor mu? Gerçekten yeteneklerini kanıtlamış gençliğinden itibaren. 1965'lerde çıktığı siyasi yolu bugüne kadar getiren bir insan. Acaba o icraat yaparken çok hızlı icraat yaparsa sizi yok etmez mi?

Tansu Çiller: Hayır, hiç öyle düşünmüyorum. Çünkü aynı şekilde biz de kendimizi kanıtlamış bir kişiliğe sahibiz. Aynı şeyleri biz de yaptık. Geçmek istemiyorum, kendimden bahsederek şunları şunları yaptım demeyi de hoş görmüyorum ama çok sağlam olduğumuzu düşünüyorum, iyi bir işbirliği ortaya konabilir ve özellikle hükümetsiz bırakamazdık Türkiye'yi. Yani bir an önce birtakım odakların esiri olmadan, bir an önce halkın meselelerine eğilen ve hem laik Türkiye Cumhuriyeti'nin temsilciliğini yapan, hem inançlı insanları bütünleştiren, ki biz onu temsil ediyoruz ve bir an önce de icraatı ortaya koyacak, bakın günlerdir, haftalardır hiçbir şey yapılmıyor Sayın Barlas, ben üzülerek görüyorum; ekonomi çok ciddi bir biçimde kötüye gidiyor.

Bugünlerde herkes bir şey söylemeye başladı. "Ekonomi kendi kendini götürüyor, işadamları zaten götürüyor" diye. Ama hatırlayacaksınız 5 Nisan öncesinde aynı ekonomi tümüyle çökmüştü, bankalar kapanıyordu. 1 dolar dışarıdan borç alamaz haldeydik. Orada bizim yaptıklarımızla aştık ama bünyeye bir tür antibiyotik veriyorsunuz, o antibiyotiği kestiğiniz an hakikaten çok ciddi sıkıntılara ekonomi girebiliyor. Bunu tekrar görüyorum, bunun üzerine bir an önce gitmek lazım. Dış dünya var, Gümrük Birliği var, istihdam meselesinin Gümrük Birliği ile bir an önce halledilmesi lazım.

Mehmet Barlas: Kronik hastalıklar var; bütçe açıkları diyoruz, işte KİT açıklarından, sosyal güvenlik sisteminin problemlerinden kaynaklanan, devletin büyük harcamalarından kaynaklanan bir problem var. Bunun ilk anahtarı da galiba özelleştirme. Şimdi özelleştirme konusunda Necmettin Erbakan'ın 1993 yılındaki büyük kongresinde açıkladığı ilkeler var. "Biz özelleştirmeden yana bir partiyiz. Biz özel sektör partisiyiz. Vatandaş zengin olmalı ki devlet zengin olsun." Yani özelleştirmeye karşı Erbakan'ın bir sakıncası yok, fakat Erbakan'ın yabancı sermayeye karşı bir sakıncası var.

Aynı konuşmada, partisinin programlarında da, Türkiye'ye gelen yabancı sermayenin, ki özelleştirme galiba yabancı sermaye olmadan da pek olamaz, bütün dünyada böyle; yabancı sermayenin tekeller yaratacağını, dışa bağımlılık yaratacağını söylüyor. Bu konuda bir konuşmanız oldu mu?

Tansu Çiller: Biz açıkça hem yabancı sermayeyi teşvik edeceğimizi, hem Gümrük Birliği için bir uzlaşma içinde olacağımızı ve ona ilişkin birtakım uyum kanunlarını çıkarmaya devam edeceğimizi açıkça ifade ettik. Özelleştirmeyi ifade ettik. Aklın yolu birdir. Uzlaşılabileceğini görüyorum ve protokolde bu uzlaşma ortaya konmuştur. Birtakım partiler bazı şeyler söyleyebilirler daha önce, ama Sayın Erbakan'ın bana ifade ettiği şey şu oldu: "Biz başka şeyler söylemişizdir, siz başka şeyler söylemişsinizdir, ama şimdi biraraya gelip söylediklerimiz geçerlidir." Bizim şu anda söylediklerimiz geçerlidir. Bu uzlaşma da protokolle ortaya çıkmıştır.

Mehmet Barlas: Özelleştirmeden sorumlu bakanınız kim olacak?

Tansu Çiller: Özelleştirmeden sorumlu bakan dağılımlarını henüz yapmadık, ama bunun geleneksel dağılımı mevcuttur. O geleneksel dağılım doğrultusunda hareket etmek için Sayın Erbakan'la bir görüş birliğine vardık.

Mehmet Barlas: Ne kadar bir süre tanıyorsunuz, mesela Türkiye'deki bu bütçe açıklarının KİT'ler kanalından kapanması için size göre ne kadar süre lazım? İkibuçuk yıl Başbakanlığınız var, 4 yıl geride kalan iktidar var, şimdi önümüzde tekrar yıllar başlıyor. Kayıp yıllar devam edecek mi?

Tansu Çiller: Şimdi ben aşağı yukarı 2,5 yıl Başbakanlık yaptım. Meclis'te en uzun Başbakanlık yapmış kişiyim. Çok ciddi bir birikim var. Aslında bir neden de bu koalisyonu kurmamda bu birikim kaybolsun istemedim. Hakikaten verebileceğim çok şey var. Gördüm ki Sayın Yılmaz hakikaten icraat yapabilecek bir yapıda değil ve Erbakan'la böyle bir koalisyon yapması birçok bakımdan çok sakıncalı olabilir. Önümüzde şu saatte şu yapılacaktır, şuraya kadar bütçe açığı kapanacaktır demem. Ama bunun yolları ve yöntemlerini biliyoruz. Yapılabilecek en hızlı bir biçimde gidebileceğimizi görüyorum. Çünkü Mecliste sağlam bir çoğunluk ve çalışma olacak.

Mehmet Barlas: Ama biz vadesiz senetlerden sıkıldık artık, bu sefer vadesi olması lazım. Demirel demişti ki, "Ben yüz günde şunu yapacağım, beş yüz günde enflasyonu tek rakamlıya indireceğim" demişti. Yüzde 80'lerde bıraktı gitti. Şimdi ben diyorum ki, mutlaka bir 100 gününüz olmalı. Var mı böyle bir şey?

Tansu Çiller: 100 günümüz yok ama her ay ortaya çıkaracağımız bir şey var. Göreceksiniz ki, her ay Türk kamuoyunun önüne çok ciddi bir değişim, bir yenileşme, halkı ferahlatan bir şey koyacağız. Bu sağlık reformunda olacak, bu tarımda, benim BİT dediğim o birliklere ilişkin özelleştirme olacak ve çok ciddi biçimde özelleştirme alanında, PTT'nin T'si dahil adımlar atabilecek konumdayız.

Biz birtakım şeyleri hazırlamıştık. Mesela Karkamış Barajının temelinin atılması üç ay içerisinde bizim hazırladığımız şeyin sofraya konmasıdır. Çok hazırlanmış şeyler var, onlar hızla sofraya konacak. Şöyle söyleyeyim; her ay bir önemli proje, bir önemli değişim projesi gündeme gelecek ve bunu alacağız, anlatacağız, Meclise götüreceğiz, çıkaracağız, uygulamaya koyacağız.

Mehmet Barlas: Sizin Başbakan Yardımcısı olarak yetkileriniz ne? Yeni bir statü mü oluşacak?

Tansu Çiller: Ben ekonomi ile yakından ilgileneceğim ve Dışişleri ile yakından ilgileneceğim. Terör mücadelesi elbette çok önemli bir olay, içişleri kanalı ile bunun üzerinde duracağız. Bakın şunu söyleyeyim: Türkiye'nin bütünlüğünden, dirliğinden, üniter devletinden, terör mücadelesinden katiyen vazgeçilmez. Türkiye'nin ekonomisini raya oturtmak için bıraktığım yerden, çünkü bir antibiyotik verdik, geri gitti, ters tepti; her şeye yeniden başlanacak ve halkın yanında bir mücadele verilecek. Çünkü kimse bu iki parti de hiç kimsenin esiri değil. Biri halk mücadelesi olacak. Bir de dış dünyaya karşı doğusuyla batısıyla bir uzlaşma, nasıl toplumun içinde bir uzlaşma olacaksa, toplumun dışında da, doğusuyla batısıyla bir uzlaşma sürecine gireceğiz. Bunun için umutvarım. Yapılabilmesi için gerekli olan her şeyi yapmak isterim.

Sayın Barlas bir şey daha söylemek istiyorum. Bakın ben Refah Partisi ile koalisyona girmeden önce, acaba ülke için başka bir formül var mı diye, bütün bunları yapmak için çok araştırdım ve bir dörtlü koalisyon önerdim. Bu dörtlü koalisyonun olmayacağı bütün liderler tarafından söylendi. O zaman o dört parti arasında en büyük parti idim, özveride bulundum, dedim ki, "Bir başka kişi bulalım, hatta teknokrat bulalım." "Hayır" dendi. Üçlüye razı oldum, ona da "hayır" dendi.

Mehmet Barlas: Pardon, bu arada bir şey sormak istiyorum. Gazetelerde bugün bir haber vardı. "Sefa Giray ya da Kaya Erdem Başbakan olsun, ben ANAP'la koalisyon kurmaya hazırım" demişsiniz. Böyle bir haberleşme oldu mu?

Tansu Çiller: Buna kadar gitti.

Mehmet Barlas: Yani bu isimleri söylediniz. "Mesut Yılmaz'ın yerine Sefa Giray Başbakan olsun ben razıyım" dediniz.

Tansu Çiller: Evet, ona dahi cevap gelmedi ve şunu gördüm ki, Sayın Yılmaz'la icraat yapmak mümkün değil. Yani Sayın Yılmaz'ın aklında memlekete hizmet etmek değil, başka şeyler yatıyor.

Mehmet Barlas: Ama size birleşelim diye haber gönderdi, iki partinin birleşmesi projesi rafa mı kalktı?

Tansu Çiller: Hayır, bu proje benim projem. Bu projeyi ısrarla ortaya koyan, o protokole yazdıran, aman seçim işbirliğine gidelim diye benim başkan yardımcım Sayın Ekinciyi onlara yollayan benim. Bunun sahibi benim. Eğer Sayın Yılmaz bu noktaya geldiyse bundan büyük bir sevinç duyarım. Ama biz birlikte iken, ben bunun için kurdum o iktidarı ve ortaklığı. Yapamadık. Yani bir büyük kavga kondu. Kavganın nedeni de açıktı, bakın söyleyeyim. Bir sürü yolsuzluk meseleleri çıkarıldı ortaya. Aslında hiç öyle değil.

Seçimden önce başlanmış bir senaryo üzerine gittiler. Burada ortaya çıkan şey şu oldu: "Çiller ilk 6 ay kongrelerini yapacak. Partisine hâkim olacak. İkinci altı ay Başbakan olmadan önce Anadolu'yu dolaşacak, sonra gelip iki sene Başbakanlık yapacak. Biz bunu tutamayız. Tutamazsak ne yapalım? Gol atmaya gidiyor, arkasından tutup indirelim." Felsefe bu idi. Şimdi sizin sorunuza tekrar dönüyorum. Ben birleşmenin, bu projenin sahibiyim, ben buna inanan birisiyim. Biz iktidarda beraberken yapamadık bunu, çünkü tabanlarımız aynı. Rekabet hissi öne çıktı. Şimdi biz birimiz iktidarda oluruz, birimiz muhalefette oluruz, aynı şekilde bütünleşmeyi CHP ile SHP yaptı. Birisi iktidardaydı, öbürü muhalefette idi. Bu bütünleşme için gerekli olan kavgadan uzak kalabilmek, yani bir uzlaşmaya doğru gidebilmek. Şimdi bakın, bütünleşmenin gerçek şekline bakalım, uygulamasına bakalım. Beldelerde, ilçelerde, illerde iki tane iskemle var. Biri Anavatan Partisi'nin il başkanı, birisi Doğru Yol Partisi'nin il başkanı, beldelere kadar bu böyle. Üstten aşağıya kavga etmişiz. Herkes birbirinin boğazına sarılıyor. Bu bütünleşmenin olması mümkün mü böyle psikolojik bir ortamda? Değil.

Demek ki ilk önce bir uzlaşmayı, bir kavgadan uzak, memleket meseleleri etrafında konuşmayı öğrenmemiz lazım. Bunu yaptığımız oranda bunu hemen hayatiyete geçirmek mümkün olur. Çok kısa bir zamanda da mümkün olur.

Mehmet Barlas: O zaman Sayın Çiller, bunu Sayın Mesut Yıl- maz'a "Gel görüşelim" çağrısı olarak alabilir miyiz? "Gel artık uzlaşalım, yumuşatalım aramızı."

Tansu Çiller: Tabii. Gelelim konuşalım, memleket meselelerini konuşalım, yapacaklarımızı konuşalım. Niçin birleşeceğiz? Yapacak şeyler üzerinden birleşilir. Birleştiğimiz zaman kavga ederek birleşirsek, bu bütünleşme büsbütün eritir. Bunu gördük. Bakın iktidarda beraberce eridik. Bütünleşirsek de beraberce eririz. Ama bütünleşmeden uzaklaşalım anlamında değil, bilakis bütünleşmeyi yapalım ama bir sağlıklı ortamda yapalım. Nedir bu sağlıklı ortam? Oturalım, memleket meseleleri etrafında uzlaşan bir birlikteliği ortaya koyalım ve bunu eğer kavga etmeden yaparsak biz SHP ve CHP'nin yaptığı gibi bütünleştikten sonra erimeyiz. Çünkü onun gereğini yapar, bütünleşiriz. Bakın onlar bir miktar çekişmeyi devam ettirdiler. Halk sevmiyor, halk kavgayı sevmiyor. Halk, "Bana ne vereceksin" diyor. Ben bunun peşindeyim.

Mehmet Barlas: Dış politikaya gelmek istiyorum. Pek çok problemler var ve siz Dışişleri Bakanısınız aynı zamanda. Mesela Suriye olayı var. Geçmişte hiç görülmedik bir şekilde Türkiye ile Suriye'nin arası gerginleşti. Hatta sınırda asker yığınağı olduğuna dair söylentiler iki taraftan da geldi.

İkincisi, Yunanistan'da Simitis dün Pasof Kongresinde yeniden Başbakan oldu. Kongreye kadar çok sert götürüyordu, galiba rekabetinden ötürü ama Kıbrıs konusunda çok önemli gelişmeler var. Amerikalılar, Birleşmiş Milletler temsilcimiz durmadan gelip gidiyor. Kıbrıs'ta da galiba bu yaz çok sıcak bir yaz yaşanacak. Kuzeyde Yeltsin'in seçimi garanti gibi görünüyor, kurduğu ittifaklardan sonra. Türkiye'nin çevresinde herkes diyor ki, "Biz içeride birbirimizle boğuşurken -liderlerimiz- dışarıda da kuşatıldık." Böyle bir duygu sizde var mı?

Tansu Çiller: Ona hiç şüpheniz olmasın. Benim bu koalisyonu kurmamda ve iktidara gelmek için gayret göstermemdeki ana nedenlerden bir tanesi bu. Biz biliyorsunuz Türkiye'yi çok ciddi olarak kendi komşuları nezdinde bir büyük Türkiye imajıyla yukarı çıkarmaya başladık. Bu Orta Asya'da böyle oldu, Avrupa'da böyle oldu ve hatta Ortadoğu'da Türkiye bir güç odağı olarak belirdi. Ancak son aylarda ne oldu da Türkiye bu hale düştü diye insan sormadan geçemiyor. Çünkü Azerbaycan'dan Avrupa'ya kadar, Ortadoğu'dan Rusya'ya kadar herkes "Türkiye'ye ne oldu" diyor. Şimdi yeniden bir uzlaşmaya gitmek lazım. Ben bu toplumsal uzlaşmanın, Türkiye içindeki toplumsal uzlaşmanın artık kaçınılmaz olarak gelinen noktada, başka çaresi olmadan gelinen noktanın Türkiye için hayırlı olabileceğini de düşünüyorum. Bir yandan içeride bu uzlaşmayı sağlarken, bir yandan komşuları ile bir büyük anlayış devrimi olarak Türkiye'nin yeni bir çıkarıma girmesi ve bu uzlaşmayı kendi komşuları ile sağlaması mümkün olabilecektir. Bunu yaparken elbette kendi çıkarlarımızı ve kişiliğimizi muhafaza edeceğiz, ancak "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" anlayışı mutlaka egemen olacak.

Mehmet Barlas: Peki Avrupa'ya gittiğiniz zaman nasıl anlatacaksınız, çünkü genel seçimden önce çok konuşulmuştu; “Eğer bizi desteklemezseniz Refah gelir" diye bir söyleminiz vardı. Şimdi acaba Başbakan Sayın Erbakan sizinle birlikte Avrupa seyahatleri yapacak mı? Avrupa Birliği'ne üye ülkelerde Necmettin Erbakan'ı da görecek miyiz?

Tansu Çiller: Bizim protokolümüzde Gümrük Birliği'ne ilişkin her şeyin devam edeceği anlayışı çok kesin hatları ile ortaya konmuştur. Türkiye'nin Gümrük Birliği niçin önemlidir, söyleyeyim; istihdam için önemlidir. Bakın biz oralarda, özellikle Doğu Anadolu'da, orada olan arkadaşlarım bilirler, Ege tekstilini Doğuya götürebildik. Niye götürebildik oraya? Bir yandan GAP nedeni ile su geldi, pamuk orada üretiliyor. Bir yandan da ihracat yapabilecekler için Ege tekstilcileri bugün Doğuya gelmiş durumdadır. Kabul edelim.

Bugünkü sanayide, dünya sanayiinde istihdam üzerine genişletilebilecek çok az sanayi dalı var. Bunlardan bir tanesi tekstildir. Tekstil ve yan sanayi Gümrük Birliği'ne çok geniş biçimde açılım sağlayabilecek ve istihdam sağlayabilecek konular. Bunun üzerine gitmek lazım, bundan vazgeçemeyiz. Bütün bunları bu açıklıkla anlattığımız zaman, aklın yolu birdir. Türkiye bunun üzerine gidecektir. Ancak milli çıkarlarını da koruyarak gidecektir. Bunun gerektiği zaman kavgasını da vereceğiz. Ama Türkiye bu yoldan şaşmadan devam ederken, öbür taraftan Doğu olsun, Orta Asya olsun, Ortadoğu olsun bütün komşularıyla uzlaşma içine girerek dünya barışına da katkıda bulunacak.

Mehmet Barlas: Efendim sonuçta Sayın Erbakan'ı Avrupa'da görecek miyiz? Bütün Başbakanlar gider.

Tansu Çiller: Tabii mutlaka gitmesinde yarar vardır, gidecektir de. Ve dediğim gibi bu dönüşümlü bir olaydır. Bize sıra geldiğinde de biz gideceğiz ve bunun Türkiye'de artık gelinen noktada kaçınılmaz olduğunu ifade edeceğiz. Ve bu toplumsal uzlaşmayı biz Türkiye'de yaratıyorsak dünyada da yaratmamız lazım.Yani bizim söylediğimiz şey şu oldu: artık kültürlerin biraraya gelerek birarada yaşamasını öğrenmeleri lazım. Ben Refah Partisi'nin iktidara gelmesini istemedim. Bu doğrudur. Bunun bir tek yolu vardı. Doğru Yol Partisi ile Anavatan Partisi'nin uyumlu, çalışabilir bir icraat hükümetini kurmaları. Eğer bu kurulamıyorsa o zaman bunun içine gidip buradan Türkiye'yi yine yoluna devam ettirecek olan bir iktidarı kurmak, ülkeyi hükümetsiz bırakmamak gereği vardır. Bunu da bir şans olarak görüp, burada her olumsuz işin içinde bir olumluyu yakalamak meselesi vardır. Buradaki olumluyu yakalamak şudur; bir toplumsal uzlaşmadır, bir demokratik devrimdir, bir anlayış devrimidir, bunu yakalamak ve Türkiye'nin sahip olduğu ilkelere, sahip olmaya devam ederek yoluna devam etmektir.

Mehmet Barlas: Bir de güvenoyu meselesi var tabii. Partinizden birtakım insanlar, bugün bir kişi daha galiba ayrıldı; Sayın Gaydalı. Güvenoyu konusunda ne düşünüyorsunuz?

Tansu Çiller: Güvenoyu konusunda bir sıkıntımız olacağını zannetmiyorum. Ancak arkadaşlarımızın hepsi bir parti disiplini içinde bu meselenin üzerine gideceklerdir. Çünkü aklın yolu birdir. Biz buraya kadar gelirken bütün etaplardan geçtik, özveride bulunduk. Anavatan'ın üçüncü parti olmasına rağmen hem Başbakanlığı hem Meclis Başkanlığını verdik. Bir büyük gayret içerisinde olduk, işlemedi. Sonra döndük, "Gelin dörtlü koalisyonlar kuralım" dedik, olmadı. “Gelin üçlü koalisyonlar kuralım" dedik, olmadı. Ondan sonra eğer biz yapmasaydık açık bir biçimde ortaya çıkacak olan, Anavatanla Refah Partisi'nin koalisyonu idi. Türkiye için daha hayırlı olan, daha farklı görüşlere sahip olan Doğru Yol Partisi ile Refah Partisi'nin biraraya gelmesi olurdu bu noktadan itibaren. Olayı bu şekilde gördüğümüz zaman, bütün arkadaşlarımın da bunu anladığını görüyorum, tabanın bunu anladığını, teşkilatımızın bunu anladığını görüyorum ve o doğrultuda birlikte hareket ediyoruz.

Mehmet Barlas: Efendim, sizin bu tarihi uzlaşma dediğiniz bir-

ligin inşallah başarılı olmasını diliyoruz. Ülkede yeniden reformların ve icraatların başlamasını diliyoruz.

Tansu Çiller: Önemli olan o.

Mehmet Barlas: Ve başarılar diliyoruz.

2

1 Temmuz 1996 gününün benim için başka bir önemi vardı.

O gün saat 20.15'te Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e Köşk'teki başdanışmanlık görevinden 15 Temmuz 1996 günü istifa ederek ayrılacağımı söyledim.

Emel Yatmaz bizi yalnız bıraktı.

Demirel, "Bugün ünlü profesör Bernard Lewis'i kabul ettim" dedi:

"80 yaşında ama dipdiri. 'Ortadoğu' diye bir kitabı var.

Bana bugünkü RP iktidarını sordu. 'Bu, legal bir parti. Bizim Anayasamıza göre iktidar olmaması diye bir şey yok' dedim.

'Dışarda çok sıkıntıya uğrarsınız' dedi.

Eee, ne var ne yok bugün?"

Yanıtladım:

"Bugün 1 Temmuz 1996. Tam üç yıl önce 15 Temmuz 1993’te beni kabul ettiniz. Saat 18.30'du.

Sizden birçok kez ayrılmama 'izin vermenizi' rica ettim. Vermediniz.

Bu üç yıl benim açımdan bomboş geçti. Hiçbir şey yapmadım. Hiçbir şey üretemedim. Ne yazdım, ne de başka bir şey yapabildim." Demirel araya girdi:

"Üç sene mi? O kadarcık mı? (Hafif alaya alıyordu) Boş geçmişse, fena mı?" dedi.

Yanıtladım:


"Yok beyefendi. Bu yaşta, benim yaşımdakiler için 3 yıl çok önemli bir zaman, çok önemli.

Şimdi 15 gün önceden, 15 Temmuz 1996 günü istifa ederek ayrılacağımı size söylemek istiyorum."

Demirel yine araya girdi:

"Uzun vade koyuyorsun." (Yani "15 Temmuza 14 gün var, ne diye bugün istifam vermiyorsun da 14 gün sonrayı söylüyorsun?" demek istiyor.)

Yanıtladım:

(Elimi ceketimin sağ iç cebine atıp aylardır orada durduğu için artık .kenarları aşınmış olan, içinde tek cümlelik istifa mektubumun bulunduğu zarfı çıkardım. Gözlerini zarfa dikti.)

"İsterseniz; işte (zarfı gösterdim) hemen vereyim istifa mektubumu. Gazetecilikten alıştık. İstifamızı 15 günlük bir ihbar süresiyle veriyoruz."

Demirel: (Hareketimin alaya gelir tarafı olmadığını anlamıştı ki, ciddileşti) "Yok. Hayır. Dur bakalım. Görüşürüz bunu daha. Hele güz gelsin, eylül..." dedi.

Yanıtladım:

"Yok, yok beyefendi. İstifa edeceğim.

Ben 15 Temmuz derken, hani tarihi bir gün olsun benim için, tam üç yılın dolduğu güne rast gelsin istemiştim. Bir de alışmışız böyle süre vermeye.

Yoksa hemen verebilirim, şu anda istifa dilekçemi.

Buraya beni siz aldınız. İstifamı size vermek isterim. Yok 'Necdet Seçkinöz'e ver' derseniz, ona da veririm.

Ben bürokrasiye alışamadım."

Demirel:

"O başka bir şey."

Yanıtladım:

"Gazeteciler özgürlüğe düşkün. Üstelik bürokrasiye göre çok daha etik sahibi."

Sonra 'ne var ne yok'lara geçtik.

Ben genel ve ayrıntılı bilgiler veriyordum. Düşünceliydi.

Bence bu hükümete Türkiye'nin içeride ve dışarıda hangi önemli sorunları olduğunu ve bu sorunların hangi noktada bulunduğunu saptayan bir mektup yazıp vermeliydi. Bu görüşüm "Bunlara ne vereyim?" diye sorduğu zaman aklımdan geçenlerdi.

SD: "Koca Türkiye burası. Neler görmüş neler geçirmiş."

CA: "Güneri Civaoğlu Ankara'da. Askerlerle, Çevik Bir Paşa'yla konuşması ilginç. Tuhaf gelecek ama, Erbakan'dan nefret ediyorlar. Çiller'i, örneğin dış politikada başarılı buluyorlar. Bir süre için işlerin nasıl gittiğini gözleyip izleyecekler."

SD: "Çalışmaları rölantiye alıyorum."

CA: "Çok iyi edersiniz."

SD: "Sıcak! (Elimi sıktı) Yarın görüşürüz."

3

Çarpıcı haberlerin ardı arkası kesilmedi.

Önce ABD'den gelen haber şaşkınlık yarattı: Dışişleri Sözcüsü Nicolas Burns'ün, "Laiklik şart değil" diyerek yarattığı şaşkınlığa bir yenisi eklendi:


"Çekiç Güç'ü Erbakan uzattı" diyordu.

TBMM Başkanı Kalemli "Çekiç Güç'ü hükümet değil, TBMM uzattı" diye sert çıktı ve ABD’yi uyardı. Burns, ikinci bir açıklamayla 'yanlışını' düzeltti.

Ve... Erbakan, Askeri Şûraya başkanlık yaptı.

Yıllarca irdelenecek konuyu -Milliyet- yeniden açtı:

Avrupa Milli Görüş Teşkilatının RP'ye her yıl 2.8 trilyon lira gönderdiğini açıkladı. Bu bilgiler, Alman Gizli Servisinin bir raporundan alınmıştı.

Büyük gazetelere göre, 'hükümetin basından intikam almak için çıkarttığı’ promosyonu sınırlayan yasayı Demirel'in veto etmesi manşetlere geçti.

Yasayı çıkaran Sanayi Bakanı Yalım Erez ise, "Esnafa ceza kesiyorum. Basına neden kesmeyeyim?" diye karşılık veriyordu medyaya.

Milli Gazete, REFAHYOL'a başka bir ad bulmuştu: "Umut hükümeti!"

Bir başka haber dudakların bükülmesine yol açtı:

Erbakan'ın Askeri Şûra nedeniyle Anıtkabir'i ziyaretinde deftere yazdığı:


"Yüce milletimizin eşsiz İstiklal Savaşının büyük komutanı ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk"

(2 Temmuz 1996) Milli Gazete, "Müjdelere hazır olun" diye başlık attı. Koalisyon hükümeti 'ekonominin son durumunu' görüşmüş ve 'güvenoyu almadan hizmete dört elle sarılmıştı.' Gazete böyle yazıyordu.

Acelesi olan sadece Erbakan değildi.

ABD de derhal harekete geçmişti. Ankara'da temaslarda bulunan ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Peter Tarnoff ile ABD Savunma Bakanı Yardımcısı Jan Lodal'ı Erbakan'la görüştürdü.

Amerikalılar, RP ile Türkiye'de neyin değişeceğini veya değişmeyeceğini, RP'ye karşı direnmelerin çerçevesini ve tabii TSK'nın olası hareketini saptamaya çalışıyordu.

Görüşmenin içeriğini Devlet Bakanı Abdullah Gül açıkladı. Amerikalıların Erbakan'la yaptığı konuşmada Dışişleri Bakanı Çiller bulunmadı.

4

Alaylı bir sesle;

"DYP'deki muhalefet toplandı” dedim Demirel'e (2 Temmuz 1996):


"Toplam 7 kişi!"

Demirel bir heykel kadar sakindi. Aklından geçenler yüzüne yansımıyordu.

Amerikalılarla görüşmüştü. Erbakan'ın neler görüştüğünü Gül'ün açıkladığından ve Çiller'in 'içeride bulunmadığından' söz ederken Cumhurbaşkanı ayağa kalktı, masa üzerinde bir şeyler aradı, bulamayınca Emel Hanım'ı çağırdı.

"Bir Amerikan dergisinden kestiğimiz bir kupür vardı" diye sordu.

Emel Hanım buldu, verdi. Newsweek dergisinin Haziran 1996'daki sayısında çıkan bir tabloydu: Türkiye bölümünde "Erbakan's Welfare Party in charge, and looking out for the welfare of... ex-P.M. Çiller" yazılıydı.

Demirel çevirdi:


"Erbakan'ın Refah Partisi eski Başbakan Tansu Çiller'in 'refahını' sağlamak için görevde."

Gülüyordu. Her zamanki havasındaydı. İstifamla ilgili görüşmemiz sanki gerçekleşmemişti.

Sonra küçük açıklamalar yaptı:


"Dışişleri Müsteşarı bana, Erbakan'a yazılı bir metin verdiklerini, Amerikalılarla konuşurken Erbakan'ın o metni aynen’ okuduğunu söyledi. Yumuşak bir metin."

Cumhurbaşkanına MED TV'nin Londra'daki yayınlarının durdurulduğunu söyledim.

"Başka yerden yayına başlar" dedi.

(3 Temmuz 1996) Demirel dün de bugün de hayli soğuk!

Akşam saati: "Ne var, ne yok?"

Güvenoyu için çeşitli söylentiler, girişimler. DSP'den Kubilay Uygun transfer.

Demirel, Münif İslamoğlu’na Enver Paşanın kemiklerini getirme görevi vermiş. 'Kemikler' 8 Ağustosta geliyor.

Kısa konuşma. Ayağa kalktı, "Yarın görüşürüz" dedi, elimi sıktı.

Bugün Ecevit'in siyasal girişimi gözde haber:

"Hükümet formüllerinden (bugüne kadar) uzak duran Ecevit, RP-DYP hükümetinin güvenoyu alamaması halinde, 'RP’siz bir model üzerinde anlaşabileceklerini' söyledi."

Kimine göre, güvenoyu nedeniyle Ankara'da 'topyekûn savaş' izleniyordu. Güvenoyu alabilmek için 'iki taraf tüm silahlarını seferber etmişti. Başkentin her köşesinde kıran kırana pazarlıklar yapılıyordu.

Erbakan, Meclis’te hükümet programını okudu.

Kaynakça
Kitap: "Büyüklere Masallar Küçüklere Gerçekler": 10 GERİ GİDİŞE İZİN YOK (28 Şubat)
Yazar: CÜNEYT ARCAYÜREK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön 28 Şubat 1997 Muhtırası

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron